KEŞŞÂF TEFSİRİ

Secde Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mekke’de nâzil olmuştur. 30 âyettir. 29 olduğu da söylenmiştir.

Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

1. Elif, Lâm, Mîm.
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

mektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

evvel kendilerine uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarasın da onlar da doğru yola gelsinler diye senin Rabbinden gelen gerçeğin ta kendisidir.

[521] Elif, Lâm, Mîm, surenin ismi olması halinde mübtedadır; haberi ise ِאب ْכِ ُ ا ِ ْ َ ’dır. Harflerin ayrı ayrı sayılması halinde ِאب ْכِ ُ ا ِ ْ َ mahzuf bir mübtedanın haberi olmak üzere merfû‘ mahallinde olur. Yahut o mübteda, haberi ise ِ ِ َ ْ -tir. Uygun olanı, mübteda olmak üzere merfû‘ olması; ha’ رَberinin de َ ِ َ א ْ ْ رَبِّ ا ِ olmasıdır. ِ َ ْ ise i‘râbdan mahalli olmayan bir رَara cümle olur. ِ ِ ’deki zamir cümlenin içeriğine gider. Sanki şöyle denilmiş gibi: Lâ raybe fî zâlike, yani onun âlemlerin Rabbi’nden indirilmiş olduğunda herhangi bir kuşku yoktur. Bu izah şeklinin daha uygun oluşuna ُاه َ ْ نَ ا ُ ُ َ أمَْ (Yoksa “Onu kendisi uydurmakta!” mı diyorlar?) ifadesi de tanıklık etmekte-dir; çünkü onların “Bu bir düzmecedir!” sözleri, onun âlemlerin Rabbinden indirilme olduğunun inkârıdır. َِّכ ْ رَ ِ ُّ َ ْ َ ا ُ ْ َ (Asla! O, senin Rabbinden gelen gerçeğin ta kendisidir.) ifadesi ve onun Allah’tan olduğunu ortaya koyan diğer beyanlar da aynı şekilde o izahın yerindeliğine tanıklık eder.

[522] Bu, yerinde ve güçlü bir üsluptur. Şöyle ki: Önce onun indirilişi-nin âlemlerin Rabbinden olduğunu ve bunda asla kuşkuya mahal bulun-madığını ortaya koymuş; sonra da ُاه َ ْ ا نَ ُ ُ َ -Yoksa “Onu kendisi uy) أمَْ durmakta!” mı diyorlar?) ifadesine dönmüştür; çünkü أم harfi, bel (bilakis) ve soru Hemze’si anlamında olan em-i munkatı‘adır. Bunda, onların beliğ-lerinin üç âyet olsun bir benzerini getirmekten âciz kalmalarının ortaya çık-ması sebebiyle sözlerini inkâr ve onları şaşkınlığa düşürme anlamı vardır. Sonra bu inkârdan onun Rabbinden gelen hak olduğunun ispatına yönel-miştir. Bunun benzeri, âlimin bir meseleyi her türlü ihtimali dikkate alarak onları dışarıda bırakıcı sahih ve kapsamlı bir illetle gerekçelendirmesidir.

Kelâmcıların şöyle demesi gibi: Nazar1 hiçbir mükellefin vücûbundan hariç ka-lamayacağı ve herhangi bir kayıttan azade olarak herkes için vâcip olan fiillerin ilkidir. Sonra o mesele hakkında kapsam dışında kalmasını istediği bir takım neviler karşısına çıkar da onları kendisinin onları kapsam dışı tuttuğunu ifade ile reddeder. Sonra döner ve sözünün ortaya konulmasına ve işlev görmesine çalışır.

[523] Şayet “Nasıl ‘Kur’ân’ın Allah katından olduğu konusunda kuşku yok’ denmiştir? Oysa Allah kuşkudan daha büyük olanı ispat etmiş bulunmaktadır ki o da ُاه َ ْ ِ :ifadesidir?” dersen şöyle derim [”!Onu kendisi uydurmakta“] ا ِ َ ْ رَ[Onda kuşku yok] ifadesinin anlamı, onun Allah’ın indirmesi olduğunda şüpheye mahal olmadığıdır; çünkü kuşkuyu ortadan kaldıran ve onu yok eden özellik onun ayrılmaz vasfıdır ki o da insanlık için onun mu‘ciz [yani dengini ortaya koy-maktan acze düşürücü] oluşudur. Bu özellikte olan bir şey kuşkudan en uzak du-rumdadır. ُاه َ ْ sözlerine gelince, bu ya onun apaçık [”!Onu kendisi uydurmakta“] اi‘câzı sebebiyle Allah katından olduğunu bilen bir inatçının sözüdür ya da bunun cahili olan ve onu üzerinde düşünmeden, tefekkür etmeden, insanların öyle de-diklerini duyduğu için kendisi de öyle söylemiş olan bir cahilin sözüdür.

[524] “Senden evvel kendilerine uyarıcı gelmemiş...” ifadesi, “Ataları uyarıl-madığı için gafil kalmış bir kavmi uyarasın diye...” [Yâsîn 36/6] âyeti gibidir; çün-kü Kureyş, Hazret-i Muhammed (s.a.)’den önce kendilerine peygamber gönde-rilmemiş olan bir kavimdir. Şayet, “Mademki onlara uyarıcı gelmemiş, öyle ise onlar aleyhine kanıt getirilmiş olmaz.”2 dersen şöyle derim: Ancak peygamber-ler vasıtasıyla bilinebilecek şer‘î yükümlülüklerle ilzâm etme anlamında bir kanıt getirme kastediliyorsa elbette hayır; ama Allah’ı, O’nun vahdaniyet ve hikmetini bilmek [ma‘rifetullāh] anlamında ise o zaman evet; çünkü kendilerini bu sonuca ulaştıracak aklî deliller her zaman kendileri ile birliktedir.

