KEŞŞÂF TEFSİRİ

Sebe’ Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mekke’de [hicretten önce]nâzil olmuştur, 54 âyettir.

Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

2. Âyetin Tefsiri

[806] Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ın nimetidir. Dolayısıyla Allah Teâlâ onlara karşılık hamdedilmeye ve onlardan dolayı övülmeye layıktır. “Hamd Allah’a mahsustur.” dedikten sonra, zatını bütün dünya nimetlerini lütfeden bir varlık olarak tavsif ettiğine göre, bu [ifade] “O, dünya nimetlerine karşılık hamdedilendir.” anlamındadır. Nitekim ihmed ehāke’llezî kesâke ve hameleke [Seni giydiren, sana binit sağlayan kardeşine hamdet.] dersin ve bununla“Ona seni giydirmesi ve taşımasına mukabil hamdet” demek istersin. “Âhirette de hamd O’na aittir.” ifadesinden Allah Teâlâ’nın -sevaptan ibaret- âhiretteki nimetlerine karşılık olarak da hamdedileceği anlaşılmaktadır.

[807] Şayet“Bu iki hamd arasındaki fark nedir?” dersen şöyle derim: Dünyadaki hamd vaciptir. Çünkü o, lütfedilen bir nimete mukabildir ve âhiret nimetini, yani sevabı kazanmanın aracıdır. Âhiretteki hamd ise, vacip değildir. Zira o, kendisini hak edene verilmesi vacip olan bir nimete karşı edilmektedir; müminlerin sevinçlerinin bir tamamlayıcısı, ferahlarının zir-ve yapmasından başka bir şey değildir. Müminler onunla, susamış birinin soğuk suyla mutlu olduğu gibi, mutlu olurlar. “O’dur ‘mutlak hikmet sa-hibi’”, dünya ve âhiret işlerini en güzel şekilde yürüten ve hikmetiyle idare eden; olmakta olan her şeyden “haberdar.”

[808] Allah Teâlâ sonra ilminin neleri içine aldığını anlatmaya geç-ti: “Yere giren” yağmuru. “Onu topraktaki kaynaklara akıtıyor.” [Zü-mer 39/21] âyetinde ifade edildiği gibi ki hazineler, defineler, ölüler ve

oraya dönen her şey [bu kabildendir.] “Oradan çıkanı;” ağaçlar, bitkiler, kaynak suları, madenler, canlılar vb. varlıklar [bu kabildendir]. “Gökten ineni;” yağmur, kar, dolu, gök gürültüsü, rızık, melek, çeşitli bereketler ve kader gibi. Tıpkı “Rızkınız da göktedir, size vaat edilenler de…” [Zâriyât 51/22] âyetindeki gibi. “Oraya yükseleni;” melekleri ve kulların amellerini. “O” nimetlerinin çokluğu ve lütfunun bolluğuna ilave olarak, -nimetlerinin şükrünün gereği olan vazi-feleri eda etmekte kusurlu davrananlar için- “merhametlidir, bağışlayıcıdır.”

ل) [809] (ineni) kelimesini) Hazret-i Ali Nun’la ve Zâ şeddeli olarak nunezzilu (indirdiklerimizi) şeklinde okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

[810] [Müşriklerin] “(Kıyamet) saat(i) bize gelmez” ifadeleri, yeniden di-rilişi olumsuzlamakta ve kıyametin kopacağını inkâr etmektedir. Veya tıpkı “Ne zamanmış bu vaat?” [Yunus 10/48] demeleri gibi, kıyametin kopacağına dair ilâhi tehditlerle eğlenip alay etme maksadıyla onu geç bulmaktadır. İşte bu olumsuz ifadeden sonra, (elbette) buyrularak “Onun için gerçekleş-mekten başka seçenek yoktur!” anlamında olumlamaya geçilmiş ve ardın-dan bu olumlama; pekiştirme ve vurgulamada son nokta olan Cenab-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes’e yemin gibi vurgulu bir ifadeyle pekiştirilmiş olarak tek-rarlanmış; daha sonra, bu yeminli tekit َي ِ ِ َ

ِ (Böylece, mükâfatlandıracak-tır.) kelimesine kadar, adına yemin edilenin vasıflandığı şeyle vasfedilerek desteklenmiştir. Çünkü kendisine yemin edilenin azameti hakkında yemin edilenin gücüne, onun gerçeklik ve doğruluğunun şiddetine işarettir; zira o, meseleye delil getirme anlamındadır. Zira şahit gösterilen şey ne kadar yüce, erdemli ve itibarlı olursa şahitlik de o derece kuvvetli ve kesin (olur); hakkında şahitlik edilen şey de o derece sabit ve sağlam olur.

[811] Şayet “Kendisine yemin edilen zatın vasfedildiği sıfatın1 bu mâna-ya herhangi bir hususiyeti söz konusu mudur?” dersen şöyle derim: Evet, söz konusudur; çünkü kıyametin kopması gaybın meşhurlarından, en gizli olanı

1 Yani “Rabb”ın “gaybı bilen” oluşunun… / ed.

ve “gaybı bilen” denildiği zaman insanın aklına ilk gelen şeydir. Dolayısıyla, kıyametin kopacağına ve onun mutlaka meydana geleceğine dair Allah’ın is-miyle yemin edildikten sonra O’nun gaybı bilmeyi, hiçbir gizli şeyin O’nun ilmi haricinde olmadığını ve kıyametin kopma zamanını içine almasının da bu çerçevede olduğunu ifade eden bir vasıfla vasıflandırılması, bu hususiyeti açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

[812] Şayet“İnsanlar kıyametin kopacağını inkâr ediyorlardı. Bu du-rumda, kendilerine diyelim ki en galiz ve etkili bir şekilde yemin etti; -on-lara göre- Allah’a iftira edip O’nun adına yalan söyleyen birinin [Hazret-i Muhammed’in] yemini, inkâr ettikleri şeyi nasıl ispat edebilir ki?” dersen şöyle derim: Eğer sadece yeminle yetinip ardından ‘mükâfatlandıracaktır’ ifadesiyle ortaya konan kesin delil sunulmasaydı [bu itiraz yerinde olabilirdi]. Allah Teâlâ insan aklına ve güdülerine mükâfatın kesin olarak gerçekleşmesi gerektiği, iyi amel işleyene sevap, kötü işler yapana da mutlaka ceza veril-mesi icap ettiği gerçeğini koymuştur.

يَ [813] ِ ِ َِ (Böylece, mükâfatlandıracaktır.) ifadesi כ َ (kesinlikle size

gelecektir) ifadesiyle onu gerekçelendirmek için bitişmiştir. ( כ ) Yâ ile de, Tâ ile de okunmuştur; Yâ’lı okuyuşta zamir yevm (gün) anlamında olmak üzere sâ‘ate râcidir veya “O’nun emri mutlaka size gelecek.” anlamında olmak üzere “gaybı bilen”e isnat edilmiştir. Tıpkı “Galiba bunlar, kendilerine me-leklerin gelmesini ya da bizzat senin Rabbinin gelmesini bekliyorlar!?” [En‘âm 6/158] ve “ya da Rabbinin emrinin gelmesini” [Nahl 16/33] âyetlerinde olduğu gibi. א ا (Gaybı bilen) ifadesi; ور kelimesinin sıfatı olarak âlimi’l-ğay-bi ve ‘allâmi’l-ğaybi şeklinde Mim mecrûr olarak okunduğu gibi, medih1 ifa-de etmek üzere mim merfû‘ olarak ‘âlimu’l-ğaybi ve ‘allâmu’l-ğaybi şeklinde de okunmuştur. ُب ifadesi de uzaklık anlamına gelen ‘uzûbdan olmak üzere ze mecrûr olarak lâ ya‘zibu şeklinde de okunmuştur. Nitekim ravdun azîbun [uzak bahçe] denir. “Zerre kadar” yani en küçük bir karınca kadar. “Bu” kelimesi “zerre kadar”a işarettir. (“Bundan daha küçüğü de, daha büyüğü de” anlamında olan َ כ و أכ َ ذ ifadesinde, râ’lar cinsi nefyetmek üzere و أbu şekilde okunduğu gibi), cümle başı olmak üzere ve lâ asğaru min zâlike ve lâ ekberu şeklinde merfû‘ olarak da okunmuştur. Tıpkı א ة إ ل و ifadesin[deki ل ve ة kelimelerin]in merfû‘ ve mansūb okunması gibi. O zaman ifade, öncesinden ayrı yeni bir söz olur. 1 “Rabbimin üzerine yemin ederim… ki odur Gaybı bilen.” - “Rabbimin üzerine yemin ederim… ki odur

tüm Gaybları bilen.”

[814] Şayet“Merfû‘ okunması halinde bu kelimelerin ذرة אلُ (zerre ağırlığınca) ifadesine atfı doğru olur mu? Ki, bu durumda adeta “Zerre ağırlığınca; daha küçüğü ve daha büyüğü O’nun ilmi dışında olmaz” denil-miş olacak; ’lar [ziyade olarak] olumsuzluğu tekit etmeyeceklerdir. Ayrıca, gayr-i munsarif oldukları için aslında mecrûr olmakla beraber fethalı ol-maları hasebiyle ذرة kelimesine atfedilip fethalı kabul edilmeleri ve bir nevi “Ne zerre ağırlığınca bir şey ne daha küçüğü ne de daha büyüğü O’nun ilmi dışında kalır.” denilmiş olması mümkün müdür?” dersen şöyle derim: İstisna edatı buna izin vermez. Bu ancak ’daki zamiri gayba gönderip, gaybı da “ Levh-i Mahfuz’a yazılmadan önceki gizlilikler”e isim yapman ha-linde mümkün olabilir. Zira onları Levh’te bulundurmak, bir nevi bir perde arkasından ortaya çıkmaları demektir. [Bu durumda âyet] “Gayptan ayrılan ve kopan her şey mutlaka Levh’te yazılı olarak meydana gelir.” anlamında olur.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

[815] ( א kelimesi) Ayın fethalı ve Cim şeddeli ve kesreli olarak mu‘accizîne şeklinde de okunmuştur; أ ise mim hem merfû‘ hem de mec-rûr olarak okunmuştur.1 Katâde’nin [v. 117/735] riczin azabın kötüsü oldu-ğunu söylediği rivayet edilmiştir.

ى [816] ifadesi mahallen merfû‘ dur; yani “ ilim sahipleri (görürler) و- Peygamber (s.a.)’in ashabı ve ümmetinden onların peşinden gidenler- veya Müslüman olan Kâ‘bu’l-ahbâr [v. 32/653] ve Abdullah b. Selâm [v. 43/664] gibi Ehl -i Kitap âlimleri bilirler.” demektir. כ ... ا ل إ ي أ ى ifadeleri ا fiilinin iki mef‘ûlüdür; ise fasıl içindir. ُّ diye merfû‘ okuyan ise ’yi اmüpteda, ا’yu haber ve [bu ikisinden oluşan] cümleyi ikinci mef‘ûl yapmış olur. ى kelimesinin mahallen mansūb ve ي kelimesine ma‘tūf oldu-ğu da söylenmiştir. Buna göre mâna “İlim sahipleri kıyamet vakti geldiği zaman, daha ilerisi olmayan yakinî bir ilimle onun hak olduğunu bilir ve yalanlayıp yüz çevirenlere karşı onunla istidlâl ederler.” şeklindedir. Ayrıca, “Böylece, iman etmeyen Ehl -i Kitap âlimleri de onun hak olduğunu bilir ve böylece üzüntü ve kederleri artar!” mânası murat edilmiş de olabilir. 1 Mecrur okunuşta riczin, merfû‘ okuyuşta ‘azâbın sıfatıdır; “can yakıcı pis bir azap” - “pis, can yakıcı bir

azap” / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

[817] “Nankörce inkâr edenler” yani Kureyşliler. Peygamber Aleyhis-salâtü Vesselâm’ı kastederek, birbirlerine1 ‘Size bir adam gösterelim mi?!’ şöyle diyorlardı; ‘Size acayip şaşıracağınız bir şey anlatacak; çürüyüp top-rak olduktan, toprak bedenlerinizi tamamen temzîk -yani un ufak- ettikten sonra tekrar diriltilip yeniden yaratılacağınızı söyleyecek...’ , Allah’a nispet ettiği bu sözde O’nun adına yalan söyleyen bir müfterî midir yoksa içinde bir cin var da, bunları kendisine o mu ilham edip söyletiyor [bilemiyoruz]!..

[818] Allah Teâlâ sonra şöyle buyurmaktadır: “Muhammed’in iftira et-mesi ve cinlenmesi söz konusu değil; o bunlardan tamamen uzaktır. Aksine, âhireti inkâr eden bu iddiacılar, haktan sapmalarına sebep olan bu düşünce-lerinden dolayı cehennem azabına maruz kalacaklar! Ve bundan yana gaflet içindeler! Bu ise, cinlenmenin en ileri durumu olup akıllarını tamamen kaplamıştır.” Müşriklerin azaba duçar olmaları sapıklığa düşmeleri ile yan yana, sanki aynı anda olmuş gibi zikredilmiştir; çünkü azap sapıklığın ge-reklerinden ve sonuçlarındandır. Bundan dolayı da gerçekten birbirine bi-tişik gibi zikredilmişlerdir.

[819] Zeyd b. Ali [r.a.; v. 122/740, ِّئכ kelimesini] yunbiukum şeklinde oku-muştur.2

[820] Şayet “Sen ق َّ kelimesini şairin;Benim kafiyeleri salıverip de, onları unuttuğumu Ve geri toplamadığımı bilmez misin?

beytinde müserrah kelimesini yaptığı gibi masdar olarak değerlendirdin; sence bu, mekân zarfı da olabilir mi?” dersen şöyle derim: Evet, olabilir. Bu durumda mâna; “kuşların ve yırtıcı hayvanların karınlarındaki ölmüş varlıklar, sellerin bütünüyle alıp götürdüğü şeyler ve rüzgârların sürükleyip oraya buraya savurduğu nesneler” şeklinde olur. 1 Yani civar bölgelerden ve komşu kabilelerden hac vb. amaçlarla Mekke’ye gelenlere. / ed.2 Tef‘îlden “her birinize haber veren” - if‘âlden “size haber veren.” / ed.

[821] Şayet“إذا’nın âmili nedir?” dersen şöyle derim: Onun âmili, כ cümlesinin delâlet ettiği (yeni bir yaratılışa gireceksiniz) إ

şeydir ki, bunun benzeri daha önce geçmiştir. Şayet“Fe‘îl veznindeki cedîd kelimesi fâ‘il anlamında mıdır mef‘ûl anlamında mı?” dersen şöyle derim: Basralılara göre fâ‘il anlamındadır; tıpkı hadde fe-huve hadîd [keskin oldu; ar-tık keskindir] ve kalle fe-huve kalîl [azaldı, artık azdır] dediğin gibi1 cedde fe-huve cedîd [yeni oldu, artık yenidir] dersin. Kûfelilere göre ise“onu kesti” anlamın-daki ceddehû fiilinden mef‘ûldür [kesik/kopuk]. Onlar diyorlar ki; “Cedîd, dokumacının şu an2 elbise olarak kestiği şeydir; ancak kelimenin kullanımı daha sonra yaygınlaşmış; milhafetün cedîdün (yeni [kesilmiş] çarşaf ) ifadesi işbu anlama binaen söylenmiştir. Basralılara göre ise kelime “Allah’ın rah-meti yakındır.” [A‘râf 7/56] âyetindeki karîbun (yakın) vb. kelimeler gibidir.

