KEŞŞÂF TEFSİRİ
Tegâbün Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
çünkü mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur... O, her şeye kadirdir. [1557] İki zarf tümleci ( ), mülk ve övgünün sadece Allah’a ait olduğu-
nu göstermek için mübtedâlarından öne alınmıştır; zira mülk (hükümran-lık) gerçek mânada sadece O’na aittir; çünkü her şeyi ilk yapan, yoktan var eden, ayakta tutan ve koruyan O’dur. Övgü de yalnızca O’na aittir; çünkü aslî ve fer‘î nimetler O’ndandır. O’ndan başkasının mülkü ise O’nun tara-fından bir yetkilendirme ve gözetim hakkı tanıma anlamında olup böyle birinin övülmesi de Allah’ın nimetinin o kişinin eliyle cari olduğunun he-saba katılması anlamındadır.
2. Âyetin Tefsiri
[1558] “Sizi yaratan O’dur; ama kiminiz inkârcı nankör, kiminiz mü-min!..” Yani kiminiz inkârı sergileyip onu işler; kiminiz imanı sergileyip onu işler.1 Nitekim “Evet, Nûh’u ve İbrâhim’i gönderdik; peygamberliği de kitabı da bu ikisinin nesline verdik... Gerçi doğru yolda olanlar var, ama çoğu fâsıktır.” [Hadîd 57/26] buyrulmuştur.2 Bunun delili: “Yaptıklarınızı Al-lah görmektedir” buyrulmasıdır; yani O sizin, kendi amellerinizin bir par-çası olan inkârınızı da imanınızı da bilmektedir! Mâna şudur: Nimetlerin aslı olan ‘yaratma ve yoktan var etme’ ile size ihsanda bulunan Allah’tır. Bu yüzden sizin sağlıklı bir nazarla inceleme yapmanız ve hep birlikte şükreden kullar olmanız gerekiyordu. Fakat siz gücünüz ve imkânınız varken bunu yapmadınız; aksine gruplara bölünüp kiminiz inkârcı, kiminiz mümin ol-mak üzere fırkalara ayrıldınız. -Allah Teâlâ’nın önce inkârı zikretmesinin sebebi, bunun onlara baskın gelmesi ve ekseriyeti oluşturmasıdır.-
[1559] Şu da söylenmiştir: “Sizi yaratan O’dur; ama kiminiz” -yani Dehrîler- ‘yaratma’yı “inkâr etmiş; kiminizse” buna “iman etmiştir.”
1 Yani Allah insanları kâfir / mümin olarak yaratmaz; insanlar iman veya küfrü bizzat tercih ederek ken-dileri kâfir / mümin olurlar. Müfessiri bu açıklamaya iten, “insanların daha ana rahminde iken -hatta çok daha evvel- kâfir / mümin olduklarına” dair ‘sahih’ rivâyetlerdir. / ed.
2 Yani fâsık / mühted olmaları nasıl onlara kitap verilmesinin amacı değilse, yaratılmalarının amacı da kâfir / mümin olmaları değildir. / ed.
[1560] Şayet“Evet; inkârın fâ‘ili bizzat kullardır; ama Allah onları yarat-tığında inkârdan başka bir şey yapmayacakları ve bunun dışında bir seçimleri olmayacağı her işini hikmetle yapan Allah’ın ezelî ilminde yer almışken, onlar-dan bu tür şeylerin sadır olacağını bile bile O’nu bunları yaratmaya yönelten şey neydi? Çirkini yaratmakla çirkinin fâ‘ilini yaratmak aynı şey değil mi? Bu-nun örneği olsa olsa, eşkıyalıkla ve suçsuz kimseleri öldürmekle ün yapmış birine, mümin birisini öldüreceği keskin bir kılıç hibe eden kimsenin örneği değil midir? Aklı başında olanlar, tıpkı katili yerdikleri gibi kılıcı veren bu kişi-yi yerme, sertçe ayıplama ve başının etini yeme hususunda mutabık kalmazlar mı? Hatta onların bu kınamaları kılıcı verene yöneltmeleri daha şiddetli olmaz mı?” dersen şöyle derim:Biz şunu bilmekteyiz ki, Allah hikmet sahibidir; çirkinin çirkinliğini de kendisinin bundan müstağni olduğunu da bilir. Yine biz kesin olarak bilmekteyiz ki, Allah’ın bütün fiilleri güzeldir. Çirkini işleyeni yaratması da O’nun fiilidir. Dolayısıyla, bunun da güzel olması ve güzel bir veçhinin bulunması zorunludur. Bu güzellik yönünün bize kapalı olması onun güzelliğine halel getirmez. Tıpkı O’nun pek çok mahlûkatının yaratılışındaki hikmet saikini bilemeyişimizin, onların güzelliğine halel getirmemesi gibi.
