KEŞŞÂF TEFSİRİ

Tahrîm Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…

1. Âyetin Tefsiri

için, neden kendine haram kılıyorsun ki?! Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir (Gafûr, Rahîm).

[1630] Rivâyete göre Peygamber (s.a.)Hazret-i Aişe ile birlikte olması gere-ken günde, [ Mısır mukavkısı tarafından hediye edilen cariyesi] Mâriye ile birlikte olmuş; Hafsa da bunu öğrenmişti. Peygamber, Hafsa’ya: “Bu sırrı benim için gizli tut; artık Mâriye’yi kendime haram kıldım! Ayrıca benden sonra ümmetimin işini Ebû Bekr ve Ömer’in üstleneceğini sana müjdeliyorum!” demişti. Hafsa da bunu Âişe’ye haber vermişti. -Bu ikisi birbirlerine inanır güvenirlerdi.-

[1631] Şu da söylenmiştir: Hazret-i Peygamber Mâriye ile, Hafsa ile bir-likte olması gereken gün buluşmuştu. [Maraza çıkaran] Hafsa’yı bu konuda razı ederek, ondan bunu gizlemesini istemiş; o bunu gizlemeyince de onu bo-şayıp, hanımlarından ayrılıp yirmi dokuz gece Mâriye’nin evinde kalmıştı. Rivâyete göre Hazret-i Ömer (kızı) Hafsa’ya: “Hattāb ailesinde bir hayır olay-dı, Peygamber seni boşamazdı!” demiş; bunun üzerine Cebrâil Aleyhisselâm inerek (Peygamber’e): “ Hafsa’ya dönüş yap; zira o çok oruç tutan ve geceleri çok ibadet eden bir kişidir; senin cennetteki hanımlarındandır.” demiş.

[1632] Yine rivâyete göre, Hazret-i Peygamber Zeyneb bint Cahş’ın evinde bal şerbeti içmişti; bunun üzerine Âişe ile Hafsa sözbirliği ederek Peygamber’e “Senden [iğrenç] meğâfîr kokusu alıyoruz!” demişlerdi. Pey-gamber (s.a.)ağır kokudan hoşlanmazdı; bu yüzden balı kendisine yasakla-dı [Buhārî, “Talâk”, 8; “Tefsir”, 66; Müslim, “Talâk”, 20].

[1633] Bu rivâyetlere göre, âyetin anlamı: “Allah’ın sana helâl kıldığı cariye veya balı niçin kendine haram kılıyorsun ki?!” şeklindedir.

] 1634[ ifadesi, ya م ’nun tefsiri1 ya (“eşlerinin rızası almaya çalışa-rak” anlamında) hâl tümleci ya da başlangıç cümlesidir. Bu [haram kılış], ondan sadır olmuş kasıtsız bir hataydı; çünkü hiç kimsenin, Allah’ın helâl kıldığını haram kılma yetkisi yoktur; zira Allah Teâlâ helâl kıldığı şeyi, ancak onu helâl kılmada bildiği bir hikmet veya maslahat için helâl kılar. Dolayısıyla [bir başka-sı] bunu haram kıldığı vakit, maslahat fesada dönüşmüş olacaktır. 1 Yani “Niçin haram kılıyorsun; neden eşlerinin rızasını almaya çalışıyorsun ki?!” / ed.

[1635] “Allah bağışlayıcıdır;” senin kasıt dışı işlediğin hatayı bağışla-mıştır; “merhametlidir;” sana acımış ve bu yüzden seni bununla muahaze etmemiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

[1636] “Allah yeminlerinizi bozmanızı size helâl kılmıştır.” Bu ifadenin iki anlamı vardır: Birincisi, O size yeminleriniz konusunda (inşâallah diye-rek) istisnada bulunmayı meşru kılmıştır, demektir. Bu da; “Yemin ederken istisnada bulundu.” anlamındaki hallele fulânun fî yemînihi (Falanca yemi-nini çözdü.) ifadesinden alınmadır. Yine, hillen ebeyte’l-la‘ne (Yeminini çöz ki, geceyi lânetle geçirmeyesin!) ifadesi de bu cümledendir. Bu, kişi yemini kayıtlamadığında, “Yeminine istisna koy” anlamına gelir; bu da kişinin, ye-mini bozmamak için, yemininin hemen ardından inşâallah (Allah dilerse) demesidir. İkincisi: “Allah o yeminlerin kefaret karşılığında bozulmasını size meşru kıldı” şeklindedir. Nitekim Hazret-i Peygamber’in: “Üç çocuğu ölen kişiye cehennem ateşi dokunmaz. [Allah’ın ettiği] o yeminin1 bozulması hariç.” [Buhārî, “Eymân”, 9] sözü de bu kabildendir. Yine Zürrumme’nin (v. 117/735) (devesinin hızlı yürüyüşünü anlatan) şu şiiri de bu kabildendir:

Bir nebze (uyukladı) yemin çözercesine; [sonra süzülüp gittio eşsiz hilkat güzelliği… Tıpkı bir kuşun kanat süzmesi gibi]

[1637] Şayet“Helâli haram kılmanın hükmü nedir?” dersen şöyle de-rim:Bu hususta ihtilâf edilmiştir: Ebû Hanîfe bunu her konuda bir yemin olarak görür ve kişinin haram kıldığı şeyde kastedilen yararlanmayı dikkate alır. Binaenaleyh, kişi bir yiyeceği haram kılmışsa, bunu yemeye; bir cariye-yi haram kılmışsa onunla cinsel ilişkiye ve bir eşi haram kılmışsa -ve başka bir niyeti de yoksa- o eşle ilgili îlâya (yani eşine yaklaşmamaya) yemin et-miş demektir. Şayet zıhâra niyet etmişse zıhar; talâka niyet etmişse bir bâin talâk sayılır. Yine bunun gibi iki talâka niyet etmişse iki; üç talâka niyet etmişse, niyet ettiği gibi (üç talâk) olur. Eğer kişi “Benim niyetim yalandı” derse, bu onunla Allah Teâlâ arasında sorumluluk konusu olur; ama îlânın iptali sebebiyle yargı açısından sorumluluk oluşmaz. Eğer “Her helâl bana haram olsun!” derse, başka bir şeye niyet etmemişse bu (sırf ) yiyecek ve içe-cekle ilgili olur. Aksi durumda, neye niyet etmişse o olur. Şâfi‘î bunu yemin olarak değil de aksine sırf kadınlar hakkında bir kefaret sebebi olarak görür. 1 Tıybî’ye göre; hadiste Meryem 19/71’deki “İçinizden cehenneme uğramayacak yoktur; bu, Rabbinin

uhdesine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür.” ifadesine atıf yapılmaktadır; yani cehenneme girmeyecekse de bu yemin gereği oraya [sadece] uğrayacaktır. / ed.

