KEŞŞÂF TEFSİRİ

Sâd Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mekke’de nâzil olmuştur, 88 âyettir.

Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

1. Sâd. ‘Zikir’li1 Kur’ân’a yemin olsun ki
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

[ona iman edenler değil]!.. vakfedilerek sād şeklinde okunur; kırâatların çoğu böyledir. İki ص [1365]

sâkin harfin (Elif ve Dâl) bir araya gelmesinden dolayı kesralı ve fethalı olarak da okunmuştur (sādi - sāde). Fetha okunuşu şu iki hâl ile mümkündür: Kasem harfini hazfedip kasem fiiliyle ilişkilendirerek ki Arapların allāhe le-ef‘alenne kezâ (Vallahi şunu yapacağım!) sözleri böyledir. Ya da kasem harfini gizleyip, cer olması gereken yerde fetha ile -mecrur olarak- allāhi le-ef‘alenne sözlerinde olduğu gibi cer konumundadır. Sādın gayr-i munsarif olması, müennes ve ma‘rife kabul edilmesindendir; çünkü o sûre mânasındadır. Bu harfi, sādin şeklinde mecrûr ve tenvinli okuyan kişi, kitâb ve tenzîl mânasını esas alarak munsarif kabul etmiştir. Sādın sonunu kesre [sādi] okuyanlar için ise şu değer-lendirme yapılmıştır: Sādi kelimesi, ‘karşısında bulunma’ ve ‘karşılık gelme’ anlamındaki el-musādât kelimesindendir. Nitekim boş mekânlarda katı ci-simlerin sesine karşılık gelen sadâ [yankı] kelimesi de el-musādâttan türemedir. Buna göre mâna; “Amelini Kur’ân’la karşılaştır [sādi]; onun emirlerini yerine getir ve yasaklarından kaçın!” şeklinde olmaktadır.

[1366] Şayet “Sād. ‘Zikir’li Kur’ân’a yemin olsun. Asıl, nankörce inkâr edenlerdir gurur ve muhalefet içinde olanlar!” âyeti görünüşte uyumsuz ve intizamsız bir sözdür. Bu ifadenin dizilişi nasıl açıklanabilir?” dersen şöyle derim: İki şekilde açıklanabilir. Birincisi: Allah Teâlâ’nın, Arap alfa-besindeki bu harfin adını [sād], -Kur’ân’ın başında [Bakara 2/1] geçtiği gibi- meydan okumak ve Kur’ân’ın i‘câzına dikkat çekmek üzere zikretmesi2, 1 Zikr; hem öğüt, bahis hem de şan-şeref anlamlarına geldiği için, yani Kur’ân hem ilahi bir öğüt olduğu

hem de müminlerine şan-şeref kazandırdığı için iki mânayı da içermesi bakımından kelimeyi aynen bırak-mayı tercih ettik. / ed.

2 Bu harflerle Müşriklere meydan okunmakta; Kur’ān’ın mu‘cizeliği ortaya konulmaktadır: Siz ey Muham-med’in Kur’ân’ı kendi kafasından uydurduğunu iddia eden Müşrikler! Şayet dediğiniz doğruysa, siz de Kur’ân’a nazîre teşkil edebilecek bir metin uydurabilmelisiniz; çünkü sizin konuştuğunuz dil de Kur’ân-ı Kerim de aynı harflerden; Elif, Sād, Kāf, Kef, Nûn vs.den oluşuyor. Bu harflerden oluşan Kur’ân, arka-daşınız tarafından uydurulabilmişse, aynı harflerle konuşan siz büyük dil ustaları bundan daha iyisini ortaya koyabilirsiniz! Zira Muhammed’in şimdiye kadar bırakın böyle bir metin ortaya koymasını, oku-ma-yazması dahi yoktu; şiirle de, düzyazı ile de alâkası bulunmuyordu. Siz ise harflere, kelimelere adeta dans ettiren ve şiirleri Kâbe’nin duvarlarına asılan büyük şairlersiniz; haydi Kur’ân-ı Kerim gibi, onun parçalarından on tanesi gibi hatta bir tanesi gibi bir metin oluşturun da görelim! / ed.

sonra da kasemi, -meydan okuma kasemin cevabına yönelik bir işaret taşıdığı için- cevabı mahzûf olarak o harfin [ص] ardından getirmesidir. Adeta şöyle buyrulmaktadır: “Zikirli Kur’ân’a yemin olsun ki o, mu‘ciz bir sözdür.” İkin-cisi: Sād kelimesinin, bu sûrenin ismi kabul edilerek mahzûf bir mübtedânın haberi olmasıdır. Adeta şöyle buyrulmaktadır: Bu Sād’dır; yani bu, Arapları âciz bırakan bir sûredir. Zikirli Kur’ân’a yemin olsun!” Nitekim sen şöyle dersin: “Bu Hâtem’dir, vallāhi!” Bununla şunu kastedersin: “Bu, cömertliğiyle meşhur olan o kişidir, vallāhi!” İşte Allah, Sād kelimesiyle yemin ettiğinde de aynı durum geçerlidir; adeta şöyle buyrulmaktadır: “Sād suresine ve zi-kirli Kur’ân’a yemin ederim ki, o bir mu‘cizedir.” Sonra şöyle buyurmuştur: “Asıl, nankörce inkâr edenlerdir” bunu kabul ve gerçeği itiraf etme hususun-da “gurur ve” Allah ve Resûlüne “muhalefet içinde olanlar!” Sād kelimesini muksemun-bih kabul eder; ِ כْ ِّ آنِ ذِى ا ْ ُ ْ ifadesini de ona (Zikirli Kur’ân’a) وَاatfedersen, آن -ile indirilmiş bütün âyetleri de, bizzat Sād suresini de kastet اmen caiz olur; anlam da “Şu şerefli sureye; bu zikirli Kur’ân’a yemin olsun.” şeklinde olur. Nitekim “Cömert birine; o mübarek kişiye uğradım.” dersin ki, ‘kişi’yle o adamdan başkasını kastetmemektesindir.

[1367] Zikr, “şeref ve şöhret” demek olup, fülânün mezkûrun (falanca, adından söz ettirir) denir. َכ ِ ْ َ ِ َכَ وَ ٌ כْ

ِ َ ُ َّ Bu Kur’ân senin ve kavmin için“ وَإbir şereftir.” [Zuhruf 43/44]) âyetinde de aynı mânadadır. Yahut ibret, öğüt anlamındadır. Yine din ile ilgili ihtiyaç duyulan hükümleri ve -peygamber kıssaları, müjde ve tehditler gibi- diğer konuları hatırlatmak demektir.

אقٍ [1368] َ ِ ةٍ وَ َّ ِ kelimelerindeki nekirelik, mânalarının şiddetini ve kö-tülüğünü göstermek içindir. ٍة ّ ifadesi, “Düşünmeleri gereken şeylerden ve hakka uymaktan gafiller!” anlamında fî ğirratin şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

[1369] “Nice nesilleri helâk ettik” ifadesi, gurura kapılan ve muhalefet edenlere yönelik bir tehdittir. “Seslendiler!” cümlesi, “yakarışta bulundular ve yardım istediler” demektir. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] “Tövbe ederek yakarışta bulundular.” şeklinde rivayet edilmiştir.

تَ [1370] edatı, Leyse’ye benzeyen Lâ’dır. Sonuna -aynen rubbe ve süm-meye eklendiği gibi- tekit için müenneslik Tâ’sı eklenmiş ve bu sebeple hükmü değişmiştir; öyle ki, artık sadece zaman ifade eden zarfların başına gelmekte, bir cümlede onun ma‘mûlü olan ögelerden yalnızca biri -ya ismi ya da haberi- zahir olarak bulunmakta, ikisinin birlikte zahiren bulunması mümkün olmamak-tadır. Bu, Halil b. Ahmed [v. 175/791] ile Sîbeveyhi’nin [v. 180/796] görüşüdür.

Ahfeş [v. 215/830] ise, َت edatının, sonuna Tâ eklenmiş cinsini nefyeden Lâ olduğu ve sadece zaman ifade eden zarfları nefyetmek üzere kullanıldığı gö-rüşündedir. Sonrasında gelen ٍאص َ َ ِ ifadesi onunla mansūbdur. Sanki و

אصٍ َ (Onlar için kurtulma vakti diye bir şey yoktu!) demişsin gibi. َت edatından sonra gelen kısmın, gizli bir fiille mansūb olduğu görüşü de Ah-feş’ten nakledilmiştir. Bu durumda cümle, ve lâ erâ hîne menâs (hiçbir kurtulma vakti görmüyorum!) şeklinde olur. Söz konusu kısım, mübtedâ olarak merfû‘ da olabilir; yani cümle ve lâ hîne menâsın kâinun le-hum (Onlar için herhangi bir kurtulma vakti olmayacaktı!) tarzında kurulur. Halil b. Ahmed ve Sîbevey-hi’ye göre; َت edatından sonra gelen kısmın mansūb oluşu, ve lâte’l-hînu hîne menâsın yani ve leyse’l-hînu hîne menâsın şeklinde; merfû‘ oluşu ise ve lâte hînu menâsın hâsılenun le-hum şeklindedir. İfade hîni menâsın şeklinde kesreli olarak da okunmuştur ki benzeri Ebû Zübeyd et-Tāî’nin [v. 62/682] şu beytinde geçer:

Bizden barış istediler. Halbuki zamanı değildi! Biz de ‘Hayatta bırakma zamanı değil!’ diye cevap verdik.

[1371] “Peki, burada evânin kelimesinin kesre okunması nasıl açıkla-nabilir?” dersen, şöyle derim:Ve ente izin sahîhun (O sıra sağlıklıydın!) cümlesindeki izine benzetilmiştir; çünkü izin kelimesi, muzāfun ileyhi haz-fedilip yerine ‘ivaz tenvini konulmuş zaman zarfıdır; cümlenin aslı da ve lâte evâne sulhin (Halbuki barış zamanı değildi!) şeklindedir. “Bu durumda âyetteki; muzāfun ileyhi hazfedilmemiş אص ifadesini nasıl açıklaya-casın? dersen şöyle derim: ٍאص ’ın muzāfun ileyhinin hazfi -zira aslı hîne menâsıhim şeklindedir- َ ’den bir hazif olarak kabul edilmiş -muzāf ve muzāfun ileyh bir bütün olduğundan, ٍאص ’ın tenvini hazfedilen zamire ‘ivaz yapılmıştır. Daha sonra َ kelimesi, i‘râb almayan bir isme [yani zami-re] muzāf kabul edildiği için mebnî kılınmıştır.

ت [1372] ifadesi, Tâ’nın kesra üzere mebnî kabul edilmesiyle, tıpkı وceyride1 olduğu gibi ve lâti şeklinde de okunmuştur.

[1373] Şayet “َت üzerinde nasıl vakfedilir?” dersen, şöyle derim: Tıp-kı sonuna müenneslik Tâ’sı bitişen fiilde vakfettiğin gibi t [sesi] ile vakfedilir; ancak Kisâî [v. 189], müennes isimlerde vakfettiği gibi h [sesi] ile vakfetmiştir.

[1374] Ebû ‘Ubeyd’in [v. 224] “Tâ, ’ye dâhildir.”2 sözünün bir geçer-liliği yoktur. Buna; “İmam Mushaf ’ta Tâ, ’ye bitişiktir.” şeklinde delil getirmesi de bağlayıcı değildir; zira Mushafta yazım kuralının dışına çıkan nice yazım şekilleri yer almıştır.1 Gerçekten, kesinlikle anlamında. / ed.2 Yani َولا تحين / ed.

אص [1375] kelimesi, “kurtulmak ve geçip gitmek” anlamındadır. Bir şey geçip gittiği zaman, nâsahû - yenûsuhû denilir. İstenâsa da “kurtulmak istedi” anlamındadır. Hârise b. Bedr [v. 60] şöyle demiştir:

Emsallerinden hızlı olan şu atım, elimle gemine asıldığımdakaçmaya çalışır ve vahşi eşek gibi koşmak ister.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

[1376] “Kendi içlerinden bir uyarıcı”, yani kendi cinslerinden bir elçi.[1377] “Şöyle dedi nankörce inkâr edenler…” Nankör inkârcılara olan

öfkesini göstermek ve böyle bir söze; haklarında “Bunlardır işte, gerçek kâfir-ler!..” [Nisâ 4/151] buyrulan, inkârcılığa saplanıp dalâlete batmış kimselerden başkasının cesaret edemeyeceğini göstermek içindir ki, “şöyle dediler” de-me[kle yetinme]miştir.1 Allah Teâlâ’nın vahyi ile tasdik ettiği bir kimseyi yalan-cılıkla karalamalarından, aksi düşünülemeyecek bir gerçek olan tevhidi tuhaf karşılamalarından ve doğruluğu imkânsız bir batıl olan şirki garipsememele-rinden daha ileri bir cehalet ve daha büyük bir inkârcılık düşünülebilir mi?!