3. Âyetin Tefsiri
] 1561[ א yani sahih bir amaçla ve yetkin bir hikmetle (yaratmıştır) ki o da amel etsinler de Allah da kendilerine karşılık versin diye gökleri ve yeri mükelleflere bir eğleşme alanı kılmasıdır.
[1562] “Ve” şükredesiniz diye “sizi biçimlendirmiş, hem de size çok gü-zel bir biçim vermiştir.” Nihaî dönüşünüz de yalnızca O’nadır ve alacağınız karşılık da şükretmenize ve şükürde kusur etmenize göre olacaktır. ( رכ ) kesre ile sıveraküm şeklinde de okunmuştur. Şayet“Allah insanların biçimi-ni nasıl güzel kılmıştır?” dersen şöyle derim:Onları tüm canlıların en güze-li ve en değerlisi kılmıştır; bunun delili de hiçbir insanın, gördüğü suretten başka -yani diğer herhangi bir canlınınkine benzer- surette olmayı temenni etmemesidir. “Biz; insanı gerçekten en güzel biçimde yarattık” (Tîn 95/4) âyetinde belirtildiği gibi insanın eğik biçimde değil, dimdik yaratılması da onun suretinin güzelliğindendir. Şayet“Nice çirkin suratlı, hilkati kusurlu kimseler vardır ki gözler onlara zor katlanır?”dersen şöyle derim:(Aslında) orada hiçbir hilkat çirkinliği söz konusu değildir. Fakat tıpkı diğer mânalar gibi güzelliğin de derece ve mertebeleri vardır. Bu bakımdan bazı suret-ler kendi fevkindeki mertebelerden belli bir kopuş ve düşüş kaydetmesi
ve güzelliği tastamam verilmiş olan suretler karşısında görecelik arz etmesi sebebiyle güzel sayılmaz. Yoksa o suret “güzellik” kategorisine dâhil olup bu kategorinin dışında değildir. Dikkat edersen, bazen bir sureti çok beğenir, güzel bulursun; o varken dünyayı gözün görmez. Sonra güzellik mertebe-lerinde o suretten daha melih ve daha üst olanını görürsün de bu sefer gö-zün o ilk suretten yorulup ayrılır ve buna meftun oluşunun ve can atışının ardından ona bakmakta zorlanırsın. Filozoflar şöyle demişlerdir: “İki şey vardır ki bunların nihaî sınırı yoktur; güzellik ve güzel konuşma!”
4. Âyetin Tefsiri
[1563] Allah Teâlâ göklerde ve yerde olanları biliyor oluşuyla, sonra kulların gizli ve alenî yaptıklarını biliyor oluşuyla ve nihayet zihinlerin en derin bölgeleri-ne vâkıf oluşuyla, küllî ve cüz’î hiçbir malûmatın kendisine gizli kalmayacağını, bilgisi dışına çıkamayacağını, dolayısıyla kendisinin; korunulup sakınılmayı, rızasına muhalif düşen hiçbir şeye cüret edilmemesini hak ettiğine dikkat çek-mektedir. (İlahî) ilmin tekrarlanması tehdidin tekrarlandığı anlamına gelir. (2. âyetteki) “ama kiminiz inkârcı nankör, kiminiz mümin!” ifadesinin ardından dile getirdiği her şey -gördüğün gibi- nankörce inkâra karşı tehdit ve Yaradan’a karşı gelip, nimetlerine şükretmemenin yadırgandığı anlamına gelmektedir. O hâlde, yaratmayı inkâra karıştırarak,1 bunu yaratma kapsamına dâhil eden biri ne kadar cahilmiş düşünün! Zira yaratma, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük nimeti iken; inkâr, kulların Rablerine karşı en büyük nankörlükleridir.
