KEŞŞÂF TEFSİRİ

Tebbet Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

1. Âyetin Tefsiri

[3036] Tebâb helâk anlamındadır. Arapların e-şâbbetun em tâbbetun (Ka-dın genç mi yoksa işi bitik mi?) sözü de bu anlamda olup “… yoksa aşırı ihtiyarlık ve yaşlılık yüzünden helâke mi uğradı?” demektir. Âyetin anlamı: “İki kolu da helâk olsun!” şeklindedir; çünkü rivayete göre, Peygamber’e (s.a.) atmak için bir taş almıştı.

[3037] “Kendisi de kurudu ya zaten...” (Yani) bütünüyle helâk olup git-ti. Yahut “İki kolu helâk oldu.” demektir ki, maksat bedenin tamamının helâk olduğudur. Tıpkı; اك א כ Bu, senin ellerinle -yani bizzat) ...ذkendi- yapıp ettiklerinden ötürüdür!”[Hac 22/10]) âyetindeki gibi. “Kurudu da” demek; “Bu zaten oldu; husûle geldi” anlamındadır. Tıpkı ( Nâbiğa’ya ait) şu şiirdeki gibi:

O beni cezalandırdı ya… Allah da onu, en sert şekilde cezalandırsınkendisine saldırgan bir köpek musallat ederek… Nitekim öyle de yaptı!..

Nitekim İbn Mes‘ûd’un ve kad tebbe (Kurudu da!) şeklindeki kıraati de buna delâlet etmektedir.

[3038] Rivayete göre, “Sen en yakınlarını, aşiretini uyarmaya bak!” [Şu‘arâ 26/214] âyeti inince Hz Peygamber, Safâ tepesine çıkıp; “Ey erkenciler! (Yetişin! Ciddi bir durumla karşı karşıyasınız)!” demişti. Bunun üzerine, her bucaktan insanlar toplanıp onun yanına vardılar. Hz. Peygamber: “Ey Abdulmuttalib Oğulları!.. Ey Fihr Oğulları!.. Size şu dağın eteğinde (düşman) atlılarının bu-lunduğunu haber verseydim, beni tasdik eder miydiniz?” diye sordu. Onlar “Evet” deyince Hz. Peygamber: “O hâlde [şunu da tasdik edin ki] ben sizin için kıyametin önü sıra bir uyarıcıyım!” buyurdu. Bunun üzerine Ebû Leheb: “Helâk olasıca! Bizi bunun için mi çağırdın?!” dedi de bu sûre nâzil oldu. [Müslim, “Kitâbü’l-Îmân”, 355]

[3039] Şayet “Neden Allah onu ( Ebû Leheb diye) künyelemiş; oysa kün-yeleme bir tür değer vermedir?” dersen şöyle derim: Bu üç farklı şekilde de-ğerlendirilebilir: 1) Onun isimle değil, künye ile daha çok tanınıyor olması.

Zaten kişi, bu ikisinden biriyle tanınmış olur. Bu sebeple atf-ı beyân (ekstra izah) olmak üzere ya isim yerine künye ya da künye yerine isim cari olur. Şim-di, onun kötü bir isimle şöhret bulması ve bunun onun için bir alâmet olarak kalması amaçlanınca, kendisinden iki özel isminden en tanınanıyla bahsedil-miştir. (İ‘râbsız olarak, ismi hikâye etme tarzıyla) ٍ َ َ ُ ا ا şeklinde okuyanın kıraati de bunu desteklemektedir. Tıpkı ‘Aliyyu’bnu Ebû Tālib ve Mu‘âviye-tu’bnu Ebû Süfyân dendiği gibi ki bunun sebebi onun herhangi bir şeyinin değişime uğrayıp, işitene kapalılık oluşturmamasıdır. Mekke emiri Felîte b. Kāsım’ın iki oğlu vardır ki bunlardan biri kesre ile ‘Abdillâh, diğeri ise fetha ile ‘Abdallāh’tır. Yine Mekke’de Dal’ın kesresiyle ‘Abdillâh denen bir adam vardır ki ancak bu şekilde tanınır. 2) Onun ismi Abdu’l-‘Uzzâ olup bu isimden onun künyesine dönülmüştür. 3) O cehennemlik olup sonunda alevli bir ateşe va-racağı için, onun bu durumu künyesine uygun düşmüş ve böylece bu künye ile anılmaya lâyık olmuştur. Ona Ebû Leheb (Alevli; hemen tutuşan!) denmesi, tıpkı şirret birine “Şer Babası”; hayırlı kimseye de “Hayır Babası” denmesi gibidir. Nitekim Peygamber (s.a.)deEbu’l-Mühelleb’i, yüzündeki sarılık se-bebiyle Ebû Sufre (Sarı Baba) diye künyelemiştir. Ebu Leheb’in; yanaklarının [sağlık ve güzellikten] ateş gibi parlaması ve ışıldaması sebebiyle bu şekilde künye-lendiği de söylenmiştir ki ona bir dokundurma ve onun bununla övünmesine binaen bu şekilde anılmış olması da caizdir. Hâ’nın sükûnuyla ebî lehbin şeklin-de de okunmuştur; bu, Arapların (“Şems b. Mâlik” yerine) zamme ile “Şums b. Mâlik” demeleri gibi, özel isimlerin değiştirilmesi kabilindendir.

Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

mansūb kılınmaktır. Yahut olumsuzlaştırmadır.1 כ א ‘cümlesi merfû وolup א ya bağlaç ya da mastar edatıdır. (Birincisine göre) mâna; “Ne de ka-zandıkları.”; (ikincisine göre ise) “Ne de kazancı.” şeklinde olup ifade “Ne malı fayda verdi kendisine ne de malı -yani sermayesi ve kârları- sayesinde ka-zandıkları...” anlamındadır. Yahut “Onun sürüleriyle bunların neslinden ve yararlarından elde ettikleri (kendisine bir fayda sağlamadı).” demektir; zira onun çok miktarda davarı vardı. Veya “Babasından miras aldığı malı ve ken-di kazandıkları...” ya da “Onun eski ve yeni (kazandığı) malları...” İbn Ab-bas’ın (“ne de kazandıkları” kısmını): “Çocuklarının kazandıkları” şeklinde yorumladığı rivayet edilmiştir. Anlatıldığına göre; Ebû Leheb’in oğulları bir konuda kendisinin hakemliğine müracaat edip sonra da aralarında kavgaya tutuşmuşlardı. Ebû Leheb de kalkıp onlara engel olmuş; fakat bu esnada iç-lerinden biri kendisini iterek yere düşürmüştü. Buna çok kızan Ebû Leheb: 1 “Ne malı fayda verdi kendisine ne de kazandıkları!..” / ed.

“Çıkarın şu pis kazancı huzurumdan!” demişti. Hz. Peygamber’in (s.a.); “Ki-şinin yediği en temiz şey kendi kazancından olanıdır; çocuğu da onun kazan-cından sayılır.” [ Ebû Dâvûd, “Büyû‘”, 77] buyurması bu kabildendir. Dahhâk’den: “Ne malı fayda verdi kendisine ne de pis işi -yani Peygamber’e (s.a.) düşmanlık namına yaptığı planlar.-” şeklinde bir yorum rivayet edilmiştir. Katâde’nin ise, “Kendisine dayanak olduğunu (bir şey sağladığını) sandığı malı...” şeklinde yorumladığı rivayet edilmiştir. Tıpkı “Çünkü (iyi olduğu zannıyla) yaptıkla-rı her bir amelin üzerine yürüyüp onu toz-duman etmişizdir” (Furkān 25/23) âyetindeki gibi. Rivayete göre ( Ebû Leheb), “Eğer yeğenimin dediği hak ise, ben malımı ve çocuklarımı fidye verip, canımı o şeyden kurtarırım!” dermiş…

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

3. Parıl parıl yanan bir ateşi yakında boylayacak; hem kendisi
Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

4. Hem de (kendi ateşine) odun taşıyan hanımefendisi;
Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

] 3041[ fiili, hem Yâ’nın fethası ve zammesi ile hem de şeddesiz ve şeddeli olarak (se-yaslâ, se-yuslâ, se-yusallâ) okunmuştur. (‘Yakında’ anla-mına gelen) se- ise tehdit içindir; ‘Gecikse bile mutlaka olacak!’ demektir.

[3042] “Ve hanımefendisi!...”yani Ebû Süfyan’ın kızkardeşi ve Harb’in kızı Ümmü Cemîl. O, diken, pıtrak ve hurma dikeni demetlerini taşıyıp geceleyin bunları Peygamber’in (s.a.) geçeceği yollara saçardı. [Bununla bir-likte] (“Odun taşıyıcı” ifadesinin) kadının “koğuculuk yapıyor olduğu” an-lamına geldiği de söylenmiştir. İnsanların arasını bozacak sözleri ha bire taşıyıp duran kimse için “İnsanların arasında odun taşıyor.” denir ki bu da; “Onların arasında (fitne) ateşini tutuşturup, şer oluşturuyor!” demektir. Şair şöyle demiştir:

Öyle billur-meşrep bir kadın ki, ne bir kınanacak huy üzerinde yakalanabilmişne de kabile arasında yaş odun (misali tütüp duran; bitmeyen bir lâf ) dolaştırmıştır!

