KEŞŞÂF TEFSİRİ
Saf Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
çünkü O’dur ‘mutlak izzet ve hikmet sahibi’ (Azîz, Hakîm).
2. Âyetin Tefsiri
dır. Tıpkı َ ِ (Ne ile?), َِ (Ne hakkında?), ِ (Neden ötürü?), َ (Hangi
şeyden?), َم مَ ve (?Neye) ا َ (Neye binaen?) sözlerindeki harf-i cerler gibi. א) َ ِ ’dan) Elif ’in hazfedilmesi, Mâ ve Lâm harfinin bir tek şey gibi olmasın-dandır. Bu ikisinin kullanımı soru soranın sözünde çokça vaki olmaktadır. Aslının kullanımı ve ( ْ َ ِ şeklinde) sekte Hâ’sı üzerinde vakfetme veya ( ْ
ِ şeklinde son harfi) sakin kılma az olarak gelmiştir. Geçiş hâlinde sakin kı-lınması, bunun vakıf yerine icra edilmesi sebebiyledir. Tıpkı Hâ ile ve haz-fedilmiş olarak Hemze’nin harekesinin bu Hâ üzerine bırakılmasıyla: ْ َ َ ْ َ َ .şeklinde işitildiği gibi ارْ
[1442] Bu ifade yalan söylemeyi de verilen sözde durmamayı da içerir. Rivâyete göre müminler savaşla memur olmadan önce “Allah’a göre amel-lerin en sevimli olanının ne olduğunu bilseydik, mutlaka onu işler ve mal-larımızı da canlarımızı da o uğurda seve seve verirdik!” demişlerdi. Derken, Allah Teâlâ onlara kendi yolunda cihad edilmesi gerektiğini göstermiş; fa-kat onlar Uhud günü cihattan yüz çevirmişlerdi. İşte âyette bunun üzerine onlara serzenişte bulunulmaktadır.
[1443] Söylendiğine göre Allah Bedir şehitlerinin nâil olduğu muazzam sevabı haber verince onlar: “Şayet herhangi bir savaşla karşılaşırsak bütün imkânımızı buna sarf edeceğiz” demişlerdi; ama Uhud günü firar etmiş ve sözlerinde durmamışlardı. Yine söylentiye göre bir kimse öldürmediği hâl-de “öldürdüm”; mızrak ve kılıç vurmadığı hâlde “vurdum” ve sabretmediği hâlde “sabrettim” dermiş…
[1444] Yine söylentiye göre adamın biri Müslümanlara eziyet ediyor ve onları yaralıyormuş. Nihayet Suheyb onu öldürmüş, bir başkası da bunu kendine mal etmişti. Hazret-i Ömer, Suheyb’e “Onu senin öldürdüğünü Peygamber’e haber ver!” deyince, Suheyb “Ben onu sırf Allah ve Resulü adı-na öldürdüm!” demişti. Bu sefer Ömer “Yâ Resûlallah! Onu Suheyb öldür-dü!” deyince, Peygamber “Böyle mi ey Ebû Yahya?” diye sormuş, Suheyb de “Evet!” demişti de bu âyet işi kendisine mal eden kişi hakkında inmişti.
[1445] Hasan-ı Basrî’den rivâyet edildiğine göre bu âyet münafıklar hakkında inmiş olup onlara “Ey iman edenler!” diye seslenilmesi onların ve imanlarının alay konusu edilmesi sebebiyledir1.