Eğer kişi talâka niyetlenmişse, bu Şâfi‘î’ye göre bir ric‘î talâk sayılır. Ebû Bekr, Ömer, İbn Abbas, İbn Mes‘ûd ve Zeyd (b. Sabit) Radıya’llāhu ‘Anhum’den ri-vâyet edildiğine göre haram, yemin sayılır. Hazret-i Ömer’den rivâyet edildi-ğine göre kişi bununla talâka niyet ederse ric‘î bir talâk; Hazret-i Ali’den gelen rivâyete göre üç talâk; Zeyd’den gelen rivâyete göre bir bâin talâk; Hazret-i Osman’dan gelen rivâyete göre ise zıhâr sayılır. Mesrûk (v. 63/683) ise bunu hiçbir şey saymazmış ve: “Ha kadını haram kılmışım, ha bir çanak tiridi; hiç umursamam!” dermiş. Aynı şekilde Şa‘bî’nin (v. 104/722) de: “Bu bir şey sayılmaz” dediği rivâyet edilmiştir ki [bu konuda]; “(Aslı-astarı olmadığı hâlde) dillerinizin yalan yere nitelendiregeldiği şeyler için; ‘Şu helâldir; bu haramdır’ demeyin...” [Nahl 16/116] ve “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı terte-miz, hoş şeyleri haram kılmayın...” [Mâide 5/87] âyetlerini delil getirmektedir.

[1638] [Hâsılı] Allah’ın haram kılmadığı bir şeyi haram kılmak hiç kimse için yakışık almayacağı gibi, onun haram kılmasıyla da o şey harama dönüş-mez. Peygamber’in (s.a.); Allah’ın helâl kıldığı bir şey için: “O bana haram olsun!” dediği kendisinden sabit değildir; o sadece kendisinden sudur eden bir yeminden dolayı Mâriye’den imtinâ etmişti ki o yemin de “Vallahi, bu-günden itibaren ona yaklaşmayacağım!” demiş olmasıydı. İşte buna binaen kendisine: “Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi neden kendine haram kılıyorsun ki?!” yani “Neden yemin sebebiyle bundan imtina ediyorsun ki?!” denmiş oluyordu. Bu; ‘[Yapmayacağına dair] yemin ettiğin şeyi yapmaya koyul, yeminin için de kefaret öde!’ demektir. Bunun bir örneği de “Biz de ta baştan itiba-ren ona başka memeleri haram kılmıştık (hiç kimseden emmiyordu).” [Kasas 28/12] âyetidir ki “Onu ( Mûsâ’yı) o memelerden menetmiştik.” anlamındadır.

[1639] “Allah, (gerektiğinde, keffaret ödeyerek) yeminlerinizi bozmanızı size helal kılmıştır.” âyetinin açık anlamı da bunun Hazret-i Peygamber’den sadır olmuş bir yemin olduğu şeklindedir. Şayet“Peygamber (s.a.)bunun için kefaret ödemiş mi?” dersen şöyle derim:Hasan-ı Basrî’den rivâyet edildi-ğine göre ödememiş; çünkü onun geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmıştır. O sadece müminler için bir talim niteliğindedir. Mukātil’den rivâyete göre ise Peygamber (s.a.)Mâriye’yi haram kılması hususunda bir köle azat etmiştir.

[1640] “Allah sizin ‘mevlâ’nızdır;” efendiniz ve işlerinizi üstlenip yöne-tendir; işlerinizi düzene koyacak şeyi hakkıyla bilen “mutlak ilim ve hikmet sahibi O’dur;” hikmetin gerektirdiğinden başkasını emretmez / yasakla-maz. Şu şekilde de tefsir edilmiştir: “Sizin ‘mevlâ’nızdır” yani size kendiniz-den daha yakındır; O’nun size ettiği nasihat, sizin birbirinize olan nasihati-nizden sizler için çok daha faydalıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

[1641] “Eşlerinden birine” yani Hafsa’ya. Hazret-i Peygamber’in ona gizlice söylediği söz Mâriye ile ilgili söz ile Ebû Bekr ve Ömer’in devlet reisi olacağı idi. “O bunu haber vermiş” yani Âişe’ye ifşa etmiş -(ّْאت َ fiili) enbeet şeklinde de okunmuştur- “Allah da” Cebrâil’in diliyle “bunu” yani bu sözü “kendisine açıklamıştı”; Peygamber’i sırrının ifşa edildiğine mut-tali kılmıştı. Mânanın: “Allah da bunu ona açıklamıştı” şeklinde olduğu da söylenmiştir ki bu durumda ( َ .zuhur (açıklık) kökünden gelmiş olur (أ

[1642] Kerem göstererek “onun” yani o sözün “(sadece) bir kısmını bil-dirip…” -Ta‘rîfi‘lâm anlamındadır.- Süfyân: “Farkında değilmiş gibi dav-ranmak yüce gönüllü insanların kârı olagelmiştir.” demiştir. ( ف ifadesi şeddesiz olarak) ‘arafe ba‘dahû (bir kısmını bildi) şeklinde de okunmuştur ki “ona karşılıkta bulundu” demektir; bu da senin kötülük yapan birine: le-a ‘ri-fenne le-ke zâlike ve kad ‘araftu mâ sane‘te (Elbette bunu senin için biliyor (not ediyor)um; zira yaptığın şeyi öğrenmiş bulunmaktayım!) demenden alınma-dır. “Allah bunların kalplerindekini iyi bilir!” [Nisâ 4/63] âyeti de bu kabilden olup bu temaya Kur’ân’ın pek çok yerinde rastlanır. Hazret-i Peygamber’in cezalandırması ise Hafsa’yı boşamasıydı. Denilmiştir ki: bildirilen şey devlet reisliği sözü; es geçilense Mâriye ile ilgili sözdür. Rivâyete göre Hazret-i Pey-gamber Hafsa’ya: “Bunu benim namıma gizle demedim mi sana?” deyince, Hafsa “Seni hak peygamber gönderen Zat’a ant içerim ki, Allah’ın babaları-mıza özgü kıldığı değeri1 işitince kendimi tutamadım!” demiş.