6. Âyetin Tefsiri
[1564] Bu, Mekke kâfirlerine yönelik bir hitaptır. “Bu” yani dünyada tattıkları vebal ve kendileri için âhirette hazırlanmış olan azap “da peygam-berleri onlara apaçık deliller getirdiği hâlde, ‘Bizi bir beşer mi doğru yola götürecekmiş?!’ demeleri” yüzünden idi! Allah’ın (tapılan) bir taş olmasını yadırgamıyorlardı da, peygamberlerin beşer olmasını yadırgıyorlardı! א “du-rum ve konuşulacak söz şudur ki” anlamındadır. 1 Yukarıda reddettiği, “insanların daha ana rahminde iken mümin ve kâfir olarak yaratıldığı”na dair
rivâyet ve görüşleri kastetmesi muhtemeldir. / ed.
[1565] “Allah da ihtiyacı olmadığını göstermiştir.” ifadesinde, Allah’ın neye ihtiyacı olmadığı mutlak bırakılmıştır ki O’nun ihtiyaçsızlığı, onların iman ve itaatleri dâhil her şeyi içermiş olsun. Şayet“‘Onlar yüz çevirmiş, Allah da ihtiyacı olmadığını göstermiştir.’ âyeti, yüz çevirmenin ve muhtaç olmayışın birlikte vücut bulduğu vehmini uyandırmaktadır. Oysa Allah’ın ihtiyaçsızlığı ezelîdir?” dersen şöyle derim:Bunun anlamı şudur: Buna gücü yettiği hâlde onları imana zorlamamakla ve mecbur kılmamakla Al-lah’ın müstağnî oluşu ortaya çıkmıştır.
7. Âyetin Tefsiri
[1566] Zu‘m bilme iddiasında bulunmaktır. Peygamber’in (s.a.) “‘İddia ettiler ki’ sözü yalanın aracıdır.” buyurması da bu kabildendir. (Kadı) Şü-reyh’in (v. 80/699): “Her şeyin bir künyesi var; yalanın künyesi de ‘İddia ettiler ki…’ sözüdür.” dediği rivâyet edilmiştir. َ َ َ fiili tıpkı زَ
ِ َ gibi iki mef‘ûl alır. Nitekim şair şöyle demiştir:
[Yaşamış olan mutlaka ölür ey Ümm Mâlik!]Bu hükümden senin de azade olacağını sanmıyorum!
ا] edatı, konumundaki انْ ] ile birlikte iki mef‘ûl yerini tutmaktadır. Nan-körce inkâr edenler Mekkelilerdir. (Bilâkis!) ifadesi ise ’den sonraki kıs-mın -yani dirilişin- mutlaka gerçekleşeceğini bildirmektedir.1 “Bu da Allah’a göre kolaydır.” Yani O’nu bundan caydırıp vazgeçirecek hiçbir güç yoktur.
8. Âyetin Tefsiri
[1567] “Resulüne” derken Muhammed’i; (s.a.) “o nura” derken de Kur’ân’ı kastetmektedir.
9. Âyetin Tefsiri
] 1568[ ُ ْ ِ ْ ُ ، ِّْ כَُ ، ْ כُ ُ َ ْ َ fiilleri Yâ ile de Nûn ile de okunmuştur.2
1 “… ispatıdır” şeklinde terceme edildiğinde, akla Türkçedeki “ispat” gelmekte, yeniden diriliş akli bir delille ispat ediliyormuş gibi anlaşılmaktadır; oysa söylenen, nefyin zıttı olan ispattır. / ed.
2 (i) “O’nun sizi bir araya getireceği”, “Allah onun kötülüklerini örter” ve “onu … sokar.” (ii) “Sizi bir araya getireceğimiz”, “onun kötülüklerini örteriz” ve “onu … sokarız.”/ ed.
[1569] Şayet “Zarf (َم ْ َ ) ne ile mansūb kılınmıştır?” dersen şöyle derim:Bu “yaptıklarınız size bir bir haber verilecek” fiiliyle veya -tehdit anlamı ba-rındırması sebebiyle- ٌ (haberdardır!) kelimesiyle mansūb kılınmış olup âdeta “Sizi toplayacağı gün, Allah sizi ukubete duçar edecektir!” buyrul-maktadır. Yahut (“Sizi toplayacağı günü yâd et!” anlamına gelecek şekilde) uzkur (hatırla)fiili takdir edilerek mansūb kılınmış da olabilir.