[1378] Rivayete göre; Hazret-i Ömer’in müslüman oluşu müminle-ri çok sevindirirken, Kureyş inkârcılarının zoruna gitmiş ve sabırlarını taşırmıştı. Bu sebeple, ileri gelenlerinden yirmi beş tanesi toplanıp Ebû Tālib’e gittiler ve şöyle dediler: “Sen bizim büyüğümüz ve önde geleni-mizsin. -İslam’a katılanları kastederek- şu beyinsizlerin yaptıklarını bi-liyorsun! Yeğeninle aramızı bulman için sana geldik.” Bunun üzerine Ebû Tālib Hazret-i Peygamber’i çağırttı ve; “Yeğenim! Bu kavminin sana iki tarafı da memnun edecek bir teklifi var; onlardan tamamen yüz çe-virme.” dedi. Hazret-i Peygamber; “Benden ne istiyorlar?” deyince, şöy-le dediler: “Sen bizi ve ilâhlarımızı diline dolamaktan vazgeç, biz de sana ve ilâhına ilişmeyelim!” Hazret-i Peygamber şöyle karşılık verdi: “Size istediğinizi verirsem karşılığında bana, bütün Arapları hâkimiyetini-ze alacak ve Arap olmayanları size borçlu kılacak bir kelime vermeye ne dersiniz?!” Dediler ki: “Tabiî ki!.. [Bu şeref için] on mislini bile veririz!” 1 Müfessir, mealen; “ zamir kullanılacak yerde açıkça kelime kullanılmıştır; sebebi şudur…” dese de, bu-

rada aslında şöyle bir incelik vardır: İçlerinden birinin peygamber oluşuna şaşan, tüm Mekkelilerdir; ama bunların tamamı “Muhammed, yalancı bir büyücüdür!” dememektedir. Bunu söyleyen, sadece nankörce inkâr edenlerdir. Nitekim aşağıda “İleri gelenleri de harekete geçip…” buyurarak adeta genelden özele / aşağıdan yukarıya doğru tüm şirk toplumunu söz konusu etmiştir. / ed.

-Yani istediğin kelime ile birlikte on kelime daha veririz.- Hazret-i Pey-gamber, “Öyleyse, lâ ilâhe illallah [Allah’tan başka tanrı yok!] deyin.” buyurdu. Bunun üzerine dönüp gittiler ve şöyle dediler: “Ne! Tanrıların bir tek tanrı olduğunu mu iddia etti şimdi bu?!” [Sād 38/5] [Tirmizî, “Tefsir”, 39 daha muhtasar]

אب [1379] َ ُ kelimesi, “tuhaflıkta ileri derecede olan” demektir; ا ً כْ َ אرًا َّ -Muazzam tuzak!” [Nûh 71/22]) âyetinde olduğu gibi ‘uccâb şeklinde şed“] כُdeli de okunmuştur. Kelimenin şeddeli kullanımı, şeddesiz kullanımından daha beliğdir. Bunun benzeri, kerîm, kürâm ve kürrâm kelimeleridir.

[1380] “Ne! Tanrıların bir tek tanrı olduğunu mu iddia etmiş?!” [Sād 38/5] ifadesi, ًא َא إ ِ َ ْ َّ ا אدُ َ

ِ ْ ُ َ ِ َّ ا َ ئِכَ َ َ ْ ا ا ُ َ َ Rahman’ın kulları olan“) وَmeleklerin dişi olduğunu iddia ettiler.” [Zuhruf 43/19]) âyetine benzemektedir. Şöyle ki; her iki âyette geçen ca‘l fiili, öyle olduğunu ileri sürüp bunu iddia ederek “söz itibariyle başkalaştırmak” anlamındadır. Adeta “O; konuşma-sında cemaatin bir kişi olduğunu mu iddia etti!?” denmektedir; çünkü söz konusu ‘değiştirme’ fiilen1 mümkün değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

[1381] Mele’, Kureyş ileri gelenleri anlamındadır. Allah Teâlâ şu mânayı kastetmektedir: İleri gelen inkârcılar, Allah Resûlünün o hazır cevapla ken-dilerini alt etmesinden sonra birbirlerine “Yürüyün ve direnin! Muhammed’i engellemenin bir çaresi yok!” diyerek Ebû Tālib’in huzurundan ayrıldılar.

ادُ [1382] َ ُ ءٌ ْ َ َ ا َ َ -Yani [i] Bu, Al (!Bu gerçekten arzu edilen bir şey) إِنَّ lah’ın dilediği ve gerçekleşmesine hükmettiği bir şeydir. Allah’ın gerçekleş-mesini dilediği bir şey için de hiçbir engel yoktur ve bu hususta sabretmek-ten başka bir şey fayda sağlamaz. [ii] Bu iş, zamanın getirdiği bize yönelmiş bir musibettir; bundan kurtuluşumuz yok! [iii] İstenen sizin dininizdir; yani dininiz sizden alınarak ondan mahrum kalmanız istenmekte!..

ا] [1383] ُ ْ -ey (yani) anlamındadır; çünkü toplantı ortamın ,أن [daki’أنِ اdan ayrılanların, o ortamda yaşadıkları hakkında konuşmaları ve tartışmaları gerekir. Dolayısıyla, harekete geçme, konuşma2 anlamını barındırmaktadır.

1 Çünkü çok sayıda ilâh yoktur ki onları teke indirebilsin. / ed..lafzından sonra konuşma veya bu anlamda bir fiil gerektiğinden, bu açıklamayı yapıyor. / ed أن 2

“Harekete geçme” ile yoğun bir konuşmaya dalmalarının kastedilmesi de mümkündür. Aynı şekilde, çoğalın ve toparlanın anlamında ا ُ (yürüyün) اdemiş olmaları da mümkündür. Bu, kadın çok doğurduğunda söylenen me-şeti’l-mer’etu ifadesine dayanan bir anlamdır. Çoğalmaları umulduğundan [deve, inek ve gibi hayvanlar için kullanılan] mâşiye ifadesi de aynı şekildedir. Bu gibi hayvanlar için fâşiye tabiri de kullanılır. Nitekim Hazret-i Peygamber dummu fevâşiyekum (“Hayvanlarınızı salıvermeyin..” [Müslim, “Eşribe”, 98]) buyurmuştur.

[1384] “Tanrılarınızda direnin” yani onlara kullukta ve bağlılıkta sabre-din ki onları kaybetmeyesiniz.

ا) [1385] ُ ْ ْ أنَِ ا ُ ِْ ُ َ ْ َ ا َ َ ْ siz olarak gizli bir ‘söyleme’ fiili’أن (ifadesi وَا

bulunduğu düşünülerek ve’ntaleka’l-meleü minhumu’mşû şeklinde de okun-muştur. İbn Mes‘ûd’dan da ve’ntaleka’l-meleü minhum yemşûne enı’sbirû şek-linde bir kırâat rivayet edilmiştir.1

[1386] Millet-i âhira; yani [i] “dinlerin sonuncusu olan Hazret-i İsa’nın dininde.” Zira Hıristiyanlar, teslis inancını benimsedikleri ve muvahhid ol-madıkları halde, bunu [dinlerinin son din olduğunu] iddia etmektedirler. [ii] “Babalarımızda gördüğümüz Kureyş dininde.” [iii] ِة َ

ِ ْ ا ِ َّ ِ ْ ا ِ ifadesi, ا ’nın mef‘ûlünün hâli kabul edilerek ve yukarıdaki iki mânada olduğu gibi َא ْ ِ َ א َ ile ilişkilendirilmeksizin, “Son dinde bulunan bu şeyi işitme-dik.” Bu durumda anlam şöyle olmaktadır: Biz, son dinde Allah’ı tevhid ilkesinin yer alacağını ne Ehl -i Kitap’tan ne de kâhinlerden işittik.

[1387] Mâ hâzâ illâ’htilâk, yani tamamen düzmece ve yalandır.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

[1388] Kureyş’in eşraf ve önderleri dururken peygamberlik şerefinin Hazret-i Muhammed (s.a)’e verilmesini ve aralarından ona kitap indiril-mesini hoş karşılamadılar. Nitekim “Bu Kur’ân’ın, o iki şehirden (Mekke ve Tāif ’ten) büyük bir adama indirilmesi gerekmez miydi?” [Zuhruf 43/31] di-yorlardı. Bu hoşnutsuzluk, içlerinden [beklemedikleri] birisine peygamberlik şerefi verilmesi karşısında, kalplerini kavuran kıskançlığın ifadesidir.1 (i) Ve’ntaleka’l-meleü’ minhumu’mşû (İleri gelenleri de harekete geçtiler: ‘Yürüyün!’) (ii) Ve’ntaleka’l-meleü’

minhum yemşûne eni’sbirû (İleri gelenleri de ‘Tanrılarınızda direnin!’ diyerek harekete geçtiler). / ed.

[1389] Aslında, Kur’ân’dan yana “şüphe içindedirler”; kendi aralarında “Ya… ya da…”1 demektedirler:

[1390] İnkârcıların “Bu tamamen uydurmadır!” (Sād 38/7] sözleri, kıs-kançlıkları uğruna dile getirdikleri inançlarına zıt bir sözdür.

[1391] “Ama henüz Benim azabımı tatmadılar!” Azabımı tattıklarında şüphe ve kıskançlıkları o zaman son bulacak!.. Yani Benim mesajımı, ancak azaba maruz kaldıklarında mecburen tasdik edecekler.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

ِّכَ [1392] ِ رَ َ ْ ُ رَ آئِ َ ْ ُ َ ِ ifadesinin anlamı şudur: Onlar rahmet أمَْ hazinelerine sahip değiller ki, o hazinelerden istediklerini faydalandırıp is-tediklerini de mahrum bıraksınlar ve nübüvvet için liderlerinden birisini seçip bunu Hazret-i Muhammed’den uzak tutsunlar. Rahmete ve rahmet hazinelerine sahip bulunan; yarattıkları üzerinde hakim olan Azîz ve yerli yerinde bolca hibe eden, bu hibeleri hikmetinin ve adaletinin gerektirdi-ği biçimde dağıtan Vehhâb’dır. Nitekim “Senin Rabbinin rahmetini bunlar mı bölüştürüyor?! Oysa kendilerinin dünya hayatındaki geçim vasıtalarını Biz paylaştırdık.” [Zuhruf 43/32] buyrulmuştur.

[1393] Allah Teâlâ sonra şöyle buyurmak suretiyle yukarıdaki mânayı daha da genişletmiştir: “Yoksa göklerin ve yerin mülkiyeti onlara mı ait” ki, mutlak yücelik ve büyüklüğün sahibine özgü bulunan rubûbiyete ait işler ve ulûhiyete ait tedbirler hakkında konuşuyorlar!?

[1394] Allah Teâlâ sonra inkârcılarla iyice alay ederek şöyle buyurdu: Mahlûkatı düzene koymaya ve rahmeti taksim etmeye kabiliyetleri varsa, peygamberlik verilmeyi hak edenle hak etmeyeni birbirinden ayırabilecek-leri hikmete sahip iseler, “yükselsinler bakalım göklerdeki yollarda!” Yani, Arş’a götüren merdiven ve yollarda yükselsinler de, onun üzerine kurulup âlemin işlerini ve Allah’ın melekûtunu düzene koysunlar; vahyi kendi seç-tikleri ve isabetli buldukları kimseye indirsinler. 1 “Saçma sapan rüyalar... Yok yok, onu kendisi uydurmuş! Yoo!.. Bir şairdir o...” [Enbiyâ 21/5] âyetinde

belirtdildiği gibi, Kur’ân hakkında ortak bir tavır alamıyor; kesin bir dille konuşamıyorlardı; kimi “şiir”, kimi “sihir”, kimi “rüya”, kimi “kehanet” diyordu Kur’ân âyetleri için. Ortak oldukları husus, onun vahiy olmadığı idi. Çünkü vahiy ve nübüvvet fikrine tamamen yabancı idiler. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

[1395] Allah daha sonra “Sadece, uyumsuz birliklerden oluşturulmuş, yenilmeye mahkûm derme-çatma bir ordu!..” sözüyle inkârcıları bu özellik-lerden uzak tutarak aşağılamıştır. Bununla şunu murad etmektedir: “Onlar sadece, Allah Resûlüne karşı bir araya gelmiş inkârcılardan oluşan, yakın gelecekte yenilip dağılmaya mahkûm bir ordudan ibaret! Dolayısıyla onla-rın söylediklerine aldırma ve ileri geri konuşmalarını dert etme.

א [1396] zâit olup yüceltme mânası verir; tıpkı İmruü’l-Kays’ın; ٌ َ وَه ِ َ ِ َ א َ (Kısa olmasına rağmen ne büyük bir söz!) ifadesinde olduğu gibi. Yalnız şu farkla ki âyette alay etmek üzere kullanılmıştır.