[1643] Şayet“İfade; fe-lemmâ nebbeet bi-hî ba‘dahunne ve ‘arrafehâ ba‘dahû ( Hafsa bunu kumalarından birine haber verip, [Peygamber de] bu-nun bir kısmını kendisine haber verince...) şeklinde olmalı değil miydi?”2 dersen şöyle derim:Maksat sözün kime ifşa olunduğunun (Âişe’nin) ve bildirenin kim olduğunun ( Hafsa’nın) açıklanması değildi; maksat haber verme ve haberi sızdırma suçunun Hafsa açısından sübut bulduğu; Pey-gamber’in (s.a.) de -kerem ve vakarından ötürü- o sözün sadece bir kısmını 1 Yani -iddiaya göre- Âişe’nin babasıyla benim babama ‘senden sonra devletin başına onların geçeceği’

müjdesini. / ed.2 Yani tekrar barındıran bir itāle-i kelâm ile; ِ ِ א َ َ َ א َ َ ٍ ْ َ ْ َ ضَ َ ْ ُ وَأَ َ ْ َ فَ َ ِ ْ َ َ ُ هُ ا َ َ ْ ِ وَأَ ِ تَْ َ א َ َ

ا َ َ كََ َ ْ ْ أَ َ ْ َ א َ [O bunu (Âişe’ye) haber verip, Allah da bunu -bir kısmını bildirip bir kısmını es geçerek- Peygamber’e haber verince... İşte, Peygamber bunu ona ( Hafsa’ya) haber verince, “Kim haber verdi bunu sana?!” dedi ( Hafsa);] denileceğine... / ed.

-devlet reisliği- bildirdiği idi. “İşte, Peygamber bunu ona ( Hafsa’ya) haber verince, ‘Kim haber verdi bunu sana?!’ dedi ( Hafsa).” âyetinde; dikkat eder-sen, amaç habere konu olan şeyin dile getirilmesi olunca, onun zamiri ge-tirilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

[1644] “Allah’a tövbe ederseniz...” [Gâipten muhataba] iltifat edilerek Haz-ret-i Hafsa ve Âişe’ye hitap edilmesi, bu ikisinin daha etkili biçimde azar-lanmasına yöneliktir. İbn Abbas’ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Bu iki kadının kim olduğunu, kendisiyle birlikte hacca gittiğimiz zamana değin Ömer’e sormak için yanıp tutuşuyordum. Nihayet yolun yarısında döndü;1 ben de onunla birlikte (elimde) matara ile döndüm; eline su döktüm, ab-dest aldı… “O iki kadın kimdi?” dedim. Sorduğum şeyi yadırgamışçasına: “Bu ne merak ey İbn Abbas!?” dedi ve “Onlar Hafsa ile Âişe’dir” diye cevap-ladı [Buhārî, “Mezālim”, 25; Müslim, “Talâk”, 34].

[1645] “Çünkü ikinizin de kalbi kaymış bulunuyor!” Tövbe etmenizi gerektiren bir durum ortaya çıkmış bulunuyor ki o da sevdiğini sevme, hoş-lanmadığından da hoşlanmama hususunda Peygamber’e (s.a.) bağlılıktan kalplerinizin sapmış olmasıdır. İbn Mes‘ûd fe-kad zâğat kulûbukumâ (çün-kü ikinizin de kalbi sapmış bulunuyor!) şeklinde okumuştur.

[1646] “Ama” kendisini üzecek tarzda sırrını ifşa ederek ve aşırı kıskanç-lık göstererek “ona karşı birbirinize arka çıkmaya” yardımlaşmaya “devam ederseniz” (bilesiniz ki) ona yardımcı olacak kimseler yok değildir. (i) Hem Mevlâ’sı -yani veli ve yardımcısı- Allah olan biri nasıl yardımsız kalabilir ki!? zamirinin eklenmesi, Allah’ın yardımının O’nun kesin kararlarından kat‘î bir karar olduğunun ve O’nun bunu bizzat üstlendiğinin ilâmıdır. (ii) Ve ilahî dergâhın mensuplarının (melekût âleminin) reisi olan “ Cebrâil de...” Meleklerin arasından tek başına Cebrâil’in (seçilip) Allah’ın anılma-sıyla birlikte anılması, ona tazimde bulunulması ve Allah katındaki itibarı-nın ortaya konması cihetiyledir. (iii) א ا Müminlerden salih olanlar da… Yani iman edip salih amel işleyen herkes [ona sahip çıkar]. Sa‘îd b. Cü-beyr’den (v. 94/713): “Müminlerin nifaktan beri olanları” şeklinde bir tefsir nakledilmiştir. Bunların; peygamberler olduğu da sahâbe-i kirâm olduğu da onlardan sadece halifeler olduğu da söylenmiştir. 1 Muhtemelen, kazā-yı hâcet için. / ed.

[1647] Şayetا א ifadesi[ndeki ُ א ] tekil midir, çoğul mudur?” dersen şöyle derim:Tekildir; ancak kendisiyle çoğul kastedilmiştir. Tıpkı lâ yef‘alu hâzâ es-sâlihu mine’n-nâsi (Sâlih bir insan bunu yapmaz) demen gibi ki bununla lâ yef‘aluhû men saleha minhum (İnsanlardan sâlih olanlar bunu yapmaz) demendeki gibi cins kastetmiş olursun. Yine küntü fi’s-sâmi-ri ve’l-hâdıri (Ben gece masal anlatan(lar)ve su çeken(ler) içinde idim) de-men de buna benzer. Yalnız, kelimenin aslının (çoğul) Vav’ı ile ا ُ ِ א َ şeklinde olması ve telaffuz icabı Vav’sız yazılmış olması da caizdir; çünkü [ ا א ’de] tekil ve çoğulun telâffuzu aynıdır. Nitekim Mushaf ’ta öyle şeyler vârittir ki onlarda yazının imlâsına değil, telâffuza uyulmuştur.1

[1648] “Bunların” yani Allah’ın, O’nun (vahiy) sırdaşı olan Cebrâil’in ve salih müminlerin yardımının “dışında” sayısal çoklukları ve göklerin on-ların yekûnuyla dopdolu oluşuyla “melekler de (onun) destekçisidir;” Pey-gamber’e arka çıkacak bir bölüktür; âdeta melekler ona düşmanlık edecek olanın tepesine inecek tek bir yumruk gibidir! O hâlde iki kadıncağızın birbirine arka çıkması, şu sayılanların yardımcıları olduğu [Muhammed gibi] biri için ne ifade eder ki?!

[1649] Şayet“Bunların dışında’ ifadesi melekleri ve onların yardımı-nı ululamaktadır; oysa daha önce Allah’ın, Cebrâil’in ve salih müminlerin yardımı geçmişti ve Allah’ın yardımı en büyük, en muazzam yardımdır?” dersen şöyle derim:Meleklerin yardımı Allah’ın yardımı kapsamına dâhil-dir. Böylece Allah Teâlâ onları ve onların yardımı eşliğindeki yardımını, bir bakıma onların dışındaki ilahî yardım türlerine üstün kılmış olmaktadır ki, bu da meleklerin Allah’ın tüm mahlûkatından üstün olması sebebiyledir.