3. Âyetin Tefsiri
[1446] Bu en fasih ve mâna yönünden en beliğ bir kelâmdır. “Büyük bir nefret” derken, bunda lâfzının dışında taaccüp kastedilmiştir. Tıpkı şu şiirde olduğu gibi:
[Cessâs’ın komşusu olan kadının bir devesine karşılık Küleyb’i öldürdük!]Ne değerliymiş bu deve ki, karşılığında Küleyb (gibi biri) öldürüldü!2
Burada taaccübün anlamı, dinleyenlere durumun vahametini anlatmaktır; çünkü ancak benzer ve emsallerinin dışında kalan bir şeyden ötürü taaccüp edilir. ( َ ُ ا (fiili, müsnedün ileyh olan כَ fâ‘iline isnat edilmiş (söylemeniz) ان olup ًא lâfzı da bu fâ‘ilin tefsiri (temyizi) olarak mansūb kılınmıştır; bu da yapmayacağı bir şeyi söylemelerinin, aşırı nefrete yol açması sebebiyle katıksız tam bir nefret vesilesi olduğunu göstermek içindir. Makt (hışım) lâfzının ter-cih edilişi, bunun nefretin en şedit ve mübalağalısı olmasındandır. Bununla ilgili olarak, “kişinin, babasının geride bıraktığı eşine kıydığı Cahiliye nikâhı-na” nikâhu’l-makti (nefretlik nikâh) denilmiştir. Nefretin en şedit ve en aşırısı kılınması gayesiyle, (âyette) sadece nefreti büyük kılmakla yetinilmemiştir. (Zira) “Allah katında” denmesi bundan da mübalağalıdır; çünkü bunun nef-retlik oluşunun büyüklüğü Allah katında sübut bulunca, artık onun büyük-lük ve şiddeti tamama ermiş, onunla ilgili şüpheler giderilmiş olur.
[1447] Rivâyete göre Seleften birine “Bize hadis rivâyet et!” denince, bir şey söylememiş. Tekrar “Bize hadis rivâyet et!” denince, bu sefer: “Yapma-yacağım şeyleri söyleyerek, Allah’ın nefretini çekmemi mi bana emrediyor-sunuz!?” demiş.
4. Âyetin Tefsiri
[1448] Bu âyetin, sözünde durmayana Allah’ın nefretinden söz edildik-ten hemen sonra gelmesinde; gazabın kâfirlerle savaşma konusunda sebat vaadinde bulunup, bunu yerine getirmeyenlerin sözüne taalluk ettiğine dair bir delil vardır. [ن ِ א ُ fiilini] Zeyd b. Ali ( v. 122/740), Tâ’nın fethasıyla yukātelûne (kendileriyle savaşılanları) şeklinde okumuştur. Fiil, yukattelûne (kendileriyle tek tek savaşılanları) şeklinde de okunmuştur.1 Yani “Ey etmediği hâlde iman ettim diyenler!” / ed.2 Bkz. Keşşaf Tefsiri, İbrâhîm 14/5’in dipnotu / ed.
] 1449[ א َ (saflar hâlinde) derken, bu ya “kendilerini safa dizdikleri hâl-de” ya da “safa dizildikleri hâlde” anlamına gelir.
[1450] Hiçbir açık ve gedik olmaksızın birbirine kenetlenmiş olmak bakımından “âdeta” kurşunla berkitilmiş, sapasağlam “bir bina gibi [saflar hâlinde savaşırlar].” Şu da söylenmiştir: Müminlerin ‘söz (ve gönül) birliği’ etme bakımından birbirine kenetlenmiş bir bina gibi sebat etmekte kararlı oldukla-rı da kastedilmiş olabilir.
[1451] Bu âyette, piyade olarak savaşmanın daha faziletli oluşuna bir delil olduğu da söylenmiştir; çünkü atlılar bu vasıfta saf oluşturamazlar.
َאنٌ [1452] ْ ُ ُ א כَא َ ifadesi iç içe iki hâldir1.
5. Âyetin Tefsiri
] 1453[ ifadesi, “Yad et!” veya “Onlara diyeceğini dediğinde (Hani) واذْşöyle şöyle oldu” şeklindeki bir cümle takdiriyle mansūb kılınmıştır.
[1454] “(Niçin) bana eziyet verirsiniz?!” Onlar Hazret-i Mûsâ’ya envâi-çeşit eziyet veriyorlardı; şahsına isnat ettikleri kusur ve ayıplar, mu‘cizelerini inkâr etmeleri, faydaları sonunda kendilerine dönecek olan hususlarda ona karşı gelmeleri, sığıra tapmaları, Allah’ı açıkça görmek istemeleri ve Allah’ın ve Mûsâ’nın hakkını zayi etme anlamına gelen tekzipleri bunlardan bazılarıdır.