כ [1397] א (orada) kelimesi, böylesine ulu bir sözü almaya ehil olma-dıkları halde kendilerini koydukları konuma işaret olup, ehil olmadığı bir işe girişen kimseye Arapların söylediği leste hünâlike1 sözünden gelmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

13. Semud, Lût kavmi ve Eyke halkı da... Bunlar da aynı hizipler!
Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

azabım! [1398] “Kazıklı” ifadesi esasen “kazıklarıyla kurulmuş evin sağlamlığı”

kullanımından alınmadır; şair şöyle demiştir:Evler sadece direkler üzerine kurulur. Ama kazıkları sağlam çakılmadığında ayakta duramaz hiçbir direk!

[1399] Kazık kelimesi, üstünlük, hâkimiyet ve işlerin yolunda gidişi-nin kalıcılığını anlatma maksadıyla müste‘âr olarak kullanılmıştır. Nitekim el-Esved b. Ya‘fer [v. 600 m.] şöyle demiştir:

Kazıkları [temelleri] sapasağlam bir hâkimiyetin gölgesinde…[1400] Denilmiştir ki; Firavun, işkence edeceği kimseyi, her bir tara-

fı demirden kazığa tutturulmuş bir tahta direğe bağlı vaziyette dört tahta direk arasına gerer ve ölene kadar öylece bırakırmış. Şu da söylenmiştir: İşkence ettiği kimseyi yere çakılmış dört kazık arasına gerer, üzerine akrep ve yılanlar bırakırmış. Şöyle de denilmiştir: Onun kazık ve ipleri varmış; onlarla önünde oyunlar oynanırmış.21 “Orası senin yerin değil, yani bu iş senin kârın değil!” / ed.2 “Kazık” Mısır medeniyetinin hemen her kente “çaktığı” piramitlerden vb. yapılardan kinayedir; فرعون

da tek, özel bir şahsın adı değil, hakan, melik, kral gibi bir ünvandır. Mealen “Bunca muazzam binaları yapabilenler bile helâk oldu!” buyrulmaktadır. / ed.

[1401] “Bunlar da aynı hizipler!” ifadesindeki işaretle, [11. âyetteki] yenil-meye mahkûm orduyu oluşturan toplulukların aynı hizip olduğu ve bunların da peygamberleri yalanladığı belirtilmek istenmiştir. Allah Teâlâ, onların ya-lanlamalarını önce kapalı bir üslupla haber cümlesinde zikretmiş; sonra istisnâ cümlesi kullanmış ve söz konusu kapalılığı bu cümlede şöyle açıklamıştır: O topluluklardan her biri bütün peygamberleri yalanlamıştır; çünkü peygamber-lerden birini yalanladıkları zaman bütününü yalanlamış olmaktadırlar.

[1402] Yalanlamanın tekrarında; kapalı zikredildikten sonra açıkça söy-lenmesinde; tekrarının ilkin haber, ikinci olarak istisnâ cümlesiyle çeşit-lendirilmesinde; istisnâ cümlesinde vaz‘î olarak bulunan te’kid ve tahsiste hep inkârcıların en şiddetli ve cezayı hak ettiklerini tescil eden mübalağa çeşitlemeleri vardır.

[1403] Allah Teâlâ sonra şöyle buyurmuştur: “Sonunda gerçekleşti Be-nim azabım!” Yani bu yaptıklarından dolayı, onları müstahak oldukları şe-kilde cezalandırmam gerekli hale geldi!

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

bütün topluluklara işaret etmesi de mümkündür; çünkü kendilerinden söz edildiği için orada hazır gibidirler veya Allah’ın huzurunda gibidirler.

[1405] Sayha “üflemek/esmek” anlamındadır. اق zammeli olarak da okunmuştur [füvâk]. O rüzgâr fevâk miktarı, yani kısa bir süre dahi gecik-mez. Fevâk, süt sağanın iki sağması ve emenin iki emmesi arasındaki süre-dir; yani “o rüzgâr, vakti geldiğinde bu süre miktarınca dahi gecikmez; tıpkı “Ecelleri geldiğinde bir an dahi geri kalmazlar.” [Nahl 16/61] âyetindeki gibi. İbn Abbas’tan şöyle rivayet edilmiştir: “O rüzgârın ne geri dönmesi, ne de yinelenmesi mümkündür.” [Bu anlam] hasta sağlığına tekrar kavuştuğunda söylenen efâka’l-marîdu cümlesinden alınmadır. Sütün memeye geri dönme anına da füvâku’n-nâkati denir. Allah Teâlâ burada şunu kastetmiştir: “Bu tek bir rüzgârdır, o kadar. Ne bir ikincisi, ne de bir tekrarı vardır!”

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

[1406] ّ belirli bir şeyden elde edilen kısım/pay demektir; zira bu kısım o şeyden bir parçadır. Bu mâna, birisi bir şeyi kestiğinde söylenen kattahû cümlesine dayanmaktadır. Bir kâğıt parçası olduğundan dolayı ödül belgesine de kıtt denir. İlgili ifade her iki anlamla da tefsir edilmiştir;

yani mâna “tehdit etmiş olduğun azaptan nasibimizi [gününden önce veriver!]” şeklindedir. Tıpkı “Senden azabı hemen istiyorlar!” [Hac 22/47] âyetindeki gibi. Denilmiştir ki; Hazret-i Peygamber, Allah Teâlâ’nın müminlere cenneti vaad ettiğini söyleyince, inkârcılar alaylı alaylı “Ondan bizim nasibimizi he-men getiriver!” demişlerdir. Yahut mâna “Amel defterimizi [belgemizi] hemen ver de, bir bakalım!” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

[1407] Şayet “Âyetin ‘sen bunların söylediklerine sabret’ kısmı ile ‘kulu-muz Davud’u yâd et’ kısmı arasında nasıl bir uyum var ki biri diğerine atfe-dilebilmiş?” dersen, şöyle derim: Allah Teâlâ elçisine adeta şöyle buyurmak-tadır: Sen bunların söylediklerine sabret ve Allah’a isyan etmenin ne büyük bir yanlış olduğunu Davud kıssasını anarak fark etmelerini sağla. Şöyle ki o, Allah’ın peygamberlerinden biriydi. Allah, katındaki değerinden ve yakınlı-ğından dolayı kendisine peygamberlik ve hükümranlık bahşetmişti. Sonra bir hata [zelle] işledi. Bu sebeple, içine düştüğü durumun farkına varsın diye Allah ona melekler gönderdi ve işlediği hatadan dolayı onu temsil ve tariz yollu kınadı. Bunun üzerine, Davud istiğfar etti ve Allah’a öyle bir yöneldi ki onun devamlı ağladığı, sürekli kederli olduğu ve -pişmanlığını taze tutsun diye- bu hatasını avucunun tam ortasına kazıdığı anlatılagelmiştir. Hal böy-le iken, bu inkâr ve isyankârlığınızla sizin durumunuz nice olacak acaba?!” Yahut Allah Teâlâ elçisine şöyle buyurmaktadır: Sen bunların söylediklerine sabret. Kendini koru ve onlara karşı sabredip, eziyetlerine katlanma sorum-luluğunda hata etmemesi için nefsini dizginle. Ve kardeşin Davud’u ve onun Allah katındaki değerini yâd et. O ufak hatayı [zelle] nasıl işlemişti de; hemen peşinden Allah Teâlâ’nın azarlamasına, onu zalimlikle suçlamasına ve haksız-lığa bulaştığını söylemesine muhatap olmuştu.

-ifadesi, din konusunda güçlü/kuvvetli; dinin zorluk ve so ذا ا [1408]rumluluklarına güç yetirebilen demektir. Davud (a.s.), peygamberlik ve hü-kümdarlık yükünü taşımanın yanı sıra, bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı -ki en zor oruç şekli budur- ve gecenin yarısını ibadetle geçirirdi. Arapçada [güç yetirebilme anlamında] şu ifadeler kullanılır: Fülânün eyyidün, zû eydin, zû âdin. Bir şeyin eyâdı, “kendisiyle güç kazandığı unsuru”dur.

[1409] Evvâb, çok tevbe eden ve sürekli Allah’ın rızasına yönelen anla-mındadır.

[1410] Şayet “el-Eyd kelimesinin din hususunda güçlülük mânası taşı-dığını sana gösteren nedir?” dersen şöyle derim: “O daima Allah’a yönelir-di.” ifadesidir. Zira bu, ذا ا ifadesini açıklamaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

ğı, yani [ortalığı] tam aydınlattığı, ışığının berrak olduğu zamandır ve kuşluk vaktidir. [Güneşe izafe edilerek kullanılan] şurūk ise, “güneşin doğuşu” mânasına gelir; nitekim şarakati’ş-şemsü (Güneş doğdu.) ve lemmâ tuşrık (Güneş he-nüz doğmadı.) denir.

[1412] Ümmü Hânî'den (r.a.) [v. 50] şöyle rivayet edilmiştir: Hazret-i Peygamber bizim evimize geldi; abdest için su istedi ve abdest aldı. Sonra kuşluk namazı kıldı ve “Ey Ümmü Hâni’! Bu, işrāk namazıdır.” dedi.

[1413] Tāvûs b. Keysân’ın [v. 106] rivayet ettiğine göre İbn Abbas; “Kur’ân’da kuşluk namazının zikredildiğini görüyor musunuz?” deyince öğrencileri; “Hayır” demişler. Bunun üzerine, “Akşamleyin ve kuşluk vakti onunla birlikte Allah’ı tenzih ve takdis etsinler diye dağları râm etmiştik.” [Sād 38/18] âyetini okuyarak, şöyle demiş: “O, Davud (a.s.)’ın kıldığı bir namaz-dı.” Yine İbn Abbas’ın; “Kuşluk namazı ancak bu âyet [Sād 38/18] sayesinde öğrenildi.” dediği rivayet edilmiştir. İbn Abbas’ın şöyle dediği de rivayet edilmiştir: “Kuşluk namazı hakkında bir türlü ikna olamıyordum; sonun-da şunu iyice bir araştırayım dedim ve onu “Akşamleyin ve kuşluk vakti onunla birlikte Allah’ı tenzih ve takdis etsinler diye dağları râm etmiştik.” [Sād 38/18] âyetinde buldum. İbn Abbas kuşluk namazı kılmazdı; ancak bundan sonra kılmaya başladı. Kâ‘bu’l-Ahbâr’dan [v. 32] nakledildiğine göre o, İbn Abbas’a “İlahî kitaplarda, güneş doğduktan sonra kılınan herhangi bir na-maz bulamıyorum.” demiş. Bunun üzerine İbn Abbas -bu âyeti kastederek- “Ben o namazı sana Allah’ın kitabında buldururum.” demiş.

[1414] el-İşrāk kelimesinin, bir topluluk ufukta doğan güneşin içindey-miş gibi göründüğü zaman söylenen eşraka’l-kavmu cümlesindeki mânayı taşıması da muhtemeldir. Tıpkı َ ِ ِ ْ ُ ُ َ ْ َّ ا ُ ُ ْ َ َ َ َ (“Güneş doğarken o sarsıntı onları yakalayıverdi!” [Hicr 15/73]) âyetindeki gibi. Cahiliye halkına ait şu sözde de aynı anlamı taşımaktadır: Eşrık sebîru (Parılda ey Sebîr! [Üze-rinden doğsun da güneş]!.)Yine, el- işrāk kelimesiyle, -güneşin doğuşuyla sona eren- sabah namazı vaktinin kastedilmesi de muhtemeldir.

[1415] َ ْ ِّ َ ُ fiili, hâl olmak üzere müsebbihâtin [tesbih ederek] anlamın-dadır. Şayet “ َ ْ ِّ َ ُ ile müsebbihâtin arasında herhangi bir fark var mı?” dersen, şöyle derim: Evet var ve sadece bundan dolayı َ ْ ِّ َ ُ fiili müseb-bihâtin [ism-i fâ‘ili] yerine tercih edilmiştir. O fark, dağların Allah Teâlâ’yı tesbihinin peyderpey ve değişik hallerde [yinelenerek] gerçekleştiğine işarette bulunmaktır. Sanki kulak veren biri, dağların tesbihini duyarak bu hâli mü-şahede etmektedir. Bunun benzeri A‘şâ’nın şu sözüdür:

Tepede yanan ateşin ışığına...

Eğer bu sözde tahriku yerine muharrakatin deseydi, beliğ bir ifade olmazdı.

[1416] [19. âyetteki] رة ifadesi [18. âyetteki] َ ْ ِّ َ ُ ’nin karşılığıdır; an-cak1 arada şöyle bir fark bulunmaktadır: ‘Toplanma’da, tesbihteki peyder-pey gerçekleşme anlamına işaret kastı bulunmadığı için رة kelimesi fiil değil, isim olarak zikredilmiştir. Çünkü toplayanın Allah Teâlâ olmasına rağmen, “haşrin; toplayan kişinin peyderpey gerçekleştirdiği bir iş” oluşu anlamında َن ْ َ ْ ُ َ ْ َّ َא ا ْ َّ َ denmiş olsaydı bu, hatalı bir ifade olurdu. Zira وAllah’ın bir anda toplaması, O’nun kudretine daha çok delâlet eder.

