KEŞŞÂF TEFSİRİ
Talâk Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
karşıladıkları hâlde boşayın. Ve -Rabbiniz Allah’tan sakının da- iddeti tam olarak sayın. Apaçık bir yüz kızartıcı suç işlemedikçe, onları evlerinden çıkarmayın; kendileri de çıkmasın... Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Kim Allah’ın sınırlarını çiğnerse, şüphesiz kendine zulmetmiş olur. Bilemezsin; belki Allah, bundan sonra yeni bir durum meydana getiriverir.
[1587] Burada; nida Hazret-i Peygamber’e (s.a.) özgü kılınmakla birlikte, genele hitap edilmektedir; çünkü Peygamber ümmetinin önderi ve rehberi-dir. Nitekim bir kavmin reisine ve büyüğüne hitapla “Ey falanca! Şöyle şöyle yapın!” denir ki, bunun sebebi onun öne çıkışını belirginleştirmek; reisliğini, kavminin lideri ve sözcüsü oluşunu ve kavmin onun görüşüyle hareket edece-ğini, ondan habersiz başına buyruk iş yapmayacağını hesaba katmaktır. Böy-lece o, tek başına onların bütünü hükmünde ve tamamı yerinde olmaktadır.
[1588] “Kadınları boşayacağınız zaman...” ifadesi, onları boşamak isteyip buna yöneldiğinizde demektir. Bu ifade,1 bir işe yönelip onunla yüzleşenin, o işi yapmaya koyulan mevkiine konulması esasına göredir. Nitekim Peygam-ber’in (s.a.) “Kim bir maktûlü2 öldürürse, eşyaları onun olacak!” buyurması da buna benzer [ Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 136, 144; Tirmizî, “Siyer”, 13]. Namaza gidenin ve namazı bekleyenin ‘namaz kılan’ hükmünde olması da bu cümledendir.
[1589] ِ ِ ِ ِ ُ ُ ِّ َ َ “onları iddetlerini karşıladıkları hâlde boşayın!” demektir. Bu, “Muharrem’in kalan son gecesinde oraya vardım.” demene benzer ki “o geceyi karşılarken” anlamındadır. ( ) Peygamber’in (s.a.) kıraatinde fî kubuli ‘iddetihinne (iddetlerinin önü sıra) şeklindedir. Kadın kendi hayız periyodlarından ilkine takaddüm eden temizlik müddetinde boşandığı vakit, iddetini karşılamış olarak boşanmış olur. Kastedilen; kadı-nın, kendisiyle cinsel ilişkide bulunulmamış bir temizlik müddetinde bo-şanması ve sonrasında iddeti bitinceye dek [ilişkiden] âzade bırakılmasıdır. Talâkın en güzeli, sünnete en uygun ve pişmanlıktan en uzak olanı budur. 1 Birebir anlamı: “onları boşadığınızda…” (َאء َ ِّ ُ ا ُ ْ َ .ed / (إِذَا 2 Burada, (maktül) bi’tibâri mâ yeûlü ileyh “öldürülecek olan” anlamındadır. / ed. Ancak, אء إذا ا
ifadesi, Mâide 5/6’daki ة ا إ ifadesindeki kullanımla da açıklanabilirdi. Bkz. Keşşaf, ilgili إذا âyet. / ed.
İbrâhim en-Naha‘î’den (v. 96/714) gelen şu rivâyet de buna delildir: Pey-gamber’in (s.a.) ashabı, eşlerini sünnete uygun olarak; sadece bir tek talâkla boşamayı, sonrasında da iddet bitinceye dek bundan başka talâk vermeme-yi benimserlerdi. Böylece onlara göre en güzel boşama, kişinin üç temizlik müddetinde (ayrı ayrı) üç kez boşamasıydı. Mâlik b. Enes (v. 179/795) “Ben bir tek boşamanın dışında sünnî talâk tanımıyorum.” dermiş ve ister birlikte, ister ayrı ayrı üç talâkla boşamayı çirkin görürmüş. Ebû Hanîfe ve arkadaşları ise sadece bir temizlik müddetinde birden fazla talâk verilmesini mekruh görmüşlerdir. Fakat temizlik müddetlerinde (her bir temizliğe bir talâk tekabül edecek şekilde) ayrı ayrı verilecek (üç) talâkı mekruh gör-memişlerdir; çünkü rivâyete göre Peygamber (s.a.), hayız hâlindeki karısı-nı boşayan İbn Ömer’e (v. 73/693) “Allah sana bu şekilde emretmemiştir! Sünnete uygun olan, kadının temizliği tam olarak karşılaması ve senin onu her bir hayıza bir talâk düşecek şekilde boşamandır!” demiştir. Yine rivâ-yete göre Hazret-i Peygamber, Hazret-i Ömer’e: “Oğluna emret, o kadına dönsün! Sonra hayız olup temizleninceye kadar onu bıraksın! Daha sonra dilerse onu boşar! Allah’ın, kadınların boşanmalarıyla ilgili emrettiği iddet budur.” demiştir [Buhārî, “Talâk”, 1; Müslim “Talâk”, 1]. Şâfi‘î’ye göre üç talâkı birden vermekte sakınca yoktur. O, “Ben talâkın sayısına dair ne bir sünnet biliyorum ne de bir bid‘at; o mubahtır.” demiştir. Demek ki; (İmam) Mâlik sünnet talâkta bir talâkı ve vakti; Ebû Hanîfe talâkın ayrı ayrı verilmesini ve vakti; Şâfi‘î ise sadece vakti dikkate almaktadır.