ونَ [525] ُ َ ْ َ ْ ُ َّ َ َ (Belki hidayet bulurlar) ifadesi ile ilgili iki açıklama var-dır: Birincisi, bunun Hazret-i Peygamber (s.a.)’in umması olmasıdır ki aynen

ُ כَّ َ َ َ ُ َّ َ َ (“Belki ders çıkartır.” [TāHâ 20/44]) ifadesinin Hazret-i Musa ve Ha-run’a ait bir umma olması gibidir. Umma ifadesi isti‘âre olarak irâde anlamında kullanılmış da olabilir [yani “hidayet bulmalarını isteyerek”].

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

[526] Şayet “ٍما لَكُمْ مِنْ دُونهِِ مِنْ وَليٍِّ وَلا شَفِيع (Sizin O’ndan başka ne velîniz ne de şefaatçiniz vardır.) ifadesinin mânası nedir?” dersen şöyle derim: İki mâ-nası vardır; birincisi: Eğer siz onun rızasını öte aşarsanız o takdirde kendiniz için bir velî -yani size yardım edecek bir yardımcı- ve size şefaat edecek bir şefaatçi bulamazsınız. İkincisi; şüphesiz Allah, sizin her türlü maslahatınızı üstlenen velîniz ve şefaatçinizdir; yani mecaz yoluyla sizin yardımcınızdır anlamındadır; çünkü şefaatçi, şefaat ettiği kimseye yardım etmektedir. Tıp-kı şu âyetteki gibi: ٍ ِ َ ٍّ وَ

ِ ْ وَ ِ ِ َّ ْ دُونِ ا ِ ْ َכُ א Ve sizin için Allah’tan“) وَbaşka bir velî ve yardımcı yoktur.” [Bakara 2/107]) Ve O sizi yüz üstü bırakırsa o takdirde sizin için ne velî ne de yardımcı kalacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

[527] َ ْ َ ْ ifadesi “emredilen” yani taatlere ve salih amellere (her işi) اilişkin emrolunmuş olan hususlar anlamında olup, Allah Teâlâ bunları “gökten yeryüzüne” tedbir edilmiş olarak indirmektedir. Ne var ki onunla amel edilmiyor ve emrolunan bu şeyhâlisânebir şekilde O’nun katına, biz-zat O’nun irade ettiği ve razı olduğu şekilde yükselememiyor. Bu ancak uzun zaman içinde olabiliyor; çünkü Allah için çabalayan, halis kullar nadir olduğu gibi, O’na yükselen ameller de az oluyor; zira O’nun katına yükselmekle sade-ce hâlis ameller tavsif edilebilir1; ardından gelen “Ne de az şükrediyorsunuz!” [Secde 32/9] ifadesi de buna delâlet etmektedir. Yahut dünya işlerinin tümünü gökten yere tedvir eder ve bu tedvir işi her biri bin sene olan “Allah günleri”nde

yapılır. Nitekim bunu şöyle ifade buyurmuştur: “Oysa senin Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” [Hac 22/47]

[528] “Sonra, O’na yükselir;” yani O’na varır, O’nun yanında karar kı-lar ve bu sürenin her bir anında sözü edilen emirden yükselen ve varlık ala-nına çıkan her bir şey meleklerin [kayıt aldığı] amel defterlerinde yazılır ve bu süre son buluncaya kadar böyle devam eder. Sonra diğer gün için tedbirde bulunur ve kıyamet kopana kadar bu böyle devam eder gider.

[529] Denilmiştir ki; vahyi Cebrail Aleyhisselâm ile birlikte gökten yere indirir; sonra Cebrail ile birlikte vahyin kabul ya da reddine dair olup bitenler O’na döner. Bu aslında bin yıl olan bir vakit içinde gerçekleşir; çünkü arada-ki mesafe iniş çıkış itibariyle bin yıllık bir yoldur; çünkü gök ile yer arasında beş yüz yıllık bir yol vardır. Bu süre, Cebrail’in hızı sebebiyle sizin günleri-nizden bir gün kadardır; zira o, bin senelik yolu tek bir günde almaktadır. 1 Fâtır 35/10’a telmih. / ed.

Şu da söylenmiştir: Allah, dünya işini gökten yeryüzüne doğru kıyametin kopmasına kadar tedvir eder ve sonra, yapılması emrolunan şeylerin tümü “bin yıl tutan bir günde” yani kıyamet günü ”O’na yükselir”, yani hükmet-mesi için O’na varır.

[530] İbn Ebî ‘Able [v. 151/768] meçhul kipiyle yu‘racu (çıkartılır) şeklinde okumuştur. Ye‘uddûne1 fiili de Tâ’lı ve Yâ’lı okunmuştur [saydıkları-saydığınız].

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

ءٍ [531] ْ َ َّ َ כُ َ ْ -ifadesinde ihsân, tahsîn anla (Her şeyi güzel yapar) أَmındadır; çünkü Allah’ın yarattığı hiçbir şey yoktur ki, hikmet ve maslaha-tın gerektirdiği bir şey olmasın. Buna göre; yaratılmış olan şeyler güzelden daha güzele doğru dereceleri farklı olsa da tamamı güzeldir. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Biz; insanı gerçekten en güzel biçimde yarattık.” [Tîn 95/4] Denilmiştir ki bu ifade “Onu nasıl yaratacağını iyi bilir.” anlamında olup, kıymetu’l-mer’i mâ yuhassinu[hû] (Kişinin değerini, güzel yaptığı şey gös-terir.) sözünden alınmadır; bu ifadenin hakikati ise yuhassinu ma‘rifetehû, yani “güzel -gerçek ve sağlam- bir marifetle bildiği şeydir” şeklindedir.

[532] ُ َ ْ َ ifadesi “her şeyi -yani onun yaratılışını- güzel yapmıştır” an-lamında bedel olmak üzere halkahû şeklinde de, “yarattığı her şeyi güzel yapmıştır” anlamında sıfat olmak üzere halekahû şeklinde de okunmuştur.