نَ [1455] ُ َ ْ َ ْ َ ifadesi hâl konumundadır; yani “benim gerçekten Allah وَtarafından size gönderildiğimi” kesin bir bilgiyle “bildiğiniz hâlde bana ezi-yet ediyorsunuz!” Oysa bu konudaki bilginiz, bana eziyet etmenizi ve hakir görmenizi değil, bana tazim edip saygı göstermenizi gerektirir; çünkü Allah’ı ve O’nun azametini gerçekten kavrayan biri, Allah’a tazimde bulunmanın O’nun elçisine tazimde bulunmaktan geçtiğini ve Allah’ın azabının ona eza veren kimseyi gelip bulacağını bildiği için O’nun elçisine tazimde bulunur.
[1456] “Ne zaman ki” haktan “saptılar”, lutuflarını onlardan menede-rek “Allah da kalplerini saptırıverdi! Çünkü fâsık bir kavmi Allah doğru yola getirmez” yani onlara lutufta bulunmaz; çünkü onlar lutfa lâyık kim-seler değillerdir. 1 “Kurşunla berkitilmiş bir bina gibi” ifadesi “saflar hâlinde”nin hâli, “saflar hâlinde” ifadesi de “savaşır-
lar”ın hâlidir. / ed.
[1457] Şayet“ن ْ deki’و َ ’ın anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Bunun anlamı pekiştirmedir. Âdeta “Hiçbir şüphe barındırmayacak kesin bir bilgiyle bildiğiniz hâlde” buyrulmaktadır.
6. Âyetin Tefsiri
[1458] Denilmiştir ki Hazret-i Îsâ’nın: “Ey İsrâiloğulları!” deyip de Hazret-i Mûsâ gibi: “Ey kavmim!” dememesinin sebebi, onlarla kendisinin kavmi olmalarını getirecek hiçbir nesep bağının bulunmamasıdır.
[1459] Ayetin anlamı şudur: Benden önce geçen “ Tevrat’ı” tasdik edici olduğum “ve benden sonra gelecek bir peygamberi” müjdelediğim hâlde size peygamber gönderildim; yani benim dinim, Allah’ın gelmiş geçmiş ve gelecek tüm kitaplarını ve peygamberlerini tasdikten ibarettir.
ي [1460] ifadesi, Yâ’nın sükûnu ve fethasıyla ( ُ ُ ْ ى ا ِ ve َى ِ
ُ ُ ْ -okunmuştur; Halil (v. 175/791) ve Sîbeveyhi (v. 180/796) fethayı ter (اcih ederler.
[1461] Kâ‘b’dan (v. 32/653) rivâyet edildiğine göre, Havariler Hazret-i Îsâ’ya “Ey Allah’ın ruhu!1 Bizden sonra gelecek bir ümmet var mı?” diye sormuşlar; o da “Evet! Ahmed’in ümmetidir; (onlar) hikmet ve ilim sa-hipleridir; seciyeli, takvâ sahibi kimselerdir. Derin kavrayış açısından pey-gamberler gibidirler. Azıcık rızka bedel Allah’tan hoşnutturlar; azıcık bir amellerine karşılık da Allah onlardan hoşnuttur” demiş.
[1462] Şayet“ًא (tasdik edici olarak) ve ا ً (müjdeleyici olarak) ifadeleri ne ile mansūb kılınmıştır; ل deki “gönderilme” anlamıyla mı’رyoksa כ -kelimesiyle mi?” dersen şöyle derim: Bilakis, “gönderil (size) اme” anlamıyla mansūb kılınmıştır; çünkü כ ل ifadesi ا ün sılasıdır ve’رbu yüzden hiçbir fonksiyonu yoktur; zira harf-i cerler bizatihi değil; fakat barındırdıkları fiil anlamıyla fonksiyoneldirler. Binaenaleyh, bunlar sıla olarak vaki olduklarında fiil anlamı içermezler; o hâlde nasıl amel etsinler?