[1590] Şayet“Sünnete muhalif [bid‘î] talâkın geçerliliği var mı?” dersen şöyle derim: Evet; fakat o kimse günahkâr olur; çünkü rivâyete göre bir şahıs karısını Peygamber’in huzurunda üç talâkla boşadığında Peygamber ona: “Ben sizin aranızdayken Allah’ın kitabıyla oyun mu oynuyorsunuz!?” demiştir [Nesâî, “Talâk”, 6; benzer lafızlarla]. İbn Ömer hadisinde ise bahsi geçen zat “Yâ Resûlallah! Şayet onu üç talâkla boşasaydım, ne öngörürdünüz?” deyince, Peygamber “O vakit asi olurdun; fakat karın senden ayrılıp boş olurdu.” buyurmuştur. Yine rivâyete göre, Hz. Ömer’e karısını üç talâkla boşayan biri getirildiğinde, mutlaka (önce) onun canını yakar, sonra da bu boşamasını onaylardı. Sa‘îd b. el-Müseyyeb (v. 94/713) ve bir grup tâbi‘î-den rivâyet edildiğine göre kim talâk konusunda sünnete aykırı davranıp, bunu hayız hâlinde uygular veya üç talâk birden verirse geçerli olmaz. On-lar bunu, (kendi karısını) sünnî talâk ile boşama konusunda birini vekil tayin edip, o kişinin de buna muhalif davranmasına benzetmişlerdir.
[1591] Şayet“-Küçük, yaşlı veya hamile olduklarından- aybaşı gör-meyenler ile gerdeğe girmemiş olanların sünnete uygun boşanmaları nasıl oluyor?” dersen şöyle derim:Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf ’a göre küçüklerin, menopoza girenlerin ve hamilelerin tamamının üç talâkı (her aya bir talâk düşecek şekilde) aylara bölünerek verilir. Hamile kadın konusunda İmam Muhammed ve Züfer onlara uymamış ve hamilenin sünnet olan boşanması-nın ancak bir talâk olacağını söylemişlerdir. Henüz gerdeğe girmemiş kadına gelince; bunun sünnete uygun boşanması ancak bir talâk olup vakit dikkate alınmaz. Şayet“Gerdeğe giren bir kadının tek bâin talâk ile boşanması mek-ruh mu?” dersen şöyle derim:Bu konuda ashabımızdan gelen rivâyet farklı-lık arz etmekle birlikte zāhir olan, bunun mekruh addedilmesidir.
[1592] Şayet “َאء َ ِّ ُ ا ُ ْ ifadesi hayız (Kadınları boşayacağınız zaman) اذا çağında olan kadınlardan gerdeğe girenleri ve girmeyenleri, menopoza gi-renleri, küçük yaştakileri ve hamileleri kapsayan genel bir ifade iken, bunun hayız çağında olan kadınlardan gerdeğe girenlere özgü kılınması nasıl sahih olmuş?” dersen şöyle derim:Burada ne genel ne de özel bir hüküm söz ko-nusudur. Sadece אء insan türünün dişilerine mahsus olan cins (kadınlar) اbir isimdir ki bu cins kavramı o kadınların bütününde ve bir kısmında yer bulabilen bir mânadır. Buna göre אء -ifadesiyle şu da öteki de kastedile اbilir. İmdi, (ayette) “Onları iddetlerini gözeterek boşayın” denince, bunun o kadınların bir kısmı için ifade edildiği ve bunların da hayız iddeti sayan, kendileriyle zifafa girilmiş kadınlar demek olduğu anlaşılır.
[1593] “İddeti de tam olarak sayın;” koruyup zaptedin ve hiç noksansız olarak, tamı tamına karşılanacak olan üç hayız müddetine ikmal edin! “Ve” iddetleri bitinceye dek “onları evlerinden”, iddetten önce barındıkları mesken-lerinden “çıkarmayın!” Bu evler kocaların evleri olup -süknâ (oturma) hakkı iti-bariyle- kendilerine tahsis edilmiş olmaları sebebiyle kadınlara izâfe edilmiştir.
[1594] Şayet“Kocalarının çıkartmasının yahut kadınların çıkmasının birlikte zikredilmesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Çıkartmanın anlamı, kocanın kadına öfkelenmekten ve onun kendi evinde barınması-nı istememekten yahut eve herhangi bir şekilde ihtiyaç duymaktan ötürü onu çıkartmamasıdır; kadının bunu istemesi durumunda da çıkmasına izin vermemesidir -ki bu, sakıncayı kaldırma hususunda kocanın izninin hiçbir etkisi olmayacağını1 bildirmektedir- ayrıca, bunu istemesi durumunda ka-dının kendi başına çıkamayacağıdır.1 Yani kadının evinden çıkmamasının dinin bir emri olduğunu, koca [kul] tarafından ortadan kaldırıla-
mayacağını… / ed.