[533] Zürriyet nesl olarak isimlendirilmiştir; çünkü ondan nesletmekte-dir, yani onun sulbünden ayrılıp çıkmaktadır. Çocuk için selîl ve necl denil-mesi de buna benzer. ُاه َّ َ lâfzı, ٍ ِ ْ َ ِ َ ْ ِ أَ (“en güzel biçimde...” [Tîn 95/4]) âyetinde olduğu gibi takvîm [kıvamında yaratmak, düzgün kılmak] anlamındadır. Allah Teâlâ’nın ِ ِ şeklinde ruhu kendi zatına nispet etmesi, onun künhünü رُوancak kendisinin bileceği hayret verici bir varlık olduğunu göstermek içindir.2 1 Müfessirin Yâ’lı kıraati esas aldığı anlaşılmaktadır. / ed.2 “Allah’ın ruhu” tabiri; bazı sufilerin -ve onların etkisiyle genel kitlenin- sandığı gibi, “Allah’ın da ruhu var;

insana işte bu ruhtan bir nev-i ilâhîlik yüklemiştir.” şeklinde anlaşılmamalıdır. / ed.

“Sana ruhu soruyorlar; de ki: Ruh, benim Rabbimin ‘emr’indendir. Bu ko-nuda size çok az bilgi verilmiştir.” [İsrâ 17/85] âyetindeki gibi. Adeta “Ona, varlığı ve bilgisi tamamen kendisine özgü olan şeyi üfledi.” buyurmaktadır:

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

[534] “Demekteler!” denilmiştir; ama aslında bunu söyleyen Übeyy b. Halef ’tir; diğerleri onun bu sözüne rıza gösterdikleri için, fiil çoğul kipiyle hepsine birden isnad edilmiştir.

א [535] אّ şeklinde istifhamlı ve أئَِ א .şeklinde istifhamsız okunmuştur أ ْ َ َ ifadesi toprak olduğumuzda ve toprağa karıştığımızda, aynen suyun süt için-de karışıp yok olması gibi ondan ayrılmaz bir hal aldığımızda; yahut gömül-mek suretiyle toprakta kaybolduğumuzda demektir. Şu örnekte olduğu gibi:

Onu toprağa gömenler net bir haberle döndüler… Hazret-i Ali ve İbn Abbas Radıyallahu Anhumâ Lâm’ın kesresi ile dalilnâ şeklinde okumuşlardır; nitekim fiil dalle - yadıllu ve dalle - yadallü şeklinde kullanılmaktadır. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ise “Et bozuldu” anlamındaki salle’l-lahmu ve asalle’l-lâhmu fiilinden olmak üzere salelnâ şeklinde okumuş-tur. Bunun; “Salle -yani toprak- cinsinden olduğumuzda mı?” anlamında olduğu da söylenmiştir.

[536] Şayet“א ْ َ َ ifadesindeki zarf ne ile mansūb olmuştur?” dersen أإَِذا şöyle derim: ٍ ِ َ ٍ ْ َ ِ َ َّא ”?Toprak olunca yeniden mi yaratılacakmışız“) إِ[Ra‘d 13/5]) âyetinin delâlet ettiği şeyle, yani nub‘asu (diriltilecekmişiz) ya da yuceddedu halkunâ (yeniden yaratılacakmışız) kelimeleri ile mansūbtur.

[537] “Rableri ile karşı karşıya gelmek”ten maksat, ölüm meleği ile kar-şılaşıp arkasından yaşanacak olanlarla ‘nihaî son’a ulaşmak demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

[538] Onların yeni bir yaratılışı inkâr ettiklerinden söz edince, inkârcı-lıkta ondan daha ileri bir duruma -yani sadece yeniden yaratılmayı değil, âkıbette olacak her şeyi inkâr ediyor olmalarına- intikal etmiştir. Dikkat edersen, ‘ölüm meleğinin kendilerini öldüreceği ve ondan sonra hesap vermek ve her şeyin karşılığını almak üzere yeniden diriltilerek Rablerine dönecekleri’ hitabına muhatap olmuşlardır. Zikrettiğimiz üzere, Allah ile karşılaşmanın mânası da budur.

[539] Teveffî canın -yani ruhun- alınmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyur-maktadır: َ ُ ْ َ ْ َّ ا َ َ َ ُ َّ ا ve (Allah; ‘ruh’ları almakta…” [Zümer 39/42]“) ا أכ Teveffî, canın geride hiçbir (Çıkarıp verin canlarınızı!” [En‘âm 6/93]“) أ

şey bırakmaksızın tamamının alınmasıdır. Nitekim hakkını eksiksiz, tam olarak aldığında, teveffeytü hakkî min fülânin ve’stevfeytühû (Falancadan hak-kımı tam olarak aldım.) dersin. Tefe‘‘ul ve istif‘âl babları tekassaytuhû ve’stak-saytuhû; ta‘acceltühû ve’sta‘celtühû gibi bazı yerlerde buluşurlar.1 Mücahid’in [v. 103/721]; “Ölüm meleği için yeryüzü dürülür ve önünde tas gibi bir hale getirilir. O da onun içinden dilediğini alır.” dediği rivayet edilir. Katâde’den [v. 117/735] de şöyle nakledilmiştir: “Onların canını beraberinde yardımcı me-lekler olduğu halde alır.”2 Denilmiştir ki; ölüm meleği ruhları çağırır, onlar da çağrıya icabet ederler. Sonra yardımcılarına onları almalarını emreder.