[1650] Fiil; ا َ َ َא َ okunduğu gibi, tezzāherâ ve tezahherâ şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

[1651] ( ُ َ ِ ْ ُ ifadesi) şeddesiz olarak okunduğu gibi çokluk ifade etmek için şeddeli de okunmuştur. “Teslimiyetçi, imanlı” yani ikrar ve ihlâs sa-hibi. “Oruçlu” anlamındaki אت א (şeddeli olarak) seyyihâtin şeklinde de okunmuştur ki daha mübalağalıdır. Oruçluya sâih denmesi, seyyahın, be-raberinde hiç azık bulunmaması ve bu yüzden yiyeceği bir şeyler bulabile-ceği zamana dek, uzun süreli yemeden içmeden uzak kalması sebebiyledir.

1 Örneği: Hûd 11/14’teki ifadenin, aslı כ ا ن olmasına rağmen, idğamlı telaffuza göre כ ا yazılmış olması; İsrâ 17/11’deki אن عُ ا ْ َ اعِ Kamer 54/6’daki ; وَ عُ ا ْ ve ‘Alâk 96/18’deki َ א عُ ا ْ َ َ ifadelerinin telaffuza göre Vav’sız yazılmış olması. / ed.

Böylece, oruçlu da iftar edeceği vaktin gelişine kadar yemeden içmeden uzak kalma hususunda seyyaha benzetilmiştir. אت א ’ın, “hicret eden ka-dınlar” anlamına geldiği de söylenmiştir. Zeyd b. Eslem’den (v. 136/754) rivâyet edildiğine göre hicrete kadar bu ümmette seyahat yok imiş.1

[1652] Şayet“Yeryüzünde müminlerin annelerinden (yani Peygamber hanımlarından) daha hayırlı bir kadın yokken, onların yerine getirilecek ka-dınlar nasıl onlardan daha hayırlı olacaktı?” dersen şöyle derim:Peygamber onları -kendisine karşı geldikleri ve kendisini incittikleri için- boşadığında, bu [hayırlılık] sıfatlarını sürdürememiş olacaklardı. Böylece “Peygamber’e itaat ve onun arzu ve rızası doğrultusunda hareket etme” vasfı taşıyan başka kadınlar onlardan daha hayırlı olmuş olacaktı. Nitekim bu; ٍَאت ِ א َ (gönülden itaat eden kadınlar) sözünde çıtlatılmıştır; çünkü kunût Allah’a itaat etmek demektir; Allah’a itaat ise O’nun elçisine itaatle gerçekleşir.

[1653] Şayet“Neden (Peygamber’in muhtemel hanımlarının) sıfatları-nın bütünü atıf edatı olmaksızın getirilmişken, אت ِّ َ (dul kadınlar) ve כאرًا ا(bakireler) arasında atıf edatı getirilmiş?” dersen şöyle derim:Çünkü bun-lar birbirine zıt iki sıfattır; o kadınlar diğer sıfatlarda buluştukları gibi bu iki sıfatta buluşamazlar (hem dul hem bekâr olamazlar). Bu yüzden mutlaka (arada) bir Vav bulunması gerekir.

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

[1654] Günahları terk edip itaat etmek suretiyle “kendinizi ve” kendi-nizi frenlediğiniz şekilde onları da frenlemek suretiyle “çoluk-çocuğunuzu koruyun!” Nitekim hadiste şöyle yer almaktadır: “Ah benim ailem! Namazı-nıza, orucunuza, zekâtınıza, yoksulunuza, yetiminize ve komşularınıza sahip çıkın!’ diyen kişiye Allah rahmet eylesin! Umulur ki, Allah onları cennette kendisiyle bir araya getirir.”

[1655] Denilmiştir ki; kıyamet günü insanlardan azabı en çetin olacak olan, ailesinden cahil kalmış olan kişidir.

1 Yani seyahat; önce Habeşistan’a, sonra da Medine’ye hicret edilmezden evvel dinî bir vecîbe değilmiş. / ed.

[1656] ( כ ِ ا (ifadesi وا ُ (koruyun) emir fiilinin (fâ‘ili olan) Vav’a at-fen ve ehlûkum şeklinde de okunmuş olup araya ( כ fâsılasının girmiş (أolması sebebiyle atıf güzel düşmüştür. Şayet“Bu durumda, ibarenin kū en-fuseküm ve’lyekı ehlûküm enfusehum (Siz kendinizi koruyun; çoluk-çocuğu-nuz da kendilerini korusunlar.) şeklinde takdir edilmesi gerekmiyor mu?” dersen şöyle derim:Hayır; fakat atfedilen kısım takdir açısından Vav’la birliktelik arz edip, כ .kısmı ondan sonra vuku bulmaktadır (kendinizi) أBuna göre âdeta kū entum ve ehlûküm enfuseküm (Siz de çoluk çocuğunuz da kendinizi koruyun!) buyrulmuş olmaktadır; çünkü gaip ve muhatap sî-galarını birleştirdiğin için, muhatabı gaibe baskın kılarsın; böylece her iki-sinin zamirini birden muhatap lâfzında birleştirmiş olursun.

[1657] “Yakıtı insanlar ve taşlar olan öyle bir ateşten koruyun ki...” Yani öyle bir ateş türünden ki kendinden gayri ateşler odunla tutuştuğu gibi (bu da) sadece insanlarla ve taşlarla tutuşmaktadır! İbn Abbas’tan rivâyete göre (bu taş) kibrit taşı imiş; üzerinde ateş yakıldığında sıcaklık itibariyle nesnelerin en şid-detlisi buymuş. [א دُ ُ ifadesi] zamme ile vukūdühâ (ateşin tutuşması) (ateş yakıtı) وَşeklinde de okunmuş olup zû-vukūdihâ (ateşi tutuşturan) anlamındadır.

] 1658[ א (onun üzerinde) yani ateşle ilgili vazifeleri, bilhassa içindeki-lere azap etme işini üstlenen, cisimlerinde haşinlik ve şiddet bulunan -yani kabasaba ve güçlü-kuvvetli- yahut fiillerinde kabalık ve katılık bulunan “haşin ve sert melekler” on dokuz zebani -ve yardımcıları- “vardır;” yani Allah’ın emirlerini yerine getirme, O’nun gazabı ve düşmanlarını cezalan-dırması hususunda hiç acımaları tutmayan melekler...