[1417] İbn Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Davud (a.s.), Yüce Allah’ı tesbih ettiğinde, dağlar da tesbihe iştirak eder ve kuşlar yanında top-lanıp tesbih ederlerdi… İşte onların haşri (toplanması) budur.

[1418] İfade ref‘ ile ve’t-tayru mahşûratün (kuşlar toplanmış olarak) şek-linde de okunmuştur.

أوّابٌ [1419] ٌّ yani, dağlardan ve kuşlardan (.Hepsi, ona yönelirdi) כher biri Davud’dan dolayı -yani onun tesbihinden dolayı- tesbih etmekte idi; çünkü onun tesbihiyle birlikte tesbih etmekteydiler. Burada tesbih eden yerine ٌأوّاب (döndükçe dönen) kelimesinin kullanılması; ya tesbihi tek-rar ettiklerinden dolayı -ki tekrar eden, sürekli geri dönendir; zira yaptığı işe tekrar tekrar dönmektedir- ya da evvâbın -yani Allah’a çokça yönelip O’nun rızasını isteyen ve sürekli tevbe eden kişinin- dâimî fiillerinden biri-nin Allah’ı çok zikretmesi, O’nu devamlı tesbih ve takdis etmesi olduğun-dan dolayıdır. [Hepsi, ‘o’na yönelirdi ifadesindeki] zamirin Allah’a râci olduğu da söylenmiştir; ki bu durumda anlam, “Davud, dağlar ve kuşlardan her biri, Allah’a yönelirdi; yani tesbihlerini tekrarlayarak O’nu tesbih etmekteydi-ler.” şeklinde olur.1 O zaman, neden bu kelime yuhşerne şeklinde kullanılmadı? Müfessir “ancak” diyerek, bunu cevaplıyor. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

[1420] ُ כَ ْ ُ َא دْ َ َ .cümlesi, “onu güçlendirdik/destekledik” anlamındadır وَNitekim َك َ ُ َ ُّ ُ َ َ (“Senin gücünü artıracağız” [Kasas 28/35]) buyrulmuştur. Mübâlağa ile şeddednâ şeklinde de okunmuştur. Söylendiğine göre; Hazret-i Davud’un mâbed-kalesinin çevresinde onu korumak üzere kırk bin zırhlı as-ker geceliyormuş. Yine, söylendiğine göre; Allah Teâlâ’nın Davud’un hâkimi-yetini iyice güçlendirmesi ve kavminin kalbine onun heybetini yerleştirmesi şöyle gerçekleşmiş: Hazret-i Davud’un huzurunda adamın biri, ineğinden dolayı başka birisini dâva etmişti; ancak delil gösteremedi. Bu olay üzerine uykusunda Davud’a, “Davalıyı öldür!” diye vahyedildi. Davud, “Rüyadır.” deyi[p geçiştir]ince aynı vahiy uyanıkken tekrar gönderildi. Davud bunu ada-ma bildirince adam şunu söyledi: Allah Teâlâ bu günahımdan dolayı beni sorumlu tutmaz; fakat bu adamın babasını kandırarak öldürmemden dolayı sorumlu tutar. Bunun üzerine Davud adamı öldürdü. Bunun üzerine halk dedi ki: “Birisi bir günah işlerse, Allah onu Davud’a bildirir ve Davud da onu öldürür!” İşte insanlar bu yüzden Davud’dan çekiniyorlardı.

[1421] Hikmet, ilahî yasaları bilme ve Zebûr anlamındadır. Şu da söy-lenmiştir: Hakka uygun bulunan her bir söz hikmettir. Fasl, “iki şeyi birbi-rinden ayırt etmek” demektir. “Apaçık söz”e de “açıkça söylenmiş (mefsūl)” anlamında fasl denilmiştir; darbü’l-emîr1 ifadesindeki gibi. Zira Araplar “Bu karmakarışık bir söz!” ve “Bunun söylediklerinde karışıklık var!” diyorlardı. Mültebis “karışık” demektir ki bunun zıddı olarak -açık seçik anlamında- fasl tabiri kullanılmıştır. Faslü’l-hıtāb ise muhatabın karıştırmadan anlayabildi-ği özlü, apaçık söz demektir. Söz sahibinin fasıl ve vasıl2 gerektiren yerlerde hata yapmaması da sözün apaçık ve özlü olmasının bir özelliğidir; meselâ ke-lime-i şehâdet getiren kişi, müstesnâ minh [ilâhe] üzerinde vakfedemez. Yine, “Yazıklar olsun bu dindarlara!” [Mâ‘ûn 105/4] âyetini ancak sonrasına birleş-tirerek okur. “Allah bilir ve siz” [Bakara 2/232] ifadesini “bilmezsiniz” [Bakara 2/232] cümlesiyle birleştirmeden okuyamaz vb. Atıf yapılıp yapılmayacağı, zamir mi ism-i zāhir mi kullanılacağı, hazif yapılacak ve tekrara başvurula-cak yerler de bunun gibidir. İstersen fasl kelimesini, fâsıl (ayırt eden) mâna-sına da alabilirsin; tıpkı savm ve zevr kelimelerinde [“oruç tutan” ve “ziyaret eden” anlamları] olduğu gibi. Bu durumda faslu’l-hitāb ile şu anlamı kastedersin: 1 “Emir baskısı” yani yöneticinin bastığı sikke/madeni para. Darbmadrûb anlamında. / ed.2 Hatibin, sözü nerede açarak, nerede birleştirerek kullanacağı mânasında bir Belâğat terimi. Kur’ân âyetlerinde

nerede durulacağı nerede durmadan geçileceği anlamında kullanılan “vakıf ve ibtida” terimi ile de alâkalı. / ed.

Doğru ile yanlışı, hak ile batılı, isabetli ile hatalıyı birbirinden ayırt eden bir konuşma kabiliyeti ki bu da Davud’un yönetim, hüküm verme, saltanat tedbirleri ve istişarelerindeki sözleridir. Hazret-i Ali’den nakledilmiştir ki bu, “Dâvacının delil getirmesi, dâvalının ise yemin etme zorunluluğu vardır.” ilkesidir. Bu da, hak ile batılı birbirinden ayırma kapsamındadır. Bazılarının; “Bu, emmâ ba‘du (İmdi) sözüdür.” şeklindeki görüşleri de bu mânaya dâhil-dir; çünkü hatip önemli bir konuda konuştuğu zaman, konuşmasına Yüce Allah’ı anarak ve O’na hamdederek başlar; asıl maksadına gelmek istediği zaman ise kendi sözüyle Allah’ı anmasını emmâ ba‘d ifadesiyle ayırır.

[1422] Hitāb tabiriyle, anlamı bozacak bir kısalık ve insanı usandıracak bir uzatmanın bulunmadığı “özlü konuşma”nın kastedilmesi de mümkün-dür. Hazret-i Peygamber’in sözlerinin niteliğine dair şu rivayet de böyledir: Faslün lâ nezerun ve lâ hezerun (Hak ile batılı ayıran, anlaşılmayacak kadar kısa ve bıktıracak kadar uzun olmayan.” [Hâkim, Müstedrek, III, 10]

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

21. Peki, o dâvacıların haberi sana gelmiş miydi? Hani, o mabed kaleye tırmanmışlardı...
Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

[1423] Davud devrinde, bir kişi diğer bir kişinin hanımından hoşlan-dığında, “onunla evlenebilmek için kocasına, kendisi nâmına hanımından vazgeçmesi” teklifinde bulunurdu. Onların yardımlaşma kabilinden böyle bir âdetleri vardı. Nitekim bize de, ensārîlerin muhâcirlere buna benzer şekilde yardım [teklif ] ettikleri rivayet edilmiştir. İşte, ittifakla rivayet edil-diğine göre; Davud’un gözü, Uriya denilen bir adamın karısında kalmıştı. Davud, o kadını sevmiş ve kendisi için ondan vazgeçmesini kocasından istemişti. Adam Davud’u reddetmekten utanmış ve dolayısıyla karısını bo-şamış, Davud da o kadınla evlenmişti ki bu kadın Hazret-i Süleyman’ın an-nesidir [ Betşeba]. Bunun üzerine Davud’a şöyle denildi: “Konumun büyük, merteben yüksek, şanın yüce ve nice hanımın olmasına rağmen, sadece bir tane hanımı bulunan adamdan ‘senin için karısından vazgeçmesini’ iste-men sana yakışmadı! Aksine bu arzuna gem vurman, nefsine hâkim olman ve imtihan edildiğin şeye sabretmen gerekirdi.”

[1424] Şu da söylenmiştir: Söz konusu kadına önce Uriya evlilik teklifinde bulunmuş, sonra da Davud evlilik teklif etmiş; bu durumda kız tarafı Davud’u Uriya’ya tercih etmişlerdi. Davud’un hatası - çok hanımı olmasına rağmen- mümin kardeşinin evlilik teklif ettiği birine evlilik teklifinde bulunması idi.

[1425] Zikredilen şu hikâyeye gelince… Davud (a.s.) ataları İbrahim, İshak ve Yakup’un konumuna ulaşmak isteyip; “Ya Rab! Atalarım hayır namına ne varsa alıp götürmüş!” deyince kendisine vahyedilmiş ki; “Ama onlar birtakım musibetlerle imtihan edilip bu musibetlere sabrettiler; İbra-him, Nemrut’la ve kendi oğlunu boğazlama ile; İshak boğazlanma1 ve göz-lerini kaybetmekle; Yakup, oğluna üzülmekle imtihan edilmişti.” Bunun üzerine, Davud da imtihan edilmeyi istemiş ve ona şöyle vahyolunmuş: “Şöyle şöyle bir günde imtihan edileceksin; tedbirini al!” O gün gelince Davud mabedine girip kapısını kilitlemiş ve dua edip Zebur okumaya baş-lamış. Şeytan altın bir güvercin suretinde yanına gelmiş; o da küçük çocuğu için onu almak amacıyla elini uzatmış, ama güvercin uçmuş. Ona doğru uzanmış, ancak kuş uçmuş ve bir pencereye konmuş; Davud da onu ta-kip etmiş ve orada dağıttığı saçları bedenini kaplamış olan güzel bir kadın görmüş. O kadın, Belkâ’ yurdunun savaşçılarından Uriya’nın hanımıymış. Davud, Belkâ’ elçilerinin önderi Eyyûb b. Sûriya’ya, Uriya’yı göndermesi ve onu kutsal ahit sandığının önünde konumlandırmasını emreden bir mek-tup yazmış. Ama kutsal ahit sandığının önünde konumlanan kişinin, Allah onun vesilesiyle bir fetih nasip edene veya şehit olana kadar geri dönmesi helâl değilmiş. Allah, Uriya vesilesiyle fetih nasip etmiş ve o da sağ salim geri dönmüş. Bunun üzerine Davud, ikinci ve üçüncü kez daha - Uriya öle-ne kadar- gönderilmesini emretmiş. Nihayet Uriya’nın ölüm haberi gelince, Davud diğer şehitlere üzüldüğü gibi üzülmemiş ve [dul kalan] karısıyla evlen-miş. İşte bu ve benzeri hikâyeler, peygamberlerin önde gelenlerinden birisi hakkında anlatılması şöyle dursun, normal Müslümanlardan salih olarak nitelenen herhangi biri hakkında bile anlatılması çirkin şeylerdendir! Ni-tekim Sa‘îd b. Müseyyeb [v. 94] ve Hâris-i A‘ver’den rivayet edildiğine göre Hazret-i Ali şöyle demiştir: “Kim size Davud kıssasını kıssacıların anlattığı şekilde anlatırsa, ona yüz altmış değnek sopa cezası veririm! Bir peygambere iftira atmanın şer‘î cezası budur.” Şu da rivayet edilmiştir: Yukarıdaki kıssa, yanında Ehl-i Adl ve’t-Tevhid’den biri varken Ömer b. Abdülaziz’e anla-tılmış; bu zat, anlatan kişiyi yalanlayarak, şöyle demiş: “Eğer anlattıkların Allah’ın kitabındakine uygunsa, o zaman bunun tersini arayıp onun peşine düşmek gereksizdir. -Bu hususta Kur’an’da geçenden başkasının söylenmesi ne büyük bir vebaldir!- Yok eğer kıssa senin söylediğine uygunsa ve Allah, nebisinden kaynaklanan bu olayı [Kur’an’da] gizlemişse, onun ortaya çıkarıl-ması yine uygun olmaz!” Bunun üzerine Ömer dedi ki: “Böylesi bir cevabı duymak benim için, üzerine güneş doğan her şeyden daha değerlidir!” 1 Hazret-i İbrahim’in boğazlanmakla imtihan edilen çocuğunun İshak olduğu telakkisine göre. / ed.