[1570] “Toplanma günü için” Yani evvelki ve sonraki [bütün insan]ların top-lanacağı gün için... Teğâbun tabiri “kavmin birbirini aldatması” anlamındaki te-ğâbene’l-kavmu fi’t-ticârati ifadesinden [cennetlik ve cehennemliklerin o günkü durumu için] isti‘âre edilmiştir. Şöyle ki (o gün) mutlular, mutsuzların1 -mutlu olmaları hâlinde- (cennette) tutacakları yerleri tutmuş olacak; mutsuzlar da mutluların -mutsuz olmaları hâlinde- (cehennemde) tutacakları yerleri tutmuş olacaklar-dır. Burada mutsuzlarla alay edilmektedir; çünkü onların, mutluların (mutsuz olmaları hâlinde cehennemdeki) yerlerini almış olmaları gerçekte bir aldatma değildir (zira zaten bulunmaları gereken yerde bulunmaktadırlar). Peygam-ber’in (s.a.) hadisinde şöyle geçmektedir: “Cennete girecek hiçbir kul yoktur ki, kötülük işlemesi hâlinde (gireceği) cehennemdeki yeri kendisine gösterilmemiş olsun; böylece daha çok şükredecektir. Yine cehenneme girecek hiçbir kul da yoktur ki iyilik işlemesi hâlinde (gireceği) cennetteki yeri kendisine gösterilme-miş olsun; böylece yürek acısı daha da artacaktır.” [Buhārî, “Rikāk”, 51]
[1571] İnsanlar bu günün dışında da aldanmakta oldukları hâlde “İşte budur aldanış günü!” buyrulması, o günün azametini göstermek ve gerçek aldanışın, -ne kadar önemli, ne kadar büyük olsa da- dünya işlerindeki al-danış olmayıp o günkü aldanış olduğu, aldanış denilen şeyin gerçekte bu olduğu anlamını taşımaktadır.
[1572] Sālih mastarın sıfatıdır; yani “sâlih bir amel…”
10. Âyetin Tefsiri
olarak- ateşin sahipleridir... Ne kötü dönüş yeri!
11. Âyetin Tefsiri
Allah’a iman ederse, O onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilmektedir.
[1573] “Allah’ın izni olmadıkça” Yani Allah’ın takdir ve dilemesi olma-dıkça. Allah Teâlâ âdeta musibetin gelip insanı bulmasına müsaade etmekte gibidir.
1 Kur’ân’da cennettekilerin sa‘îd (mutlu), cehennemdekilerin ise şakī (bedbaht/mutsuz) diye anılmalarına binaen… Bkz. Hûd 11/106-108. / ed.
[1574] “Onun kalbini doğruya götürür.” Yani ona lutfederek, itaat ve hayrı çoğaltması için [zihni] açar, hazırlar. Bunun, musibet anında istircâ‘ et-mek1 anlamına geldiği de söylenmiştir. Dahhâk’ın (v. 105/723) “Allah onun kalbini öyle bir doğruya götürür ki, başına gelenin zaten geleceğini, başına gelmeyenin de asla gelmeyeceğini bilir.” şeklinde bir yorumu nakledilmiştir. Mücâhid’in (v. 103/721) de “Belâya mâruz kalırsa sabreder, nimet verilirse şükreder, haksızlığa uğrarsa bağışlar.” şeklinde bir yorumu nakledilmiştir.