[822] Şayet“Her ikisi de vasıl Hemzesi oldukları halde, Hemze ُ ٍّْ آ

(Sihir mi?) kelimesinde korunmasına karşılık ى -da neden düşürülmüş’أtür?” dersen şöyle derim: Kıyas orada da düşmesini gerektiriyordu; fakat

ُ ٍّْ ,ve benzeri kelimelerde bir şey onun düşürülmemesine yol açmıştır ki آ

o da kelimenin istifham için mi, haber için mi olduğunun bilinememesidir. Zira vasıl Hemzesi de istifham Hemzesi gibi fethalıdır.

[823] Şayet“Sapmanın uzak olmakla nitelenmesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bu mecazî isnad türündendir. Çünkü uzak kelimesi yoldan uzaklaşan sapmışın sıfatıdır. O, yoldan ne kadar çok uzaklaşırsa o kadar çok sapmış olur.

[824] Şayet“ Hazret-i Peygamber Kureyşlilerin bildiği, tanınmış bir kimseydi; âhiret hayatı için tekrar dirilmeye dair verdiği haberi de pekâla biliyorlardı. Buna rağmen, ‘Her birinize … haber veren bir adam göste-relim mi size!?’ diyerek, onu tanınmayan biri gibi göstermeleri ve sanki bilinmeyen bir meselede, meçhul biri gösterilecekmiş gibi davranarak onu göstermeyi teklif etmelerinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bu ifade ile onu alaya almak ve küçümsemek istiyorlardı. Bu sebeple ona, durumu bilmezden gelinerek eğlenilecek ve alay edilecek biri gibi muamele ettiler.3 1 Yani bu kelimelerin ism-i fâ‘illeri, fe‘îl sıygasında geldiği gibi. / ed.2 Yani daha evvel elinde kesilmiş halde bulunmuyorken, o an [yeni]. / ed.3 Müfessirin ortaya koyarak cevapladığı bu soruya şöyle cevap verilebilir: İnkârcılar Peygamber (s.a.) hakkında

böyle konuşarak -akıllarınca- onu bilmeyenlere tanıtıyorlardı; çünkü dışarıdan Mekke’ye gelen turistler ve işadamları onu merak ediyor; Mekkelilere, yani hemşehrilerine, akraba ve komşularına soruyorlardı. Yaban-cılar Muhammed (s.a.)’in tevhide, insan haklarına, adalete ve muhtaçları kalkındırmaya yönelik mesajlarını ve Mekke’de bu yüzden meydana gelen kargaşaya yönelik söylentileri işitmişler, Peygamber hakkında bilgi almaya çalışıyorlardı; Müşrikler ise Muhammedî mesajın kabulü en imkânsız gördükleri “yeniden diriliş” kısmını öne sürerek, zihinleri bulandırmaya, insanları onun fikriyatından uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

[825] Kör mü oldular da, göğe, yere ve bunların, nerede olurlarsa ol-sunlar, nereye giderlerse gitsinler, önlerinden ve arkalarından kendilerini kuşattığını, bunların sınırlarını aşamadıklarını ve içinde bulundukları Tanrı mülkünün dışına çıkamadıklarını görmüyorlar; Allah’ın, âyetlerini inkâr etmeleri ve Peygamberini ve getirdiklerini reddetmeleri sebebiyle, Kārun’a ve Eykelilere yaptığı gibi, kendilerini de yerin dibine geçirmesinden veya gökten üzerlerine parçalar yağdırmasından korkmuyorlar mı?

[826] “Bunda” yani göğe ve yere bakıp, bunlar üzerinde ve delâlet ettik-leri ilâhi kudret hususunda düşünmelerinde, “yönelen her kul için elbette bir âyet” ve delâlet “vardır.” Münîb; Rabbine dönen ve O’na itaat eden demektir; çünkü dönen kimse Allah’ın âhiret için yeniden diriltme ve ken-disini inkâr edenleri cezalandırma vb.gibi her şeye kadir olduğuna dair âyet [ve kevnî belge]leri üzerinde mutlaka tefekkür eder.

[827] , ve kelimeleri “Artık, kendi uydurduklarını mı Al-lah’a isnat ediyor...?” [Sebe’ 34/8] âyetine uygun olarak Yâ ile yeşe’, yahsif, yuskıt [Dilese … yerin dibine geçirir … düşürür] şeklinde de okunmuştur. Nun ile okunması ise َא ْ َ ْ آ َ َ -ifadesine uygun düşmek (Biz verdik” [Sebe’ 34/10]“) وَtedir. א ً َ .Sin’in fethasıyla da, sükûnuyla da (kisefen - kisfen) okunmuştur כِ Kisâî [v. 189/805] de idgamla yahsibbihim şeklinde okumuşsa da kuvvetli bir kıraat değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

10–11. Âyetlerin Tefsiri

[828] “Ey dağlar!” ifadesi ya “lütuf”tan veya “ihsan ettik”ten bedeldir. İfade “ey dağlar sözümüz” veya “Ey dağlar dedik.” şeklinde takdir edilir. Te’vîb [döndürme] ve evb [dönme] kelimelerinden olmak üzere ِّأو ve evbî şeklinde okunmuştur; “Tesbihi onunla birlikte tekrarla” veya “o tesbihe her döndüğünde sen de dön” anlamındadır. Çünkü o döndüğünde o da döner.

Dağların teşbihi, Allah Teâlâ’nın ağaçta1 konuşma yaratması gibi onlarda tes-bihi yaratması, böylece tesbih eden birinden duyulan şeyin Davud (a.s.)’ın bir mucizesi olarak ondan duyulması anlamındadır. Hazret-i Davud’un işlediği bir kusura mukabil hüzün ve inilti şeklinde ağlayıp feryat ettiği, dağların onun ardından yankı yaparak, kuşların da öterek onu teselli ettikleri de söylenmiştir.

אل kelimesi ا [829] ’in lâfzı ve mahalline atıfla merfû‘ ve mansūb olarak okunduğu gibi, mef‘ûlün ma‘ah olmak ve ’e ma‘tūf olmak üzere mansūb olması da caiz görülmüştür. Buna göre mâna; “Kuşları da ona mü-sahhar kıldık (yani ona râm ettik).” şeklinde olur.

[830] Şayet “Âyetin nazmı ile ‘Davud’a kendimizden bir lütuf; dağların ve kuşların onunla birlikte tekrarlamasını ihsan ettik.’ denilmesi arasında ne fark vardır?” dersen şöyle derim: Bu iki ifade arasında çok fark vardır. Nitekim âyetin ifadesinde Allah’ın rubûbiyetinin yüceliğine ve ulûhiyeti-nin büyüklüğüne delâlet etme gibi açık bir üstünlük vardır. Bu üslupta dağlar; canlı - cansız, konuşan - konuşmayan her varlığın mutlaka Allah’ın iradesine boyun eğdiğini, O’nun iradesine karşı gelmediğini ifade etmek üzere, emrettiğinde itaat edip boyun eğen, kendilerini davet ettiğinde din-leyip icabet eden akıllı varlıklar konumuna getirilmişlerdir.

[831] “Kendisine demiri yumuşattık.” Demiri onun için çamur, hamur ve mum gibi ateşsiz ve çekiçle vurmaksızın eliyle istediği gibi şekillendirebi-leceği tarzda yumuşak kıldık. Bu ifadenin, kendisine büyük bir kuvvet ihsan edildiği için demirin elinde yumuşaması anlamında olduğu da söylenmiştir.

אت [832] א kelimesi אت א şeklinde de okunmuştur; vücudun her ya-nını örten uzun - geniş zırhlar demektir. Bu tür [örgülü] zırhı ilk yapan Haz-ret-i Davud’dur; zırhlar daha önce plakalar halinde idi. Rivayete göre, Davud Alaeyhisselam bir zırhı dört bine satar, kazandığı parayı kendi ihtiyaçları ve ailesi için harcar; fukaraya tasadduk edermiş. Başka bir rivayete göre, Haz-ret-i Davud İsrailoğullarını idare ettiği dönemde bazen tebdil-i kıyafet edip dolaşır, halka kendisini sorarak, “Davud hakkında ne dersiniz?” der; onlar da onu överlermiş. Bir defasında Allah Teâlâ bir meleği insan suretinde ona gön-dermiş. Hazret-i Davud âdeti üzere ona da aynı soruyu sormuş. Adam “Bir huyu olmasa, iyi adamdır.” demiş. Bunun üzerine telaşlanan Hazret-i Davud o huyun ne olduğunu sormuş. O da “Ailesine hazineden harcaması.” diye cevap vermiş. Bunun üzerine Hazret-i Davud Rabbinden hazineye muhtaç olmaya-cağı bir fırsat lütfetmesi için dua etmiş. Allah da ona zırh yapmayı öğretmiş.

1 Yani Musa (a.s.)’a Sîna’da ilk seslendiğinde… / ed.

[833] “Dokurken ölçüp biç de…” Yani telleri ince yapma oynar, kalın da yapma halkaları kırar. Serd zırh dokumak demektir.

[834] “Yapın”daki zamir Davud ve hanedanına râcidir.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

[835] [ -in] mansūb okunuşuna göre “Süleyman’a da rüzgârı” müsah’اhar kıldık; merfû‘ okuyana göre ise ve li-suleymâne’r-rîhu musehharatun [Sü-leyman’a da rüzgâr müsahhar kılınmıştı] şeklindedir; bu takdir, er-riyâhın merfû‘ okunması halinde de söz konusudur.

[836] “Sabahleyin bir aylık” sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam gidişi de aynı. [א و ve א .kelimeleri] ğadvetuhâ ve ravhatuhâ şeklinde de okunmuştur روا Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] “ Hazret-i Süleyman sabahleyin yola çıkar ve Istahr’da öğlen vakti dinlenir, sonra tekrar yola koyulur ve akşama Kâbil’de olurdu.” dediği rivayet edilir. Rivayete göre, birileri Dicle nehrinin kenarında Hazret-i Süleyman’ın adamlarından biri tarafından yazılmış bir yazı bulmuş-lar. Kâğıtta; “Burada konakladık; burayı biz inşa etmedik, hazır bulduk. Sa-bahleyin Istahr’dan yola çıktık ve öğle vakti burada konakladık. Biraz sonra yola çıkacak ve inşaallah akşam vakti Şam’da konaklayacağız.” yazıyormuş.

katran gibi eritilmiş bakır demektir. Şayet “Bakıreriyiğinden ا [837]pınar” tabiriyle ne murat edilmiştir?” dersen şöyle derim: Allah Teâlâ bu ifade ile bakır madenini murat etmiştir; ancak Hazret-i Davud için demiri yumuşat-tığı gibi bakırı da akıtmıştır. Pınardan su kaynayıp aktığı gibi bakır da kaynayıp çıkmıştır. Bunun içindir ki, “Rüyamda, kendimi şarap sıkarken görüyorum.” [Yûsuf 12/36] âyetinde olduğu gibi, madene ileride alacağı ismi vererek ‘bakır eriyiğinden pınar’ ismini vermiştir. [Bu eriyiğin] her ay üç gün aktığı söylenmiştir.

[838] “Rabbinin izniyle” yani emriyle.

[839] “Onlardan kim” ‘Süleyman’a itaat edin’ tarzında emrettiğimiz “emrimizden saparsa” yani dönerse. [غ ِ َ ] ezâğahûdan yuziğ şeklinde de okunmuştur. “Çılgın ateş azabı” âhiret azabıdır. İbn Abbas ve Süddî’nin “ Hazret-i Süleyman’ın yanında elinde ateşten bir kırbaç olan bir melek var-dı. Cinler ona karşı gelmek istediklerinde, onlar görmeden onlara o kırbaç-la vururdu!” dedikleri rivayet edilmiştir.

אر [840] kelimesi bayağı hallerden korunan kutsal mekân ve اmeskenler demektir. Bunlara mehârîb denilmesi oralar savunulduğu ve korunduğu içindir. Kelimenin mabetler anlamında olduğu da söylenmiş-tir. Temâsîl (heykeller) ise meleklerin, peygamber ve salihlerin suretleridir. Bunlar bakır, tunç, cam ve mermerden yapılıp insanlar görsünler de onlar gibi ibadet etsinler diye mabetlerde sergilenirlerdi.

[841] Şayet“ Süleyman (a.s.) resim yapılmasına nasıl cevaz verebilmiş?” dersen şöyle derim: Bu, dinî hükmün farklı olabileceği bir meseledir; çün-kü zulüm ve yalan gibi aklın çirkin bulacağı şeylerden değildir. Ebü’l-Âliye [v. 90/709] “O zaman resim yapmak ve bulundurmak haram değildi.” de-miştir. Ayrıca, bunlar ağaç ve benzeri cansız varlıkların resimleri de olabilir; çünkü timsâl canlı olsun cansız olsun, başkasının suretine benzer bir suretle çizilen şey demektir. Yahut başsız da olabilirler. Rivayete göre, Hazret-i Sü-leyman için tahtının ayakucunda duran iki aslan ve başucunda da iki kartal heykeli yapıp koymuşlar; Süleyman Aleyhisselâm ayağa kalkmak istediğinde aslanlar ayaklarını önüne seriyor, oturduğunda ise kartallar kanatlarıyla ona gölge yapıyorlarmış.

[842] el-Cevâbî büyük sarnıçlar anlamındadır: Âl-i Muhallık’a bir çömlek gelir.Iraklı beyin dolup taşan sarnıcı gibi.

Çünkü su orada ceby olmakta, yani toplanmaktadır. Fiil ona mecazen nis-pet edilmiş olup, dâbbe (canlı) gibi galip sıfatlardandır.1 Rivayete göre, bir kazanın etrafında bin kişi oturabiliyormuş. ِاع َّ عُ ا ْ َ مَ ْ َ (“davet edenin davet ettiği gün” [Kamer 54/6]) âyetinde2 olduğu gibi, (ِاب َ َ ْ ifadesinde de) kesre כَאile yetinilerek, Yâ mahzuf olarak okunmuştur.

1 Sarnıçlara “suyu ceby eden / toplayan” anlamında cevâbî denmesi mecazdır; çünkü o mecbiyyun-fîh (yani içinde suyun toplandığı yer)dir. / ed.

الدَّاعِ 2 يَدعُْ الدَّاعِي ifadesi, aslında يـوَْمَ يَدعُْو olmakla birlikte, cem‘ devrinde, “kelimenin telaffuzu karşılaması يـوَْمَ yeterli görüldüğünden” bu şekilde yazılmıştır. / ed.

[843] Râsiyât; yani sacayakları üzerinde sabit, büyüklüğünden dolayı yerinden oynatılmayan.

[844] “Ey Davud Hanedanı! Siz de şükredin.” ifadesi, Davud Haneda-nına söylenen sözün hikâyesidir. ا כ mef‘ûlün leh olduğu için mansūbdur; yani Allah için iş yapın, nimetlerinden dolayı O’na şükretmek üzere ibadet edin. Bu ifade, ibadetin şükür düşüncesiyle yapılması gerektiğine delâlet etmektedir. Veya şükrederek anlamında hal olarak yahut üşkürû şükran [şük-redin şükür!] takdiriyle mansūbdur; çünkü ا -kelimesinde “şükre (çalışın) اdin” anlamı vardır. Zira nimeti veren için bir iş yapmak ona şükretmektir. Kelime, ا nun mef‘ûlün bihi olarak da mansūb olabilir. Bu durumda’إmâna “İstediğiniz şeyleri yapan cinleri size Biz müsahhar kıldık; artık siz de bir karşılık olarak bize şükredin.” şeklinde olur.