[1426] Allah Teâlâ’nın, Davud hakkında temsil ve tariz yollu anlattık-larının tek gösterdiği; onun, söz konusu kadını boşamasını kocasından istemiş olduğudur; bu kadar!.. Şayet “Bu kıssa neden açıkça değil de, te msilî ve imalı bir üslupla ifade edilmiştir?” dersen şöyle derim: Kınama hususunda böyle bir üslubun tercih edilmesinin sebebi, açıkça söylemeye-rek ifade nezaketini gözetmiş bulunmanın yanı sıra, dolaylı ifadenin doğ-rudan söylemekten daha etkili olmasıdır. Şöyle ki; [ima ile] dile getirileni dikkatlice düşünmek, muhatabın asıl kastedilen konuyu farketmesini sağ-ladığında, bu durumonun zihninde daha büyük etki bırakmış, kalbine iyice yerleşmiş ve onu fazlaca rahatsız etmiş, utandırmış ve yaptığı hatayı daha net fark ettirmiş olur. Dikkat edersen bilgeler, çocukta nâhoş bir davranış görülüyorsa çocuğun iyi idare [ve terbiye] edilmesi adına şunu önerirler: [i] Bu davranışının hoş karşılanmadığının, -açıkça söylenmeksizin- imalı bir dille ifade edilmesi. [ii] Onun davranışını resmeden -üzerinde dikkatlice düşündüğü zaman hikâye kahramanının ve dolayısıyla kendi durumunun çirkinliğinin farkına varacağı- bir hikâye anlatılması. Bu üslup çocuk için daha vazgeçiricidir; zira bunu kendi hali için bir örnek ve durumu için bir kıyas unsuru olarak görür ve kendisinden sadır olaan davranışın çirkinliğini net bir şekilde farkeder. Kaldı ki bu üslup, çocuk ile baba arasındaki hayâ perdesini daha iyi korur.

[1427] “Peki, bu olay neden Davud’un önünde mahkemeleşme üs-lûbuyla gerçekleşmiş?” dersen şöyle derim: Davud’un, “Senin koyununu kendi koyunlarına katmayı istemekle sana zulmetmiş!” [Sād 38/24] âyetinde verdiği hükmü vermesi ve böylece, kendi aleyhine delil oluşturulup yaptığı yanlışı bizzat itiraf etmesi için.

[1428] “Peki, o dâvacıların haberi sana gelmiş miydi?” cümlesi görünür-de bir soru cümlesidir. Ancak anlam itibariyle, söz konusu haberin, açığa çıkmayı ve kimseye gizli kalmamayı hak eden ilginç haberlerden olduğuna işaret eder ve ve onun ilgiyle dinlenmesini teşvik eder.

[1429] ْ َ dâvacılar” demektir; ed-dayf (misafirler) kelimesi gibi“ اhem tekil hem de çoğul için kullanılır. Nitekim َ ِ

َ כْ ُ ْ َ اِ ا َ ْ إ

ِْ َ ُ ِ َ

(“İbrahim’in değerli misafirlerinin haberi” [Zâriyât 51/24]) buyrulmuştur. Zira

ْ َ kelimesi aslen masdardır; hasamehû hasmen (ona öyle bir düşmanlık besledi ki) ve dâfehû dayfen (onu öyle bir ağırladı ki) dersin.

[1430] Şayet “ ْ َ çoğulken, َאن ْ َ ikildir. O halde bu yorum nasıl doğru olabilir?” dersen şöyle derim: َאن ْ َ ifadesi, ferîkāni hasmâni (iki dâ-valı grup) demektir. Bunun delili de, hasmâni bağâ ba‘duhum ‘alâ ba‘din (bir-birine haksızlık eden iki dâvalı grubuz) şeklinde okuyan1 kimsenin kıraatidir ki bir benzeri de2 ْ ِ ّ رَ

ِ ا ُ َ َ ْ אنِ ا َ ْ َ انِ َ َ (“Bunlar3 Rableri hakkında tar-tışan iki hasım topluluktur.” [Hac 22/19]) ifadesidir. Şayet, “O zaman, ‘Şimdi; bu benim kardeşimdir…’[Sād 38/23] ifadesini ne yapacaksın? Çünkü bu, ‘ikil’e delâlet etmektedir.” dersen şöyle derim: Bu, o topluluktan birinin sözüdür ve kastedilen anlam ٍ ْ َ َ َ َא ُ ْ َ (birbirimize) ifadesindeki mânadır. Şayet “Rivayette Davud’a iki melek geldiği geçiyor?” dersen şöyle derim: Bunun anlamı dâvalaşmanın iki kişi arasında olduğudur; ama bu, o iki meleğe baş-kalarının eşlik etmesini engellemez. Şayet, “Mahkemeleşme iki kişi arasında oldu ise, nasıl olmuş da ‘Dâvalıların haberi’ [Sād 38/21] ve ‘Dâvalı iki grup’ [Sād 38/22] ifadelerinde onların tamamı dâvalı olarak adlandırılmış?” dersen şöyle derim: Dâvalılardan herhangi birine eşlik edenler de dâvalı görünü-münde oldukları için onları da dâvalı olarak adlandırmak yanlış olmaz.

[1431] Şayet “إذ ne ile mansūb olmuştur?” dersen, şöyle derim: Yaאك أile, ya ا ile, ya da mahzûf bir âmil ile mansūb olduğu düşünülebilir. An-cak אك -ile mansūb olması câiz değildir; çünkü bu haberin Hazret-i Mu أhammed’e gelmesi, Hazret-i Davud zamanında değil, ancak onun kendi zamanında gerçekleşebilir. ا ile mansūb olması da câiz değildir; çünkü Hazret-i Davud zamanında gerçekleşen bir haberin Hazret-i Muhammed’le ilişkilendirilmesi doğru olmaz. ا kelimesiyle, bizzat anlatılan kıssayı kas-tetsen bile, ا yine nasbetmez. Şu halde geriye mahzûf bir âmil ile nasbedil-me ihtimali kalmaktadır ki ibare, hel etâke nebeu tehâkümi’l-hasm (Peki, o dâvacıların mahkemeleşme haberi sana gelmiş miydi?) şeklinde takdir edilir. Yine ( -kelimesiyle de mansūb olabilir; çünkü bu kelimede fiil mâ إذ), اnası vardır. İkinci إذ ise, birincisinden bedeldir.

ابَ [1432] َ ِْ ْ رُوا ا َّ َ َ yani mabed-kalenin duvarına çıkıp içine girdiler.

Sûr, “yüksek duvar” demektir. Binalar hakkında benzer kullanım şöyledir: Biri binanın üstüne çıktığında tesennemehû, binanın zirvesine yükseldiğin-de tezerrâhu4 denir.

[1433] Rivayet edilmiştir ki; Allah Teâlâ Davud (a.s.)’a insan su-retinde iki melek göndermiş. Davud’un huzuruna çıkmak istemişler; 1 Yani ٍخَصْمَانِ بـغََى بـعَْضُنَا عَلَى بـعَْض (birbirimize haksızlık eden iki dâvalı grubuz) ifadesini. / ed.2 Yani mübtedanın ikil olmasına karşılık haberin/fiilin çoğul olması bağlamında… / ed.3 (i) Kur’ân’a iman edenler ve [ii] Yahudi, Hıristiyan, Sābiî, Mecusi ve Müşrikler. / ed.4 Yani nasıl zirve ve sinâm köklerinden tesenneme ve tezerrâ fiilleri kullanılmakta ise sûrdan da tesevvera fiili

oluşturulmuştur. / ed.

ancak onu ibadet gününde bulmuşlar. Bu sebeple, bekçiler girmelerine engel olmuş. Onlar da bu yüzden mabed-kalenin duvarına tırmanmışlar. Hazret-i Da-vud, iki meleği ancak önüne oturdukları zaman fark etmiş ve onlardan ürkmüş.

[1434] İbn Abbas şöyle demiştir: Hazret-i Davud zamanını dört kısma ayırmıştı; bir günü ibadet için, bir günü [insanların problemleri hakkında] hüküm vermek için, bir günü özel işleri için ve bir günü de İsrail oğullarını toplayarak onlara [hissiyatlı] vaazlar verip göz yaşı döktürmeye ayırmış. Hal böyle iken, insan suretindeki melekler onun yanına hüküm verme günü dışında gelmiş-ler; bu sebeple onlardan ürkmüş. Ayrıca onlar Davud’un yanına, bekçilerin kimseyi içeri sokmadığı uzlet gününde ve üst taraftan gelmişler.

אن [1435] [iki dâvalı] ifadesi, mahzuf bir mübtedânın haberidir; anlam “biz dâvalı iki grubuz” şeklindedir. ْ ِ ْ ُ َ ,haksızlık etme” anlamında olup“ وَve lâ teştut şeklinde de okunmuştur ki “haktan uzaklaşma” demektir. Ayrıca ve lâ tüşattıt ve ve lâ tüşâtıt da okunmuştur ki tamamı “çizgiyi aşmak” ve “hak gasbetmek” anlamına gelen şatattan gelmektedir. اط ِّ اء ا َ “yolun ortası ve düzü” demektir ki, gerçeği ve tam anlamıyla hak olanı anlatan bir temsildir.1

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

ا ,kelimesi أ [1436] ’dan bedeldir yahut إن’nin haberidir. [Kardeşlik-ten] kastedilen din kardeşliği veya arkadaşlık ve samimiyetten kaynaklanan kardeşlik; ya da ortaklık ve teşrîk-i mesaiye dayanan kardeşliktir ki dayana-ğı, “Doğrusu, bir arada yaşayanların çoğu…” [Sād 38/24] âyetidir. Bu kardeş-liklerden her biri, zulme ve düşmanlığa mâni bir hukuku ifade eder.

ن [1437] و ifadesi Tâ’nın fethasıyla tes‘un ve tes‘ûne şeklinde de okunmuştur. َ ْ َ Nûn’un kesresiyle ni‘ceten şeklinde de okunmuştur. Bu farklı okuyuş nat‘un - nit‘un ve lakvetün - likvetün kelimelerinde olduğu gibi, lehçe farklılıklarından kaynaklanmaktadır. א َ ِ ْ ِ .yani onu benim mülkiyetime ver أכİfadenin hakiki anlamı; “tıpkı sahip bulunduğum şeylerden sorumlu olduğum gibi, beni onun da sorumlusu yap” şeklindedir. ِ َّ َ “bana üstün geldi” demek-tir ki, ‘azzehû - ye‘uzzuhû (ona üstün geldi/geliyor) denir. Şair şöyle demiştir:1 Allah’ın emir-yasak ve tavsiyelerini benimsemek ‘doğru yolda gitme’; bunun tersi de ‘doğru yoldan sapma’

sembolü ile anlatılmaktadır. Zira gideceği binlerce kilometrelik mesafeyi çölün ortasında pusulasız kat etmek zorunda olan bir toplumun fertleri açısından, o güzergâhta gitmek (hidayet) ve oradan sapmak (dalâlet) hayatî önem taşımaktadır. Böylece, ‘insanı ebedi saadete götüren hayat’ da ‘yol’ temsili ile anla-tılmış olmaktadır. Kur’ān’ın ilk muhatapları olan Arapların zihni, ‘sapma’daki çirkinlik ve dehşeti, ‘doğru yolda gitme’deki güzellik ve rahatlığı çok iyi kavrayabilmektedir. Zaten dil, bu gibi sayısız perspektif ve kavrayışların oluşturduğu genel bir yapıdır. / ed.

Tuzağa düşmüş bir bağırtlak kuşu gibi [gönlüm]geceyi, tuzağa kapılmış kanadını kurtarmaya çalışa çalışa geçirdi!

Dâvalı; “Bana, karşılık verip reddedemeyeceğim bahaneler getirdi!” demek istiyor. (אب ا ’taki) hitapla “tartışarak delil getiren kimsenin hitabını” yahut şunu kastetmiştir: O kadına ben de evlenme teklifinde bulundum1; o da bulundu ve bu teklifte benimle yarıştı; yani beni alt etmeye çalıştı ve alt etti; çünkü kadınla ben değil, o evlendi!..

[1438] ( ِ َّ َ -ifadesi) mübalağa anlamı barındıran el-mu‘âzze masdarı وَna dayanılarak ِ אزَّ َ ”şeklinde de okunmuştur ki, “üstün gelmeye çalışmak وَdemektir. Ebû Hayve [v. 203/818] ise Ze’yi -rahat okunabilsin diye- hafiflete-rek ve azenî şeklinde okumuştur. Bu, tuhaf bir hafifletmedir; öyle anlaşılıyor ki, onu [aslı zallet ve messet olan] zalet ve meset gibi kelimelere kıyas etmiştir.