[1659] ْ ُ َ َ א ا َ ifadesi, bedel olmak üzere nasb konumunda olup “Yoksa emrime karşı mı geldin!?” [TāHâ 20/93] âyetindeki gibi, “Allah’ın emrettiğine karşı gelmezler” anlamındadır. Yahut “Kendilerine emrettiği şeylerde O’na karşı gelmezler” demektir.

[1660] Şayet“Bu iki cümle aynı mânaya gelmiyor mu?” dersen şöyle derim:Hayır; zira birincisi; “O melekler O’nun emirlerini kabullenip be-nimserler; o emirlerden yüksünmezler ve onları yadırgamazlar” anlamında iken ikincisi; “Onlar üşenmeksizin ve zafiyet sergilemeksizin emredildikleri şeyi yerine getirirler” anlamındadır.

[1661] Şayet“Allah, vahyi yalanlayan müşriklere: ‘Fakat yapamazsanız -ki yapamayacaksınız- o hâlde, yakıtı insanlarla taşlar olan öyle bir ateşten sakının ki, inkârcı nankörler için hazırlanmıştır!’ [Bakara 2/24] âyetinde bu-radakinin aynısıyla hitap etmiş ve ‘ki, inkârcı nankörler için hazırlanmıştır’ buyurarak, bu ateşi inkârcılara hazırlamış olduğunu belirtmiştir.

O hâlde, Allah’ın bu konuda imanlılara hitap etmesinin anlamı1 nedir?” dersen şöyle derim:Her ne kadar fâsıkların cehennem mertebeleri inkârcıların cehen-nem mertebelerinin fevkinde ise de onlar inkârcılarla birlikte aynı yaşam yur-dunu paylaşacaklardır. Dolayısıyla, iman edenlere: “Fâsıklıktan uzak durarak, şu betimlenen ateşin kendileri için hazırlandığı inkârcılarla birlikte aynı yaşam ortamını paylaşmaktan kendinizi koruyun!” denmiş olmaktadır. Allah’ın iman edenlere irtidattan ve İslâm’a girmekten pişman olmaktan korunmayı emret-mesi; yine bunun dilleriyle (sözde) iman eden münafıklara yönelik bir hitap olması da caizdir. Nitekim hemen bunun peşinden gelen “Ey nankörce inkâr edenler! Bugün mazeret üretmeyin; çünkü sadece kendi işlediklerinizin karşı-lığını görmektesiniz...’ (denilir.)” âyeti de bunu desteklemektedir…

[1662] (Denilir.) Yani ateşe girdiklerinde onlara: “Mazeret beyan etme-yin! Zira göstercek mazeretiniz yok!” yahut “… Zira mazeret üretmenin size yararı olmayacak!” denilecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

[1663] “Nasūh bir tövbe ile...” Tövbenin nush ile betimlenmesi mecazî isnattır; zira nush tövbe[nin değil, tevbe] edenlerin sıfatıdır; yani tövbe eder-ken kendi yararlarını düşünmeleri, işlediği taksirleri silecek birtakım hayır-ları tedarik etmek suretiyle tövbeyi gerektiği gibi yapmalarıdır. Bu da, çir-kin fiillerden çirkin oldukları için tövbe etmeleri, bunları irtikâp etmekten ötürü pişmanlık duymaları, son derece kederlenmeleri ve çirkin fiillerden herhangi birine süt tekrar memeye dönmedikçe dönmeme kararlılığı içinde olmaları ve bunu nefislerine hazmettirmeleridir.

[1664] Rivâyete göre “Allah’ım! Senden bağışlanma diliyor, sana tövbe ediyorum!” diyen bir bedevîyi işiten Hz. Ali: “Be adam! Dilin hızlı hızlı tövbe etmesi yalancıların tövbesidir!” demiş. Bedevî: “Tövbe nedir öyleyse?” deyin-ce de şu cevabı vermiş: “Tevbe, şu altı şey bir arada bulunduğunda gerçekleşir:

* Geçmiş günahlara pişmanlık duymak. * Farîzaları iâde etmek.* Gaspedilen hakları geri vermek. * Hasımlardan helâllik almak.

1 Yani kâfirler için hazırlanan ateşten imanlıları sakındırmasının anlamı… / ed.

* Bir daha tekrarlamama azminde olmak. * Nefsini günahta semirttiğin gibi Allah’a itaatte eritmen; ona günahla-

rın tadını aldırdığın gibi itaatlerin acılığını da tattırmandır.”

[1665] Huzeyfe’nin de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Günaha tövbe edip, sonra tekrar o günaha dönmesi kişiye kötülük olarak yeter!” Şehr b. Havşeb’in (v. 112/730): “[Tevbe] kılıçla paralansa da, ateşte yakılsa da (o günaha) bir daha dönmemektir!” dediği; İbn Semmâk’in de: “İşlerken Al-lah’tan pek utanmadığın o günahı [sürekli hatırlayacak şekilde] gözlerinin önü-ne koyup, beklemekte olduğun ölüme hazırlanmandır.” dediği rivâyet edil-miştir. Yine bunun, “kendisinden ötürü tövbe edilmeyen tövbe” anlamına geldiği de denmiştir. Süddî’nin: “Kendinin ve insanların iyiliğini düşünme (nasīha) vasfı bulunmayan tövbe sahih değildir.” dediği rivâyet edilmiştir; çünkü tövbesi sahih olan kimse insanların da kendisi gibi olmasını ister. א ً ُ َ ’ın nisāhatu’s-sevbi (elbise dikmek) ifadesinden geldiği de söylenmiştir; yani dinî yaşantına dair yırtıklarını dik(ip manevî tahribatını gider)ecek ve ifsatlarını ıslah edecek bir tövbe. Bunun “hâlis bir tövbe” anlamına geldiği de söylenmiştir ki bu da Arapların, mumdan süzüldüğü vakit bal için de-miş oldukları ‘aselun nâsıhun (hâlis; süzme bal) ifadesinden alınmadır. Yine, tevbe-i nasūhla; insanlara (lisan-ı hâl ile) nasihat eden -yani sahibindeki te-sirinin ortaya çıkması ve gereklerine göre amel etme hususunda ciddiyet ve kararlılığı âmil kılması için o insanları bu tövbenin benzerine davet eden- bir tövbenin kastedilmesi de caizdir. Zeyd b. Ali tevben nasūhan şeklinde okumuştur. Yine zamme ile nusūhan şeklinde de okunmuştur ki nasahanın mastarıdır. en-Nushu ve en-nusūhu sîgaları, şükrun-şükûrun ve küfrun-küfûrun sîgaları gibidir.[Nusūhan kıraatine göre]mâna “nusūhlu1 bir tövbe ile” veya “öğüt veren tövbe” anlamındadır. Yahut mef‘ûlun leh olmak üzere “nefsinizi ıslah etmek için tövbe edin” şeklindedir.