ر [845] כ -yani şükür vazifesini eda etme hususunda ileri gidip elin اden geleni yapan; vaktinin çoğunu kalbini, dilini ve diğer organlarını iti-kat, itiraf ve davranışlarla meşgul eden kimse. İbn Abbas “her halükârda şükreden kimse”; Süddî ise, “şükrettiği için şükreden kimse” demişlerdir. ر כ -un “kendisini şükretmekten âciz gören kimse” olduğu da söylenmiş’اtir. Hazret-i Davud’un günün saatlerini ailesine taksim ettiği ve her saat aile efradından birilerinin mutlaka ibadet edip namaz kıldığı rivayet edil-miştir. Rivayete göre, Hazret-i Ömer bir adamın; “Allah’ım! Beni azlardan eyle!” diye dua ettiğini işitmiş ve “Bu nasıl bir dua?” diye sormuş; adamın; “Ben, Allah Teâlâ’nın ‘Kullarımdan şekûr olanlar azdır.’ buyurduğunu işit-tim; ‘İşte, beni de o azlardan eylemesi için dua ediyorum’ demesi üzerine “Herkes Ömer’den daha çok şey biliyor yahu!” demiş.

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

ت) [846] א ا א ifadesi) fe-lemmâ kudıye ‘aleyhi’l-mevtu (ölümü gerçekleştiğinde) şeklinde de okunmuştur. Dâbbetü’l-ard sürfe denilen küçük bir hayvan olup ağaçkurdu demektir. Ard bunun fiili olup, kendisine nispet edilmiştir. Nitekim ağaçkurdu keresteyi yediğinde uridati’l-haşebetü ardan de-nir. أرض kelimesi ekeleti’l-kavâdihu’l-esnâne eklen ekilet ekelen [kurtlar1 dişleri yedi; onlar da yenildi] demen gibi fa‘altühû fe-fa‘ile babından olan eridati’l-haşebetü aradan babından olmak üzere arad şeklinde Ra fethalı olarak da okunmuştur.1 Mikroplar. / ed.

ة [847] değnek demektir. Kendisiyle [hayvanlar] nes’ edildiği, yani uzaklaştırılıp geriye çekildiği için ona bu ad verilmiştir. Kelime ayrıca as-lındaki bir harfin hazfedilmesi ve başka bir harfe çevrilmesi suretiyle Mim fethalı ve Hemze hafif olarak mensât şeklinde de okunmuştur; ancak bu her iki okuyuş da kıyasî değildir. Kıyasî olan, Hemzeyi sakinle fetha arası bir şekilde okumaktır. Bu kelime keza ة َ ِ kelimesinin אءة َ ِ şeklinde okun-ması gibi mif‘âletun vezninden אءة olarak; ayrıca isti‘âre kabilinden, yayın ucu diye isimlendirilmek suretiyle “sopasının ucunun bir kısmı” anla-mında olmak üzere minseetihî şeklinde de okunmuştur. Kelimenin kaha ve kıha kelimelerinde olduğu gibi iki lügatı vardır. ( כ ifadesi) ekele minseeteh şeklinde de okunmuştur.

”…ifadesi “açık ve ayan beyan oldu ki (…ortaya çıktı ki) ا [848]anlamına gelen tebeyyne’ş-şey’ü ifadesi kabilindendir. أن de, sılası ile birlikte

den bedel-i iştimaldir. Tebeyyne zeydün cehluhû [Zeyd, yani cahilliği ortaya’اçıktı.] demen gibi. Burada zahir olma, mâna bakımından ona [cahilliğe] aittir; “Cinlerin, şayet gaybı biliyor olsalardı, o alçaltıcı azabın içinde kalmayacakları ortaya çıktı.” demektir. Veya cinlerin geneli ve zayıf olanları için durumun karmaşık olması ve ileri gelenlerinin gaybı bilme iddialarında doğru olduk-larını kabul etmelerine rağmen, bütün cinler kesin bir şekilde anladılar veya onlardan gaybı bildiklerini iddia edenler -her ne kadar daha önce kendi hallerinden biliyor idiyseler de- bundan âciz olduklarını ve aslında gaybı bilmediklerini anladılar demektir. Bu ifade ile onlarla eğlenmek murat edil-miş olur. Delili çürütülen ve görüşünün batıl olduğu ortaya çıkan bir batıl iddiacısıyla; “Görüşünün yanlış olduğunu anladın mı?” diyerek eğlenmen gibi. Ortaya çıkan şeyin, bedel olduğu için, أن ve sılası olduğu anlamında olmak üzere ا ifadesi tubuyyineti’l-cinnu şeklinde mechul olarak da okunmuştur. Bu ifadeyi Übeyy tebeyyeneti’l-insu (insanlar açıkça anladı ki) Dahhâk [v. 105/723] ise “insanlar aralarında bilip anladılar ki” anlamın-da tebâyeneti’l-insu şeklinde okumuştur. ا daki [çoğul] zamir “Cinlerden’כאde Rabbinin izniyle önünde çalışan kimseler vardı” [Cin 34/12] ifadesindeki ‘cinler’e aittir; yani insanlar, ‘cinler kendilerine ima ettikleri gaybı bilme hu-susunda doğru olsalardı öyle devam etmeyeceklerini’ anladılar. İbn Mes‘ûd ise bu ifadeyi tebeyyeneti’l-insu enne’l-cinne lev kânû ya‘lemûne’l-ğaybe [insan-lar anladılar ki şayet cinler gaybi biliyor olsalardı…] şeklinde okumuştur.

[849] Rivayete göre, Süleyman (a.s.)’ın bir âdeti vardı; uzun süreler halinde Beyt-i Makdis mescidinde ibadete çekilirdi. Eceline yakın bir zamanda her sabah uyandığında hücresinde bitmiş bir ağaç görüyor ve ona neye yaradığını soru-yordu; o da “Ben şu işe yararım.” diye cevap veriyordu. Bir sabah kalktığında, harnup (keçiboynuzu) ağacı gördü ve ona neye yaradığını sordu. Ağaç da “Ben bu camiyi yıkmak için yaratıldım.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hazret-i Sü-leyman “Ben hayatta olduğum sürece Allah onun harap edilmesine izin vermez. Demek, sen benim ölümüme ve Beyt-i Makdis’in yıkılmasına sebep olacaksın!” diye söylendi ve onu oradan söküp kendisine ait bir bahçeye dikti. Süleyman (a.s.) bunun ardından “Allah’ım! Öldüğümü cinlerden gizle ki, insanlar onların gaybı bilmediklerini öğrensinler.” diye dua etti. Cinler gökleri gizlice dinlemek suretiyle bilgi hırsızlığı yapıyor ve insanlara gaybı bildiklerini iddia ediyorlardı. Hazret-i Süleyman ölüm meleğine “Benim canımı almakla emrolunduğun za-man bana bildir.” dedi. Melek de “Senin canını almakla emrolunmuş bulunu-yorum. Şu anda bir saat ömrün var.” dedi. Bunun üzerine Hazret-i Süleyman cinleri çağırdı ve onlar da [isteği üzerine] onun üzerine camdan, kapısı olmayan bir oda yaptılar. Hazret-i Süleyman onun içinde asasına yaslanmış olarak ayakta na-maz kılmaya başladı. Bir süre sonra da ona yaslanmış bir halde canını teslim etti. Hazret-i Süleyman nerede namaz kılacak olsa, cinler onun namaz kıldığı yerin etrafında toplanırlardı. O, namazdayken kendisine bakan cin mutlaka yanardı. Bir ara cinin biri kulübenin yanından geçti ama onun sesini duyamadı. Sonra dönüp tekrar oradan geçti, yine bir şey duyamadı. Cin, Hazret-i Süleyman’a bir kez daha baktığı bir sırada Süleyman (a.s.)ölmüş olarak yere düştü. Kulübeyi açıp onu çıkardılar; ne görsünler kurtlar asayı yememişler mi!.. Ne zaman öldü-ğünü anlamak isteyerek kurtu asanın üzerine koydular. Kurt, asanın her gün bir miktarını yiyordu. Bundan, onun bir yıl önce vefat etmiş olduğunu hesap ettiler. Oysa onlar bir yıldır onun sağ olduğunu sanarak çalışmış durmuşlardı! Bunun sonunda insanlar, “ Cinler gaybı bilselerdi, bir yıldır böyle çalışmazlardı!” diyerek onların gaybı bilmediğini anlamış oldular.

[850] Rivayete göre; Davud (a.s.)Beyt-i Makdis’in temelini Hazret-i Musa’nın çadırını kurduğu yerde atmış; fakat tamamlayamadan vefat etmiş-ti. Hazret-i Davud, ölümünden önce Hazret-i Süleyman’a mescidi tamam-lamasını vasiyet etti. O da cinleri onu yapıp tamamlamakla görevlendirdi. Ölümüne bir yıl kala Allah’a dua ederek mescidin yapımını tamamlamaları ve gaybı bildikleri şeklindeki iddialarının asılsız olduğunun anlaşılması için ölümünü onlardan gizlemesini istedi. Yine rivayete göre, Feridun1 Hazret-i Süleyman’ın tahtına oturmak üzere gelip, ona yaklaşınca iki aslan onun ba-cağına vurup kırdılar. Bundan sonra kimse ona yaklaşmaya cesaret edemedi. 1 Efsanevi Pers kralı Efridun. / ed.

[851] Hazret-i Süleyman vefat ettiği zaman 53 yaşındaydı. 13 yaşında tahta çıkmış ve 40 yıl saltanat sürmüştü. Beyt-i Makdis’i inşa etmeye kral-lığının üzerinden 4 yıl geçtikten sonra başladı.

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

[852] kelimesi munsarif [li-sebein]ve gayr-i munsarif [li-sebee] olarak, ayrıca Hemze’nin Elif ’e kalbedilmesi şeklinde [li-sebâ] okunmuştur. Kâf ’ın fetha ve kesresiyle okunan כ Sebelilerin yaşadıkları yer, ikamet ettikle-ri ülke ve topraklar veya her birinin oturduğu evdir; nitekim אכ (mes-kenleri) şeklinde de okunmuştur. אن kelimesi آ’den bedel veya mahzuf bir mübtedanın haberidir; takdiri ise אن -şek (bu âyet de iki bahçedir) ا lindedir. Kelimenin merfû‘ okunmasında medih anlamı vardır ki şek-linde medih üzere mansūb okuyanın okuyuşu da buna delâlet etmektedir.

[853] Şayet“Bu iki bahçenin âyet olmasının anlamı nedir?” dersen şöyle derim: O iki bahçenin bizzat kendileri birer ayet değildir. Onların hikâyeleri ve sahiplerinin onlardan dolayı Allah’a şükretmekten kaçınma-ları üzerine Allah’ın onları harap etmesi ve yerine onlara acı ılgın ağacı ve buruk yemiş vermesi ibret alıp ders çıkarmaları ve için de bulundukları inkâr ve nimetlere karşı nankörlük etmemeleri için bir âyet kılınmıştır. O bahçelerin bizzat kendilerini âyet olarak kabul etmek de mümkündür; yani Allah’ın varlığına, kudret ve ihsanına ve kendisine şükretmek gerektiğine delâlet eden bir alâmet.

[854] Şayet “O zaman Irak’ta istediğin kadar bahçelerle çevrili birçok irili ufaklı köy vardı. Buna rağmen, Allah Teâlâ Sebelilerin o iki bahçesi-ni neden öyle büyütmüş ve bir alâmet olarak göstermiş ki?” dersen şöyle derim: Yüce Allah burada sadece iki muayyen bahçeyi değil, iki bahçe gru-bunu; ülkelerinin sağında Dihlem’de ve ülkenin sol tarafında yer alan, her biri birbirine yakınlık ve bitişiklik bakımından bir nevi tek bahçe gibi olan her iki grup bahçeyi murat etmiştir. Banliyöler ve oralardaki bahçeler gibi. Ayrıca, ora halkının evlerinin her iki yanında sağlı sollu yer alan bahçeler de murat edilmiş olabilir. “Onlardan birine iki üzüm bağı yapıp…” [Kehf 18/32] âyetinde olduğu gibi.

[855] “Rabbinizin rızkından yiyin.” ifadesi, ya kendilerine gönderilen peygamberlerin veya lisân-ı hâlin1 onlara söylediği sözün hikâye edilmesi-dir ya da onlar kendilerine böyle denmesini hak etmişlerdir anlamındadır. Allah Teâlâ “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin!” buyurduktan sonra akabinde, “Güzelim bir belde ve bağışlayıcı bir Rab” buyurarak de-vam etti; yani içinde rızkınızın bulunduğu bu belde güzel bir belde, rızkı-nızı veren ve sizden şükür isteyen Rabbiniz ise kendisine şükredenlere karşı bağışlayıcı bir Rabdır. İbn Abbas’tan şöyle rivayet edilmiştir: Sebe bölgenin en verimli ve en güzel beldesiydi. Başında zembil olan bir kadın evden çıkıp bahçeye girer, elleriyle iş yaparak ilerleyip bahçenin öbür tarafından çıktı-ğında ağaçlardan düşen meyvelerle zembil dolardı.

[856] “Güzelim” yani çorak değil. Bunun, kendisinde sivrisinek, kara-sinek, pire, akrep ve yılan olmayan anlamında olduğu da söylenmiştir. İfa-de, medih kastedilerek beldeten tayyibeten ve rabben ğafûran şeklinde fethalı olarak da okunmuştur. Sa‘leb’in [v. 291/904], bu okunuşun üskün va‘bud takdiriyle2 olduğunu söylediği rivayet edilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

م [857] seti delen fare/köstebek” demektir. Kraliçe Belkıs Sebeliler“ اiçin iki dağ arasına taş ve topraklarla bir set inşa etmiş, dere ve yağmur sularını arkasında tutmuştu. Sulama işlerini yapabilmeleri için sette bazı delikler bırakılmıştı. Sebeliler azgınlaşınca -rivayete göre- Allah Teâlâ on-ları Allah’a davet etmek ve O’nun nimetlerini hatırlatmak üzere 13 tane peygamber göndermiş, onlar ise peygamberleri yalanlayarak, “Biz Allah’ın nimeti diye bir şey bilmiyoruz!” demişlerdi. Bunun üzerine, onlara bir kös-tebek musallat etti; o da seti alttan alttan delerek halkın boğulmasına sebep oldu. ‘Arimin üst üste yığılmış taş anlamına gelen ‘arimenin çoğulu olduğu söylenmiş; kümelenmiş yemeğe ‘arime dendiği de ileri sürülmüştür. Kaste-dilen, örülen settir. Keza, ‘arimin set yapılan vadinin adı olduğu söylendiği gibi, şiddetli yağmur mânasına geldiği de ileri sürülmüştür. Kelime Râ’nın sükûnuyla el-’armi şeklinde de okunmuştur. 1 Ülkenin mamur ve müreffehliğinin, nimetlerin lisan-ı halleriyle söyledikleri… / ed2 Üskün beldeten tayyibeten va‘bud rabben ğafûran [Şu güzelim ülkede otur ve bağışlayıcı Rabb’a

kulluk et.] / ed.

[858] Dahhâk’in [v. 105/723], Sebelilerin Hazret-i İsa ile Hazret-i Mu-hammed arasındaki dönemde yaşadıklarını söylediği rivayet edilmiştir.