[1575] ( ِ َ ) edilgen sîgayla yuhde kalbuhû (onun kalbine hidayet ve-rilir) şeklinde de okunmuştur; burada kalb merfû‘ da mansūb da olabilmek-tedir. Mansūbluğun açıklaması, ُ َ ْ َ َ ِ َ (“kendini bilmeyen...” [Bakara 2/130]) âyeti gibi olmasıdır ki2 yuhde fî kalbihî (onun kalbine hidayet verilir) anlamın-dadır. Mânanın; “Kâfir, aklından kayıpta ve uzakta iken mümin aklı bulmuş ve ona yönlendirilmiştir.” şeklinde olması da caizdir ki ٌ ْ َ ُ َ ْ כَאنَ َ ِ (“akleden bir kalbi olanların...”3 [Kāf 50/37]) âyeti gibidir. Nûn ile nehdi kalbehû (kalbine hidayet veririz) ve “(onun kalbi) hidayet bulur” anlamında yehiddi4 kalbuhû şeklinde de okunmuştur. Yine “mutmain olur” anlamında yehde’ kalbuhû, bu-nun hafifletilmiş şekliyle yehde ve yehdâ şeklinde de okunmuştur.
[1576] “Allah her şeyi bilmektedir.” Yani (lutfunun) tesir edeceğini bile-rek lutufta bulunduğu kalpleri, tesir etmeyeceğini bilerek lutfunu esirgediği kalplerden ayırır.
12. Âyetin Tefsiri
[1577] “Yüz çevirirseniz…” Yüz çevirdiğinizde Resul’ün hiçbir sorum-luluğu yoktur; çünkü sizin itaatli olmanız onun sorumluluğunda değildir; ona düşen, sadece açık seçik iletmektir.
13. Âyetin Tefsiri
[1578] “O hâlde sadece Allah’a güvenip dayansın müminler.” Bu ifade, Peygamber’i (s.a.) Allah’a güvenmeye ve (nübüvvet) işinde O’ndan takviye alıp, kendisini yalanlayanlara ve kendisinden yüz çevirenlere karşı bu saye-de O’nun yardımını görmeye bir teşviktir.1 İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci‘ûn (Biz zaten Allah’a âidiz ve mutlaka O’na döneceğiz!)demek. Bakara
2/156’daki aynı ifadeden… / ed.2 İfade ِ ِ ْ َ ِ َ ِ َ (kendi özünde alçalandan başka) takdirinde olup “harf-i cer hazfedildiğinde mecrûr
mansūba döner” kaidesince ilgili kısım ُ َ ْ َ َ ِ َ şekline dönüşmüştür. / çev. 3 Âyetin tamamı: “Şüphesiz akleden bir kalbi olanların ya da (doğruluğuna) şahitlik ederek vahye kulak
verenlerinbundan çıkaracakları bir ders mutlaka vardır.” / ed.4 İfti‘âl [yehtedi] kalıbının idğamlı şekliyle. / çev.
14. Âyetin Tefsiri
[1579] Şüphesiz eşlerden kocalarına karşı düşmanlık sergileyen, husu-met eden ve çemkiren eşler olduğu gibi çocuklardan da babalarına karşı düşmanlık sergileyen, onlara asi gelen ve onlara gam kasavet yudumlatan evlatlar vardır. “Onlara karşı dikkatli olun!” (“Onlar” derken) zamir düş-mana yahut eşlerin ve evlatların tamamına aittir; yani siz şu söylenenlerin herhangi bir düşmandan geri kalır olmadıklarını bildiniz ya, artık onlara karşı mesafeli ve dikkatli olun; onların gailelerine ve şerlerine karşı ken-dinizi emin hissetmeyin! “Ama” onlardan yana herhangi bir düşmanlığa muttali olduğunuzda “affeder” ve ayniyle mukabelede bulunmaz “iseniz” Allah gerçekten günahlarınızı bağışlar ve kusurlarınızı örter.
[1580] Söylendiğine göre; bir grup insan Mekke’den hicret etmek istemiş de eşleri ve çocukları “Yola düşmüş gidiyorsunuz ve bizi gözden çıkarıyor-sunuz, öyle mi?” diyerek onları alıkoymuş; bunlar da onlara acıyarak orada kalmışlar. Nihayet bunun ardından hicret ettiklerinde, kendilerinden önce hicret edenlerin dinde derinleştiklerini görünce, eşlerini ve çocuklarını ceza-landırmak istemişler. İşte [bu âyette] affetmek kendilerine cazip kılınmaktadır. Yine söylendiğine göre onlara “Memleketinizi, yakınlarınızı ve mallarınızı bı-raktınız, nereye gidiyorsunuz!?” deyince, bunlara öfkelenip “Eğer Allah bizleri hicret yurdunda bir araya getirirse, size hiçbir hayır muamelede bulunmayaca-ğız!” demişler. Nihayet, hicret ettikleri zaman onlardan hayrı esirgemişlerdi de bunun üzerine onları affetmeleri ve onlara tekrar iyi davranıp sıla-yı rahimde bulunmaları teşvik edilmişti. Yine denildiğine göre; [kahraman sahâbîlerden] Avf b. Mâlik el-Eşca‘î (v. 73/692) çoluk çocuk sahibi biriymiş. Savaşa çıkmak iste-diğinde, etrafını sarıp kendisine ağlayarak onu rikkate getirmişler; o da -anla-şılan- onlara eziyet etmeyi kurmuş ve nihayet bu âyet nâzil olmuş.