[1439] Şayet “Koyunun zikredilmesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Onların mahkemeleşme ve konuşmaları haddizatında bir temsildir. Çünkü temsilî anlatım hem yukarıda bahsettiğimiz hususlar bakımından hem de ortaya dökülmesi ahlâken uygun bulunmayan bir konuya dikkat çektiği için daha edebî bir kınama üslubudur. Böylece konu, açıkça ifade edilmesi çirkin görülen bir şey kinaye ile anlatıldığı gibi anlatılmış olur. Hazret-i Davud’un hatasını örtmek ve itibarını muhafaza etmek için de, bu üslup daha etkili [ve münasip] olmuştur. Buradaki temsil2 şöyledir: Uri-ya - Hazret-i Davud kıssası, “sadece bir koyuna sahip bulunan bir adam” ile “doksan dokuz koyunu olduğu halde koyunlarının sayısını yüze tamam-lamak isteyen, bu yüzden dostunun bir tanecik koyununa tamah edip onun mülkiyetini kendisine vermesini talep eden ve bu hususta dostuyla, emeline ulaşmaya çalışan haris bir kimsenin tartıştığı gibi tartışan arkadaş” kıssa-sıyla örneklendirilmiştir. “Doğrusu, ortakçıların çoğu…” [Sād 38/24] ayeti de buna delâlet etmektedir. İşte kıssanın, sembolize edildiği aslî unsuru-na has kılınması koyundan bahsedilmesiyle gerçekleşmiştir. Şayet “Tem-sil üslubu, אب kelimesini tartışma anlamında tefsir edersen doğru اolur; ancak [‘evlilik teklifi’ mânasına gelen] el-hıtbenin müfâ‘ale sıygasında tefsir edersen doğru olmaz!?” dersen şöyle derim: Bu tefsir, ‘koyun’un ‘kadın’ hakkında isti‘âre yapılarak kullanıldığını kabul ettiğim içindir. 1 Yani muhatabıyla konuşmak anlamındaki hitābdan değil, kız isteme anlamındaki hıtbeden. / ed.2 Temsîl; soyut bir gerçeği canlı, müşahhas örnekler eşliğinde sembol diliyle anlatmak demektir. Bir düşün-

cenin hayalî veya cins bir şey ile canlandırılması temsil olduğu gibi, gerçek kişi ve olaylarla canlandırılması da temsil kapsamında mütalaa edilebilir. Yeryüzünde yaşadığı sabit olan tarihî bir şahsiyetle nüzul çağın-daki insanlar veya bir başka kişi, nesne veya durum temsil ediliyor da olabilir. Geniş bilgi için bkz. Murat Sülün, 41 Temsil ile Kur’ân Gerçeği (İstanbul: Çamlıca, 2018). / ed.

Nitekim Araplar şu gibi sözlerinde isti‘âre yaparak ‘koyun’u1 kadın hakkında kullanmışlardır:

Ey talihli sahibine helâl ol[up da, bana yasak olan] ‘av koyunu’! [Âh… Keşke yasaklanmamış olaydı bana!..] [Sonunda, karanlık iyiden iyiye artınca] ‘Koyun’undan vazgeçeceği anı gözlemeğe başladım [eşinin]!

Şu sözlerin sahibi de kadını koyuna benzetmektedir:Yürüyorlar kuma saplanmış vahşi çöl koyunları gibi.

[1440] Yalnız, אء kelimesi buna (ortaklar / bir arada bulunanlar) اuymamaktadır. Bununla birlikte, Hazret-i Davud’un אء kelimesini اmahkemeleşen kişiler ve onların hikâyeleri için müstakil bir misal olarak kullandığı kabul edilirse bu çelişki ortadan kalkar.

[1441] Şayet “Meleklerin (aleyhimu’s-selâm) az ya da çok [hiçbir şekilde] ilgili bulunmadıkları, konumlarına uymayan bir şeyi kendileri hakkında haber vermeleri nasıl doğru olabilir?” dersen şöyle derim: Bu bir betim-leme ve farzetmedir; melekler söz konusu olayı kendileri hakkında ‘insan-mış gibi’ tasvir etmişlerdir. Nitekim bir [fıkhî] meseleyi betimlerken, ikisini göstererek “Zeyd’in kırk koyunu var. Amr’ın da kırk koyunu var. Bunlar, koyunlarını birbirine katmışlar ve onların üzerinden bir yıl geçmiş. Bu ko-yunlardan ne kadar zekât vermeleri gerekir?” dersin; oysa ne Zeyd’in ne de Amr’ın böyle bir mülkiyeti vardır.2 Yine benzer bir olayı tasvir ederken “Be-nim de, senin de kırkar koyunumuz var ve biz bunları birbirine kattık…” dersin, hâlbuki kırk koyundan ne dördüne ne de çeyreğine sahipsindir.

[1442] Şayet “ İbn Mes‘ûd’un ve li-ye na‘cetün ünsâ (benim de dişi bir koyunum var) kıraati nasıl anlaşılmalı?”3 dersen şöyle derim: Güzel kadın için sana imraetün ünsâ dendiğinde, maksat onu dişiliğin sakinlik ve yu-muşaklığında bulunan asaletle nitelemektir. Bu ifade, kadın için daha hoş durmakta, onun kırılganlığını ve dişiliğini daha iyi vurgulamaktadır. Dik-kat edersen, Araplar kadını kesûl (yavaş) ve miksâl (yumuşak) kelimeleriyle nitelerler. Şu söze bakabilirsin:

Sakin duruşlu, yumuşak sözlüdür. Türkçede güzel kadınları anlatan ceylan vb. kelimelerin ifade ettiği şeyi anlatmaktadır. Türkçede نعجة 1

koyunun çağrışımları Arapçadaki gibi olumlu değildir. / ed.2 Ve aslında, “Zeyd” de “Amr” da farazî isimler olup, iki [gerçek] kişiyi temsil etmektedirler. / ed.3 Yani koyun zaten dişi, değil mi? / ed.

Şu söz de aynı şekildedir:Neredeyse yere kurulurcasına yavaş yürür.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

כ [1443] (sana zulmetmiş) cümlesi, hazfedilmiş bir kasemin ce-vabıdır. Burada bir arada yaşadığı kimsenin davranışından hoşlanmama ve onun tamahkârlığını ayıplama söz konusudur.

כ [1444] ال [ ] kelimesi, tıpkı ِ אءِ ا -hayrı dilemekten…” [Fus“) دsilet 41/49]) âyetinde olduğu gibi, mef‘ûlüne muzāf olmuş bir masdardır. Bu kullanıma izāfe1 anlamı katılmış ve fiil bu anlamın müteaddîliği ile müte-addî yapılmıştır. Adeta senin koyununu istek ve talep yollu kendi koyunla-rına katmakla (sana zulmetmiş) denmektedir.

[1445] Şayet “Hasımlardan birini nasıl hemen doğru buldu da, diğe-rinin sözünü dinlemeden onun zulmettiği kararına vardı?” dersen şöyle derim: Kararını, ancak diğer hasmın itirafından sonra vermiştir. Fakat bu, bilindiğinden dolayı Kur’ân’da [ayrıca] anlatılmamıştır. Diğer hasmın ise “Ondan o koyunu alıp, kendi koyunlarımı yüze tamamlamak istiyorum.” dediği rivayet edilir. Bunun üzerine Hazret-i Davud “Böyle bir istekte bu-lunursan, -alnına ve burnuna işaret ederek- seni şöyle şöyle cezalandırırız!” deyince, hasım şöyle karşılık vermiş: “Ey Davud!.. Sen bu şekilde cezalan-dırılmayı daha çok hak ediyorsun! Zira sen şöyle şöyle yaptın!..” Bu konuş-malardan sonra Davud etrafına bakınmış; fakat hiç kimseyi görememiş ve içinde bulunduğu durumun farkına varmıştır.

אء [1446] mallarını birbirine katan ortaklar” demektir. Tekili halīt“ اolup masdarı hılta (yani ortakçılık)dır. Ortakçılık, daha ziyade [davar] hayvan-lar hakkında kullanılır. Şâfi‘î (rh) ortakçılığa itibar eder; iki kişi, aralarında taksim edilmemiş bir hayvan sürüsünde ortak olduklarında yahut her biri yal-nız başına birer sürüye sahip olmakla birlikte, bu sürülerin barınak, sulak, sa-ğıldıkları yer, çoban ve köpekleri müşterek ve yavruları da karışık olduğunda,

1 Yani sözlükteki katma, ekleme anlamında; gramerdeki izafet terkibi anlamında değil. / ed.

bu iki sürünün zekâtını tek bir sürünün zekâtı gibi hesaplar. Bu doğrultuda; iki şahsın kırk tane koyunu bulunsa, ikisinin tek bir koyun vermeleri gerekir. Eğer bu şahıslar üç kişiyse ve kırkardan yüz yirmi adet hayvanları varsa, - yüz yirmi adet hayvan tek bir şahsa ait bulunduğunda olduğu gibi- bir hayvan vermeleri gerekir. Ebû Hanîfe’ye göre ise bu ortaklığa itibar edilmez; ortak ve tek şahıs aynı hükümdedir. Şöyle ki; iki ortağın sahip bulunduğu kırk koyun için - Ebû Hanîfe’ye göre- hiçbir koyun gerekmez.1 Üç kişinin ortak olduğu yüz yirmi koyun için ise üç koyun vermek gerekir.

[1447] “Peki, bu [âyetteki] ortaklık2 hakkında ne düşünüyorsun? dersen şöyle derim: Anlatılan iki şahsın [toplam] bir koyun zekât vermeleri gerekir. Şâfiî‘ye göre, tek koyun sahibinin, koyunun yüz parçasından birini verme-si3 gerekirken, Ebû Hanîfe’ye göre herhangi bir zekât vermesi gerekmez.

[1448] Şayet “Allah Teâlâ birlikte yaşayanların hâlini, bu bağlamda an-latmakla neyi kastetmiştir?” dersen şöyle derim: Allah Teâlâ, bu anlatımla şunları amaçlamıştır:

• Güzelce öğüt vermek ve -sayılarının az olduğuna hükmettiği- ‘salih iş ortakları’nın âdetini tercih etmeye yönlendirmek.

• Ortakların çoğunun işledikleri zulüm ve taşkınlığı -hâllerine teessüf de ederek- çirkin göstermek.

• Kendisinden önce, çoğu ortak arasında bu tür [olumsuz] olaylar yaşanabil-diğini göstererek, ortağından gördüğü zulme karşı mazlûmu teselli etmek.

[1449] ifadesi, hazfedilmiş bir Nûn takdir edilerek, le-yebğiye şek-linde okunmuştur. Tıpkı

Sıkıntıların sana ulaşacağı yolları tıkaifadesinde olduğu gibi. hazfedilmiş bir kasemin cevabıdır. Yine bu ifade, kesra ile yetinilerek Yâ’nın hazfedilmesiyle le-yebği şeklinde de okunmuştur.

[1450] ْ ُ א َ ٌِ َ א ifadesindeki وَ kapalılık bildirir. Bununla salihlerin az-

lığına duyulan hayret dile getirilmektedir. א ’nın mâna ve konumunu iyice anlamak istersen, İmruü’l-Kays’ın [v. 540]

Kısa olmasına rağmen ne büyük bir söz!sözündeki א ’yı çıkar ve bak bakalım geriye bir şey kalıyor mu?1 Çünkü ikisinin de nisap miktarı -yani 40- adet koyunu yoktur; sadece 20’şer koyunları vardır. / ed.2 Yani birinin tek, diğerinin 99 hayvanı olup da bunları birbirine katarak yetiştirdiklerinde… / ed.3 Yani “yüz koyunluk sürünün zekâtı” olarak verilmesi gereken tek koyunun yüzde birlik kısmını üstlenme-

si. Görüldüğü gibi, Şâfi‘î, tek koyunu olan kişiyi de zekâta ortak ediyor. / ed.

[1451] Zann-ı galip kesin bilgiye yakın olduğundan, zan kelimesi âyette isti‘âre yoluyla bilgi yerine kullanılmıştır; ( ّ ) “Davud kesin olarak anladı; bildi.” demektir.

َّאهُ [1452] َ َ א َ َّ ifadesi, “Bakalım sebat (kendisini ayartmış olduğumuzu) أَedebilecek mi, yoksa ayağı mı sürçecek diye, Davud’u Uriya’nın hanımıyla sınadığımızı” demektir. َُّאه َ َ ifadesi, -mübalağa için- şeddelenerek fettennâ-hu (büyük bir sınamaya tâbi tuttuğumuzu) şeklinde de okunmuştur. Yine,

Aklımı başımdan aldıysa bu hatun, tuhaf karşılamam;zira daha önce de almıştı aklımı başımdan!

sözündeki anlamıyla eftennâhu şeklinde de okunmuştur. Ayrıca, fetenâhu ve fettenâhu şekillerinde de okunmuştur ki bu fiillerde Elif, söz konusu iki meleğin yerine geçen zamirdir.