[859] ٍ -kelimesi; hem tenvinli hem de izāfetli olarak zammeli ve sâ أכُُkin okunmuştur1; yemiş anlamına gelmektedir. misvak ağacıdır; Ebu Ubeyde [v. 209/824] “bütün dikenli ağaçlar” derken, Zeccac [v. 311/923] “yen-meyecek derecede acı olan bütün ağaçlar” demiştir. أ ise ılgın ağacına benzeyen, ondan daha büyük ve gövdesi daha kaliteli bir ağaçtır. Tenvinli (ükülin hamtın) okuyanlara göre ibare, zevâtey ükülin üküli hamtin şeklinde olup muzāf hazfedilmiş ve muzāfun ileyh onun yerine konulmuştur. Veya yeme acılıkla vasfedilmiş ve sanki zevâtey ükülin beşi‘in [acı veren yemeleri olan] denilmiştir. Kelimeyi muzāf olarak okuyan -ki sadece Ebu Amr’dır [v. 154/771]- bir nevi ‘siyah meyveleri olan’ denilmiş gibi misvak ağacı meyvesi-ni siyah meyve anlamında anlamıştır. أ ve ر kelimeleri ’a değil, ُُأכ’e ma‘tūfturlar; çünkü أ’in (yani ılgın ağacının) meyvesi yoktur. ٍ kelimesi أayrıca kelimesine atıfla ve eslen ve şey’en şeklinde mansūb olarak da okunmuştur. ‘Bunlara bedel olarak daha sonra verilen’e müşâkele2 meto-duyla iki bahçe denmiştir ki bir nevi alay anlamı içermektedir. Hasan-ı Basrî, [v. 110/728] Arabistan kirazının az diye ifade edilmesini, önceki nimet-lerin yerine verilenlerin en iyisi olmasından dolayı olduğunu söylemiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

[860] Fiil; ve hel yucâzâ (cezalandırılır mı); Nun ile אزي -cezalan) و dırır mıyız), fâ‘il Allah olacak şekilde ve hel yucâzî ve ve hel yeczî (cezalandı-rır mı) şeklinde okunmuştur ki bu, dünyadaki cezadır. “Müminin günah-ları sevaplarıyla örtülür; inkâr edenin ise salih amelleri hükümsüz kılınır ve işlediği bütün günahlardan dolayı cezalandırılır.” da denmiştir. Şu da söy-lenmiştir: Cezâ kelimesi her türlü karşılığı kapsayan genel bir kavram olup bazen cezalandırma, bazen de ödüllendirme anlamında kullanılmaktadır. Kelime, “nankörce inkâr etmelerinden dolayı onları cezalandırdık” ifade-sinde “inkârlarından dolayı onlara azap ettik” anlamında cezalandırmak anlamında kullanılınca “Nankörce inkâr edenden başkası azaba uğratılır mı?” anlamında “… cezalandırılır mı?” denmiştir. Doğru görüş de budur. 1 Ükülin hamtın ve üküli hamtın - Üklin hamtın ve ükli hamtın. / ed. 2 İki unsurlu bir cümlede, ifadenin, sözün diğer kısmında geçen kelime kullanılarak anlatılması. Örneği: ”..!Onlar (İsa’ya) bir oyun oynamışlardı… Ama Allah da onlara oyun oynadı“] ومكروا ومكر االله[Âl-i ‘İmrân 3/54] Allah’ın enteresan bir şekilde cezalandırması, cümlenin diğer kısmında geçen mekr (oyun oynamak) tabiriyle ifade edilmiştir. / ed.

Bu noktada birilerinin; “Cezâyı nankörce inkâr edenlere mahsus kılarak nasıl; ‘Nankörce inkâr edenden başkası cezalandırılır mı?’ diyebilmiş ki; oysa cezâ1 inkâr edenleri de iman edenleri de kapsayan bir kavramdır?” deme hakkı yoktur; çünkü âyette [karşılık verme anlamındaki] genel cezâ değil, azap anlamındaki özel cezâ kastedilmiştir. Hatta burada kelimenin genel mânası-nın murat edilmesi caiz değildir; zira bağlam buna müsaade etmez. Dikkat edersen, “İnkârlarından dolayı onları cezalandırdık! İman edenden ve inkâr edenden başkası cezalandırılır mı?” desen sahih ve doğru bir söz olmaz. Dolayısıyla, bu kurgusal soru kendiliğinden ortadan kalkar. Kendisinden başkası mümkün olmayan sahih mâna, batılın kendisine ne önünden ne de arkasından yaklaşabildiği Allah kelâmının ifade ettiği anlamdır.

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

[861] “Bereket verdiğimiz şehirlerde,” yani Şam bölgesi şehirlerinde. “Kolayca görebilecekleri şehirler” yani birbirine bitişik, aralarındaki mesa-fe yakın olduğu için birinden ötekinin göründüğü, dolayısıyla bakanların görebileceği kadar açık veya yol üzerinde; yoldan geçenlerin görebildiği, yoldan uzak olmadığı için görmemeleri söz konusu olmayan şehirler.

[862] “Bu güzergâhta gidip-gelmelerini takdir etmiştik.” Söylendiğine göre; bu şehirlerden birinden sabahleyin yola çıkan bir yolcu öğlen vakti diğer şehre varıp orada istirahat edebilir, öğleden sonra yola çıkan akşam olduğunda bir diğer şehre varıp orada konaklardı. Bu şekilde Şam’a varınca-ya kadar yolculuğunu sürdürür; açlık, susuzluk ve düşman endişesi taşımaz; yanında azık ve su taşıma ihtiyacı duymazdı.

[863] “Haydi burada seyrüsefer edin.” Yani onlara “Seyrüsefer edin!” de-dik. Aslında söyleme söz konusu olmadığı halde seyrüsefer etmelerine imkân hazırlanıp şartlar elverişli hale getirilmiş olduğu için, kendilerine seyrüsefer etmeleri emredilmiş ve buna izin verilmiş gibi [bir üslup takip edilmiştir.]

[864] Şayet“Gece-gündüz” ifadesinin anlamı nedir?” dersen şöy-le derim: Bu ifade, “Orada dilerseniz gece, dilerseniz gündüz yolculuk yapabilirsiniz; çünkü oradaki güvenlik bir vakitten diğerine değişmez.”

1 Arap dilinde cezâ, “yapılan işin karşılığını vermek” demektir; iş kötü ise “cezalandırma”, iyi ise “ödüllen-dirme” anlamına gelir. / ed.

Veya “Orada yolculuk süreniz günler, geceler boyunca sürecek şekilde uzun bir süre devam etse dahi güvenlik içinde, korkusuzca seyrüsefer edin.” Yahut “Orada ömrünüz boyunca, geceler ve gündüzler sürecek şekilde yolculuk yapa-bilirsiniz; zira orada hiçbir zaman güvenlik dışında bir şeyle karşılaşmazsınız.”

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

[865] İfade, “Ey Rabbimiz!” şeklinde dua formunda א אر ْ أ ِ َא א َّ ve رِّ [bir bir uzaklaştır] diye de okunmuştur. Kendilerine bahşedilen nimetlerle

şımarmışlar; içinde bulundukları nimetlerden ötürü bozulmuşlar, konfor-dan usanmışlardı. [Yani rahat batmıştı!] Sonunda, İsrailoğullarının bıldırcın ve kudret helvası yerine soğan, sarımsak istemesi gibi, sıkıntı ve yorgunluk istediler! “Bahçelerimizin olgunlaşıp toplama süresi ne kadar uzun olursa onları o kadar özleriz!” demiş; Allah’ın Şam’la aralarına çöller koymasını, bineklerine binip yanlarına azık alarak yolculuk etmeyi temenni etmişlerdi. Bunun üzerine, Allah da dileklerini yerine getirdi!..

[866] Âyet ayrıca nida ile ve fiil -kendisiyle merfû‘ olan- beyn kelimesine isnad edilerek, rabbenâ be‘ude beynu esfârinâ (Ya Rabbi! Seferlerimizin arası açılmış!”)ve [rabbenâ] bu‘‘ide beynu esfârinâ ([Ya Rabbi!] Seferlerimizin arası ne çok açılmış!”) şeklinde de okunmuştur. Tıpkı sîra fersahāni [İki fersah gidildi.] dendiği gibi. Keza, bû‘ide beyne esfârinâ şeklinde de okunmuştur. Yine, א رmübteda olmak üzere merfû‘ olarak rabbunâ bâ‘ade beyne esfârinâ (Rabbimiz, seferlerimizin arasını açmış!”)ve …beyne seferinâ (yolculuk mesafemizi…) ve ba‘‘ade… (… ne çok uzatmış) şeklinde de okunmuştur ki bu durumda mâna, öncekinden farklı olur; insanların içinde bulundukları nimet ve rahattan do-layı Rablerine karşı nazlanmak ve O’nu üzmek istercesine, yolculukları kısa ve yakın olmasına rağmen uzunmuş gibi telakki etmeleri anlamında.

[867] “Birer masal.” Onları insanların bahsettiği, hallerine hayret ede-rek, darb-ı mesel edindikleri bir şekilde darmadağın ettik. Araplar zehebû eydî sebe’ [Sebe’nin kolları darmadağın oldu!]ve teferrekū eyadî sebe’ [Oraya buraya dağıldılar.] derler. Nitekim Küseyyir [v. 105/703];

Ey Azze! Sebe’nın kolları gibi darmadağın oldum senden sonra.Artık gözüme güzel görünen bir şey kalmadı!

demiştir. Bu olaydan sonra Gassan kabilesi Şam’a, Enmar Yesrib’e, Cüzam Tihame’ye, Ezd de Umman’a göç etmişlerdir.

[868] Masiyetlere1 “gerçekten sabreden,” nimetlere “gerektiği gibi şükreden.”

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

-bir grup, yani müminler hariç- ona uymuşlardı.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

Âhirete iman edenlerle ondan yana şüphede olanları belirleyelim diye... Senin Rabbin her şey üzerinde bekçidir (Hafîz).

ق إ [869] ifadesi ق şeddeli ve şeddesiz olarak, [i] إ merfû‘ ve mansūb olarak okunmuştur. Şeddeli okuma hakkaka ‘aleyhim zannehû (onlar hakkındaki kanaatini geçekleştirdi) veya vecedehû sādikan (onu doğru buldu);şeddesiz okuma ise sadeka fi zannihî (kanaatinde doğru çıktı) veya fe‘altehu cehdeke (elinden geleni yaptın)demek gibi sadeka yezunnu zan-nen (o zanda bulunurken doğru oldu) anlamındadır. [ii] إ mansūb ve merfû‘ olarak da okunmuştur. Bu durumda ق kelimesi şeddeli olursa vece-dehû zannuhû sādikan (zannı onu doğru buldu), şeddesiz olursa da sadekake zannuke (zannın sana doğru etti) demen gibi, kāle le-hû zannuhu’s-sıdka hîne hayyelehû iğvâehum (onları azdırmayı aklına getirdiği zaman zannı ona doğ-ru söylemişti) anlamındadır. [iii] İfade “ İblis’in onlar hakkındaki zannı doğru çıktı.” anlamında olmak üzere, ق şeddesiz, إ ve ise merfû‘ olarak da okunmuştur. [iv] Her iki kelime de merfû‘ ve ق şeddeli okunursa, bu durumda ق َّ ’da mubalağa edilmiş olur. Şair [ Ebü’l-gûl et-Tahrî’n]in dediği gibi:

Haklarındaki kanaatlerimin beni hiç yanıltmadığı [süvarilere feda olsun canım ve malım-mülküm!]

[870] Mâna şöyledir: İblis Hazret-i Âdem’in kararsızlığını ve vesvesesine kulak verdiğini görünce, “Bunun soyundan gelecek olanlar kendisinden daha zayıf olurlar!” diye düşündü ve kendisine tâbi olacakları kanaatine vararak; “Bunları mutlaka yoldan çıkartırım!” [Nisa 4/119] ve “Bunları kesin azdırırım!” [Sād 38/82] dedi. İblis’in bu kanaate, Allah Teâlâ meleklere “dünyada fesat çıkara-cak bir varlık yaratacağını” [Bakara 2/30] bildirdiği zaman vardığı da söylenmiştir.

م [871] ve ه -daki zamir ya Sebe’lilere veya Âdem oğluna aittir. Âyet’اte “bir grup hariç” denilmek suretiyle müminlerin az olacaklarının ifade edil-mesi onların kâfirlere oranla az olmaları sebebiyledir. [ İblis’ten naklen] “Pek azı müstesna, onun neslini tamamen avucumun içine alacağım!” [İsra 17/62] ve “Onların çoğunu minnettar bulamayacaksın!” [A‘râf 7/17] âyetlerindeki gibi.1 Masiyete sabretmek, yani nefse hoş gelen günahları işlememekte dirençli olmak. / ed.

[872] “Oysa onun onlar üzerinde [bir otoritesi] yoktur;” yani onlara karşı kendisine verilen vesvese ve yoldan çıkarma işi, tamamen doğru bir maksat ve açık bir hikmetten dolayıdır ki, o da âhirete iman eden ile o hususta şüphesi olanın birbirinden tefrik edilmesidir. Musallat kılma, “bilme” ama-cına bağlanmış; ancak bilmenin taalluk ettiği şey1 murat edilmiştir. [ ifadesi] li-yu‘leme (öğrenilsin diye) şeklinde meçhul olarak da okunmuştur.2

kelimesi muhâfizun ‘aleyh (üzerinde bekçi) anlamındadır. Zira fe‘îl ve müfâ‘il [kalıpları] kardeştir.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

[873] Kavminin müşriklerine “de ki: […] çağırı(p onlara dua edi)n!” Al-lah’a dua ettiğiniz gibi O’nun ismini verip O’ndan başka kendilerine ibadet ettiğiniz put ve melekleri çağırıp dua edin ve başınıza gelen sıkıntılı hallerde Allah’a sığındığınız gibi onlara sığının; Allah’ın dualarınıza cevap vermesini ve size rahmetiyle muamele etmesini beklediğiniz gibi, onların da duanıza karşılık vermesini ve size merhamet etmesini bekleyin! Allah Teâlâ sonra müşriklere şöyle buyurarak devam etti: “Onların” göklerde ve yerde olan hayır, şer, fayda ve zarardan “zerre kadar bir şeyleri yoktur”, onların bu iki tür şeyde yaratma ve sahip olma anlamında hiçbir ortaklıkları mevcut değildir. “Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına ne de kendi yaratı-lışlarına şahit tutmuşumdur.” [Kehf 18/51] âyetinde de ifade edildiği gibi. O’nun onlardan yarattıklarını yönetme hususunda O’na yardım eden hiç-bir yardımcısı yoktur; yani onlar bu denli âciz ve Rablıktan uzak olmalarına rağmen, Allah’a dua edildiği gibi kendilerine dua edilmesi ve O’ndan ümit edildiği gibi onlardan da edilmesi nasıl söz konusu olabilir!?

[874] Şayet“ -nin mef‘ûlleri nerede?” dersen şöyle derim: Bu ke’زlimenin iki mef‘ûlünden biri ism-i mevsūle râci olan mahzuf zamirdir. İkinci mef‘ûl ise ya دون ا veya ن כ ’dir ya da mahzuftur. Birincisi olamaz; çünkü ا دون doğru bir cümle olmaz. İkincisi de olamaz;

1 Yani kimin mümin kimin kâfir olduğu belli olup, sonunda her ikisine de hak ettiği karşılığın verilmesi. / ed. 2 Allah Teâlâ’ya sonradan hâsıl olan bir bilginin / öğrenmenin isnat edildiği bu tür ifadelerin tefsiri için bkz.