[1666] “Umulur ki Rabbiniz” ifadesi Allah tarafından kullar için bir ümitlendirme olup iki şekilde açıklanabilir: Birincisi, bunun;2 ceberut kralların, kesinlik ifade eden kararlarını “ola ki, belki, muhtemelen” şek-linde ihtimalli söyleme âdetleri üzere gelmiş olmasıdır. İkincisi ise bunun, korkuyla ümit arasında dengelenen bir tercih gözetmek gerektiğini kulla-ra öğretmek üzere gelmiş olmasıdır. Birinci mânaya -yani bunun kesin-lik anlamına geldiğine- delâlet eden şey, İbn Ebû ‘Able’nin (v. 151/768), 1 Yani kendinin ve başkalarının iyiliğini düşünerek gerçekleştirilen. / ed.2 Yani “evrenin mutlak sahibi azîz-i cebbâr olan Allah’ın kelâmında geçen ‘asâ, le‘alle gibi olasılık bildiren

ifadelerin. / ed.

ّ כ أن (belki örter) ifadesinin mahalline atfen [mansūb değil] meczûm olarak ve yudhılkum okumasıdır ki, buna göre âdeta “Öyle bir tövbe edin ki bu, sizin namınıza kötülüklerinizin silinmesini gerektirsin ve sizi (cennete) soksun.” buyrulmuş olmaktadır.

[1667] (“Allah’ın utandırmayacağı bir günde...” anlamındaki) ى ِ ْ ُ َ مَ ْ َ ُ ْ ,ifadesi ا כُ َ ِ ْ ُ (sizi sokar) ifadesiyle mansūbdur (zaman zarfı). “Utan-dırmayacağı bir günde” ifadesi, Allah’ın rüsva edeceği fâsık ve kâfirlere bir tariz; -bunlarınkine benzer bir durumdan kendilerini koruduğu için- mü-minlerden de bir hamdüsenâ beklentisi niteliğindedir.

[1668] “Nurları” sırat boyunca “(önlerini ve sağlarını) hızla aydınlatır.” [1669] “(Ya Rabbi!) Tamamla nurumuzu!” İbn Abbas demiştir ki mü-

minler bu sözü münafıkların ışığı söndüğünde korkuyla söyleyeceklerdir. Hasan-ı Basrî’den rivâyet edildiğine göre Allah, bu nuru onlar için tamam-layacaktır; fakat onlar Allah’a bir tür yaklaşma niyazında bulunacaklardır. Tıpkı -günahı bağışlanmış olduğu hâlde- (Hazret-i Peygamber’e): “Güna-hının bağışlanması için dua et!” [Gāfir 40/55] buyurduğu gibi. Yine söylen-diğine göre, bu sözü müminlerin en düşük konumda olanları söyleyecektir; çünkü onlara ayaklarının bastığı yerleri görebilecekleri kadar ışık verilmiş olacaktır; -zira nur amellerin miktarına göredir- böylece, ekstra bir ikram olmak üzere bu nurun tamama erdirilmesini isteyeceklerdir. Söylendiğine göre cennete ilk varacak olanlar sırat üzerinden şimşek misali geçerken, ba-zıları rüzgâr gibi bazıları da emekleyerek ve ağır ağır yürüyerek gireceklerdir ki; “Ya Rabbi! Tamamla nurumuzu!” diyecek olanlar bunlardır.

[1670] Şayet“(Peki, ateşe atılacak biri mi daha hayırlıdır) yoksa kıya-met günü tam bir güven içinde gelen biri mi?’ [Fussilet 41/40]; ‘(Bakınız; sadece Allah’ı velî bilenler için o dehşetli günden yana) hiçbir korku söz konusu değildir; üzülecek de değillerdir.’ [ Yûnus 10/62]; ‘O en büyük korku onları üzmez...’ [Enbiyâ 21/103] vb. âyetlerde geçtiği üzere, müminler zaten güvende olacaklarken, nasıl korku duyacaklar? Ayrıca âhiret (ameller vası-tasıyla) bir yaklaşma yurdu değilken nasıl (Allah’a) yaklaşmaları söz konusu olabilecek?” dersen şöyle derim:Korku… Bu, güvende olacaklarına itikat etseler de beşerî alışkanlık üzere olabilir. Yaklaşma ise müminlerin durumu, [Allah’a] yaklaşmaya çalışanların hâli gibi olunca -çünkü hâlâ, kendileri için gerçekleşmiş olan rahmeti talep etmektedirler- Allah onu “yaklaşma” diye isimlendirmiş olabilir.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

[1671] “İnkârcı nankörlerle” kılıçla; “münafıklarla” da kanıtla “cihat et!” Savaşarak ve kanıt sunarak her iki fırkayla da cihad ederken sert ve tavizsiz ol! Katâde’den rivâyet edildiğine göre, münafıklarla cihad onlara cezaları uygulamak içindir. Mücâhid’den (v. 103/721) rivâyete göre, ise “Tehditle cihat et!” demektir. Bunun, “Onların kirli çamaşırlarını ortaya dökerek cihat et!” anlamına geldiği de söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

[1672] Allah Teâlâ, (i) inkârına ve müminlere sergilediği düşmanlığa karşılık kendisine beka hakkı tanınmaksızın ve müsamaha gösterilmeksizin cezalandırılacağı ve müminlere düşmanlığı varken aralarındaki nesep yakın-lığı ve hısımlık ilişkisinin kendisine fayda vermeyeceği inkârcının durumu-na Hazret-i Nuh ve Lût’un karılarının durumunu misal getirmiştir; onlar ki peygamber (eşlerin)e münafıklık ve hainlik edince peygamberler -aralarında evlilik bağı olsa bile- Allah’ın azabını onlardan hiçbir şekilde bertaraf ede-memişler; ölümleri anında veya kıyamet günü her ikisine de: “Siz de girin ateşe girenlerle birlikte!” yani peygamberlerle arasında hiçbir bağ bulunma-yan diğerleri ile birlikte; yahut kardeşleriniz olan Nuh ve Lût kavimlerinden ateşe girenlerle birlikte “buyrulmuştu.” Zira inkârcının irtibatlı olduğu mü-min kişi, Allah’ın bir peygamberi bile olsa, [kâfir] akrabasının müminlere olan düşmanlığı ve Allah ve resulünü inkâr etmesi onunla ilgi ve irtibatı kopartır ve onu yabancılardan daha yabancı hâle getirir! (ii) Yine, inkârcılarla irtibatlı olmanın kendisine zarar vermeyeceği, sevaplarını ve Allah nezdindeki yakın-lığını eksiltmeyeceği hususunda müminin durumuna da Allah, -o vahim sö-zün1 sahibi ve Allah düşmanlarının en azılısı olan- Firavun’un hanımını, yani onun Allah katında kazandığı mertebeyi ve İmran kızı Meryem’i -yani ona verilmiş olan dünya ve âhiret şerefi ile kavmi inkâr etmesine rağmen cümle âlemin kadınlarına seçkin kılınmasıyla- misal getirmiştir.1 “Sizin en yüce efendiniz benim!” [Nâzi‘ât 79/24] ve “Sizin için kendimden başka ilâh tanımıyorum!”