[1453] [“Rükû ederek” anlamındaki] א ً -kelimesiyle “secde ederek” anla راכmı kastedilmiştir; zira rükû eden kişi, secde eden gibi eğilip boynunu aşa-ğıya indirir. Ebû Hanîfe ve taraftarları, “tilâvet secdesinde rükûun secde yerine geçtiğini” böyle bir yorumla delillendirmişlerdir. Hasan Basrî’den [v. 110/728] şöyle rivayet edilmiştir: Çünkü Hazret-i Davud rükû etmeden secde etmez. Öte yandan, Hazret-i Davud’un, günahından dolayı Allah’tan af dilemiş olması ve O’na yönelme ve tevbe amacıyla Allāhu Ekber! diyerek iki rekât nafile namaza başlamış bulunması da mümkündür. Bu durumda anlam, “rükû ederek, yani namaz kılarak secde için yere kapandı” olur; zira rükû namaz olarak kabul edilir.

אب [1454] -yani tevbe edip günahından arınarak Allah’a döndü. Riva أyete göre, Davud (a.s.) farz namazlar ve mübrem ihtiyaçlar dışında başını kaldırmaksızın geceli gündüzlü kırk gün secdede kalmış. Öyle ki, başı me-safesinde ot bitesiye gözünün yaşı dinmemiş. İçtiği suyun üçte biri gözya-şından oluşuyormuş. olanca gücüyle Allah’a istiğfar edip durmuş, neredeyse helâk olacak raddeye gelmiş. Bu yüzden hükümdarlığını da ihmal etmiş. O kadar ki, Îşâ isimli oğlu onun hükümdarlığına göz koyup kendi adına propaganda yapmaya başlamış. İsrail oğullarının sapkın olanları Îşâ’nın ta-rafında toplanmışlar. Hazret-i Davud Allah tarafından bağışlanınca, oğluy-la savaşarak onu mağlup etmiş. Yine rivayete göre, Hazret-i Davud işlediği hatayı unutmamak için onu avucunun içine kazıtmış imiş.

[1455] Şu da söylenmiştir: Bahsedilen iki dâvalı, insan idi ve arala-rında gerçekten düşmanlık vâki olmuştu. Onlar, ya koyunlarında or-tak idiler ya da birisi pek çok hür ve köle kadına sahip bir zengin iken,

diğeri sadece bir tane kadına sahip fakir biriydi. Zengin olan fakirden, -kendisi için- tek hanımından vazgeçmesini istedi. Davud (a.s.), -huzuruna görev vakti dışında gelmelerinden dolayı- bu ikisinin suikastçı olmasından korktu. Davud’un hatası, birisini diğerine karşı tasdik etmek ve diğerini dinlemeden onun zulmettiğine hükmetmekti.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

رَْضِ [1456] ِ ا ً َ ِ َ yani -tıpkı bazı sultanların bir ülkeye tayin edip yönetimini kendilerine verdikleri kişi gibi- bu topraklarda hükmetmek üze-re seni halife tayin ettik. -“Allah’ın Arz’daki halifeleri” tabiri de bu kabil-dendir.- Yahut senden önce hakkı ikame eden peygamberlerin yerine seni getirdik anlamındadır. Bu ifadede, Hazret-i Davud’un, tevbesinden sonraki [peygamberlik ve sultanlık] halinin değişmeyerek aynı kaldığına bir delil vardır.

[1457] “O halde insanlar arasında âdilâne hükmet” yani Allah’ın hük-müyle yönet; çünkü sen O’nun halifesisin. Din ve dünyayla ilgili yaptığın işlere dair verdiğin hükümlerde ve diğer hususlarda nefsinin arzularına uyma ki bu arzular seni Allah yolundan saptırmasın; yani Allah’ın akıllara yerleştir-miş olduğu delillerden ve vahiyle koyduğu kurallardan [vazgeçirmesin].

אب [1458] م ا zarfı, ا fiiline müteallık olup “hesap gününü unut-maları sebebiyle” anlamındadır. Yahut ifadesiyle alâkalıdır ki, bu du-rumda anlam; “unutmalarından dolayı -ki unutma, Allah yolundan sapma-larıdır- onlar için kıyamet gününde şiddetli bir azap vardır” şeklinde olur.

[1459] Rivayete göre; Mervan oğulları1‘halife’lerinden biri, Ömer b. Abdülaziz’e [v. 101/720] veya İbn Şihâb ez- Zührî’ye [v. 124/742] demiş ki: “Bize ulaşan haberi sen de işittin mi?” Ömer/ Zührî “Neymiş ki o?” de-yince, halife “Bize, ‘halifenin yaptıklarının kaydedilmediği ve ona günah yazılmadığı’ bilgisi ulaştı!” Bunun üzerine Ömer/ Zührî; “Ey müminlerin emiri! Halifeler mi daha üstündür peygamberler mi!?” demiş ve bu âyeti [Sād 38/26] okumuş.

1 Emevi ‘halife’leri, Ebu Süfyan’a ve Mervan b. Hakem’e izafe ile Süfyânîler ve Mervânîler diye ikiye ayrılır. Mu‘âviye ve devamındaki iki ‘halife’ Süfyânî, diğerleri Mervânîdir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

[1460] ً ِ َא (boşuna), yani doğru bir amaçla ve engin bir hikmetle değil de faydasız boş bir yaratışla (halkan bâtılen) veya bâtıl işler peşinde koşarak, boş işlerle uğraşarak (mubtılîne ‘âbisîne)… Nitekim “Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri boşuna yaratmadık; tamamen gerçek bir gaye ile yarattık.” [Duhān 44/38-39] buyrulmuştur. Anlam, takdiren zevî bâtılin (boş işlerle uğ-raşanlar olarak) ya da ‘abesen (boş yere) şeklindedir1; sıfat olan ئًא (âfiyetle) kelimesi masdar yerine konduğu gibi, ً א de ‘abesen yerine konmuştur. Anlam şöyledir: Göğü, yeri ve bu ikisi arasındakileri oyun eğlence olsun diye değil, tersine, apaçık bir gerçekten dolayı yarattık. Bu gerçek, kendile-rine akıl ve temyiz kabiliyeti verdiğimiz, çeşitli imkânlarla donatarak maze-retlerini geçersiz kıldığımız, sonra da yüklediğimiz mükellefiyetlere karşılık kendilerine büyük hayırlar sunduğumuz, işledikleri amellere göre kendileri için bir âkıbet ve karşılık hazırladığımız kimseler yaratmaktır.2

[1461] “Bu (َِכ ;yaratılışın bâtıl olduğu düşüncesine işaret etmektedir ”(ذٰzann da “zannedilen” anlamındadır; yani “gök, yer ve arasındakilerin yaratılışı boşunadır, bir hikmetten dolayı değildir” düşüncesi inkârcıların kuruntusudur.

[1462] ŞayetBunlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, ‘Allah’ diyeceklerdir.’ [ Lokman 31/25] âyetinin delâlet ettiği üzere inkârcılar; Allah’ın gökler, yer ve bu ikisi arasındakilerin yaratıcısı olduğunu kabul ettikleri halde, neden O’nun bütün bunları bir hikmetle değil de boşuna yarattığını düşünen kimseler kabul edilmişlerdir?” dersen şöyle derim:Onların tekrar diriltilmeyi, hesap, mükâfat ve cezayı inkâr etmeleri, ‘Allah’ın varlığı yarat-masının boş ve batıl olduğu’ neticesine götürdüğü için, inkârcılar sanki ‘söz konusu düşünceye inanan ve bunu dillendiren’ kimseler olarak addedilmiş-lerdir. çünkü ‘karşılığını alma’ kâinatın yaratılışındaki hikmetin ta başından itibaren vardığı sonuçtur. O halde, bunu inkâr eden, aslında hikmeti inkâr etmiş olmaktadır. Kâinatın yaratılışındaki hikmeti inkâr eden de, yaratıcıyı -hâşâ- akılsızlıkla itham etmiş olur. Bundan da şu ortaya çıkar: İnkârcı, Ya-ratanı hakkıyla tanımamakta ve O’nun kudretini bihakkin anlayamamak-tadır. İnkârcının, -bu anlamda- ‘Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul etmesi’ hiçbir şekilde kabul etmemesi ile eşdeğerdir..ile ilişkisi sorunlu olduğundan, müfessir kelimeyi iki şekilde tevil etmektedir. / ed ما خلقنا kelimesinin باطلاً 12 Allah Teâla bu evreni, şu ölüm ve hayatı yaratmıştır ki, bakalım en iyi, en güzel ve en faydalı işlere kimler

imza atacak… [Bkz. Mülk 67/2] / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

.munkatı‘ olup içerdiği istifhamın mânası da yadırgamadır أم [1463]Kastedilen şudur: Eğer inkârcıların söylediği gibi, [dünyada yapılanlar için bir] karşılık batıl ise o zaman düzeltenler ile bozanların, takva sahipleri ile de günahkârların durumu Allah katında eşit olacaktır! Bu grupları eşit kabul eden biri de, ancak akılsızdır; bilge değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

אرَكٌ] [1464] َ ُ kelimesi] mübâraken, [وا ُ َّ َّ َِ da] aslı üzere li-yetedebberû ve

muhatap sıygasıyla li-teddebberû (ki derin derin düşünesiniz) şeklinde de okunmuştur.Âyetleri tedebbür etmek;onlar üzerinde düşünmek ve onların -zahirlerinin arkasına gizlenmiş- güzel anlamlarına ve doğru yorumlarına ulaştıracak şekilde onları incelemektir. Zira okuduğu şeyin zahiriyle yetinen biri, ondan çok fazla hayır elde edemez. Böyle biri, bol süt veren bir devesi olup da onu sağmayan, doğurgan bir atı olup da ondan yavrular elde etme-yen kimse gibidir! Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] şöyle rivayet edilmiştir: “Bu Kur’ân’ı, yorumunu bilmeyen köleler ve çocuklar okumuşlar; lafızlarını ez-berlemişler, fakat anlamlarını zayi etmişlerdir. Öyle ki, onlardan biri çıkıp; ‘Vallāhi, Kur’ân’ı tek bir harfini bile eksik bırakmadan okudum!’ der. Oysa -Allah’a yemin ederim ki- Kur’ân’ın tamamını eksik okumaktadır! Zira ne ahlâkında ne de davranışlarında Kur’ân’a ait bir etki görülmektedir! Vallāhi, Kur’ân okumak; lafızlarını hıfzedip, anlamlarını kaybetmek değildir! On-lar ne bilgedirler ne de kötülüğü engelleyicidirler. Allah insanlar arasından böylelerini eksik eylesin!Allah’ım! Bizi düşünüp inceleyen âlimlerden eyle; gurura kapılan kurrâdan koru bizleri.

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

[1465] ُ َ ا ِْ cümlesi, aslına itibar edilerek ne‘ıme’l-‘abdü şeklinde de

okunmuştur; medhe konu olan kişi hazfedilmiştir. Süleyman (a.s.)’ın bu şekilde övülmesine sebep olarak, tövbe ile sürekli Allah’a dönen, O’na yö-nelen biri olması yahut tesbihi te’vîb eden, yani tekrar tekrar tesbih eden -zira her mü’evvibevvâbtır- bir kişi olması gösterilmiştir.

[1466] Sāfin, İmruü’l-Kays’ın [v. 25]; Bu at, sanki üç ayağı üzerinde duran o asil hayvanlardan biriymiş gibi, böyle durmaya alışmış. Diğer ayağı ise hâlâ kırık.

sözünde anlattığıdır. Şu da söylenmiştir: Ön ya da arka ayak toynaklarından biri üzerinde duran1 hayvana mütehayyim denir; sāfin ise [atılmak üzere] ön ayaklarını birleştiren demektir. Hazret-i Peygamber’den rivayet edilmiştir ki; “İnsanların kendisi karşısında el pençe divan durarak” yani zorbaların uşakları gibi “ayakta beklemesinden hoşlanan biri, ateşteki yerine hazırlan-sın!” [Tirmizî “Edeb”, 13].

[1467] Şayet “Atların bu asil duruşla nitelenmesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Ayakta bu şekilde durma, alelâde atlarda neredeyse hiç bulunmaz; ancak soylu atlarda bulunur. Şu da söylenmiştir: Allah Teâlâ, beğenilen şu iki vasfın -yani asil duruş ve iyi koşma özelliklerinin- bu at-larda bir arada bulunduğunu belirtmek için onları hem asil duruşla hem de cins at oluşla nitelemiştir. Yani durduklarında yerlerinde sakin ve usluca durmakta; koştuklarında ise hızla ve rüzgâr gibi gitmektedirler.