[1595] “Onlar apaçık bir yüz kızartıcı suç işlemedikçe...” Yâ’nın fetha ve kesresiyle ( ٍ َ ِّ َ ُ -
ٍ َ َ ُ ) okunmuştur. “Suç”un zina olduğu söylenmiştir; yani zina etmeleri sebebiyle kendilerine had (ceza) uygulanması için çıkarılma hâli müstesna. İfadenin, “nüşûz1 sebebiyle boşanmış olmadıkça…” anlamında ol-duğu da söylenmiştir ki nüşûz kadının süknâ hakkını düşürür. Yine “kadın hayâsızca sözler söylediği için boşanmış olmadıkça…” anlamında olduğu da söylenmiştir ki bu durumda hayâsızlıkları sebebiyle evden çıkarılmaları helâl olmaktadır. Übeyy b. Kâ‘b’ın illâ en yefhaşne ‘aleyküm (Size karşı hayâsızlık sergilemedikçe…) şeklindeki okuyuşu da bunu pekiştirmektedir. Denilmiştir ki; kadının, iddeti bitmeden evi terk etmesi hayâsızlığın ta kendisidir.
[1596] Allah’ın meydana getireceği yeni durum ise kocanın kalbini öfkeden sevgiye, karısından yüz çevirmekten onu arzulamaya ve boşama kararlılığından pişmanlığa çevirmesi ve bu sayede tekrar karısına dönmesi demektir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: “Onları iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti tam olarak sayın” ki -olur da- pişman olup arzular ve onlara tekrar dönersiniz.
3. Âyetin Tefsiri
[1597] “Sürelerini” yani âhir iddetlerini “doldurdukları vakit…” Bu vakit-le yüzleştiklerinde artık tercih sizin elinizdedir; ister dönüp kadını güzellikle nikâhınızda tutar, iyilik edersiniz; isterseniz dönmeyip ayrılır, ama zarar ver-mekten sakınırsınız. Bu [zarar verme] ise iddetin sonuna doğru kadına dönüp sonra, iddetini uzatmak ve kendisine işkence çektirmek için tekrar boşamaktır.
[1598] “Şahit tutun!” Yani hem dönüş yapmada hem ayrılmada; her iki hâlde de. Bu şahit tutma Ebû Hanîfe’ye göre menduptur;2 tıpkı “Alış-veriş yaptığınızda şahit tutun!” [Bakara 2/282] âyetindeki gibi. Şâfi‘î’ye göre ise şahit tutma dönüşte gerekli, ayrılmada ise menduptur. Denilmiştir ki; şahit tutmanın faydası, eşler arasında karşılıklı inkâr yaşanmaması, 1 Yani kendi eşi dururken, bir başkasına yönelmek… Nisâ 4/34’te “nüşûzundan endişe ettiğiniz kadınla-
rı…” buyrulurken, nüşûzdan evvel “sālih bir kadının iki temel özelliğinin -namuslu ve itaatkâr oluşla-rının- vurgulandığına bakılırsa, nüşûz kavramının salt itaatle değil, hem itaat ve hem de namusla ilgili olduğu anlaşılır. / ed.
2 Yani gerekli değilse de güzel bir şeydir. / ed.
kadının nikâhta tutulması konusunda kocanın töhmete uğramaması ve eşlerden birinin vefatı hâlinde geride kalanın evlilik iddiasında bulunarak mirasçı olabilmesidir.
[1599] “İçinizden…”: Hasan-ı Basrî bunu “Müslümanlardan”, Katâde ise “Hürlerinizden” diye açıklamıştır.
[1600] “Allah için” yani tamamen Allah rızası için. Bu da şahitliği; ‘le-hinde şahitlik edilen kişi’ için de ‘aleyhinde şahitlik edilen kişi’ için de de-ğil, hakkı yerine getirme ve haksızlığı bertaraf etme dışındaki amaçlardan hiçbirini gözetmeksizin dosdoğru yerine getirmenizdir. Nitekim “Ey iman edenler! Bizzat kendinizin, ana-babanızın veya akrabanızın aleyhine de olsa -bunlar zengin de olsalar, fakir de olsalar- sadece adaleti esas alan ‘Allah şa-hitleri’ olun...” [Nisâ 4/135] buyrulmuştur. “İşte (Allah’a ve ‘Son Gün’e iman etmekte olanlara) öğütlenen budur.” yani Allah rızası için ve sırf adalet ger-çekleşsin diye şahitliği ayakta tutmak.