Murat Sülün, Kur’ân Ne Diyor Biz Ne Anlıyoruz? İstanbul, 2015, s. 405-427. / ed.

çünkü onlar öyle1 iddia etmiyorlardı. Dolayısıyla, kendi aleyhlerine delil ma-hiyetindeki ve söylemeleri halinde hakikati ve tevhidi söylemiş olacakları bir ifadesi söylemiş olmaları söz konusu olamaz. O halde, ikinci mef‘ûl ze‘am-tümûhum âliheten min dûnillâh (Allah’tan başka ilâh diye iddia ettiğiniz) şeklinde takdir edilen mahzuf bir kelimedir. İbarede ً ُ ُ رَ َ ا َ َ ى ا ا أ[Allah’ın peygamber gönderdiği bu muymuş!?” [Furkān 25/41] âyetinde olduğu gibi, ism-i mevsūl ile sılanın arasının uzun olması sebebiyle gerekli hale gelen ism-i mevsūle râci zamir2 hazfedilmiştir. Ardından, âliheten de hazfedilmiştir; çünkü bu kelime دون ا sıfatıyla mevsūftur ve anlaşılabilir bir durumsa, mevsūfun hazfedilip sıfatın onun yerine geçirilmesi mümkündür. Dolayısıy-la, ze‘amenin iki mef‘ûlü de farklı iki sebepten dolayı hazfedilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

[875] [ el-Keramu li-zeydin (Cömertlik Zeyd’e aittir.) dediğin [إ أذن gibi, eş-şefâ‘atü li-zeydin (şefaat yetkisi Zeyd’e aittir) dersin ki “şefaat eden” anlamındadır. Yine, el-kıyâmu li-zeydin [Zeyd için ayağa kalkılır.] dediğin gibi, eş-şefâ‘atu li-zeydin de dersin ki “şefâat edilen” anlamındadır. Dolayısıyla, ُ َ ْ أذَِنَ َ ِ َّ هُ إِ َ ْ ِ ُ َ א َ َّ ُ ا َ ْ َ َ ifadesi her iki anlama da geliyor olabilir; yani وَ[i] şefaat ancak şefaat etmesine izni verilenler hakkında söz konusudur [ii] veya şefaat ancak şefaat edilmesine izin verilenlere fayda sağlayabilir.3 Yahut Lâm üzine li-zeydin li-‘amrin [Zeyd’e Amr için izin verildi.] sözündeki ikinci Lâm olup “onun için” anlamındadır. [“sadece O’nun izin verdiklerine...” derken] adeta; “sadece şefaatçının şefaat etmesine izin verilen kişilere…” buyrul-muştur. Bu, ince bir bakıştır ve doğru olan da budur.

[876] Böylece, “Bunlar bizim Allah katındaki şefaatçilerimizdir!” [Yunus 10/18] şeklindeki iddiaları yalanlanmış olmaktadır.

[877] Şayet“Nihayet kalplerindeki korku giderilince’ ifadesi ne ile alâkalı ve ‘nihayet’ kelimesi neyi sınırlamaktadır?” dersen şöyle derim: İfade, bu sözden anlaşılan şeyle yani gerek şefaat umanlar gerekse şefaat edecek olanlar cihetin-den ‘izin’e dönük bir bekleyiş, beklenti, mühlet ve endişe ile alâkalıdır: Acaba, kendileri için izin verilecek midir verilmeyecek midir? Ayrıca [“nihayet” derken], 1 Yani ilahlaştırdıkları şeylerin zerre kadar bir güce sahip olmadığını [لا يملكون]. / ed.2 Yani بعثه االله’daki hazfedildiği gibi زعمتموهم’daki de... / ed.3 Şefaat yetkisi ancak Allah Teâlâ’dan ahit almış [Meryem 19/87], konuşmasından Allah’ın razı olacağı

[TāHâ 20/109], doğruyu söyleyecek [Nebe’ 78/38] yani kesin bilgiyle gerçeğe şahitlik edecek [Zuhruf 43/86] olanlara verecektir. Ve sadece; İlahî haşyetle son derece dikkatli yaşayan” [Enbiyâ 21/28], Allah’ın “razı olduğu [Necm 53/26]kimselere şefaat edilebilecektir. / ed.

iznin ancak uzun bir vakitten ve beklemeden sonra verileceği bildirilmekte-dir. Nitekim “Göklerin, yerin ve ikisi arasında ne varsa hepsinin Rabbinin... Rahman’ın (‘vergisi olarak) ki, Ruh’un ve meleklerin, (huzurunda) saf dur-dukları gün; hiç kimse O’na hitap edemez; Rahman’ın izin verdiği; doğruyu söyleyenler hariç konuşamazlar...” [Nebe’ 78/37-38] âyetleri de buna delâlet etmektedir. Adeta “bir süre endişe içinde bekleyip dururlar” denmektedir. “Nihayet kalplerindeki korku giderilince,” yani şefaat edecek ve edilecek olanların kalplerindeki korku Allah’ın o konuda izin verdiğine dönük açık-laması ile giderilince harekete geçerler ve birbirlerine; “Rabbiniz ne dedi?” diye sorarlar; Rabbimiz “hakkı” yani, hak olan ifadesi “söyledi, derler” ki bu söz, razı olduğu kimseler için verdiği şefaat iznidir. İbn Abbas Hazret-i Peygamber’in “ Şefaat etmesine izin verilen kimseye izin verilince, o şefaat onun içindeki korkuyu giderir.” buyurduğunu rivayet etmiştir.

ifadesi “Allah’ın izin verdiği” anlamında ezine le-hû şeklinde أذن [878]okunduğu gibi, “kendisi için izin verilen” anlamında üzine le-hû şeklinde de okunmuştur. Hasan-ı Basrî [v. 110/728], َع ِّ ُ ile aynı mânada olmak üzere fuzi‘a şeklinde şeddesiz okumuştur. Fezza‘a şeklinde ma‘lûm olarak da okunmuş-tur; bu durumda fâ‘il sadece Allah’tır. Furriğa da okunmuştur; “kalplerindeki korku onlardan alınıp yok edilince” demek olup, Arapların içinde hiçbir şey kalmadığı zaman kullandıkları fereğa’z-zâdu (azık [çıkını] boşaldı) ifadesinden gelmektedir. Sonra korkudan söz etmekten vazgeçilmiş ve fiil câr ve mecrûra isnat edilmiştir. Ne verildiği bilindiği zaman [ilgili kelimeyi hazfederek] düfi‘a ilâ zeydin [Zeyd’e verildi] demen gibi. Bazen [furiğa şeklinde] şeddesiz de okunur ki, “kalpten korku gitti” anlamındaki ferağa’r-vecelu ‘anhâ ifadesinden gelmek-tedir. Sonra fâ‘il hazfedilmiş ve fiil câr ve mecrûra isnat edilmiştir. Ayrıca, “onların kalplerinden uzaklaştırıldı” anlamında ufrunkı‘a ‘an kulûbihim şek-linde de okunmuştur. Rivayete göre, bir keresinde Ebu ‘Alkame kendinden geçmiş ve insanlar başına üşüşmüşler; ayılıp da onları görünce “Sizin neyiniz var ki, böyle cin çarpmış birinin etrafında toplandığınız gibi başımda toplan-mışsınız?! Gidin başımdan!”1 demiştir. אع -bir Ayın ziyadesiyle mufâraka اnın harflerinden oluşmaktadır. Tıpkı ıkmetarra (toplandı) bir Râ ziyadesiyle, (bağlama anlamındaki) ’nın harflerinden oluştuğu gibi.

[879] َّ kelimesi, makūluhu’l-hakku (söylediği hakkın ta kendisidir) اanlamında merfû‘ olarak da okunmuştur. 1 Ebu ‘Alkame en-Nümeyrî. İnsanların pek bilmediği garip - nadir kelimeler kullanmasıyla meşhur Gra-

merci. Örneği: Mâ le-kum teke’ke’tum ‘aleyye teke’kuekum ‘alâ zî-cinnetin ifrankı‘û ‘annî! / ed.

[880] “O’dur çünkü yüce, büyük!” Yani yücelik ve büyüklük sahibi!.. O gün; kendisinin izni olmadan ne bir meleğin ne de peygamberin konuşabi-leceği; şefaatin, ancak kendisinin razı olarak izin verdiklerine kâr edeceği…

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

[881] Allah Teâlâ Hazret-i Peygamber’e “sizi rızıklandıran” ifadesiyle önce müşriklere ikrar ettirmesini emretmiş, sonra “Sizi Allah rızıklandı-rıyor” diyerek onlar adına cevap vermesini buyurmuştur. Allah Teâlâ bu âyet-i kerime ile müşriklerin aslında kalpleriyle kendisinin varlığını kabul ettiklerini ancak kalplerindeki inat ve şirk takıntısının doğru olduğunu bil-dikleri halde hakkı söylemelerine mani olduğu için ve Allah’ın kendilerinin rızkını verdiğini itiraf etmeleri halinde kendilerine “Neden size rızık verene ibadet etmiyor da, rızık verme gücü olmayanı O’na tercih ediyorsunuz?!” deneceği için bunu söylemediklerine işaret etmektedir. Nitekim “De ki: Sizi gökten ve yerden kim nasiplendiriyor? Kulaklara ve gözlere kim hük-mediyor? (…) İşleri kim plânlıyor?” buyurduktan sonra “Allah diyecekler...” diye ifade etmiş, en sonunda da “haktan sonra dalâletten başka ne vardır?” [Yûnus 10/31-32] buyurmuştur. Bütün bunlardan da onların bazen dilleriyle itiraf ettikleri, bazen de inatlarından ve kötü niyetlerinden, ilzam edilmiş olma endişesiyle ikrara yanaşmadıkları anlaşılmaktadır. Nitekim “Göklerin ve yerin Rabbi kim?’ de... ‘Allah’tır’ de. Yoksa kendilerine bile fayda ve zararı olmayan velîler mi edindiniz O’ndan başka?!’ de.” [Ra‘d 13/16] âyeti de bu hususu ifade etmektedir. Allah Teâlâ, dille itirafı sağlamanın ötesine geç-mese dahi ikrar etmelerini sağlama hususunda yetersiz kalmayacak deliller serdettikten sonra onlara; “Bu durumda, biz mi yoksa siz mi; kim doğru yolda, kim dalâlette!?” demesini elçisine emretmiştir; yani göklerde ve yerde rızıkları verenin bir tek Allah olduğunu yalnızca O’na ibadet ederek kabul edenlerle, bir kudret sahibi olmakla nitelenemeyen cansız varlıklara ibadet etmek suretiyle O’na şirk koşanlardan birisi mutlaka hidayet ve ya dalâlet-ten biri üzeredir. Bu ise, taraftar olsun karşıt bulunsun, işiten insaflı herke-sin onunla muhatap olan kişiye “adam sana karşı insaflı davrandı” diyeceği bir sözdür. Daha önce etkili bir ifadede bulunduktan sonra bu cümleye yer verilmesinde, iki gruptan birinin hidayet, diğerinin ise apaçık bir dalâlet üzere olduğuna sarih bir delil vardır; ancak tariz ve tevriye bir konuda mü-cadele eden kişiyi hedefine daha çabuk ulaştırır

ve hasmını daha çok mağlup ettirir. Ayrıca yumuşak sözlerle hasmın gürültüsü azalır ve direnci zayıflar. Bu, insanın karşısındakine; “Allah ikimizden birinin doğru söylediğini ve diğerinin yalancı olduğunu biliyor!” demesi gibidir. Has-san b. Sabit’in [v. 60/680] şu beyti de bu türden bir üslup taşımaktadır:

Dengi olmadığın halde onu hiciv mi ediyorsun?!Kötü olanınız iyi olanınıza feda olsun!

[882] Şayet“ ل ve ا kelimelerinde harf-i cerler neden farklı?” der-sen şöyle derim: Çünkü hak üzere olan, bir tür cins atın üzerindedir ve onu istediği yana koşturmaktadır; dalâlet içinde olan ise karanlıklara dalmış, ona iyice bulaşmış da ne yana gideceğini bilmemektedir!

[883] Übeyy b. Ka‘b ve innâ ev iyyâkum immâ ‘alâ huden ev fî dalâlin mubîn1 şeklinde okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

[884] Suçun konuşana, amelin ise muhataba isnat edildiği bu ifade, bir önce-kinden daha tarafsız ve daha insaflıdır. Suçla her müminde mutlaka bulunan zelle ve küçük günahlar, amelle de inkâr ve büyük günahlar murat edilmiş olsa bile…

[885] “Allah’ın, aralarını fethetmesi” tabiri, gerçeği ortaya koyarak ara-larında hakemlik etmesi demek olup, birini cennete, öbürünü cehenneme koyması demektir.

[886] Şayet“Allah onları görüp bildiği halde ‘gösterin bana’ demenin anlamı nedir?”2 dersen şöyle derim:Allah Teâlâ bu ifadeyle kendisine or-tak iliştirmenin ne kadar vahim bir hata olduğunu onlara göstermek ve kendisiyle herhangi bir şeyi kıyaslayıp ortak saymanın imkânsızlığını göstermek için kendi zatıyla putları nazarlarında kıyaslamak istemiştir. “Hâşa!” ( ّ -ifadesi, bir mukayesenin söz konusu olamayacağını belirt (כtikten sonra, onları görüşlerinden menetme anlamına gelmektedir. İbra-him (a.s.)’ın kendilerine güçlü deliller getirdikten sonra “Öf! Sizden de bıktım, Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan da!...” [Enbiyâ 21/67] demesi gibi. 1 “Biz veya siz; ya doğru yoldayız ya da dalâlette!..” / ed.2 Müfessir soruyu, Allah’a göre kurgulamakta ise de, “Gösterin bana!” diyen, Allah değil Peygamber’dir;

Allah bunu, resulüne söyletmektedir. / ed.

“Sadece Allah’tır mutlak izzet ve hikmet sahibi” buyurarak, kendisini tam olarak takdir edemeseler de, zatına karşı işledikleri bu son derece vahim hata hususunda onları uyarmış ve bir nevi “Allah’ın yanına iliştirdiğiniz ortaklar nerede, bu sıfatlar nerede!” demiştir. zamiri ‘sadece Allah’a aittir. Veya “De ki: O Allah’tır, tektir.” [İhlâs 112/1] âyetinde olduğu gibi şan zamiridir.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

[887] “Bütün insanlara” yani tamamını içine alıp hepsini kapsayacak bir gönderişle… Zira onun peygamberliği tüm insanlığı kapsadığında, içlerinden başka birinin çıkmasına ihtiyaç bırakmayacaktır.1 Zeccac [v. 311/923], ifadenin “Biz seni tebliğ ve uyarı noktasında bütün insanları kapsayacak şekilde gönder-dik.” anlamında olduğunu söylemiş ve [ muhatap zamirinden ك [kelimesini כאhal kabul etmiştir. Buna göre [ -deki] Tâ’nın hakkı, râviyetün (kıssacı) ve al’כאlâmetün kelimelerindeki Tâ gibi mübalağa için olmaktır. Bu kelimeyi mecrûr אس] ]’dan hal kabul edenler hata etmişlerdir; zira mecrûrun halinin kendinden önce gelmesi mecrûrun cârdan önce gelmesi kadar muhaldir. Hata ederek bunu yapıp, sonra bununla da yetinmeyerek Lâm’ın İlâ anlamında olduğunu iddia etme hatasına düşen nicelerini görürsün! Çünkü ikinci hatayı irtikâp et-meden birinciyi yapamamakta; iki hatayı birden yapmak zorunda kalmaktadır.