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

ى [540] َ ْ َ Bu hitabın Hazret-i Peygamber (s.a.)’e […Âh, sen görecektin] وَyönelik olması mümkündür. Bu durumda iki şekilde izah edilebilir: [i] Temennî anlamının kastedilmiş olması. Sanki ve leyteke terâ (Keşke gör-seydin!) der gibi. Tıpkı Hazret-i Peygamber (s.a.)’in Mugîre’ye lev nazarte ileyhâ (Keşke o [talip olduğun kadı]na bir baksaydın!) demesi gibi. Peygam-ber’in temennîsi3 de, ون (“Belki yola gelirler.” [Secde 32/3]) ifade-sindeki teraccînin Peygamber (s.a.)’e ait olması gibidir; çünkü Peygamber (s.a.) onlardan çok çekmiş, düşmanlıklarından, davranışlarından çok zarar görmüştü. Buna mukabil, Allah Teâlâ onları bu son derecede utanç verici, rezil, kederli ve korkunç halleri üzere görmeyi onun için temennî kılmıştır ki böylece onların bu haline bakarak biraz olsun rahatlasın, sevinsin. [ii] 1 Yani bu iki babın anlam çatıları farklı olsa da bazı fiillerde aynı anlamda birleşebilirler; te‘accele de, ista‘cele

de “bir şeyi normalden daha erken yapmak” anlamında kullanılabilir. Tekassā ve istaksā da “uzaklaştı” / “sonuna kadar araştırdı” anlamında birleşmektedir. / ed.

2 Dünyada ‘aynı anda’ gerçekleşen çok sayıda vefat bu yardımcı melekler sayesinde gerçekleşmektedir. / ed.3 Temennî olması mümkün olmayan şeylerin, teraccî ise olabilecek şeylerin istenmesidir. / çev.

Lev’in,cevabı hazfedilmiş lev-i imtinâ‘iyye olması da mümkündür; cevap da “Korkunç bir durum görmüş olurdun!” ya da “Görebileceğin en kötü şeyi görmüş olurdun!” şeklinde olur.

[541] [“Âh, sen görecektin!” ifadesinde] herkesin kastedilmiş olması da müm-kündür; “Falanca alçağın tekidir; ona değer verirsen seni aşağılar, ona iyilik yaparsan sana kötülükle karşılık verir!” demen gibi. Bu durumda, belli bir muhatabı kasdetmiş olmazsın; adeta “Ona değer verildiğinde, iyilik yapıl-dığında” demiş gibi olursun.

[542] Lev ve İz her ikisi de mazi içindir. Böyle olması da mümkündür, çünkü Allah’ın, olacağını belirttiği şey, gerçekleşmesi kesin olan varlık me-sabesindedir. ى fiili için mef‘ûl takdiri yoluna gidilmez. Sanki ve lev tekû-nu minke’r-ru’yetu denilmiş gibidir. إذ onun zarfıdır.

[543] “Ya Rabbi! Gerçekten, gördük ve işittik.” sözleriyle imdat isterler, ama imdatlarına koşulmaz; yani senin vaat ve tehditlerinin doğru olduğu-nu gördük, senden resulünün tasdikini işittik. Yahut biz kör ve sağır idik, şimdi ise gördük ve duyduk. “Bizi döndür.” Bu, dünyaya dönüş olmaktadır.

[544] “(İsteseydik) elbette herkesi doğru yola getirirdik...” Bunu, mec-bur etme ve zorlama yoluyla yapabilirdik; ancak biz işi zor kullanma de-ğil gönüllülük esası üzerine kurduk; ama onlar hidayete mukabil körlüğü benimsediler. Sonuç olarak da azap tehdidi bakıp görenlere değil körlük sahipleri üzerinde gerçekleşti. Dikkat edersen, onun peşinden “Öyleyse tadın, göz ardı etmenin cezasını!” ifadesini getirdi ve azabın tadılmasını onların âkıbeti unutup hesaba katmamak, üzerinde yeterince düşünmemek ve onun için hazırlık tedarikinde bulunmamak gibi fiillerinin sonucu kıldı.

[545] Nisyândan maksat hatırlamanın zıttıdır; yani şehvanî şeyler için-de yuvarlanmak sizin aklınızı başınızdan aldı ve sonucu düşünmekten sizi oyaladı; onun unutulmasını sizin başınıza sardı. Sonra buna karşılık verme kabilinden şöyle buyurdu: “Biz de sizi unuttuk!” Aslında mâna unutmanıza karşılık sizi cezalandırdık, şeklindedir. Buradaki nisyânın terk anlamında olduğu da söylenmiştir; yani siz akıbet hakkında düşünmeyi terkettiniz, Biz de size merhamet etmeyi bıraktık. אכ א ifadesinin yeni bir cümle olması إve fiilin İnne ile isminin üzerine getirilmesi, onlara verilecek cezanın çok sert olacağını ifade eder.

[546] Mâna şöyledir: Bunu -yani âhiret buluşmasını unutmanız yüzün-den içinde bulunduğunuz ‘rezillik, rüsvaylık, başınızın yere eğik olması ve tasa’ şeklindeki azabı- tadın! İşlemiş olduğunuz masiyetler ve helâk edici büyük günahlar sebebiyle tadın cehennemin ebedi azabını!

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

[547] “Âyetler kendilerine hatırlatıldığında” yani onlarla kendilerine öğüt verildiğinde tevazu ve huşu ile secdeye kapanırlar; Allah’ın kendile-rine lütfettiği İslam nimetinden dolayı şükrederler. Allah Teâlâ’yı her türlü çirkinlikten tenzih ederler ve O’na hamd ederek övgüde bulunurlar. “Sanki [kulaklarında ağırlık varmış da] işitemiyormuş gibi büyüklük taslayarak” [Bkz. Lokman 31/7] inkârcılıkta ısrar edenler gibi “büyüklük taslamadan Rablerini hamd ile tenzih ve takdis ederler.” Tıpkı şu âyetteki gibi: “Bundan önce kendilerine ilim verilenler, o kendilerine okunduğunda, yüz üstü secdeye kapanıyorlar. ‘Rabbimizi tenzih ederiz; Rabbimizin vaadi elbette yerine ge-lecekti!’ diyorlar. [İsrâ 17/107-108]