[1601] “Kim Allah’tan korkarsa...” ifadesi, talâkı sünnete uygun biçim-de icra etmeye ve talâkın pişmanlıktan en uzak kalan en güzel türüne dair yukarıda anlatılanları pekiştiren bir ara cümle olabilir. Buna göre âyetin an-lamı şöyle olur: Kim Allah’tan korkar ve sünnete uygun boşarsa; iddet bek-leyen kadına zarar vermez, onu meskeninden çıkarmaz, ihtiyatlı davranır ve şahit tutarsa, Allah “ona” eşlerin durumuyla alâkalı olarak üzüntülerden ve sıkıntılara duçar olmaktan “bir çıkış yolu gösterir” onun sıkıntısını giderip genişlik verir, nefes aldırır ve ona kurtuluş verir. “Ve” malı az olmakla birlik-te mehri tamı tamına verip, hakları ve nafakaları ödediği takdirde, hatırına getiremediği ve hesaba katmadığı bir şekilde “onu nasiplendirir.” Rivâyete göre Hazret-i Peygamber’e üç ve (hatta) bin talâk veren için de bir çıkış yolu bulunup bulunmadığı sorulmuş; o da bu âyeti okumuş. Yine rivâyete göre İbn Abbas’a bu husus sorulmuş, o da “Sen Allah’tan korkmamışsın, Allah da sana bir çıkış yolu kılmamış; eşin senden üç talâkla ayrılmış, kalan faz-lalık da boynuna bir günah olarak yüklenmiş!” diye cevap vermiş. Bu kıs-mın, “Allah’a ve ‘Son Gün’e iman etmekte olanlara öğütlenen budur.” âyeti bağlamında istitrâd kabilinden1 getirilmiş olması da caizdir; yani kim Al-lah’tan korkarsa O, ona bir çıkış kapısı; dünya ve âhiret kederlerinden de bir halâs imkânı kılar. Rivâyete göre Hazret-i Peygamber bu âyeti okumuş ve “dünya kargaşalarından, şiddetli ölüm sancılarından ve kıyamet gününün dehşetlerinden bir çıkış yolu gösterir” buyurmuş. Yine Peygamber “Ben bir âyet biliyorum ki, insanlar ona sarılsalar o âyet onlara yeter.” buyurmuş 1 Yani asıl konu olan talâk ile ilgili olmaksızın, ekstra bir bilgi olarak. / ed.
ve “Kim Allah’tan korkarsa” âyetini okumuş. Peygamber bu âyeti devamlı okur ve tekrarlarmış [İbn Mâce, “Zühd”, 24; Dârimî, “Rikāk”, 16] Yine rivâyete göre Avf b. Mâlik el-Eşca‘î’nin (v. 73/692) Sâlim isimli bir oğlu müşriklere esir düşmüştü. Bunun üzerine Avf, Peygamber’e gelip “Oğlum esir düştü!” demiş ve fakirlik-ten dert yanmıştı. Peygamber (s.a.) “Muhammed ailesinin ocağında bir müd-den (takriben 0,5 kg) başka akşama bir şey çıkmıyor. Sen gel, Allah’tan kork; sabret ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh (Bütün kuvvet ve değişimler tamamen Allah sayesindedir!) sözünü çokça söyle.” buyurmuştu. Avf da bunu yapmak-ta idi. Derken, evinde bulunduğu bir sırada -düşman gafilken onlardan alıp getirdiği yüz deve ile- oğlu çıkageldi. İşte âyet bunun üzerine nâzil olmuştur.
[1602] “Allah, emrini eninde sonunda yerine getirir...”1 Yani arzu ettiği şeyi mutlaka yerine getirir; O’nun elinden ne bir murat kaçabilir ne de bir istek O’nu âciz kılabilir. İzāfetle ِه ِ ْ ُ ا ِ َא (emrini eninde sonunda yerine getire-cektir) ve merfû‘ olarak “emri geçerli olan” anlamında bâliğun emruhû şeklinde de okunmuştur. Mufaddal (v. 290/903?) ise bâliğan emrahû şeklinde okumuş olup dayanağı; ا ifadesinin ان’nin haberi, bâliğanın ise hâl olmasıdır.2
[1603] “Bir ölçü” yani bir takdir ve zamanlama. Burada, Allah’a güve-nip işi O’na havale etmek gerektiği ifade edilmektedir; çünkü insan rızık vb. şeylerin ancak O’nun takdir ve zamanlamasıyla gerçekleşebileceğini bil-diğinde, geriye sadece kadere teslimiyet ve (Allah’a) tevekkül etmek kalır.
4. Âyetin Tefsiri
[1604] Rivâyete göre âyet; bazı insanların: “Hayız gören kadınların id-detini öğrendik; peki, hayız görmeyen kadınların iddeti nedir?” demeleri üzerine nâzil olmuştur. “Şüphe etmekteyseniz” yani bu kadınların hükmü size çetrefilli görünür de onların nasıl iddet bekleyeceklerini bilemezseniz, işte onların hükmü... Mânanın: “Şayet menopoz dönemine -ki bu süreyi altmış veya elli beş yaş olarak belirlemişlerdir- ulaşmış kadınların gördüğü kanın hayız kanı mı, özür kanı mı olduğu konusunda şüphe ederseniz” şeklinde olduğu da söylenmiştir. “İşte bu (tür) kadınların iddeti üç aydır.” Bu, şüpheye mahal olan kadınların iddeti olunca, şüpheye mahal olmayan kadınların iddeti olmaya daha lâyıktır.