[888] Terkip; ٍم אدُ (randevu günü), mî‘âdun yevmun (randevu yani gün) ve mî‘âdun yevmen (Randevu [derken] günü kastediyorum) şeklinde okunmuştur. Mî‘âd mekân veya zaman olarak vaadin gerçekleşeceği çerçeve [zarf ] olup, burada zaman zarfıdır. Bedel yaparak mî‘âdun yevmun şeklinde okuyanın okuyuşu buna delildir. Şayet“אد ’ı م ’e muzāf yapmanın veya yevmen diye mansūb okumanın izahı nedir?” dersen şöyle derim: Muzāf ola-rak okuma halinde, izāfet açıklama izāfetidir. Sahku sevbin [elbisenin eskimesi] ve ba‘îru saniyetin [sulama devesi] demen gibi. Mansūb okuma ise, le-küm mî‘âdün a‘nî yevmen -veya ürîdü yevmen- min sıfetihî keyte ve keyte [Sizin için bir randevu var; yani şöyle şöyle özellikleri olan bir günü kast -veya murat- ediyorum.] şeklinde takdir edilen gizli bir fiil yoluyla günün vahametini göstermekten dolayıdır. Ayrıca, kelime aynı yaklaşımla2 günün vahametini göstermek için merfû‘ da olabilir. 1 Keffethum ifadesiyle, كافة ile ilgili olarak aşağıda yapacağı açıklamaya zemin hazırlamaktadır. / ed..Bu öyle bir gündür ki” anlamında… / ed“ هذا 2

[889] Şayet“Bu, onların sorularına1 nasıl uygun bir cevap olabilmiş?” dersen şöyle derim: Onlar aslında sorularını onu inkâr ettikleri için sor-muyorlardı; hakikati bulmak için değil, inatları yüzünden soruyorlardı. Bundan dolayı da cevap, sorunun inkâr ve inat saikiyle sorulmasına uygun olarak tehdit şeklinde ve onları hiç beklemedikleri, öncesine veya sonrasına kaçmaları söz konusu olmayan bir günün beklediği tarzında geldi.

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

[890] “Onun önündekiler” Kur’an’dan önce nâzil olmuş olan ilâhi ki-taplardır. Rivayete göre, Mekkeli inkârcılar Ehl-i Kitab’a sormuşlar ve on-ların, Hazret-i Peygamber’in vasıflarını kitaplarında bulduklarını söylemesi üzerine öfkelenmişler ve daha önce nâzil olan bütün ilâhi kitaplara aynı şekilde muamele edip hepsini inkâr etmişlerdir. “Onun önündeki” tabiri-nin Kıyamet günü anlamında olduğu da ileri sürülmüştür. Buna göre mâna “Onlar Kur’an’ın Allah tarafından gönderildiğini de inkâr ettiler, Kur’an’ın delâlet ettiği [dünyadaki her şeyin] karşılığını almak üzere tekrar diriltilmeyi de inkâr ettiler!” şeklindedir.

[891] Sonra Allah onlara âhirette hallerinin nice olacağını bildirmek üzere resûlüne (s.a.) -veya muhataba- “Görseydin…” buyurmuştur. Yani “Âhirette, birbirlerini suçlayıp birbirlerine düştükleri zamanki hallerini gör-seydin hayretler içinde kalırdın.” Demek ki cevap hazfedilmiş.

[892] “Güçsüz görülenler” tâbi olanlar, “kendilerini büyük göstermiş olanlar” ise reisler ve ileri gelenlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

[893] İsimden, yani ’dan önce inkâr [anlamındaki istifham edatı]na yer verilmiştir; çünkü maksat, onların iman etmesine mani olduklarını red-detmek ve kendiliklerinden, isteyerek iman etmediklerini ispat etmektir. Adeta şöyle derler: “Size geldikten” yani imana girmeye kesin karar verip onu ihtiyar etmeye samimi bir niyet ettikten “sonra, sizi biz mi zorladık; özgür iradenizle iman etmenize biz mi mani olduk?” Aksine, ona ulaşmayı siz kendiniz engellediniz; dalâleti hidayete kendiniz tercih ettiniz; akıl âmi-rine değil, şehvet âmirine itaat ederek günahkâr ve inkârcı oldunuz; ama biz dedik ve sizi yönlendirdik diye değil, kendi ihtiyarınızla!..

[894] Şayet “إذ ve إذا daima zarf oldukları halde, burada إذ neden muzā-fun ileyh olarak vâki olmuş?” dersen şöyle derim: Başkasında hoş görül-meyen şey zamanda hoş görülmüş ve zaman إذ’e izāfe edilmiştir. Nitekim zaman zarfı ci’tüke ba‘de iz câe Zeydün [Sana, Zeyd geldikten sonra geldim.], hî-neizin [o zaman], yevmeizin [o gün], kâne zâlike evane’l-Haccâcu emîrun [Bu, Haccac’ın emir olduğu zamanlardı.]ve hîne harace Zeydün [Zeyd çıktığı1 zaman.] ifadelerinde cümleye muzāf edilmiştir.

[895] Kendilerini büyük göstermiş olanların; “Sizi ondan biz mi vazge-çirdik?” diyerek kendilerinin güçsüz görülenlerin inkârına sebep oldukları-nı inkâr edip de “Yoo!? Siz kendiniz suçlu idiniz!..” diyerek, onların kendi ihtiyar ve eylemleriyle inkâr ettiklerini söylemeleri üzerine, zayıf görülenler “Haydi oradan! Gece-gündüz (işiniz) tuzak kurmaktı!..” diyerek onlara karşı harekete geçer ve onların itirazlarını kendi itirazlarıyla bertaraf ederler. Ade-ta “Bu suç, bizim kendiliğimizden yaptığımız bir şey değil, aksine sizin gece gündüz, sürekli olarak bize karşı kurduğunuz tuzaklar, bizi şirke ve Allah’a ortak koşmaya teşvik etmeniz sonucu idi!..” derler. אر כ ا وا (gece - gün-düz tuzağı) ifadesi “gecelerde ve gündüzlerde kurduğunuz tuzaklar” anla-mındadır; zarf, mef‘ûlün bih olarak kullanılıp mekr kendisine izāfe edilerek genişçe kullanılmıştır. Yahut mecazî bir isnâdla, [bizzat onlar değil de] onların gece ve gündüzleri ‘tuzak kurmuş’ olarak ifade edilmiştir. İfade, bel mekru-ni’l-leyle ve’n-nehâra şeklinde, tenvinli ve zarfları mansūb okunduğu gibi, me-kerru’l-leyli ve’n-nehâri2 ve mekerra’l-leyli ve’n-nehâri şeklinde de okunmuş-tur; yani en ufak ara vermeden kesintisiz bir saptırma saldırısı yapıyordunuz! “Peki, [Mekerr kelimesinin] merfû‘ ve mansūb oluşunun izahı nedir?” dersen 1 Ya da “ Zeyd b. Ali huruç (yani zalim idareye isyan) ettiği sırada.” / ed.2 Mekr değil de, kerr kökünden ism-i mekân olarak. / ed.

şöyle derim: Merfû‘ oluşu, bel sebebu zâlike mekrukum ev mekerruküm (Ak-sine, bunun sebebi tuzağınız veya aralıksız saldırınızdır!) yahut bel mekru-kum ev mekerruküm sebebu zâlike (Tuzağınız veya aralıksız saldırınızdır bu-nun sebebi!) anlamında olmak üzere mübteda veya haber olmasıyla; mansūb olması ise bel tukirrûne’l-iğvâe mekerra’l-leyli ve’n-nehâr (Aksine, gece gündüz saldırısı halinde saptırmaya çalışıyordunuz!) şeklinde bir mâna ile izah edilir.

[896] Şayet“Neden وا כ َאلَ ا ا (Kendilerini büyük göstermiş olan dediler ki) ifadesinde atıf harfine yer verilmediği halde, ا َאلَ ا ا وَ(Ve zayıf görülenler dediler ki) ifadesinde yer verilmiş?” dersen şöyle de-rim: Çünkü zayıf görülenlerin sözleri daha önce geçtiği için, cevabı atıfsız yeni bir cümle halinde zikredilmiş, ardından yine onlara ait bir söze yer verilmiş ve bu söz de önceki sözlerine atfedilmiştir.

[897] Şayet“وا ّ ifadesindeki zamir kime râcidir?” dersen (gizlediler) وأşöyle derim: Bu zamir ‘kendini büyük gösteren’ ve ‘zayıf görülen’ her iki grubu da içine alan; “Sen bu zalimleri, yaka-paça Rablerinin huzuruna çı-karıldıklarında…” [Sebe’ 34/31] âyetinde ifade edilen zalimlere râcidir; ken-dini büyük gösterenler saptıkları ve başkalarını saptırdıkları için, zayıf gö-rülenler ise saptıkları ve saptıranlara tâbi oldukları için pişman olacaklardır.

[898] “İnkâr edenlerin boyunlarında.” Aslında ‘onların boyunlarında’ [denilebilirdi; ancak] kötülenmekte olduklarını ifade etmek ve o zincirleri ken-disi yüzünden hak ettikleri şeye işaret etmek üzere inkâr kelimesine özellik-le yer verilmiştir. Katâde [v. 117/735], وا ُّ -nun “[pişmanlıklarını] gizlerler” an’أlamında olduğunu söylemiştir. وا ُّ ;nun “[pişmanlık] gösterirler” anlamında’أzıt anlamlı kelimelerden olduğu da ileri sürülmüştür.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

[899] Bu âyet; Peygamber (a.s.)’ın kavminin kendisine reva gör-düğü; getirdiği dini ret ve inkâr, kendi mal ve evlâtlarının çokluğuyla, bunların aldatıcı güzellikleriyle avunmaları, müminlere karşı böbürlen-meleri, bunlara bakarak müminleri küçümsemeleri ve “Bu iki gruptan hangisi (yani, Kur’ân’a iman edenler ve onu reddedenler olarak han-gimiz) makam bakımından daha iyi, sosyal statü açısından daha yük-sek?” [Meryem 19/73] demeleri sebebiyle duyduğu üzüntüden dolayı,

herhangi bir memlekete gönderilen her peygambere Mekkelilerin söylediği sözlerin mutlaka söylendiği, ona reva görülen tuzakların onlara da reva gö-rüldüğü, onların da kendilerine göre kurgulayıp şekillendirdikleri âhiret me-selelerini dünyadakilere kıyasladıkları, Allah nezdinde değerli kimseler ol-masalar kendilerine bu şekilde rızık verilmeyeceği ve şayet müminler O’nun nezdinde itibarsız olmasa, onları bu tür nimetlerden mahrum etmeyeceği şeklindeki iddialarına karşı Peygamber’i teselli etmektedir. Müşrikler bu tür karşılaştırmalarının bir devamı olarak “bize azap edilmeyecek” de dediler ve bununla kendilerinin dünyadaki durumlarına nazaran Allah katında onlara azap etmeyecek kadar değerli olduklarını iddia ettiler.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

[900] Allah Teâlâ rızkın, gördüğü maslahatlara göre dilediği gibi paylaştır-dığı bir lütuftan ibaret olduğunu, icabında asi birine bol rızık verip itaatkâr olanın rızkını daralttığını, bazen tamamen bunun aksini yaptığını, bazen her iki gruba da bol bol verdiği gibi bazen her iki kesime de dar tuttuğunu, dolayısıyla hak etme esasına dayanan ödüllendirme işinin1 buna kıyaslana-mayacağını belirterek Müşrik iddialarının boş olduğunu ifade etmektedir. Rızkı kadretmek onu dar tutmak demektir. Nitekim ُُوَمَن قُدِرَ عَلَيْهِ رزِْقه (“Rızkı kendisine az verilmiş olan” [Talâk 69/7]) buyurmuştur; fiil şeddeli ve şeddesiz olarak يقَدر ve يـقَُدِّر şeklinde okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

[901] Ve mâ cemâ‘atu emvâlikum ve lâ cemâ‘atu evlâdikum bi’lletî tu-karribukum2 demek istiyor; çünkü kırık cem‘in âkil olanı da, gayr-ı âkil olanı da müenneslik bakımından aynıdır. التى’nin takvâ olması da caizdir ki Allah katında yaklaştırıcı sadece odur; yani mal ve evlâtla-rınız, işte buyaklaştırıcı değildir.3 Mallar ve evlâtlar cemaatler olduğun-dan, Hasan-ı Basrî [v. 110/728] [التى’yi] ellâtî şeklinde çoğul okumuştur. 1 Yani uhrevî ceza ve sevap işinin. / ed..nin neden müennes olduğunu açıklamaya çalışıyor. / ed’بالتي 23 Yani Allah katında tek yaklaştırıcı takvâdır; o mallarınız ve evlâtlarınız takvâ değildir ki sizi O’na yaklaş-

tırsınlar. Takvâ müennes bir kelimedir. / ed.

İfade bi’llezî yukarribukum şeklinde de okunmuştur ki bi’ş-şey’i’llezî yukar-ribukum (yaklaştıracak şey) demektir. Zülfâ ve zülfetun kelimeleri kürbâ ve kürbetun gibi olup mahallen mansūbdur; أنبتكم من الارض نباتا (“Sizi yerden bitki misali bitirdi.” [Nuh 71/17]) âyetinde olduğu gibi tukarribukum kurbeten (sizi yakınlaştırma ile yakınlaştırır) takdirindedir.

[902] “İman edip salih amel işleyenler hariç” ifadesi, “sizi yaklaştırmaz”-daki “sizi”den istisna olup, mallar, onu Allah yolunda harcayan salih mü-min hariç, kimseyi [Allah’a] yaklaştırmaz. Evlâtlar da onlara hayrı öğretip dini kavratan ve onları iyilik ve taat için hazırlayan hariç, kimseyi [O’na] yakın etmez anlamındadır.

] 903[ -terkibi masdarın mef‘ûle izāfeti kabilindendir; asıl ola جزاء الضعفrak birinci derecede le-hum en yücâzu’d-dı‘fe, sonra cezâüni’d-dı‘fe ve daha sonra cezâü’d-dı‘fi şeklinde ifade edilmiştir. الضعف ise (kat kat karşılık) جزاء hasenatlarının karşılığının bire on şeklinde kat kat verilmesi anlamındadır. İfade, “Onlar karşılık olarak kat kat mükâfat alacak kimselerdir.” anlamında cezâeni’d-dı‘fu ve “kendilerine kat kat karşılık verileceği” anlamında cezâu-ni’d-dı‘fe şeklinde de okunmuştur. Her ikisi de merfû‘ olarak cezâüni’d-dı‘fu şeklindeki okuyuşta الضعف kelimesi جزاء’dan bedeldir. فى الغُرفُات (has odalarda) ifadesi de Râ fethalı ve sakin olarak fi’l-ğurafâti ve fi’l-ğurfâti şeklinde, ayrı-ca fi’l-ğurfeti şeklinde okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

] 904[ يخلفه /yani onun yerine başkasını getirir; O’ndan başka ivaz فهو bedel veren yoktur; bu ivazı da ya bu dünyada, mal olarak veya ‘bitmez tükenmez bir hazine olan kanaat’ olarak ya da âhirette, onun dışındaki her ivazın ondan değersiz olduğu bir mükâfat olarak verir. Mücahid’in [v. 103/721] şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kendisine yetecek kadar malı olan iktisatlı davransın; çünkü rızık sınırlı bir şekilde pay edilmiştir. Onun pa-yına ayrılan az bir miktar olabilir. Bu durumda, o payı kendisine zenginlik verilmiş biri gibi harcarsa elinde olanın tamamını harcar ve sonra bir ömür boyu fakirlik içinde yaşar! “Her ne harcarsanız, O onun yerine başkasını getirir.” âyeti [“her harcananın yerine dünyada başkası verilir” şeklinde] tevil edilme-melidir; çünkü bu [yani, yerine başkasının verilmesi] âhirette olacaktır. Âyetin mânası ise “harcananın karşılığı olarak verilen şey O’ndandır” şeklindedir. “Nasiplendirenlerin en hayırlısı” ve en yücesi izzet sahibi olan Allah’tır;

çünkü O’nun dışında hükümdarın askerine, efendinin kölesine veya bir erkeğin ailesine sağladığı rızık, Allah’ın yaratıp onlar vasıtasıyla ulaştırdığı bir rızıktır; rızkı yaratan, rızka nail olanın kendisi vasıtasıyla onu elde ettiği sebepleri yaratan O’dur. Bir zat şöyle demiştir: Bana bulduran ve beni arzu edebilenlerden kılan Allah’a hamdolsun! Zira nice arzu eden vardır ki bula-maz, nice bulan da vardır ki arzu edemez.