Şair, “yaş odun” demiştir ki fazlaca kötülük anlamına gelen duman vermeye delâlet etsin.

[3043] İfadenin ُ א şeklinde merfû‘ kılınması, ’daki zami-re atfedildiği içindir; “O da ateşi boylayacak yakında, karısı da!” an-lamında olup א (narin boynunda…) ifadesi ya hâl konumunda-dır ya da ( ُ א ) mübtedâ olmak üzere merfû‘ olup א haberdir.1

1 “Odun hamalı; narin boynunda urgan bulunan kişidir!” anlamında. / ed.

Sövgü ifade etmek üzere mansūb olarak ا َ א şeklinde de okunmuş-tur.1 Ben bu kıraati tercih ediyorum; zira Ümmü Cemîl’e çatılmasını seven biri, (böyle okumakla) Peygamber’e (s.a.) güzel bir tevessülde bulunmuş olacaktır. İfade; tenvinli ve hem merfû‘ hem de mansūb olarak hammâletun li’l-hatab ve hammâleten li’l-hatab şeklinde; ( ُ أ kelimesi de) ism-i tasğîr واsîgasıyla ve murayyetuhû (ve karıcığı da) şeklinde okunmuştur.

[3044] Mesed ister lif, ister deri vb. türden olsun, iplerden pekçe bükülüp elde edilen fitilli ip (urgan) demektir. Nitekim şair [Umâre b. Tãrık]şöyle demiştir:

[Ne çok yaşlı ne de çok genç olan]dişi develerin yününden bükülmüş bir urgan!..

[3045] Yine, raculun memsûdu’l-halk denir ki, “(fitilli ip gibi) hilkati sağlam adam” demektir. Âyetin anlamı: “Kadın; o narin boynunda iplerden bükülmüş olan türden bir ip olduğu hâlde, tıpkı oduncuların yaptığı gibi o diken demetlerini boynuna bağlayıp taşımakta!..” şeklinde olup bu da [hanımefendi sayılan bir] kadının durumunu bayağılaştırma, kendisini tahkir ve hademelerden bazı oduncu kadınların şekliyle tasvir etmek içindir. Tâ ki, ikisi de izzet ve şeref evinde ( Kâbe’de) olmalarına ve onca servet ve zengin-lik mevkiinde bulunmalarına rağmen, hem kendisi hem de kocası bundan ötürü aşırı derecede gocunsunlar. Nitekim birileri hammâlete’l-hatab ifade-sini hatırlatarak, Ebû Leheb’in oğlu ‘ Utbe’nin oğlunu Hz. Abbas’ın oğlu Fazl’a ayıplayınca, Fazl şöyle demiştir:

Bu meylin nedir, bana2 küfretmeye, beni ayıplamaya?!“Odun hamalı”3 yüzünden olmasın bu ayıplayışın?O odun hamalı ki; [hesapta] çok parlak, şerefli biridir;asaletli bir beyefendinin neslinden gelen!..

[3046] Âyetin, bu kadının cehennemdeki durumunun (dünyada) diken demetleri taşıdığı forma uygun düşecek şekilde (âhirette de) devamlı olarak sırtında zakkum ağacı veya devedikeni türünden cehennem odunu demet-lerini taşıyacağı, boynunda da cehennem zincirlerinden bükülmüş bir ip bulunacağı anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim her suçlu kendi suç konumuyla uyumlu bir şeyle azap görecektir.

[3047] Peygamber’den (s.a.) şöyle nakledilmiştir: “Tebbet sûresini oku-yan hakkında umudum odur ki Allah, onunla Ebû Leheb’i aynı ortamda bir araya getirmeyecektir.”

1 Âsım’ın kıraati olup “Canına tükürdüğümün odun hamalı!” şeklinde tercüme edilebilir. / çev. 2 Yani biz Hâşimîlere… Çünkü Ebu Lehep ve torunu -sonuçta- Hâşimî idi. / ed.3 Yani Emevî Harb’in kızı -EbuSüfyan’ın da kızkardeşi- olan Ümmü Cemil yüzünden mi?! / ed.

Bu bölümü tek başına aç →