1 Müfessirin, ُه َ ْ ٌ أَ אِ َ kıraatini esas aldığı anlaşılıyor. / ed.2 Yani “emrini eninde sonunda yerine getiren bir varlık olarak Allah, her şey için bir ölçü belirlemiştir.”
şeklinde. Bu durumda, ikinci lâfzatullah tekit olmaktadır? / ed.
[1605] “Henüz âdet görmemiş olanlar” küçük kız çocuklarıdır. Buna göre mâna: “Onların iddeti de üç aydır” şeklinde olup zikre konu olanın delâleti sebebiyle bu kısım hazfedilmiştir. Lâfız hamileler hakkında genel bir ifade olup boşanmış ve kocası ölmüş kadınları da kapsar. İbn Mes‘ûd, Übeyy, Ebû Hüreyre ve benzerleri fark gözetmezler; Hazret-i Ali ve İbn Abbas’tan gelen rivâyete göre ise hamile iken kocası ölen kadının iddeti iki müddetin en uzun olanıdır.1 İbn Mes‘ûd’un “Kısa Nisâ (yani Talâk) sûresinin Bakara sûresindeki [234.] âyetten sonra indiğine dair isteyen herkesle lânetleşebilirim!”2 dediği ri-vâyet edilmiştir [Buhārî, “Tefsir”, 2, 65; Ebû Dâvûd, “Talâk”, 47]. O, bu lâfzın hami-leler hakkında genel bir ifade olduğunu kastetmektedir. Ümmü Seleme’nin (r.a.) rivâyet ettiğine göre de Sübey‘a el-Eslemiyye, kocasının ölümünden nice geceler sonra doğum yapmış ve bunu Peygamber’e (s.a.) açmıştı; “Kocanla bağın kalmamış3 artık evlenebilirsin!” buyurdu [Buhārî, “Tefsir”, 2, 65].
[1606] “O onun işinde bir kolaylık halk eder”, takvâsı sebebiyle işini kolaylaştırır ve açmazlarını halleder.
5. Âyetin Tefsiri
[1607] “İşte Allah’ın emri…” ifadesiyle, iddet bekleyen kadınların du-rumuna dair öğrettiklerini kasdetmektedir; yani her kim indirdiği şu hü-kümlerle amel etme konusunda Allah’tan sakınıp, (kadının) süknâ hakkı, onu zarara uğratmama, hamile ise nafakasını sağlama, [çocuğunu babası adı-na] emziriyorsa ücretini ödeme gibi hususlara dair bahsedilenlerle alâkalı üzerine düşen hukuka riayet ederse, kötülüklerinin silinmesini ve büyük mükâfatı hak etmiş olur.
6. Âyetin Tefsiri
tamamlamak için iki ay on gün daha iddet bekler. / çev. 2 Bakara 2/234’te “İçinizden ölenlerin geriye bıraktıkları eşler; kendi kendilerine dört ay on gün bekler-
ler.” buyrulmakta, Talâk 65/4’te ise hâmilelik iddetinin yükünü bırakmakla sona ereceği bildirilmekte-dir. İşte, İbn Mes‘ûd (r.a.), ‘eşi ölen kadının iddeti bağlamında Talâk âyetinin esas olduğu’ bilgisinden o kadar emin ki, “Kimin söylediği yanlışsa Allah onun belâsını versin!” diyerek, aksini iddia edenleri düelloya davet ediyor. / ed.
3 ifadesi mealen “Evlenmen helâldir.” şeklinde de düşünülebilir. / ed.
[1608] “O (boşadığınız) kadınları oturtun.” Bu ifade ve sonrası, “Kim Allah’tan sakınırsa...” âyetinde yer alan takvâ bağlamında şart koşulanların açıklamasıdır. Sanki; “İddet bekleyen kadınların durumu hakkında nasıl bir takvâ muamelesinde bulunacağız?” denmesi üzerine; “Onları ... otur-tun...” denmiş olmaktadır.
[1609] Şayet“ כ ْ ِ (kendi oturduğunuz yerin bir bölümünde) ifadesindeki ْ ِ nedir?” dersen şöyle derim:Bu, kısmîlik ifade eden olup kısmîlik kazandırdığı şey hazfedilmiştir. Anlamı: “O kadınları oturduğunuz yerin bir mekânında; yani iskân mahallinizin bir kısmında oturtun” şeklin-dedir. Tıpkı אر ْ ا ِ ا ُ َ “(Mümin erkeklere söyle) gözlerini; -yani göz-lerinin bir kısmını- (haramdan) sakınsınlar.” [Nur 24/30]) âyetindeki gibi. Katâde’ye göre; “Tek evden başka evin yoksa karını bu evin bir bölümünde barındır!” demektir. “Peki, ُכ ِ ْ ْ وُ ِ (ne demek)?” dersen şöyle derim:O, ْ ِ ُ ْ כَ َ (kendi oturduğunuz yerin bir bölümünde) kısmının atf-ı beyanı
ve tefsiri olup âdeta “O kadınları kendi meskenlerinizden gücünüzün yet-tiği kadarlık bir mekânda oturtun” buyrulmaktadır. Vucd (maddi) genişlik ve gücün yetmesidir; üç hareke ile de okunmuştur.