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

[905] Bu söz meleklere hitap olmakla birlikte inkârcılara bir sitem olup meşhur:

[Hoş kokulu hür birine âşık oldu]Seni kastediyorum seni… işit ey komşum!

darb-ı meseli nev‘indendir. “( Mahşer günü) Allah şöyle der: ‘Ey Meryemoğ-lu İsa! Sen insanlara: ‘Beni ve anamı Allah’tan başka iki tanrı edinin’ dedin mi?!” [Maide 6/116] âyeti de buna benzer. Aslında Allah Teâlâ meleklerin ve Hazret-i İsa’nın, kendilerine takrir yoluyla sorulan bu sorudan münezzeh ve berî olduklarını biliyordu. Maksat, Allah’ın onlara söylemesi, onların da Allah’a söylemesi, O’nun sorması, onların cevap vermesi, böylece onlara dö-nük sitemin daha şiddetli, kınamanın daha etkili ve dolayısıyla mahcubiyetin daha büyük olması, küçüklük ve basitliklerinin daha yapışıcı [ayrılmaz bir vasıf ] olması, bunun anlatılmasının duyanlar için lütuf, kendisine anlatılanlar için de daha caydırıcı olması içindir.

م) [906] دو من وَليُِّنا -Yakınlık an ([Bizim velîmiz onlar değil, sadece Sensin] أنت lamındaki velyin müfâ‘ale babı olan müvâlât kelimesi mu‘âdâtın zıttı-dır; tıpkı Allāhumme vâli men vâlâhu ve ‘âdi men ‘âdâhu [Allah’ım! Ona sa-hip çıkanın velîsi Sen ol! Ona düşmanlık edenin düşmanı Sen ol!]1 hadisindeki gibi [Ahmed b. Hanbel, II, 262]. Mu‘âdât (düşmanlık) da, uzaklık anlamına gelen ‘advâ’dan gelmektedir. Velî ‘yakın olan’ için de, ‘kendisine yakın olunan’ kişi için de kullanılabilir. İfade “Yakın olduğumuz Sensin; bizimle onla-rın arasında herhangi bir yakınlık yok!” anlamındadır. Böylece, melekler Allah’a yakın ve inkârcılara uzak olduklarını ifade etmek suretiyle, on-ların kendilerine ibadet etmelerine rızalarının olmadığını belirtmekte-dirler; çünkü böyle bir sıfatı olan birinin hali buna zıt olur. “Hayır, bun-lar cinlere tapıyorlardı!” ifadeleriyle de şeytanları kastetmektedirler; 1 Hazret-i Ali hakkında. / ed.

zira müşrikler Allah’tan başkasına ibadet ederken bunlara itaat etmekte idiler. Ayrıca şeytanların onlara bir cin grubunun suretlerini gösterip “Bunlar me-leklerin suretleridir. Onlara ibadet edin!” dedikleri de ileri sürülmüştür. Keza, cinlerin putlara ibadet edilirken onların içine girdikleri ve onlara tapılmak suretiyle kendilerine de ibadet edildiği de iddia edilmiştir. يحشرهم ve يقول fiilleri Nunlu olarak da, Yâ’lı olarak da okunmuşlardır.1

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

[907] O gün hâkimiyet yalnızca Allah’a aittir; kimse kimseye ne fayda sağlayabilir ne de zarar verebilir; çünkü orası sevap ve ceza yeridir ve sevap veren, cezalandıran yalnızca Allah’tır. Dolayısıyla, âhiret yurdunun şartları mükellefiyet yeri olan dünyadakinden farklıdır. Dünyada insanlar kendi aralarında serbest bırakılmışlardır; birbirlerine zarar da verebilirler, fayda da. Bu ifadeyle, “O gün bir tek Allah’tan başka hiçbir kimse ne zarar verebi-lir ve ne de fayda sağlayabilir.” denilmek istenmektedir. Daha sonra, Allah Teâlâ لا يملك (sahip olmaz) fiiline ma‘tūf olan “zulmetmiş olanlara da deriz ki” buyurmak suretiyle zalimlere ceza vereceğini zikretmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

[908] İlk işaret Hazret-i Peygamber’e, ikinci işaret Kur’an’a, üçün-cü ise hakka aittir. Hak, bütünüyle nübüvvet meselesi ve İslâm’ın ken-disidir. وا ُ َ כَ ا َאلَ ifadesinde (demişlerdi nankörce inkâr edenler) وَ-yani kālû2denmemesinde-; ْ ُ אء َ א َّ َ ّ َ ْ ِ (gerçek kendilerine geldi-ğinde) buyrulmasında ve [ -kelimelerindeki] iki Lâm’da; ifade ا ve اsi söyleyenlerde ve ‘sözün söylendiği konu’da ve lemmâdaki mübâde-hede3 bu ilâhî sözün, büyük bir yadırgamadan, şiddetli bir öfkeden ve durumlarının ne kadar hayret verici olduğunu gösterme isteğin-den kaynaklandığına dair bir delil vardır. Adeta şöyle buyurmaktadır: 1 “… topladığımız ve… dediğimiz gün...” - “… topladığı ve… dediği gün...” / ed.2 Yani ibarenin akışı âyetteki iki قالوا’nun peşinden yine kālû (demişlerdi) denmesini gerektirirken, sözü

söyleyenlerin “nankör kâfirler” olduğu belirtilerek, açıkça قال الذين كفروا (demişlerdi nankör kâfirler!) denme-sinde. / ed.

3 Yani gerçek kendilerine gelir gelmez, -önünü ardını düşünmeden- inkâr ediverdiklerinin belirtilmesinde. /ed.

Bu inatçı nankör kâfirler, böylesine parlak bir hakikat hakkında, daha onu tatmadan, Allah’a karşı büyük bir cüretle “Bu, basbayağı bir büyüdür!” de-mişlerdi! Önce, Kur’an’ın büyü olduğuna, sonra da bunun [güya] ‘apaçık’ olduğuna, yani düşünen her akıl sahibinin ona büyü diyeceğine kesin bir şekilde hükmetmişlerdi!..

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

[909] “Yoksa Biz, ortak koştukları şeyleri haklı kılan güçlü bir kanıt mı indirmişiz bunlara?!” [Rum 30/35] âyetinde ifade edildiği gibi, kendilerine; şirk koşmanın doğru olduğuna delâlet eden okudukları kitaplar vermedik; ‘şirk koşmadıkları takdirde azaba maruz kalacaklarına’ dair bir uyarıcı da göndermedik. Yahut “Yoksa Biz kendilerine bundan önce bir kitap vermişiz de ona mı tutunuyorlar?!” [Zuhruf 43/21] âyetindeki gibi, Allah Teâlâ onları ilâhi dini olmayan, kendilerine kitap indirilmemiş, elçi de gönderilmemiş, câhiliye halkı, ümmî bir toplum olarak tavsif etmekte; dolayısıyla Ehl-i Ki-tab’ın -batıl üzere olsalar dahi- “Biz kitap ve şeriati olan, Tanrı elçilerinden bir elçiye dayanan kimseleriz!” demesi gibi, peygamberi yalanla itham et-mek için ne tutunacakları bir bakış açısına ne de ilişecekleri bir gerekçeye sahip olduklarını beyan etmekte; ardından, bu yalanlamalarına karşı kendi-lerini şöyle tehdit etmektedir: Bunlardan önce yaşamış olan; [Arapların] ken-dilerine sağladığımız imkânların yani verdiğimiz uzun ömür, bedenî kuvvet ve malın az bir miktarına bile nail olamadıkları milletler de peygamberle-rini yalanlamışlardı; ama onları bile yerle bir edip köklerini kazımıştık da, o medet umdukları şeylerden yardım istemelerinin kendilerine bir faydası olmamıştı!.. Bunlar [ Araplar] kim ki!..

א) [910] رُ َ ) dersi tekrarlama anlamındaki tedrîsden veya dera-se’l-kitâbe [kitap okudu] ve derrase’l-kütübe [kitapları okuttu] kullanımından gel-miş olarak, yüderrisûnehâ şeklinde; Dal şeddeli olarak, “kitaplardaki dersleri alırlar” anlamında yedderisûnehâ şeklinde de okunmuştur. אر kelimesi mirbâ‘ gibidir; “onda bir” ve “dörtte bir” anlamındadırlar.

[911] Şayet“Bunlardan öncekiler de yalanlamışlardı” ifadesi aynı an-lamı dile getirdiği halde tekrar “peygamberlerimi yalanladılar” denmesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: “Bunlardan öncekiler de yalanlamışlar-dı” ifadesi “Bunlardan öncekiler yalanlama fiilini işlemiş ve ona teşebbüs etmişlerdi” anlamında olduğu için, bu ifadeyle peygamberleri yalanlama-larının ondan kaynaklandığını açıklamış olmaktadır. Bu, birinin; “Falanca, inkâra teşebbüs etti ve Hazret-i Muhammed’i inkâr etti.” demesine ben-zer. Ayrıca, ا א ibaresine atfedilmiş de olabilir. Tıpkı mâ beleğa Zeydün وmi‘şâra fadli Amrin fe-tefaddale aleyhi [Zeyd, Amr’daki faziletin onda birine ulaşa-madı; o ondan daha üstündür] demen gibi.

[912] “Ama nasılmış Benim” daha önce yalanlayanları çarptırdığım “o berbat azabım!” Yani bunun benzerinden sakınsınlar.

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

[913] “Tek bir şey” yani tek bir haslet. Allah Teâlâ bu hasleti, atf-ı be-yanı olan “kalkmanız” ifadesiyle açıklamaktadır ki “kalkmaları” ile ya Haz-ret-i Peygamber’in meclisinden kalkarak, onun yanındaki toplantıyı terk edip dağılmaları veya iki ayağın üzerine dikilmeyi değil, mesele hakkın-da gayret edip onu önemsemeyi murat etmektedir. Mâna, “Ben size tek bir şey öğütlerim”; onu yaparsanız hakikati elde eder, kurtulursunuz: Sa-mimi bir şekilde Allah için ikişer ikişer ve teker teker hareket edip son-ra Muhammed ve getirdiği din üzerinde “düşünmeniz.” Böylece, iki kişi düşünürler ve her biri düşünmesi sonunda elde ettiği neticeyi diğeriyle paylaşır; iki dost ve insaflı kişi olarak onu değerlendirirler, kişisel arzuları onları saptırmaz, tarafgirlik ve asabiyet damarları kabarmaz; böylece doğru düşünme ve hak yolu bulma imkânı elde etmiş olurlar. Keza, teker teker hareket ettiklerinde, her biri inatlaşmaya girmeden adalet ve akl-ı selim-le tefekkür eder ve vardığı sonucu aklına ve zihnine, akıllı insanların bi-lip benimsediği yöntem ve hallere arz eder. İnsanların ikişerli ve tek tek farklı görüşlere sahip olmalarının sebebi, toplu hareketin zihinleri karış-tırması, gözleri kör etmesi, işin sonunu düşünmeye mani olması, tutarsız konuşmaya sevk etmesi, ayrıca bu durumda tarafsızlığın az, yoldan çık-manın çok olması, taassup tozlarının havaya kalkması ve insanların ken-di mezhep ve kabullerine destek vermekten başka bir şey yapmamalarıdır.

“Arkadaşınızda cinnet yoktur!” sözüyle nübüvvetin; altında dünya ve âhiret mülkünün bulunduğu muazzam bir şey olduğunu ve böyle bir konuda an-cak iki [tip] insanın iddiaya kalkışabileceğini göstermektedir: Kendisinden delil istenip de bundan âciz kaldığında düşeceği rüsvalığı önemsemeyen, hatta rüsvalık ve sonunda rezil olma diye bir şey bilmeyen bir deli ile ileri düzeyde akıllı olup da peygamberliğe lâyık insanlar arasından tercih edil-miş bir kişi. Böyle biri de ancak kesin delile dayanarak böyle bir iddiada bulunabilir. Aksi halde, akıllı biri, hakkında kesin delili olmayan bir husus-ta iddiaya kalkışmaz. Oysa siz de, Muhammed’in deli olmadığını, aksine Kureyş’in en akıllı, en ciddi ve keskin zekâlı, görüşü en isabetli, en doğru sözlü, en yüce şahsiyetli ve insanların teşekkür edilip övüldükleri şeylere en çok sahip olan kişisi olduğunu kesinlikle biliyorsunuz. Ki bunlar onun hak-kında olumlu düşünmenizi ve onun yalan söyleme ihtimaline karşılık doğru söylediği şıkkını tercih etmenizi sağlayabilecek şeylerdir. Bu yönde hareket ettiğinizde ise, kendisinden size bir delil sunmasını istemeniz size yetecektir. O bu delili ortaya koyduğunda da, onun apaçık bir uyarıcı olduğu açıkça ortaya çıkmış olacaktır.

[914] Şayet“Arkadaşınızda yoktur” cümlesi neye müteallıktır?” der-sen şöyle derim: Bu, Allah Teâlâ’nın, Peygamber’in durumu üzerinde nasıl düşünüp değerlendirme yapacakları hususunda kendilerini uyarmak üzere söylediği yeni bir ifade olabileceği gibi, “sonra düşünmeniz ve arkadaşınız-da herhangi bir delilik olmadığını bilmeniz” anlamında da olabilir. Ayrıca, א ’nın istifham edatı olabileceğini söyleyen de olmuştur.

[915] “Şiddetli bir azap öncesinde” ifadesi, Peygamber (a.s.)’in; “Ben kıyamet nesli içinde gönderildim.” ifadesi gibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

[916] “Tamamen sizin içindir” [ifadesi] “benim sizden istediğim tek ücret” cümlesinin cezasıdır ve ٍ َ ْ ِ رَّ َّאسِ ِ ِ ا َ ْ َ א َّ (“İnsanlara Allah’ın açtığı bir rahmeti tutacak yoktur.” [Fâtır 35/2]) âyetindeki gibi, “Sizden ücret olarak iste-diğim şey sizin içindir.” şeklinde düşünülmelidir. İfade iki mânaya gelmekte-dir: Birincisi, bir ücret istemenin asla söz konusu olmadığını ifade etmektir; arkadaşının kendisine bir şey vermediğini bildiği halde kişinin, -onun ken-disine bir şey vermediğini belirtmek amacıyla- alma fiilini olmayan bir şeye bağlayarak in a‘taytenî şey’en fe-huzhu [Bana bir şey verdiysen onu al!] demesi gibi.