[Kasas 28/38] şeklindeki hezeyanların. / çev.

[1673] Bu iki temsilin böyle üstü örtülü biçimde sunulmasında, (i) sû-renin başında bahsedilen müminlerin iki annesine [Âişe ile Hafsa’ya], onlar-dan hâsıl olan aşırılığa, yani o yadırgadığı hususta Peygamber’e (s.a.) karşı yardımlaştıkları için bir dokundurma; (ii) bu temsilin “inkâr”ın dillendiril-mesini barındırmasından ötürü müminlerin iki annesinin en şiddetli ve sert biçimde uyarılması söz konusudur. Nitekim bu sertliğin bir benzeri; “Her kim inkâr ederse, Allah’ın hiç kimseye ihtiyacı yoktur!” [Âl-i İmrân 3/97] âye-tidir. (iii) Temsillerde; bu ikisinin, ihlâs ve bunun kemali hususunda bu iki mümin kadın gibi olmaları ve Peygamber eşi olduklarına güvenmemeleri gerektiği; zira bu üstünlüğün ancak onların iki ihlâs sahibi kadın olmaları şartıyla kendilerine fayda verebileceğine dair bir işaret vardır. Ancak Haf-sa’ya ilişkin dokundurma daha bir ön plana çıkmaktadır; zira Hafsa Pey-gamber’in sırrını ifşa ettiği gibi Lût’un karısı da Lût’u ifşa etmişti. Allah’ın indirdiği şu Kur’ân’ın her konudaki esrar ve rumuzları, âlimin kavrayışına sığmayacak ve gözünden kaçacak bir incelik ve gizlilik derecesindedir.

[1674] Şayet“Kullarımızdan’ sözünün ekstra faydası nedir?” dersen şöyle derim:Temsilin çatısı, -kim olursa olsun- salihliğin insanda vücut bulması üzerine kurulunca ve salihlik sayesinde kurtuluşa eren ve Allah ka-tındakilere erişen, sadece salihler olunca, ‘Kullarımızdan iki salih kul’ buy-rulmak suretiyle, bu meşhur ve mâruf iki peygamberin, başka insanlarla aralarında salihlikten başka fark olmayan, diğer Allah kulları gibi iki kul ol-dukları zikredilmiştir ki kullardan herhangi bir kulun Allah katında, başka değil sadece salihlik sayesinde tercih göreceği, bunun dışındaki -insanların insanlar nezdinde tercih bulduğu- şeyler Allah nezdinde tercih sebebi olma-dığı açık seçik ve net biçimde ortaya konmuş olsun.

[1675] Şayet“O iki kadının hainliği neydi?” dersen şöyle derim:Bu hainlik; içten içe inkâr ettikleri hâlde bunu gizlemeleri ve o iki peygambere karşı birilerine arka çıkmaları idi. Nitekim Nuh’un karısı, kavmine ( Nuh hakkında): “Delinin teki!” derken, Lût’un karısı da Lût’un misafirlerinin yerini göstermişti. Bu “hainlik”le arsızca işlenen günahın (fuhuş) kastedil-mesi caiz değildir; çünkü bu fıtraten bir çirkinlik olup herkese göre bir nakîsadır; fakat inkâr böyle değildir; zira inkârcılar bu inkârı çirkin addet-mezler; aksine, bunu (kendi bâtıl inançlarına göre) güzel bulup hak diye isimlendirirler. İbn Abbas’tan rivâyete göre hiçbir peygamberin karısı asla zina etmemiştir.

[1676] Firavun’un karısı Asiye bint Müzâhim’dir. Onun Mûsâ’nın (a.s.) halası olduğu ve Mûsâ’nın asasının, sihirbaz numaralarını löpür löpür yuttu-ğunu işitince iman ettiği, Firavun’un da ona bu yüzden işkence yaptığı söy-lenmiştir. Nitekim Ebû Hüreyre’den rivâyet edildiğine göre Firavun, karısını dört kazığa bağlayıp, güneşe mâruz bırakmış, onu sırtüstü yatırıp göğsünün üzerine bir değirmentaşı koydurmuş. [Buhârî, “Kitâbü Ehâdîsi’l-enbiyâ”, 31] Yine Firavun’un onun üzerine büyükçe bir kaya parçasının bırakılmasını emretti-ği; Asiye’nin de Allah’a dua edip, Allah’ın onun ruhunu cennete yükselttiği ve böylece o kaya parçasının (gerçekte) cansız bir cesedin üzerine bırakıldığı da söylenmiştir. Hasan-ı Basrî’den rivâyet edildiğine göre Allah Asiye’yi en güzide şekilde kurtarıp, onu cennete kaldırmıştır. Öyle ki o, (şimdi) cennette yiyip içmekte ve nimetlere gark olmaktadır. Yine söylentiye göre Asiye: “Rab-bim! Bana, katında cennette bir ev yap!” diye dua ettiği vakit, evinin cennete yapılmakta olduğu kendisine gösterilmiş imiş. O evin inciden olduğu; keza güneşin altında ona işkence yapıldığında meleklerin onu gölgelediği de söy-lenmiştir.

[1677] Şayet“Senin katında’ ve ‘cennette’ ifadelerinin birlikte kulla-nılmasının anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Asiye (önce) Allah’ın rah-metine yakınlığı ve O’nun düşmanlarının işkencesinden uzak olmayı talep etmiş; sonrasında da “cennette” diyerek bu yakınlığın mekânını açıklamıştı. Yahut Asiye cennetteki derecenin yüksek kılınmasını ve kendi cennetinin Arş’a en yakın cennetlerden olan Me’vâ cennetleri olmasını istemişti de böylece “Senin katında” demek suretiyle Arş’a olan yakınlığı ifade etmişti.