[1610] Süknâ (mesken) ve nafaka her boşanmış kadın için vaciptir. Mâlik ve Şâfi‘î’ye göre ise (üç talâkın tüketilmesi ile) ayrılması kesinleşmiş kadın için ancak süknâ hakkı söz konusu olup nafaka hakkı yoktur. Hasan-ı Basrî ve Hammâd’a (v. 120/738) göre ise, Fâtıma bint Kays (v. 54/674) hadisi sebe-biyle, böyle bir kadın için ne nafaka ne de süknâ hakkı vardır. Bu hadise göre Fâtıma’nın kocası onu kesinkes boşamış, Peygamber (s.a.)de bunun üzerine kadına: “Sana ne süknâ var ne de nafaka!” buyurmuştur [Müslim, “Talâk”, 37, 44]. [Ancak] rivâyete göre Hz. Ömer: “Biz Rabbimizin kitabını1 ve Peygambe-rimizin sünnetini, unuttu mu, karıştırıyor mu bilmediğimiz bir kadının sözü için terk edemeyiz! Ben, Peygamber’in (s.a.): “Kadın için hem süknâ hem de nafaka vardır.’ dediğini bizzat işitmişimdir.” demiştir [Müslim, “Talâk”, 46].
[1611] -Kendileriyle uyumsuz veya yerlerini işgal edecek olan kimseleri evde konuk etme vb. sebeplerle- onları evden çıkmaya mecbur edecek şekilde, mesken konusunda “onlara baskı yaparak zarar vermeye kalkışmayın.” Onlara zararlı muamelelerde bulunmayın! Bu zararın, kadının iddetinin bitmesine iki gün kala, durumunu zorlaştırmak için kadına dönmek; keza kadını kendisi[ni boşatmak] için fidye vermeye zorlamak demek olduğu da söylenmiştir.1 Yani “Apaçık bir yüz kızartıcı suç işlemedikçe, onları evlerinden çıkarmayın; kendileri de çıkmasın...”
(Talâk 65/1) âyetini. Fâtıma bint Kays ise boşanmış kadına süknâ hakkı tanıyan bu âyetin, ‘kesin ay-rılığın vâki olduğu kadını’ değil ‘dönüşlü boşama ile boşanmış kadını’ ilgilendirdiği kanaatinde imiş (Tıybî’den). / ed.
[1612] Şayet“Madem size göre nafaka boşanmış tüm kadınlar için ge-reklidir; o zaman ‘Yüklü iseler, yüklerini bırakıncaya kadar nafakalarını verin’ ifadesindeki şartın faydası nedir?” dersen şöyle derim:Bunun faydası şudur: Hamilelik süresi bazen uzar da birileri hamile olmayan kadının id-det miktarı geçtiğinde nafakanın düşeceğini zanneder. İşte (söz konusu şart koşma) bu yanlış anlaşılmayı ortadan kaldırmıştır. Şayet“Peki, kocası öl-müş hamile kadın hakkında ne diyorsun?” dersen şöyle derim:Bu kadının durumu ihtilaflıdır; çoğunluk bu kadının nafaka hakkı olmadığı görüşün-dedir; çünkü kişiyi nafaka vermeye mecbur eden kadın veya küçük çocuğa, kişi öldükten sonra malından nafaka verilmesi gerekmeyeceği; dolayısıyla hamilenin durumunun da böyle olduğu hususunda icmâ vardır. Ancak bir rivâyete göre, Hazret-i Ali, İbn Mes‘ûd ve bir topluluk bu kadına nafaka verilmesini gerekli görmüşlerdir.
[1613] “Sizin için emzirirlerse” yani boşadığınız kadınlar kendilerinden olan veya olmayan bir çocuğu, evlilik bağının kopmasının ardından sizin adınıza emzirirlerse “ücretlerini kendilerine verin.” Bu konuda bunların hükmü sütannelerinin hükmü gibidir. Ebû Hanîfe ve ashabına göre çocuk, kadından ise -kesin olarak ayrılmadıkları müddetçe- ücret talep etmesi caiz değildir. Şâfi‘î’ye göre ise caizdir.
[1614] İştivâr,teşâvur (istişâre etmek) anlamına geldiği gibi i’timâr da teâmur (müzakere etmek) anlamındadır.1 “Kavim birbirine emretti [yani ko-nuyu müzakere etti].” anlamında i’temera’l-kavmu da teâmera’l-kavmu da deni-lir. Buna göre anlam; “Birbirinizle uygun bir şekilde” yani güzellikle “an-laşın.” şeklinde olup hitap babalara ve annelere yöneliktir. Uygun şekil ise karşılıklı hoşgörü, babanın kısmaması, annenin de zorluk çıkarmamasıdır; zira çocuk ikisinin çocuğu ve ikisinin ürünüdür; ikisinin de çocuğa şefkat gösterme zorunluluğu vardır.