[548] “… yataklarından” ve uyudukları yerlerden kalkar; “uzak durur.” Rablerinin gazabından korkmaları ve rahmetini ummaları sebebiyle O’na dua eder, kullukta bulunurlar. Bunlar teheccüd namazı kılanlardır. Peygam-ber (s.a.)’in buranın tefsirinde; “Kulun geceleyin [teheccüde] kalkmasıdır.” buyurduğu nakledilmiştir [Ahmed b. Hanbel, XXXVI, 418]. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] de bunun teheccüd olduğu açıklaması nakledilmiştir. Peygamber (s.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ kıyamet gününde öncekileri ve sonrakileri bir araya topladığı zaman bir münadi gelir ve bütün mahlûkatın işiteceği bir sesle şöyle seslenir: ‘Bugün bu mahşer halkı ikrama kimin layık olduğunu bileceklerdir.’ Sonra döner ve ünler: ‘Yanları [sırtları ve böğürleri] ya-taklardan uzak duranlar kalksın!’ Onlar kalkarlar; ama ‘az’dırlar. Sonra yine ünler: ‘Sıkıntılı anlarda ve zor zamanlarda Allah’a hamd edenler kalksın!’ Onlar da kalkarlar; ama azdırlar. Onlar topluca doğru cennete seğirtirler. Sonra; diğerleri hesaba çekilir.” [Ahmed b. Hanbel, XVIII, 195, 249, benzer lafızlarla.]

Enes b. Mâlik Radıyallahu anh’dan nakledilmiştir ki; Peygamber (s.a.)’in ashabından birtakım kimseler akşam namazından itibaren son yatsı vaktine kadar devamlı namaz kılarlardı [Ebû Dâvûd, “Salât”, 311; benzer lafızlarla]. Âyet onlar hakkında inmiştir. Şu da söylenmiştir: Bunlar uyuyakalıp kaçırmadan yatsı namazını kılanlardır.

[549] ْ ُ َ َِ ْ א أُ (kendileri için saklanmış bulunan) ifadesi meçhul [fiil-i

mazi] kipindedir. Mâ ahfâ le-hum (Allah’ın, kendileri için saklamış olduğu) şeklinde ma‘lûm olarak da okunmuştur; bu durumda özne Allah olur. Mâ uh le-hum (kendileri için sakladığım), mâ nuh le-hum (kendileri için sak-ladığımız) ve mâ ahfeytu le-hum (kendileri için saklamış olduğum) şeklinde, birinci şahıs kipiyle de okunmuştur ve özne yine Allah’tır. א ellezî ya da eyyu anlamındadır. ٍ ُ ْ ةِ أَ َّ ُ (mutluluk vesilesi) ve kurrâti a‘yun (mutluluk vesile-leri) şeklinde okunmuştur.

[550] Mâna şöyledir: Kişiler -yani kişilerin tamamı, kişilerden herhangi biri, hatta mukarreb bir melek ve gönderilmiş bir resul- bile, Allah’ın onlar için hazırlamış olduğu ve bilgisini bütün mahlûkatından gizlediği muaz-zam sevap nev‘ini bilemez; onların gözünü aydın edecek o sevabı sadece O bilir. Bu hazırlığın üzerinde herhangi bir ziyâde1 de söz konusu değildir; onun ötesinde bir başka beklenti de olamaz. Sonra “Yapmış oldukları amel-lere karşılık” buyurdu ve böylece kuru temennîcilerin2 tamahlarını kursak-larında bıraktı; onların umutlarını kökünden kesti.

[551] Peygamber (s.a.)’den rivayet edilmiştir ki; “Allah Teâlâ ‘Ben kul-larıma öyle bir hazırlık yaptım ki, böylesini hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş; hiç kimsenin aklının ucundan bile geçmemiştir; bırakınız hakkıyla kavramayı…’ buyurdu [Buhārî, “Bed’i’l-halk, 8; Müslim, “Kitabü’l-cenne”, 2]. Dilerseniz, şu âyeti okuyun: Kendileri için saklanmış bulunan mutluluk vesilelerini hiç kimse bilmez.” Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] rivayet edilmiş-tir: “Bir topluluk dünyada iken birtakım amellerini gizledi; Allah da onlar için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği mükâfatlar gizledi.”

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

18. Mümin, fâsık gibi olur mu hiç? Bir olmazlar...
Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

cömertçe ağırlanacakları Me’vâ [Barınak] Cennetleri vardır. 1 Yûnus 10/26’daki ٌزيِاَدَة ifadesinin -cennete ve Allah rızasına ek olarak- cemalullāhın görülmesi şeklinde

yorumlanmasına reddiye gibi. / ed.2 Mürcie’den itibaren, Müslümanların genelini esir alan “Biz Cehennemde yanmayız; yansak da mutlaka

çıkarız!” şeklindeki inanışa telmih gibi. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

ًא [552] ِ ْ ُ א ve כאنَ ً ِ א ;ifadeleri Men’in lâfzına riayetle [tekil] olmuş כאنَ ونَ ُ َ ْ َ ise mânaya itibarla çoğul kılınmıştır. Bunun delili de ا ُ َ َ آ ِ َّ א ا َّ أَا ُ َ َ َ ِ َّ א ا َّ َّ :ifadesidir. Bunun benzeri şu âyettir ... وَأَ َ כَ ْ َ ُ إِ

ِ َ ْ َ ْ َ ْ ُ ِْ وَ

كَ ِ ْ ِ ْ ِ ا ُ َ َ Bunların içinde, seni dinleyen de var... Hatta, yanından“) إِذا çıktıklarında...” [Muhammed 47/16])

ْوى [553] َ ْ ا َّאتُ َ Cennetlerden bir türdür. Allah Teâlâ şöyle buyur-maktadır: “Gerçek şu ki; o, onu bir başka inişinde daha görmüştür: ( Sid-retü’l-Müntehâ diye bilinen) sınır ağacının yanında… ki Me’vâ Cenneti de onun yanında.” [Necm 53/13-15] Bu şekilde isimlendirilmesi İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre şehitlerin ruhlarının orayı mekân tutması sebebiy-ledir. Söylendiğine göre, Arş’ın sağ tarafında imiş. Cennetu’l-me‘vâ (Me’vâ cenneti) şeklinde tekil olarak da okunmuştur.