İkincisi ise, “De ki: Buna karşılık, sizden -dileyenin, kendi Rabbine götüren bir yol benimsemesi dışında- hiçbir mükâfat istemiyorum!” [Furkān 25/57] ve “De ki: Ben buna karşılık, sizden, akrabanız olarak benimle gönül birliği et-meniz dışında hiçbir şey istemiyorum” [Şûra 42/23] âyetlerinde ifade edilen ‘üc-ret’in murat edilmiş olmasıdır; çünkü Allah’a götüren yolu benimsemek on-ların nasibi ve menfaatlerine olan bir şeydir. Akrabalık sebebiyle gönül birliği etmek de böyledir; zira akrabalık hem onu hem de onları içine alan bir şeydir.

[917] “O, her şeye şahittir;” koruyan ve hükmedip yönetendir, size na-sihat etmek ve sizi O’na çağırmak karşılığında sizden bir ücret istemediğimi ve bir şey beklemediğimi bilir!

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

[918] Kazf ve remy ok vb. bir şeyi kuvvetli bir şekilde atmak olup, ba-zen hakiki mânadan alınıp isti‘âre yapılmak suretiyle koymak anlamında kullanılırlar. َ ْ ُّ ُ ا ِ ِ ُ ُ ِ فَ َ َ ;Kalplerine korku attı/saldı” [Ahzab 33/26“) وَHaşr 59/2]) ve ِت ُ َّא ِ ا ِ ِ ِ ْ -âyetlerin (onu sandığa at/koy” [Taha 20/39]“) أنَِ اde de bu anlamdadır. “Hakkı atar” ifadesi “onu peygamberlerine ulaştırır ve gönderir” veya “onunla batılı def eder ve yok eder” anlamındadır. ُم َّ َ بِ ُ ُ ve isminin mahalline veya إنّ ,ifadesi (bütün gaybları hakkıyla bilir) اف ’da gizli zamire ma‘tūf olarak yahut mahzuf bir mübtedanın haberi olarak merfû‘ dur. Ayrıca, ر kelimesinin sıfatı ya da medih olarak ‘allâ-me’l-ğuyûb şeklinde mansūb da okunmuştur. ب ُ kelimesi ise, her üç اhareke ile de okunmuştur; ğiyûb biyût gibidir; ğayûb ise sabûr gibi olup “gaip olan ve son derece gizli olan” demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

[919] Canlı bir varlık bir fiili ya ilk defa yapıyordur veya tekraren yapı-yordur. Öldüğünde ise, artık ne baştan yapması ne de tekraren yapması söz konusudur. Bundan dolayıdır ki, lâ yübdiu ve lâ yu‘îdu sözlerini Araplar yok olmak anlamında mesel olarak kullanmışlardır. Abîd [b. el-Abras]’ın şu sözü de bu kabil bir ifadedir.

Abid, ailesinden ayrıldı ve yok oldu. Artık bugün ne baştan bir şey var edebilir ne de tekraren.

[920] Mâna; “Artık hak geldi, batıl öldü.” şeklindedir. Tıpkı “Hak gel-di batıl can çekişmekte!” [İsra 17/81] âyetinde olduğu gibi. Nitekim İbn Mes‘ûd’un şöyle dediği nakledilmiştir: Hazret-i Peygamber Mekke’ye girdi; Kâbe’nin etrafında 360 put vardı; onları kayın ağacından yapılmış bir so-payla deviriyor ve “Artık hak geldi, batıl öldü! Çünkü batıl yok olup git-meye mahkûmdur!..” diyordu. [Müslim, “Cihâd ve Siyer”, 87] “Hak gelmiştir; artık bâtıl, yeni bir şey ortaya koyamayacağı gibi, bir şeyi de geri getiremez.” [âyetinde] hak Kur’an anlamındadır; hakkın İslam olduğu da, kılıç olduğu da söylenmiştir. Bâtıl ise Allah’ın belâsı İblis’tir; yani o baştan da yaratamaz, tekraren de yaratamaz. Baas edecek olan, sadece Allah’tır. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728], “O, adamlarına; hayrı ne baştan verebilir ne de tekraren verebi-lir; yani onlara ne dünyada ne de âhirette yarar sağlayabilir!” dediği rivayet edilmiştir. Zeccac [v. 311/923] ise, א ’yı istifham kabul ederek, “ İblis neyi baştan ve tekraren var edebilir ki?” anlamında olduğunu söylemiştir. Şey-tan’a bâtıl denmesi ise, batıl sahibi -veya helâke mahkûm- olduğu içindir. Nitekim ona, bir şey helâk olduğu zaman kullanılan heleke ile aynı anlama gelen şâta fiilinden gelmek üzere şeytān [helâk olan] denmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

[921] Orta harf [Dāt] birincide fethalı, ikincide kesreli olarak ... َ ّ ِ -şeklinde ve Dāt ilkinde kesreli, ikincisinde fethalı olarak daliltu… edal أ

lu şeklinde de okunmuştur ki bu, iki lügattır. Tıpkı zaleltü - ezıllü ve zaliltü - ezallü kullanımlarındaki gibi. Ayrıca [ da] Hemze kesreli, Dat da fethalı’أolarak idallu şeklinde de okunmuştur.

[922] Şayet“Sapmışsam kendi aleyhime sapmışımdır.’ ifadesi ile “Rabbimin bana vahyettikleri sayesindedir.’ ifadesi arasında karşılık-lılık nerede? [Bu iki ifade arasında tekabül olması için] ‘Sapmışsam kendi aley-hime sapmışımdır, yok doğru yoldaysam ancak kendim için doğru yol-dayımdır.’ denilmeliydi. Tıpkı ‘Kim salih amel işlerse, kendi lehinedir; kim kötülük yaparsa, o da kendi aleyhinedir.’ [Fussilet 41/46] ve ‘Artık kim doğru yola gelirse, kendi lehinedir; kim de saparsa, yine kendi aley-hine sapmış olur!’ [Zümer 39/41] âyetlerinde olduğu gibi. Veya ‘Ben sa-dece kendi yüzümden sapmışımdır.’ buyrulmalı değil miydi?” dersen şöyle derim: Bu iki ifade mâna bakımından birbirlerinin karşılığıdır; çünkü nefsin aleyhine olan her şey kendisi sebebiyledir; yani onun için vebal teşkil eden ve zararlı olan her şey kendisi sebebiyle olmaktadır.

İnsanın lehine olan ve ona yarar sağlayan her fiil ise Rabbinin hidayet ve tevfîki iledir ve bu, bütün mükellefleri kapsayan genel bir hükümdür. Allah Teâlâ resûlüne, -kendisi katındaki yüksek konumuna ve doğru yolda olması-na rağmen- ‘sapma’yı kendisinden bilmesini emretmiştir. Dolayısıyla, diğer insanlar bu kapsama evleviyetle dâhildirler.

[923] “O, gerçekten işitir, yakındır.” Sapıtan ve hidayette olan herkesin söz ve fiilini idrak eder, onlardan hiçbir şey O’na gizli kalmaz.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

ى [924] cümlesinin cevabı mahzuf olup, “büyük bir (görseydin) و şey ve korkunç bir hal görürdün!” şeklinde düşünülebilir. , ا , إذا , وا ve fiillerinin tamamı aslında mazi ifade etmelerine rağmen اburada istikbal murat edilmektedir; zira Allah’ın gelecekte yapacağı şey, gerçeklik bakımından olmuş bitmiş bir şey gibidir.

[925] Dehşete düşme vakti diriliş ve kıyamet vaktidir. Bunun ölüm ol-duğu da, Bedir gazvesi olduğu da ileri sürülmüştür. Yine, İbn Abbas’dan, âyetin Beydâ’nın yere batması hakkında nâzil olduğu rivayet edilmiştir. Buna göre, seksen bin kişilik bir ordu Kâbe’yi yıkmak için hücum edecek-lerdi, fakat Beydâ’ya vardıklarında bir yer sarsıntısıyla yere batmışlardır.

[926] “Kaçacak delik bulamadıkları” yani Allah’ın hükmünün dışına çıkamadıkları [zaman]. َت ifadesi fe-lâ fevtun şeklide de okunmuştur. “Yakın bir mekânda yakalanma” [i] diriltildikleri zaman mahşer yerinden cehenneme giden yolda veya [ii] öldükleri zaman yerin üzerinden içine doğru girdiklerinde ya da [iii] Bedir çölünden o ‘kör kuyu’ya vardıklarında yahut [iv] yere batırıldıkları zaman ayaklarının altından yakalanmalarıdır.

[927] Şayet“وا kelimesi neye ma‘tūftur?” dersen şöyle derim: Ya وأ“dehşete kapıldıkları kaçacak yer bulamadıkları, dolayısıyla kendileri için kaçacak bir yerin olmadığı” anlamında olmak üzere ا ِّ kelimesine veya “dehşete kapılıp kaçacak bir yer bulamadıkları ve yakalandıkları zaman” anlamında olmak üzere ت ’ye ma‘tūftur. [ت وا] ِ nin mahalline’وأُma‘tūf olarak, “Orada kaçış yoktur; yakalanma vardır orada!” anlamında olmak üzere ve ahzun şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

[928] “Artık ona” yani Muhammed (a.s.)’a “iman ettik.” Çünkü “Arkadaşı-nızda cinnet yoktur.” [Sebe’ 34/46] âyetinde ondan bahsedilmişti. אوش tenâvül ile aynı mânada olmakla birlikte,yakındaki bir şeyi kolayca elde etme anlamına ge-lir; [müte‘addî olarak] nâveşehû yünâvişuhû ve tenâveşehu’l-kavmu dendiği gibi, nâşe ba‘duhum ba‘dan (savaşta birbirlerini talep ettiler) anlamında tenâveşû fi’l-harbi da denir. Bu kelime onların olmayacak bir şeyi talep ettiklerini, yani müminlere imanları dünyada yarar sağladığı gibi onların da o zamanda imanlarının kendile-rine yarar temin etmesini istemelerini bir benzetme ile ifade etmektedir. Onların durumu, bir kimsenin bir şeyi bir arşın mesafeden yorulmaksızın kolayca elde etmesine bakarak, bir ok atımı mesafeden de elde etmek istemesine benzetilmiş-tir. אوش kelimesi ec’üh ve ed’ür kelimeleri gibi zammeli bir Hemze ile אؤش şek-linde de okunmuştur. Ebu Amr’ın [v. 154/771] kelimeyi tenâüş şeklinde okuduğu nakledilmiştir ki, tenâüş Hemzeli bir kelime olup, kişinin yavaş hareket edip geç kaldığında neeştü demesinden gelir. Şu beyit de bundandır;

Arkadaşım sonunda bana itaat etmiş olmayı temenni etti. [Köprünün altından çok sular aktı çünkü!.. (Nasihat ve görüşlerimin isabetli olduğu ortaya çıktı.)]

[neîşen] “sonunda” demektir.[929] “Gayb hakkında atıp tutuyorlardı!” ifadesi, [i] geçmişteki hallerini

hikâye eden “inkâr etmişlerdi” ifadesine ma‘tūftur; yani “ gayb” hakkında konuşuyorlar ve bunu “uzaktan uzağa” yapıyorlardı ki bu sözleri, Hazret-i Peygamber hakkındaki ‘yalancı!’ ve ‘büyücü!’ iddialarıdır. Zira bu iddia vâ-kıf olunamayan bir durum ve gayb hakkında konuşmaktır; çünkü Hazret-i Peygamber’in ne büyü yaptığını ne şiir ne de yalan söylediğini görmüşlerdi. Ve bu gayba Hazret-i Muhammed’in gerçek durumuna uymayan bir şekil-de temas ediyorlardı; çünkü onun getirdiği dine en uzak şey şiir ve büyü idi; bildikleri, gözlemledikleri üzere, [el-Emîn dedikleri] Muhammed’in en uzak olduğu şey de yalan söylemek ve aldatmak idi.

[930] Fiil, yukzefûne bi’l-ğayb ( gayb kendilerine atılıp duruyordu!) şek-linde meçhul olarak da okunmuştur. Bu durumda, “Bu iddiaları onlara şey-tanları getirip, telkin ediyordu!” anlamında olur. [ii] İstersen, “ona iman ettik dediler” cümlesine de atfedebilirsin ki bu durumda onların, dünyada etme-dikleri imanı, âhirette ‘Artık iman ettik!’ demek suretiyle akla aykırı bir şekil-de elde etmek istemeleri, uzaklığı sebebiyle düşmesi istenen yere ulaşması dü-şünülemeyecek bir şeyi akılsızca atan birinin bunu isteyişine benzetilmiş olur.

[931] Burada gayb “gaip olan şey” anlamındadır. Gayb derken, “şiddetli bir azap öncesinde” [Sebe’ 34/46] âyetinde ifade edilen şiddetli azabın kas-tediliyor olması da mümkündür; çünkü “Azaba uğrayacak değiliz!” [Sebe’ 34/35] diyerek, âhiret şartlarını dünyadakine kıyaslıyor ve “Şayet sizin dedi-ğiniz gibi kıyamet kopacak, ceza ve mükâfat olacak olursa, biz Allah’ın bizi azaba duçar etmeyeceği kadar değerliyizdir O’nun katında!” diyorlardı. İşte onların uzaktan atıp tuttukları şey bu idi. Ve bu, âhiret şartları yükümlülük yurdu olan [dünya] ile kıyaslanamayacağı için, gaybdır; uzaktan atmadır.

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

[932] “Arzu ettikleri” yani o gün imanın bir fayda vermesi ve onunla cehennemden kurtulup cennete girecekleri veya “Bizi geri gönder de, sa-lih amel işleyelim!” [Secde 32/12] âyetinde ifade edildiği gibi, dünyaya geri dönecekleri şeklindeki arzuları. “Benzerlerine” yani benzerleri olan diğer ümmetlerin inkârcılarına ve kendileri gibi bir inanca sahip olanlara.

[933] kelimesi “sanık durumuna düşürdü; töhmet altına soktu” anlamındaki erâbehûdan veya “kişi şüphe sahibi oldu; şüpheye düştü” anla-mındaki erâbe’r-raculü ifadesinden gelmektedir ki ikisi de mecazdır1; ancak bu ikisi arasında şöyle bir nüans vardır: Mürîb; ilkinde irâbenin kendisi hakkında doğru olacağı zatlardan ma‘nâya nakledilmiş2; ikincide ise şek-kin sahibinden şekke nakledilmiştir.3 Tıpkı şi‘run şâ‘irun (şairâne bir şiir) demen gibi.

Hazret-i Peygamber’in “Her kim Sebe’ suresini okursa, kıyamet günü onun yoldaşı olmayan ve kendisiyle musafaha etmeyen ne bir resul kalır ne de bir nebi!” buyurduğu rivayet edilmiştir.

1 Yani irâbe fiili şekk kelimesinin sıfatı olmakla birlikte, kişiyi töhmete / şekke düşüren, şek değildir. / ed. 2 Kişi [zat] değil de, şekkin kendisi [ma‘nâ] töhmete düşürmüş oluyor. / ed. 3 Yani irâbenin sahibi, şüpheye düşen kişi iken, irâbe [şüpheye düşme] şekkin sıfatı yapılmıştır. “Kuşkucu

bir şüphe!..” / ed.

Bu bölümü tek başına aç →