[1615] “Birbirinize zorluk çıkarıyorsanız, onun” -babanın- “adına (ço-cuğu) bir başka kadın emzirecektir.” Yani başka biri bulunacaktır; tabiî, anne dışında çocuğu emzirecek başka bir emziricinin yokluğu söz konusu değilse. Bu ifadede, zorluk çıkaran anne bir nebze azarlanmaktadır. Tıpkı senin ihtiyacını görmesini kendisinden talep ettiğin hâlde ağırdan alan biri-ne; “O ihtiyacı senden başkası da görür!” demen gibi ki bununla “Sen böyle kınanmış biriyken, görülmemiş ihtiyaç kalmaz!” demek istersin; yani şayet çocuğun annesi babaya zorluk çıkarıyorsa, baba çocuğu emzirmek üzere zorluk çıkarmayan bir başkasını bulacaktır.1 Yani emr kökünün ifti‘âl ve müfâ‘ale kalıpları aynı anlamdadır. / ed.
7. Âyetin Tefsiri
[1616] Her bir zengin ve fakir gücü yettiğince “nafaka versin!” Allah Teâlâ bununla, boşanmış kadınlara ve süt emzirenlere yapılacak harcamaya dair emre konu olan şeyi kastetmektedir. Tıpkı: “([Cinsel] temasta bulunma-dığınız ya da bir mehir belirlemediğiniz sürece, kadınları boşamanızda size bir vebal yoktur. Şu kadar ki] zengin olan, gücü ölçüsünde; eli dar olan da hâ-lince örfe uygun bir fayda ile onları faydalandırmalıdır.” [Bakara 2/236] âye-tindeki gibi. ( ْ ) nasb ile li-yunfika şeklinde de okunmuştur ki “bu yasayı, nafaka versin diye koyduk” anlamındadır. (َر ِ ُ [ölçüle-biçile verilmiş] ifadesini) İbn Ebû ‘Able (v. 151/768) kuddira (takdir edilmiş) şeklinde okumuştur.
[1617] “Allah … meydana getirecektir.” ifadesi, rızık kapılarının kendile-rine açılacağına dair zamanın fakirlerine -yahut güçlerinin yettiği şeyi infak edip de kısıntıya gitmemeleri hâlinde fakir kocalara- verilmiş bir müjdedir.
9. Âyetin Tefsiri
10. Âyetin Tefsiri
sahipleri! Allah’tan sakının; Allah size (şan-şeref bahşedecek) bir öğüt indirdi...
[1618] “Rablerinin ve elçilerinin emrini küstahça çiğneyen...” yani küs-tahça ve inatla O’nun emrinden yüz çeviren... Derinlemesine araştırıp didik didik inceleyerek “şiddetli bir hesaba çekip, misli görülmemiş” yadırgatıcı, büyük “bir azaba çarptırdık!” (ا ً כُْ kelimesi) nüküran şeklinde de okunmuş-tur. Kastedilen âhiret hesaplaşması; âhiret azabı, âhirette tadacakları vebal ve uğrayacakları hüsrandır. (Hesap ve azap) mazi lâfzıyla ile sevk edilmiştir;
אبُ ا َ ْ َאدَى ا אرِ ve (.Cennetlikler seslenir) وَ אبُ ا َ ْ َאدَى ا Cehennemlikler“) وَseslenir” [A‘râf 7/44, 50]) gibi âyetler1 de buna benzer; çünkü Allah Teâlâ’nın müjdelediği veya tehdit ettiği şeylerle gerçekte ‘karşılaşılmış’ demektir; çün-kü kesinlikle olacak olan, olmuş gibidir.1 Yani gelecekte olan şeylerin mazi fiille ifade edildiği âyetler. Âhiretteki olaylar Kur’ân’da genelde bu
üslûpla ifade edilmektedir. / ed.
[1619] “Allah onlara şiddetli bir azap hazırlamıştı!..” ifadesinde tehdit tekrarlanmakta ve gözlenmekte olduğu açıklanmaktadır. Âdeta “Allah on-lara bu azabı hazırlamıştı ya; varsın sizin için de olsun!” buyrulmaktadır.
[1620] “Ey akıl sahipleri” yani müminler… Bu ifade Allah’tan sakınma ve azabına karşı dikkatli olma hususunda bir lutuftur. Kötülüklerin1 dünya-da kayıt altına alınıp, onlar aleyhine kılı kırk yararcasına tespit edilip, zabıt meleklerinin [yani kirâmen kâtibînin] amel defterlerine geçirilmesi ve bunlar yüzünden daha dünyada iken azaba uğratılmış olmaları da kastedilmiş olabilir. Yine ْ َ َ (küstahça çiğneyen) fiiliyle buna atfedilen kısmın, ٍ ’in sıfatı olması; ا ْ kısmının da (Allah onlara hazırlamıştı) ا ِّ (nice) כَאedatının cevabı olması caizdir.