[1463] (“Bu apaçık bir büyüdür!” anlamındaki ٌ ِ ُ ٌ ِْ ا ) hâzâ sâhirun
mubînun (Bu apaçık bir büyücüdür!) şeklinde de okunmuştur. 1 Allah tarafından “diriltici bir soluk / ilahi bir nefes” [ ا olarak gönderilen (Nisâ 4/171) Îsâ [روح
Mesih; hikmetini ve ruhunu kaybeden Yahudi şeriatını özüne, makāsıdına döndürmeye, dini şekil ve merasimden kurtarmaya çalışmıştı… / ed.
7. Âyetin Tefsiri
[1464] Rabbi kendisini bir elçisinin diliyle, iki cihanın saadetini barındı-ran İslâm’a çağırdığı hâlde, O’na icabet edecek yerde, ‘Allah’ın, kullarını hak-ka daveti’ demek olan kelâmına “Bu bir büyüdür!” diyerek Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalimi olabilir mi? Çünkü sihir boş bir şeydir, kamuflajdır.
[1465] ( َ ْ ُ َ ُ ifadesini) Talha b. Musarrif (v. 112/730) [çağrıldığı hâlde] وَaynı mânada ve huve yudde‘â okumuştur. (“Onu yokladı” anlamında) leme-sehû da, iltemesehû da denilebildiği gibi,(“onu çağırdı” anlamında) de‘âhu da, idde‘âhu da denilebilir1. Talha’nın, yed‘û (çağırır) anlamında yedde‘î oku-duğu da rivâyet edilmiştir ki, çağıran Allah Teâlâ’ olmaktadır.
8. Âyetin Tefsiri
] 1466[ ونَ ُ ِ ُ وا ُ ِ ْ ُِ ’nun aslı, tıpkı Berâe sûresinde [Tevbe 9/32] geldiği gibi
وا ُ ِ ْ ُ ونَ انْ ُ ِ ُ ’dur. Bu Lâm; ci’tuke li-ikrâmike (ikramın için [yani ikramını talep ederek] sana geldim) sözündeki gibi “isteme” anlamı içermesi sebebiyle, pe-kiştirmek için “istiyorlar” fiilinin yanı başına ziyade kılınmış gibidir. Tıpkı lâ ebâke (Senin baban yok!) ifadesindeki nispet anlamını pekiştirmek için lâ ebâ le-ke (Senin “baba” namına hiçbir şeyin yok!) ifadesinde Lâm’ın ziyade kılınması gibi.
[1467] Allah’ın nûrunun onların (o küçücük) ‘ağız’larıyla söndürülmesi, onların Kur’ân için: “Bu bir büyüdür!” demek suretiyle İslâm’ı hükümsüz kıl-ma isteklerinden ötürü onlarla alay etmektir. Onların bu durumu, söndürmek için ağzıyla güneşin ışığına üfleyen kimsenin durumuyla sembolize edilmiştir.
[1468] “Oysa Allah, nurunu her dem tamamlamaktadır.” Yani hakkı tamamlayıp, nihai hedefine vardırmaktadır. (ِرِه ُ ِ ُ şeklinde) izâfetle de okunmuştur.2
9. Âyetin Tefsiri
dem mutlaka tamamlar / tamamlamaktadır.” anlamı varken, izâfetli ِرِه kıraatinde, “Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır” şeklinde ileriye dönük bir müjde ve vaat söz konusudur. / ed.
[1469] “Bütün dinlere” yani kendisine muhalif olan dinlerin tamamın-dan “daha parlak kılmak” yani onların üzerine çıkartmak “için [elçisini] hak din” yani Haniflik dini “ile [gönderen O’dur].”
[1470] Hayatım üzerine ant içerim ki, Allah bunu gerçekten yapmıştır! Öyle ki, ayakta kalan hiçbir din yoktur ki, İslâm dininin karşısında mağlup ve perişan olmasın! Mücâhid’den (v. 103/721) rivâyet edildiğine göre, Haz-ret-i Îsâ indiğinde yeryüzünde İslâm’dan başka din olmayacakmış.