15. Âyetin Tefsiri
[1581] “… fitnedir” yani imtihan ve mihnettir; çünkü insanı günaha ve ukubete duçar ederler ki bu ikisinden daha büyük imtihan yoktur. “Büyük mükâfat ise Allah katındadır” ifadesine dikkat et! Hadiste şöyle yer almak-tadır: “Kıyamet günü bir adam getirilir de; ‘Çoluk çocuğu bunun sevapla-rını yemiş bitirmiş!’ denir.” Selef ulemasından birinin “Çoluk çocuk itaat-lerin güvesidir.” dediği rivâyet edilir. Yine rivâyete göre Hazret-i Peygamber
hutbe îrad ederken, Hasan ve Hüseyin üzerlerinde kırmızı entarileriyle düşe kalka geliyorlarmış. Hazret-i Peygamber derhal inip yanlarına varmış ve onları yakalayıp, minberin üzerinde kucağına oturtmuş ve “Allah doğru söylemiş: ‘Mallarınız da, çocuklarınız da sadece imtihan vesilesidir.’ Şu iki minik yavruyu görünce onlara sabredemedim.” demiş ve daha sonra hutbe-sine devam etmiştir [Nesâî, “Cum‘a”, 30; Tirmizî, “Menâkıb”, 30].
[1582] Şu da söylenmiştir: Cihat ve hicret imkânı bulduğunuzda, sakın mallara ve çocuklara olan meyliniz sizi bu ikisinden yana fitneye düşürmesin.
16. Âyetin Tefsiri
[1583] “Gücünüz yettiğince” kuvvet ve çabanız ölçüsünce; yani var gücü-nüzle takvâlı olmaya çalışın. Size edilen nasihatlere “kulak verip” emredilen ve yasaklanan şeyler konusunda “itaat edin ve” harcama yapılması gereken farklı yerlere “kendi hayrınıza olmak üzere infakta bulunun!” כ ا ً (kendi hay-rınıza olmak üzere) ifadesi hazfedilmiş bir fiille mansūb olup cümle “Kendiniz için ortaya bir hayır koyun ve kendiniz için en hayırlı ve en faydalı olanı yapın” şeklinde takdir edilir. Bu ifade, şu emirlere sarılmaya teşvik için bir pekiştirme; bu işlerin sizler (bizler) için mallardan, çocuklardan ve o hiç ayrılmadığınız arzulardan ve dünya yaldızlarından daha hayırlı olduğuna dair bir açıklamadır.
18. Âyetin Tefsiri
[1584] [İnfakın] “borç” diye zikredilmesi, nazikçe talepte bulunmaktır. “O, bunu size kat kat fazlasıyla geri öder” bire on, yedi yüz veya dilediği kadar, daha fazlasına varıncaya dek size sevap yazar. Fiil (tef‘îlden) ُ ْ ِّ َ ُ şeklinde de okunmuştur.
[1585] Şekûr “karşılıksız bırakmayan” demektir; yani teşekkürde müba-lağa gösteren birinin yaptığı gibi size muazzam bir sevap verecektir. Aynen bunun gibi Halîm (ağırbaşlı/yumuşak) kelimesi de size; kötülük işleyeni görmezden gelenin yaptığı gibi muamelede bulunur ve günahlarınızın çok-luğuna rağmen sizi çarçabuk cezalandırmaz, demektir.
[1586] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki; “Her kim Tegābün sûre-sini okursa, ansızın ölme durumu kendisinden bertaraf edilir.”