[554] Amellerine karşılık “bir bağış/ikram olarak.” Nüzül, konuğa yapı-lan ikram iken daha sonra genel bir anlam kazanmıştır. “Onların barınağı ise Ateş’tir.” Yani barınakları ve ağırlanacakları yer ateştir. Fe-cennetü me’vâ-humu’n-nâru şeklinde bir yorum da mümkün olup, o takdirde mâna; ‘Nasıl müminler için Me’vâ cenneti varsa, bunlar için de ateş cenneti var!’ şeklinde olur. Bu ifade, “Can yakıcı bir azapla müjdele onları! [Âl-i İmrân 3/21; Tevbe 9/34; İnşikāk 84/24] ifadesinde olduğu gibi [istihza için]dir.

دَْ [555] ْ ا ابِ َ ْ öldürülmek, esir edilmek, yedi ;(daha yakın azap) اyıl boyunca kıtlığa maruz kalmak gibi dünya azaplarıdır. Mücahid’den [v. 103/721] “Bu, kabir azabıdır.” şeklinde bir açıklama nakledilmiştir. “En bü-yük azap” âhiret azabıdır; yani onlara, henüz âhirete varmadan dünyada iken dünya azabını tattırırız ki inkârcılıklarından tevbe etsinler. Ya da tekrar dünyaya dönmeyi dilerler ve onu isterler. Tıpkı “Bizi dünyaya döndür de salih amel işleyelim.” [12] ifadesinde olduğu gibi.

[556] Dönme istekleri dönme olarak isimlendirilmiştir. Nitekim ْ ُ ْ ُ ةِ إِذا َّ ا َ ’ifadesinde, namaza kalkma isteği de ‘bizzat kalkma [Mâide 5/6] إِşeklinde anlatılmıştır.1 Meçhul kipiyle yurce‘ûn (döndürülsünler) şeklinde okunuyor olması da buna delâlet etmektedir.

1 Mealen “Namaza kalktığınızda abdest alın.” demek, aslında “Namaz kılmak istediğinizde, namaza karar verdiğinizde…” demektir. / ed.

[557] Şayet“Nasıl oluyor da, dönme tevbe olarak yorumlanabiliyor? Le‘alle (belki) kelimesi Allah hakkında kullanıldığında, umma değil isteme anlamı taşır. Allah bir şeyi istediği zaman, ‘ol’ur; imkândışıolmaz. Oysa bunların tevbe etmesi olacak şey değildir. Dikkat edersen, bunların tevbesi söz konusu olsaydı, o büyük azabı tadan kimseler olmayacaklardı.1” dersen, şöyle derim: Allah’ın isteği kendi fiillerine de kullarının fiillerine de taalluk eder. Kendi fiillerinden bir şeyi istediği zaman(mutlak) iktidarı ve sâikler-den bağımsızlığı sebebiyle o mutlaka olur; asla olmazlık edemez. Kullarının fiillerine gelince, Allah bunları ‘kullar ihtiyar sahibi oldukları halde’ murat etmiş olabilir ya da zorlaması ve mecbur etmesi sebebiyle işlemeye mecbur oldukları fiilleri kabilinden olabilir; Allah bunları ‘kullarını onlara zorlamış olarak’ isterse, bu durumda onların hükmü kendi fiillerinin hükmü gibidir. Yok, onların ihtiyar sahibi olmalarını dileyerek -fakat- ‘onların o fiilleri işle-yemeyeceklerini bilerek’ istemiş olursa, bu durum onun iktidarına herhangi bir halel getirmeyecektir. Nitekim bir kölen olsa ve onun sana itaat etmesi-ni istesen, ama o sana itaati tercih etmese, bu durum senin iktidarına halel getirmez; çünkü onun tercihi senin kudretine taalluk etmemektedir. Senin kudretine taalluk etmeyince, onun itaat etmemesi senin aczinin delili olmaz.

[558] Âyetin; Bedir günü Hazret-i Ali Radıyallahu anh ile Ukbe b. Ebi Muayt’ın oğlu Velid arasında gerçekleşen atışma üzerine nâzil olduğu riva-yet edilmiştir. Velid, Hazret-i Ali’ye “Sus! Çünkü sen daha çocuksun! Ben senden daha çevik, daha güçlüyüm; dilim daha etkin, mızrağım daha kes-kin, senden daha yürekli ve zırhımın içinde senden daha cüsseliyim!” dedi. Hazret-i Ali ona “[Asıl] sen sus! Çünkü sen fâsığın tekisin!” dedi. Bunun üzerine, tüm mümin ve fâsıkları kapsayacak şekilde nâzil oldu; hem bu iki-sini hem de onların durumunda olanları içine almış oldu. Hazret-i Ali’nin oğlu Hasan’ın -Radıyallahu anhumâ- Velid’e şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Sen nasıl Ali hakkında ileri geri konuşabiliyorsun!? Oysa Allah onu on âyette mümin olarak isimlendirmiş, seni ise fâsık2 olarak nitelemiştir.”

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

1 Oysa âyetten anlaşılan, “en büyük azabı da, yakın azabı da mutlaka tadacakları”dır; yani dönüş yapama-yacakları aşikârdır; o halde, “ki dönsünler” ifadesi, “ki tevbe etsinler”, diye anlaşılmamalı değil mi? / ed.