[1471] ( -ifadesi) ersele nebiyyehû (nebisini gön [elçisini gönderen] ار رderen) şeklinde de okunmuştur.
12. Âyetin Tefsiri
[1472] ( ْ כُ ِ ْ ُ ) şeddeli ve şeddesiz okunmuştur.1
[1473] “Siz (…) iman edersiniz...” ifadesi yeni bir cümledir; âdeta “Peki ne yapacağız?” demişler de buna karşılık “Siz iman edersiniz...” buyurmuş gi-bidir. Ve bu, (“iman edin!” şeklinde) emir anlamı taşıyan bir haber sîgasıdır2. Bunun için, cevap כ ْ
ِ ْ َ şeklinde (meczum) sevk edilmiştir. İbn Mes‘ûd’un âminû bi’llâhi ve rasûlihî ve câhidû (Allah ve Resulü’ne iman edin; cihat edin!) şeklindeki kıraati de buna delâlet etmektedir. Şayet“Bu, neden haber tarzı üzere getirilmiştir?” dersen şöyle derim:Emre amade olmanın gerekli-liğini bildirmek için. Allah Teâlâ, -sanki bu emri yerine getirilmiş gibi- vücut bulmuş bir iman ve cihattan haber vermektedir. Bunun benzeri, dua ede-nin: (“Allah seni bağışlasın!” anlamında) ğafara’llāhu le-ke ve yağfiru’llāhu le-ke demesidir ki mağfiretten kuvvetli ümit sebebiyle âdeta gerçekleşmiş gibi bahsedilmiştir. Şayet“ Ferrâ’nın (v. 227/822); bunun3 ‘Size göstereyim mi?’ ifadesinin cevabı olduğuna dair görüşünün bir açıklaması var mı?” dersen şöyle derim:Bu şöyle açıklanabilir: ‘Gösterme’nin ilgi alanı ticarettir; ticaret ise iman ve cihat olarak tefsir edilmektedir. Buna göre sanki “İmanı ve cihadı ticarete konu etseniz de O da sizi bağışlasa olmaz mı?!” denmiş olmaktadır.1 Tuncîkum (sizi kurtaracak) - tunecccîkum (hepinizi kurtaracak). / ed. 2 Zemahşerî, âyetin atıf edatı olmaksızın sevk edilişini “fasıl” yapılanmasına bağlamaktadır. / çev. 3 Yani “O da sizin günahlarınızı bağışlar” ifadesinin. / ed.
Şayet“Peki, Zeyd b. Ali’nin, tu’minû ve tucâhidû şeklindeki (meczûm) kı-raati nasıl açıklanabilir?” dersen şöyle derim:Bu da, emir Lâm’ının gizlen-mesi esasına dayanmaktadır. Tıpkı A‘şâ’nın şu şiirinde olduğu gibi:
Muhammed! Senin canına feda olsun bütün canlarSen herhangi bir konuda endişelendiğinde1
[1474] İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre, âyet müminlerin: “Allah’a göre en sevgili amelin ne olduğunu bilseydik onu mutlaka yapardık!” demeleri üzerine inmiştir. Bunun üzerine, -Allah’ın dilediği kadar- “Keşke bu ticaretin ne olduğunu bilseydik!” demeye devam etmişler; nihayet “siz (…) iman eder-siniz...” buyrularak bu ticaretin ne olduğu kendilerine gösterilmiştir. Bu; ن cümlesinin yeni bir cümle olduğunu göstermekte; nefsin, işin özünü kavrayıp beklenti içine girmesinin ardından verilen bir emrin, o emirle ansızın karşılaş-masından daha etkili ve daha şâyan-ı kabul olacağına delâlet etmektedir.
[1475] “Bu” yani iman ve cihat adına zikredilenler “sizin için” malları-nızdan ve canlarınızdan “daha hayırlıdır.”