11. Âyetin Tefsiri
[1621] “Bir resul (gönderdi).” Bu Cebrâil Salevâtullāhi ‘Aleyh olup (10. âyetteki) ا ً -kelimesinden bedel kılınmıştır; çünkü Cebrâil, Al (bir öğüt) ذכlah’ın âyetlerini okumakla sıfatlanmıştır. Böylece onun indirilmesi, öğüdün indirilmesi anlamına gelmektedir; dolayısıyla ondan bedel kılınması doğ-ru olur. Yahut “Şüphesiz Kur’ân, sen ve kavmin için (şan-şeref getirecek) bir öğüttür.” [Zuhruf 43/44] âyetinden ötürü, zikirle “şeref” kastedilmiş ve ondan bedel kılınmıştır. Âdeta Cebrâil bizzat şeref olup bu ya kendisine indirildiği (Peygamber ve kavmi) için bir şereftir veya “Arş’ın Sahibi katında itibarlıdır” [Tekvîr 81/20] âyetinde geçtiği gibi, Allah katında yücelik ve şeref sahibidir. Yahut Allah’ı çokça zikretmesi ve O’na kullukta bulunması sebe-biyle zikrin kendisiymiş gibi kılınmıştır. Ya da (muzāf takdiriyle) zâ-zikrin anlamı kastedilmiş olup “göklerde ve tüm ümmetler içerisinde zikredilen bir melek” demektir. Veya “Allah size bir öğüt indirdi” ifadesi, “gönderdi” fiiline delâlet etmekte olup âdeta “bir elçi gönderdi” denmektedir. Yahut mastarın mef‘ûllerde amel ettirilmesi gibi ا ً ً lâfzı da ذכ -de amel ettiril’رmiştir; “Allah bir elçi zikretmeyi veya bir elçiyi zikredişini indirmiştir.” de-mektir. (Merfû‘ olarak) rasûlun şeklinde de okunmuş olup hüve rasûlun (O bir elçidir) takdirine göredir.
1 Yani kastedilen, âhiretteki hesap olmakla birlikte, kötülüklerin… / ed
[1622] Onu indirdikten sonra kendisine “iman edenleri (karanlıklar-dan aydınlığa) çıkarmak için” yani şu an içinde bulundukları iman ve salih amelleri gerçekleşsin diye “indirdi onu.” Çünkü Kur’ân indirildiği esna-da mümin değillerdi; ancak indirilip tebliğ edildikten sonra iman ettiler. Yahut Allah Teâlâ bunların arasından iman edeceklerini bildiği kimseleri (karanlıklardan aydınlığa) çıkarsın diye.
] 1623[ ُ ْ ِ ْ ُ fiili Yâ ile de Nûn ile de okunmuştur (onu sokar - onu sokarız).
[1624] “Allah ona ne güzel bir nasip hazırlamıştır...” Burada müminin nasiplendiği sevaptan dolayı bir taaccüp ve tazim anlamı yatmaktadır.
12. Âyetin Tefsiri
] 1625[ َ َ َ ي ِ ا ُ ُ .ifadesi mübtedâ - haberdir1 ا َ ْ ِ ifadesi ات َ ْ َ ’a atıfla mansūb okunduğu gibi, mübtedâ olmak üzere merfû‘ da okunmuş-tur; haberi ise (câr-mecrûr olmak hasebiyle öne geçen) رض .dır’ ا
[1626] Kur’ân’da yerlerin yedi adet olduğuna bundan başka delâlet eden bir âyet olmadığı söylenmiştir. Yine denilmiştir ki, her bir gök tabaka-sı arasında beş yüz yıllık bir mesafe varmış ve her bir göğün kalınlığı da bu kadarmış. Yerler de (bu hususta) gökler gibi imiş.
[1627] “(İlahi) emir bunlar arasında iner durur...” Yani Allah’ın emri ve hükmü bunlar arasında yürüyüp, tasarrufu bunlarda geçerlidir. Katâ-de’den rivâyet edildiğine göre her bir gök ve yerde O’nun mahlûkatından bir mahlûk, işlerinden bir iş ve hükümlerinden bir hüküm yer almaktadır. Yine söylendiğine göre bu, Allah’ın buralarda yürütmekte olduğu; sevk ve idare ettiği acayip işleri demektir. İfade, َ ْ لُ ا ِّ َ ُ (Allah, emrini indirir du-rur) şeklinde de okunmuştur. Rivâyete göre Nâfi‘ b. Ezrak (v. 65/685), İbn Abbas’a; “Yerlerin altında da mahlûkat var mı?” diye sormuş, o da: “Evet” demiş. Nâfi‘: “Nedir peki, o mahlûkat?” deyince, İbn Abbas: “Ya melekler ya da cinlerdir” demiş.
ا [1628] ُ َ ْ َ ِ Tâ ile de Yâ ile de okunmuştur (bilesiniz diye - bilsinler diye).
[1629] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki; “Her kim Talâk sûresini okursa Peygamber’in (s.a.) sünneti üzere ölür.”1 Yani “yedi göğü… ve Arz’dan da bir o kadarını yaratan Allah” şeklinde değil, “Allah’tır yedi göğü… ve
Arz’dan da bir o kadarını yaratan” mealindedir. / ed.