2 Geniş bilgi için bkz. Keşşaf Tefsiri, Hucurât 49/8 hk. / ed.

א [559] ْ َ ضَ َ ْ َّ أَ ُ ifadesindeki sümme istib‘âd yani uzak görme anlamı vermektedir. Mâna şöyledir: Açıklığı, aydınlatıcılığı ve doğru yola iletmesi, üzerinde düşünme sonucu büyük mutluluğu elde etme başarısı söz konusu olan Allah’ın âyetlerinden yüz çevirme hem akıl ham de hakkaniyet [‘adl] açısından asla olmayacak akıl almaz bir şeydir. Bu arkadaşına şöyle demen gibidir: “Böyle bir fırsat elde ettin de, sonra onu değerlendirmeyip teptin hâ?!” Burada ‘sonra’yı, adamın fırsatı tepmesini akıl almaz bulduğunu ifade etmek için kullanırsın. [ Ca‘fer b. Ulbe el-Hârisî’nin] Hamase [kahramanlık] bey-tinde geçen şu sümme de aynı türdendir:

Bürüyen felaketi soylu kişiden başkası açamaz. O ki;Ölüm emarelerini görür de, sonra [hâlâ] üstüne üstüne gider!

Şair, ölümün dehşet anlarını ve korkularını görüp, kesin bilgi sahibi olarak duruma vâkıf olduktan sonra, isteyerek onlara atılmayı akıl almaz bir durum olarak görmekte ve sümmeyi bu yüzden kullanmaktadır.

[560] Şayet İnnâ minhu müntekımûn buyrulmalı1 değil miydi?” dersen şöyle derim: Onu ‘zalimlerin zalimi’2 kılıp, sonra da bütün mücrimleri cezalan-dıracağı tehdidinde bulununca, bu cezadan en fazla pay alacak olanın bu en za-lim kişi olduğu anlaşılmıştır. Bunu zamirle ifade etseydi bu nükte hâsıl olmazdı.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

אبَ [561] ْכِ -kitap cinsi anlamındadır; “ve onu” ifadesindeki zamir ki اtaba aittir. Mâna şöyledir: Gerçek şu ki; Biz Musa Aleyhisselâm’ı da seni buluşturduğumuz kitap cinsinden benzer bir kitapla buluşturmuş; sana telkin ettiğimiz vahyin benzerini ona da telkin etmiştik. Bu itibarla, sen onun karşılaştığı şeyin misli ve benzeri ile karşılaşmış olman konusun-da asla kuşku içinde olma. Tıpkı şu âyette olduğu gibi: “Sana indirdik-lerimizden şüphe ediyorsan, senden önce indirdiğimiz kitapları okuyan-lara sor.” [Yunus 10/94] ِ אئِ ِ ْ ِ [onunla karşılaştığından] ifadesinin benzeri de 1 Yani “Biz mücrimlere hak ettikleri cezayı mutlaka veririz!” demek yerine zamirle “Biz ona hak ettiği cezayı

mutlaka veririz!” buyrulmalı… / ed.2 Burada, en zalim kimsenin “Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatılıp da onlardan yüz çeviren” kişi olduğu

belirtilmekle birlikte, Kur’ân’da أظلم ,kalıbı, bağlamına göre [!?den daha zalimi var mıdır…] ومن farklı karakterler hakkında kullanılmıştır. Bkz. M.F. Abdulbaki, “-l-m-” md., el-Mu‘cemu’l-müfehres li-el-fâzı’l-Kur’âni’l-kerîm. / ed.

“Şüphesiz bu Kur’ân, ‘mutlak ilim ve hikmet sahibi’ katından seninle buluş-turulmaktadır.” [Neml 27/6] ve “ Kıyamet günü, önüne ‘açılmış olarak karşı-laşacağı’ bir kitap çıkartırız!” [İsrâ 17/13] âyetleridir.

[562] Musa (a.s.)’a indirilen kitabı kavmine kılavuz kılmış; “içlerinden emrimizle yol gösteren önderler çıkarmıştık.” Bunlar, sabırları ve âyetlere olan kesin inançları sebebiyle insanlara kılavuzluk ediyorlar ve onları Al-lah’ın Tevrat’taki dinine ve şeriatına çağırıyorlardı. İşte, sana indirilen kitabı da hidayet ve nur kılacağız ve elbette senin ümmetinden de, dine yardımda sabır göstermeleri ve yakîn üzere sebat etmeleri sebebiyle, aynen onlar gibi yol gösterici önderler kılacağız.

[563] Şu da söylenmiştir: İsra gecesi ya da kıyamet günü Musa(a.s.) ile buluşacağından… Yine, denilmiştir ki: Musa (a.s.)’ın kitap ile buluşturuldu-ğundan, yani onu rıza ve hüsn-i kabul ile karşılayıp aldığından [şüphe etme].

وا [564] ُ َ َ א َّ َ şeklinde de li-mâ saberû -yani sabretmeleri sebebiyle- şeklinde de okunmuştur. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] şöyle rivayet edil-miştir: Dünyaya karşı sabır ve sebat gösterdikleri için…”

[565] Allah’ın Tevrat’ı sadece İsrail oğullarına kılavuz kıldığı, İsmail oğullarını Tevrat’ın içeriğiyle sorumlu tutmadığı da söylenmiştir.

[566] ْ ُ َ ْ َ ُ ِ ْ َ yani aralarında hükmedip dininde hak olanı bâtıl olan-dan ayıracak olan...

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

[567] ِ ْ َ ْ َ ;ifadesindeki Vav atıf içindir (doğru yola getirmedi mi) أوََma‘tūfun aleyhi ise, ma‘tūfun cinsinden var sayılan bir kelimedir. ْ ُ َ [bun-ları] ifadesindeki zamir Mekke halkına aittir. Nûn ile de Yâ ile de okunmuş-tur.1 Fâ‘ile א َכْ ْ ْ أَ -ifadesi delâlet etmektedir; çünkü Kem fâ‘il olarak bulu כَnamaz. Câenî kem raculun denmez. Bu durumda takdiri şöyledir: E-ve-lem yehdi le-hum kesretü ihlâkine’l-kurûne [Önceki nesilleri helâk edişimizin çokluğu onları yola getirmedi mi?!] Ya da mâna ve içeriği ile bu kelâmın kendisidir; “Lâ ilâhe illâllāh kanları ve malları korur.” ifadesi gibidir. Nûn ile okunma şekli-nin de delâleti ile fâ‘ilin Allah’a râci bir zamir olması da mümkündür. ِون ُ ُ ْ ا‘Âd, Semûd ve Lût kavimleridir.1 “… doğru yola getirmedik mi?!” - “… doğru yola getirmedi mi?!” / ed.