[1476] Şayet“Bir bilseniz...’ ifadesinin anlamı nedir?” dersen şöyle de-rim:Şudur: Bunun sizin için ne kadar hayırlı olduğunu bilseydiniz bu sizin için çok iyi olurdu; çünkü bunu öğrenipkesin olarak inandığınızda, iman ve cihadı canlarınızı ve mallarınızı sevdiğinizin fevkinde sevmiş ve böylece halâs ve felâha ermiş olurdunuz.
13. Âyetin Tefsiri
[1477] “Hoşunuza gidecek bir başka şey…” Yani zikredilen uhrevî mağfiret ve sevap nimetine ilaveten, size dünyada [avans olarak] verilecek, ‘hoşunuza gidecek’ bir diğer nimet “ise…” [buyurduktan] sonra, bu nimetin ne olduğunu şu sözüyle açıklamıştır: “Allah’ın yardımı ve yakın” peşin “bir fetih.” Yani Mekke’nin fethi. Hasan-ı Basrî ise bunun İran ve Bizans’ın fethi olduğunu söylemiştir.
[1478] “Hoşunuza gidecek olan...” ifadesinde peşin olan dünya sevgisi-ne yönelik bir kınama iması bulunmaktadır.
[1479] Şayet“Müminleri de müjdele!” ifadesi neye atfedilmiştir?” dersen şöyle derim:Bu, “siz (…) iman edersiniz...” ifadesine atfedilmiştir; çünkü bu, emir anlamında olup “Siz iman ve cihat edin ki Allah sizi mükâfatlandırsın; size yardım etsin. Ey Allah Elçisi! Sen de müminleri müjdele!” denmiş gibidir. 1 İlk mısradaki ِ ْ َ aslında ِ ْ َ ِ iken, Lâm hazfedilmiştir. / çev.
[1480] Şayet“Nasran mina’llāhi ve fethan karîben (Allah’ın yardımını ve yakın bir fethi) şeklinde okuyan, neden nasbetmiştir?” dersen şöyle derim:(“Hele / Özellikle” anlamında) ihtisās üzere, veya tunsarûne nasran ve yuftehu le-kum fethan (Siz mutlaka zafere erdirilecek ve tam bir fethe nâil olacaksınız) şeklinde bir cümle takdiriyle, yahut yağfir le-kum ve yudhılkum cennâtin ve yu’tikum uhrâ nasran mina’llāhi ve fethan (O da sizi bağışlar; sizi altından ır-makların aktığı cennetlere koyar ve size bir başka nimeti; Allah katından bir yardım ve fethi verir) şeklinde bir cümle takdiri üzere nasbetmiş olabilir.
14. Âyetin Tefsiri
[1481] (İzāfetle) ِ ا אرَ َ ْ ا ا ve (tenvinle) (!Allah’ın yardımcıları olun) כkûnû ensāran li’llâh (Allah’a yardımcı olun!) şeklinde okunmuştur. İbn Mes‘ûd ise kûnû entum ensāra’llāh (Siz Allah’ın yardımcıları olun!) şeklinde okumuş-tur ki bunda, yardımın müminlere düştüğü daha fazla vurgulanmaktadır.1
[1482] Şayet“Bu benzetme nasıl doğru olabiliyor; çünkü görüldüğü kadarıyla, müminlerin ‘yardımcı’ olmaları, Îsâ aleyhisselâmın ‘Allah’a giden yolda kimdir benim yardımcılarım?” demesine benzetiliyor?” dersen şöyle derim:Benzetme mânaya hamledilir ve buna göre doğru olur. Mâna da; “Kendilerine ‘Allah’a giden yolda kimdir benim yardımcılarım?’ dediğinde nasıl Havariler Îsâ’nın yardımcıları olduysa, siz de aynen böyle Allah’ın yar-dımcıları olun!” şeklindedir. “Peki, Îsâ’nın: ‘Allah’a giden yolda kimdir be-nim yardımcılarım?’ demesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Bunun anlamının, Havarilerin; “Biziz Allah’ın yardımcıları!” şeklindeki cevaplarına uygun düşmesi gerekir. Buna uygun düşen mâna da “Allah’a yardım etmeye yönelik olarak kimdir benim askerim?” şeklindedir; zira “Benim yardımcı-larım” izâfeti, “Allah’ın yardımcıları” izâfetinden farklıdır; çünkü “Biziz Al-lah’ın yardımcıları” demek, “Allah’a yardım edecek olanlar biziz” demektir; “Kimdir benim yardımcılarım?” demekse; “Allah’a yardım etme konusunda bana sadık kalacak, benimler beraber olacak yardımcılar kimdir?” demektir. 1 Yani “Diğer din mensupları Allah’a ve dinine yeterince ve gerektiği kadar yardım etmediler; o hâlde
O’nun yardımcıları siz olun!” Ayrıca, “Allah’ın yardımına mazhar olmak istiyorsanız, önce siz O’na yardımcı olmalısınız.” Önce siz üzerinize düşeni yapmalı, -iman ve cihad etmeli- sonra O’ndan yardım beklemelisiniz. Allah gökten atıvermez. / ed.