] 1678[ و ن yani “ Firavun’un icraatından” yahut “ Firavun’un habis nefsinden ve despot saltanatından; özellikle de inkâr, putlara tapma, zulüm ve suçsuz yere işkence çektirmeden ibaret olan icraatından…1

] 1679[ Kurtar beni bu zalim kavimden!” Bütün bu Kıptîlerden! Bu ifadede; ağır imtihan ve belâlar esnasında Allah’a sığınma, O’na can atma ve O’ndan kurtuluş dilemenin, sâlihlerin âdetleri ve nebi ve resullerin düs-turları cümlesinden olduğuna dair bir delil vardır. Tıpkı “Artık (bir azap gönderip) benimle onların arasını açıkça ayır; beni ve beraberimdeki müminleri de kurtar.” [Şu‘arâ 26/118] ve “Ya Rabbi! Bizi bu zalim kavim için sınanma ve-silesi hâline getirme. Bu inkârcı nankör kavimden, merhametinle bizi kurtar.” [ Yûnus 10/85-86] âyetlerindeki gibi.1 İlk tefsirde, “ Firavun ve icraatından” ifadesinin, tıpkı a‘cebenî zeydun ve keramuhû ifadesinin “ Zeyd’in

cömertiği hoşuma gitti.” anlamına gelmesi örneğindeki gibi, doğrudan “ Firavun’un icraatından” anlamına geldiği, ikincide ise “ Firavun’dan ve icraatından” diye ayrı ayrı iki şeyi ifade ettiğini kasdetmektedir. / ed.

[1680] “Oraya...” fercine (üflemiştik). ’yi İbn Mes‘ûd Enbiyâ sûre-sinde [91. âyette] olduğu gibi א َ ِ şeklinde okumuştur ki buna göre zamir ‘tüm’e1 gitmektedir. [Enbiyâ 21/91’in tefsirinde] bu zarfa dair bir mülâhaza serdetmiştim.

[1681] Fercin “gömleğin yakası” anlamına geldiği şeklindeki yorum, tef-sire sokulan bid‘atlerdendir.

[1682] “Meryem fercini korudu.” ifadesinin mânası, “ Cebrâil’i ondan menetti.”2 olup burada; eşi olan kadın3 ile eşi olmayan kadın arasında müş-terek bir temsil getirilmektedir ki kocasız kadınlar teselli bulsun, gönülleri hoş olsun.

] 1683[ şeddeli olarak (tasdik etmişti) ve -Meryem’in kelimeleri ve kitapları doğru telakki etmesi yani doğrulukla nitelemesi anlamında- şeddesiz olarak okunmuştur; tasdikin anlamı da zaten budur.

[1684] Şayet“Allah’ın (bu) kelime ve kitapları nelerdir?” dersen şöyle derim:Allah’ın kelimeleri ile Hazret-i İdris gibilere indirdiği sahifeler kaste-diliyor olabilir ki bunların “kelimeler” diye isimlendirilmesi kısa olmaların-dandır. Allah’ın kitapları derken de malum dört kitap kastedilmiş olabilir. Yine (kelimeler ile) Allah’ın, melekleriyle ve başkalarıyla konuştuklarının; (kitaplar ile de) Levh-i Mahfûz’a ve onun dışındakilere yazdıklarının yekûnu kastedilmiş olabilir. İfade, bi-kelimeti’llâhi ve kitâbihî (Allah’ın kelimesini [logos?] ve kitabını…) şeklinde de okunmuştur; yani Îsâ’yı ve ona indirilen Kitabı -ki İncil’dir- tasdik etmişti.

[1685] Şayet“Niçin müzekker kılarak א -buyrulmuş?” dersen şöy اle derim:Çünkü kunût (gönülden boyun eğme) her iki cinsten ‘gönülden itaat edenler’i içine alan bir sıfattır; bunun erkek cinsi kadın cinsini kuşatıp ihata etmiştir. ْ ِ de kısmîlik için kullanılmıştır; ancak Min’in başlangıç an-lamında olması da caizdir ki, bunun dayanağı da o Meryem’in gönülden ita-at edenlerin içinden dünyaya gelmiş olmasıdır; çünkü o, Hazret-i Mûsâ’nın kardeşi Hârûn soyundan gelmektedir.

1 Yani “Meryem’in salt fercine (cinsel organına) değil, tüm bedenine…” ki ilki müzekker, ikincisi müen-nestir. / ed.

2 Bkz. Meryem 19/17-18 vd. / ed.3 Muhsan tabiri kale anlamındaki hısndan gelmekte olup eşi tarafından korunmaya alınmış kadın demek-

tir; evli / muhsan bir kadını eşinin varlığı, her tür tehlikeye, su-i kasda ve kem göze karşı korumaktadır. / ed.

[1686] Hazret-i Peygamber’den (s.a.) şöyle rivâyet edilmiştir: “Erkekler-den kemale ermiş çok insan vardır; ama kadınlardan (şu) dördü dışında kemale eren yoktur: Firavun’un karısı Asiye bint Müzâhim, Meryem bint İmran, Hadîce bint Huveylid ve Fâtıma bint Muhammed. Âişe’nin diğer kadınlara üstünlüğü ise tiridin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir.”

[1687] Hazret-i Âişe’nin Peygamber’e (s.a.), Allah’ın [bu sûrede] Müslü-man kadını -yani Meryem’i- ismiyle anıp, inkârcı kadının ismini anma-masının keyfiyetini sorması üzerine, Peygamber’in: “Ona olan öfkesinden dolayı!” dediği; Âişe’nin de: “O inkârcı kadının ismi ne, peki?” diye sor-ması üzerine, Peygamber’in: “ Nuh’un karısının ismi Vâ‘ile, Lût’un karısı-nın ismi de Vâhile’dir” dediği rivâyetine gelince; bu nasıl ustaca kotarıldığı ayan beyan ortada olan bir sözdür! Zira Allah Teâlâ nice inkârcıyı isim ve künyesiyle anmıştır. Eğer isim söylemek sevgi; bunu terk etmek de öfke sebebiyle olsaydı herhâlde Allah, Asiye’nin ismini de söylerdi; çünkü Asiye ile Meryem’i müminler için örnek verirken birlikte zikretmiştir. Allah böyle ustaca kotarılan şeyler için onu ifşa edecek bir emare bırakmaktan geri dur-maz. Peygamberin (s.a.) sözleri, böyle olmayacak kadar hikmetli ve sağlıklıdır.

[1688] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki; “Her kim Tahrîm sûresini okursa, Allah ona samimi bir tövbe bahşeder.”

Bu bölümü tek başına aç →