[568] ْ ِِ אכِ َ ِ نَ ُ ْ َ (Yurtlarında gezip dolaşıyorlar.) Yani Mekkeliler.

Onlar ticaretleri için sözü edilen kavimlerin yurtlarına uğrar; oralardan ge-çerlerdi. Fiil, şeddeli olarak yumeşşûne1 şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

زِ [569] ُ ُ ْ bitki örtüsü ya suyun bulunmaması ya da yayılmış ve yokاedilmiş olması sebebiyle kesilmiş arazi demektir. Çorak arazi gibi bitek olma-yan toprağa curuz denmez. Bunun delili de א ً ِ زَرْ ِ جُ ِ ْ ُ َ [onunla ekinleri çıkarıyo-ruz] ifadesidir. İbn Abbas’dan oranın Yemen arazisi olduğu rivayet edilmiştir. Mücahid’den [v. 103/721; buranın Yemen’deki] Ebyen olduğu nakledilmiştir.

[570] “Onunla” yani suyla. “Hayvanlarının” samanından, “kendileri-nin” de tahılından olmak üzere “kendisinden yedikleri…” [ כ fiili] Yâ ile ye’kulu şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

zim aramızda adaletle hükmet (bizim mi yoksa kavmimizin mi haklı oldu-ğunu ortaya çıkar).” [A‘râf 7/89]) âyetinde olduğu gibi hükûmetle hallüfasl etmektir. Müslümanlar “Şüphesiz Allah Müşriklere karşı bize fetih müyes-ser edecek!” ya da “Allah bizimle onların arasını hallüfasl edecek!” diyorlar-dı. Müşrikler bunu işitince, “ne zaman gerçekleşecekmiş bu fetih?!” demeye başladılar. Eğer onun gerçekleşeceği konusunda “doğru söylüyorsanız…”

[572] “Fetih günü” Kıyamet günüdür; bu gün, müminlerle düşman-larının arasının kesin olarak ayrılacağı ve onlara karşı zafer elde edecekleri gündür. Bedir günü olduğu da söylenmiştir. Mücahid [v. 103/721] ve Ha-san-ı Basrî [v. 110/728] Radıyallahu anhumâ’ın onu Mekke’nin fethi günü diye yorumladıkları nakledilmiştir. 1 Tef‘îl sıygası ya fiilde ya fâ‘ilde veya mef‘ûlde çokluk ifade eder; bu kıraatte ‘gezip dolaştıkları yerlerin

çokluğu’ veya ‘çok gidip geldikleri’ anlatılmış olmaktadır. / ed.

[573] Şayet“Onlar fetih vaktini sormuşlardı. Bu ifade onların sorusuna cevap olarak nasıl uygun düşebilir ki?” dersen şöyle derim: Fetih günü-nü sormaktan maksatları, yalanlama ve alay etme yollu bir acelecilikti. Bu itibarla kendilerine sorularındaki maksada uygun olarak cevap verilmiş ve denilmiştir ki: Bu konuda acele etmeyin; bunu alay konusu da etmeyin. Çünkü ben acele ettiğiniz şeyi o gün elde ettiğinizi, iman ettiğinizi ama imanınızın hiçbir fayda vermediğini, azabın size erişmemesi için mühlet istediğinizi ama mühlet verilmediğini görür gibi oluyorum!

[574] Şayet“[ Mekke’nin] fetih günü yahut Bedir günü diye yorumlayan kimselerin açıklamaları esas alınırsa, o takdirde bu tefsirde ‘onlara imanları-nın fayda vermeyeceği’ nasıl doğru olabilir ki? Oysa Mekke fethedildiği gün serbest kılınan tulekānın imanlarının kendilerine fayda sağlamış olduğunu biliyoruz. Keza, Bedir günü de birtakım insanlara imanları fayda sağlamış-tı.” dersen şöyle derim: Murad şudur: Boğulma anında iman etmiş olan Firavun’a imanı fayda vermediği gibi, bunların orada öldürülmüş olanlarına da imanları fayda vermemiştir.

[575] Onlara karşı yardımı ve onların helâk edilişini “bekle. Onlar da” size karşı galip gelmeyi ve sizin helâk olmanızı “bekliyorlar.” Tıpkı şu âyet-teki gibi: “Öyleyse, bekleyin bakalım! Şüphesiz biz de sizinle beraber bek-lemedeyiz!” [ Tevbe 9/52] İbnü’s-Semeyfa‘ [v.215/830] Zā’nın fethi ile munte-zarûn şeklinde okumuştur ki mâna şöyledir: Sen onların helâklerini bekle; çünkü onlar helâkleri beklenmeye müstahak kimselerdir; yani helâk olmaya mahkûmdurlar. Ya da: Bunu bekle, çünkü melekler de gökte bunu bekle-mektedir.

[576] Hazret-i Peygamber (s.a.)’den nakledilmiştir ki; “Her kim Elif-Lâm-Mîm-i Tenzîl ve ُכ ْ ُ ْ هِ ا ِ َ ِ ي

ِ َّ אرَكَ ا َ َ surelerini okursa ona sanki Kadir gecesini ihya etmiş gibi sevap verilir.” “Kim Elif-Lâm-Mîm-i Tenzîl suresini evinde okursa, o eve üç gün şeytan giremez.”

Bu bölümü tek başına aç →