Anlamın; “Allah ile beraber kim bana yardım edecek?” şeklinde olması da doğru değildir; çünkü bu, o cevaba uygun düşmez. Bunun delili de; ( ْ َ ِ َ ا אرِى ا َ ْ yerine) men ensāru’llāh (Kimdir Allah’ın yardımcıları?) şeklinde اokuyanın kıraatidir.
[1483] Havariler Îsâ’nın hâlis, dürüst adamları olup ona ilk iman eden-ler bunlardı. On iki kişiydiler. Havâriyyu’r-raculi kişinin samimi adamı ve dostu demektir ki bu da “bembeyaz” anlamındaki el-havru kökünden alın-madır. Nitekim el-huvvârâ kaliteli, hâlis un demektir. Hazret-i Peygam-ber’in: “Zübeyr halamın oğlu ve ümmetimin içinden benim havarimdir.” [Buhārî, “Cihâd”, 40; Müslim “Fedāilu’s-Sahâbe”, 48] demesi de bu anlamla ilgilidir. Şu da söylenmiştir: Havariler elbiseleri beyazlatan çırpıcı (bez ağartıcı) kim-seler idi. Vezin olarak el-havâriyyu lâfzının benzeri el-havâliyyu lâfzı olup bu da “hilesi çok olan” demektir.
[1484] “Derken” içlerinden “bir grup” Îsâ’ya “iman etmiş, bir grup da” onu “inkâr etmişti de sonuçta biz” inkârcı olanlarına karşı mümin olanla-rı “desteklemiştik” de böylece onlara üstün gelmişlerdi. Zeyd b. Ali’den (v. 122/740) rivâyet edildiğine göre, onların üstün gelişi hüccet yoluyla olmuştu1.
[1485] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki; “Her kim Saf sûresini okursa, dünyada bulunduğu sürece, Îsâ ona rahmet okur ve istiğfarda bulu-nur. Kıyamet günü de onun yakın dostu olur.”
1 Öyle anlaşılıyor ki bu yorum, başta Havariler olmak üzere ilk İsevîlerin siyasî erk ve yayılma anlamında pek de başarılı olmamasına dayanılarak yapılmaktadır; “Bu tür bir başarıları yoktur, ama son derece kuvvetli aklî ve şer‘î delillere sahiptirler, muhalifleri onların karşısında bu konuda âciz kalmaktadır.” an-lamında. Ancak âyette, Îsâ Mesih’e inanan Hıristiyanların (Roma vs.), onu yok etmeye çalışan münkir ve müfterî ( Yahudi)lere daima üstün geldiği anlatılıyor. Bununla birlikte, bunların Îsâ’ya ittibâ’ı da sorunlu gözüküyor; çünkü onlar bir İslâm peygamberi olan Îsâ Mesih’e tâbi olmaktan ziyade, -teslisi ve redemption (kurtarma) akidesini icat ederek- onu kendilerine tâbi kılmışlardır. Demek ki âyette, Kur’ân’daki ‘Hıris-tiyanlara yönelik muhabbetin’ bir nev-i tecellisi olarak genel bir ittibâ‘ kastedilmektedir. / ed.