[1468] Rivayete göre; Süleyman (a.s.) Dimaşk ve Nusaybin halkı üzerine bir sefer düzenlemiş ve bin adet at ele geçirmişti. Şu da söylenmiştir: Âyette söz edilen atlar babasından miras kalmış; babası da onları Amâlika ülkesinden elde etmişti. “Atların kanatlı vaziyette denizden çıktıkları” da söylenmiştir. İşte, Sü-leyman (a.s.) öğle namazını kıldıktan sonra tahtına oturmuş ve güneş batana kadar atlar kendisine arz edilmişti. O sırada ikindi namazını yahut akşam va-kitlerindeki virdini kaçırdı. Çevresindekiler ondan çekindikleri için, durumu ona bildirememişler. Süleyman (a.s.) kaçırdığı ibadetten dolayı o kadar üzül-müş ki, atların tekrar getirilmesini istemiş ve onları Allah rızası için ayaklarını keserek katletmiş! Bunlardan geriye yüz tane at kalmış ki, şu an insanların sahip olduğu bütün atlar bunların soyundan geliyormuş. Şu da söylenmiştir: Süleyman (a.s.) atları ayaklarını keserek katledince, Allah kendisine bunların yerine daha hayırlısını, yani “kendisinin emriyle esen rüzgâr”ı vermiştir.

1 Yani diğer üç ayağı yere basmakla birlikte, ön / arka ayaklarından birini tam basmayıp toynağını hafif kırarak duran atılmaya hazır vaziyetteki asil duruşlu hayvan. / ed.

[1469] Şayet “ ِ ِ رَ َ ذِכْ َّ ا ُ ُ ْ َ ْ -ifadesinin anlamı nedir?” der أَsen şöyle derim:ُ ْ َ ْ -fiiiline, ‘An harf-i ceri ile müteaddî olan fiilin an أَlamı katılmış ve adeta şöyle denmiştir: Rabbimi zikretmekten [uzaklaşıp] ni-met sevgisine yöneldim. Yahut nimete olan sevgimi, Rabbimi zikretmenin yerine geçecek veya beni bundan müstağni kılacak bir amel kıldım. Ebu’l-Feth el-Hemedânî Tibyân adlı eserinde şöyle demiştir: Ahbebtü “sımsıkı tut(und)um” demektir ki, bu anlam Arapların;

Hastalanmış da yere yığılmış [sımsıkı yapışmış] deve gibi

sözüne dayanır. Ancak bu mâna burada geçerli değildir.

[1470] el-Hayr tıpkı “Eğer geriye bir mal bırakırsa...” [Bakara 2/180] âyeti ile “İnsanoğlu mala çok düşkündür!” (‘Âdiyât 100/8] âyetinde olduğu gibi “mal” demektir. Buradaki “mal” ise Hazret-i Süleyman’ı meşgul eden atlar-dır. Yahut “atlar” hayır ile alâkalarından dolayı, hayrın bizzat kendisi gibi hayr olarak adlandırılmışlardır. Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Hayır, kıyamete kadar atların perçemine düğümlenmiş [alnına bağlanmış]tır” [Müslim, “İmâre”, 96] Yine Peygamber, -bir heyetle huzuruna çıkıp müslüman olan- Zeyd-i Hayl1 hakkında; “Şimdiye kadar, Zeyd-i Hayl hariç, bana methedilip de o methedildiği özellikleri gerçekten taşıyan hiç kimse gör-medim.” demiş ve ona Zeyd-i Hayr [Hayırlı Zeyd] adını vermiştir. Adamın biri Bilâl (r.a.)’a, yarışan bir topluluk hakkında “Kazanan kim?” diye sordu; Bilal “ Hazret-i Peygamber.” deyince, adam, “Ben haylı (atı) kastetmiştim.” dedi. Hazret-i Bilal, “Ben de hayrı kastettim.” dedi [Böylece, hayl kelimesini hayr anlamında, yani hayırlı kimse anlamında kullanmış oluyordu].

[1471] (“Perdenin arkasına gizlenme” anlamındaki) et-tevârî bi’l-hicâb ifadesi, güneşin batışını ifade eden bir mecaz olup, kralın gözlerden kay-bolması anlamında kullanılır. Yahut örtüsünün altına gizlenen (güneş) de-mektir. (ارت ’teki) zamirin güneşe raci olduğunu gösteren, akşamdan söz edilmiş olmasıdır; nitekim zamirle ifade edilen kelimelerin, önceden zikre-dilmesi veya zikredildiğine dair bir delil bulunması gerekir. Şu da söylen-miştir: Zamir אت א kelimesine raci olup, anlam “Atlar gecenin örtüsüyle ا-yani karanlığıyla- gözlerden kayboluncaya kadar.” şeklindedir.

אب“ [1472] Kafdağı’nın ardında, bir senelik yürüme mesafesinde اbulunan; güneşin arkasında battığı dağdır.” şeklindeki yorum ise tefsire so-kulan bid’atlerdendir.1 Zeyd b. Mühelhil; çok iyi at binmesinden dolayı Zeyd-i Hayl (Kısrak Zeyd) diye anılmakta imiş. / ed.

א [1473] ً ْ َ َ ِ َ َ cümlesi, “dokunmaya, yani bacak ve boyunlarına kılıçla dokunmaya, yani [onları] kesmeye başladı” demektir. Nitekim; bir kimse diğerinin boynunu kestiğinde “onun başına/tepesine dokundu” ve ciltçi kılıçla/bıçakla kitabın uçlarını kestiğinde “ciltçi kitaba dokundu” ifa-deleri kullanılır. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] kesfu ‘arâkībihâ… (Atların bacak sinirlerini kesmesi ve boyunlarını vurması) anlamı rivayet edilmiştir; kesf kelimesiyle “kesme” mânasını kastetmektedir. el-Kesfu fî elkābi’z-zihâf fi’l-‘arūd(Aruz ilminde mef‘ûlât kalıbının yedinci harfinin kesilmesi) ifa-desindeki kesf de aynı anlamdadır: [א ً kelimesini] Şın’lı okuyan kimse hata yapmaktadır. [א ً için] şu da söylenmiştir: Hazret-i Süleyman atlardan hoş-landığı ve onları beğendiği için onları eliyle okşadı.

[1474] Şayet, “ َّ َ َ א َ و -sözü ne ile ilişki (tekrar getirin şunları bana) رُدُّlidir?” dersen şöyle derim: Hazfedilmiş bir fiille ilişkilidir ve takdiri َאل َّ َ א َ şeklindedir. Burada hem (.Dedi ki: tekrar getirin şunları bana) رُدّوsoru hem de cevabı gizlenmiştir; adeta biri; “Peki, Süleyman ne dedi?” diye sormuştur. Çünkü bağlam, böyle bir sorunun varlığını açıkça gerekli kıl-maktadır. Zira Allah’ın peygamberlerinden biri, namaz vaktini geçirecek kadar dünya işleriyle meşgul olmuştur.

ق) [1475] א ifadesi) aynen أدؤر kelimesi1 gibi, Hemze’nin zammey-le harekelenmesinden dolayı Vavüzerine yazılarak bi’s-sü’ûki şeklinde de okunmuştur. Bunun benzeri, ğârati’ş-şemsu (güneş yaktı) cümlesindeki fi-ilin masdarı olan el-gu’ûr kelimesidir. Bi’s-su’ki şeklinde okuyan ise, bitişik olduklarından dolayı -zamme sanki Vav’daymış gibi- Sin’i zammelemiştir. Aynen [Mûsâ için] Mu’sâ denmesi gibi. Sâk -sûk kelimelerinin benzeri esed - üsd kelimeleridir; nitekim -karışıklık yaşanmayacağından emin olunduğu için- çoğul bırakılıp tekille yetinilerek bi’s-sâk şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

[1476] Söylendiğine göre; Hazret-i Süleyman yirmi yıl hükümdar-lık yaptıktan sonra imtihan edilmiş, imtihandan sonra da yine yirmi yıl hükümdarlık yapmıştır. Şu hadise onun geçirdiği imtihanlardan biridir: Hazret-i Süleyman’ın bir oğlu dünyaya gelmişti. Bunun üzerine ‘şey-tan’lar; “Bu çocuk yaşarsa, şu parya hayatından kurtulamayız; onu öl-dürmekten yahut delirtmekten başka çıkar yol yok!” dediler. Süleyman da bunu öğrendi ve oğlunu bir bulutun içerisinde yaşatmaya başladı.

Bu sayede, oğlunun ölüsü, tahtının üzerine atılıncaya kadar bir korku yaşama-dı! [Vaziyeti görünce] bu konuda Rabbine tevekkül etmemekle işlediği hatanın farkına vardı ve hemen Rabbine yönelerek kendisini bağışlamasını istedi.

[1477] Hazret-i Peygamber’den şöyle rivayet edilmiştir: Süleyman; “Bu gece yetmiş kadınla birlikte olacağım ve onlardan her biri, Allah yolunda savaşan bir süvari doğuracak!” dedi, ancak “İnşâallah (Allah’ın izniyle)!” de-medi. Söz konusu kadınlarla birlikte oldu, fakat o kadınlardan sadece bir tanesi hamile kaldı ve yarım insan doğurdu. Muhammed’in canını elinde tutan [Allah]a yemin olsun ki, inşâallah deseydi, [o çocuklar dünyaya gelir ve] hepsi birden Allah yolunda atlarıyla savaşırlardı [Buhārî, “el-Cihâd ve’s-siyer, 23]. İşbu sebeple “Gerçek şu ki biz, Süleyman’ı ayartmıştık.” [Sād 38/34] buyrulmuştur.

[1478] Bu ve benzeri hadislerde problem yoktur; ancak yüzük, şeytan ve Hazret-i Süleyman’ın evinde putlara kulluk edildiğine dair haberlerin sıhhat derecesini Allah bilir!

[1479] Şunu da anlatırlar: Bir adada bulunan Saydûn şehrinin ve orada çok üstün bir hükümdar bulunduğu, -krallığı denizle korunduğu için- bir türlü ele geçirilemediği bilgisi Süleyman’a ulaşınca, rüzgâra bi-nerek söz konusu kralın ülkesine doğru yola çıkmış; cinler ve insanlardan oluşan ordusunu taşıyan rüzgârı orada durdurmuş. Hükümdarı öldürmüş ve onun -insanların yüzü en güzel olanlarından- Cerâde adlı kızını gani-met olarak alıp kendisine eş yapmış. Cerâde Müslüman olmuş ve Haz-ret-i Süleyman onu çok sevmiş. Ancak babasına duyduğu üzüntü ve öz-lemden dolayı Cerâde’nin gözyaşı bir türlü dinmiyormuş. Bunun üzerine Süleyman, Cerâde’nin babasının bir heykelini yapmalarını ‘şeytan’lara emretmiş. Heykele babasının elbisesi gibi bir elbise giydirmişler. Cerâ-de de, kızlarıyla birlikte sabah-akşam, aynen babasının krallığında yaptı-ğı gibi, secde etmek için o heykelin yanına gidip gelmeye başlamış. Âsaf bunu Süleyman’a haber verince, Süleyman heykeli kırmış, Cerâde’yi de cezalandırmış. Daha sonra yalnız başına çöle çıkmış. Kumlar, önünde uza-yıp gidiyormuş. Süleyman, Allah’a tevbe edip yalvararak kumların üzerine oturmuş. Süleyman’ın Emine adında kendisinden çocuğu olan bir cariye-si varmış. Temizlenmek için veya bir hanımıyla birlikte olmak için gitti-ğinde yüzüğünü Emine’nin yanında bırakırmış. Süleyman’ın bütün hâ-kimiyeti de bu yüzüğünde gizli imiş. Yine bir gün yüzüğünü Emine’nin yanında bıraktığı sırada, denizcilik işlerine bakan ‘şeytan’ Hazret-i Süley-man’ın suretine girerek Emine’nin yanına gelmiş. Bu şeytan, Süleyman’a Beytü’l-Makdis’i inşa etmesi emredildiğinde ona matkap, keski vb. inşaat aletlerini gösteren kişi olup adı Sahr imiş. “Emine! Yüzüğümü ver.” demiş

ve yüzüğü takarak Süleyman’ın tahtına oturmuş. Kuşlar, cinler ve insanlar onun emrine girmişler. Akabinde, Hazret-i Süleyman’ın şeklini-şemâilini değiştirmiş. Süleyman yüzüğü istemek için Emine’nin yanına gelmiş, ama Emine onu tanıyamamış ve yanından kovmuş. Bunun üzerine Süleyman bu yaşadıklarının, işlediği hatadan dolayı başına geldiğini anlamış. Evlerin etrafında dilenerek dolanmaya başlamış; “Ben Süleyman’ım!” deyince, üze-rine toprak atıyor ve ona küfrediyorlarmış. Sonra balıkçıların yanına gitmiş; onlara balık taşıyor, onlar da Süleyman’a her gün iki balık veriyorlarmış. Bu şekilde, -evinde puta kulluk edilen gün sayısınca- tam kırk gün geçirmiş. Bu arada, Âsaf ve İsrâil oğullarının ileri gelenleri o ‘şeytan’ın yönetim tarzını yadırgamaya başlamışlar. Âsaf, Süleyman’ın hanımlarına şeytanı sorunca; “Âdet halinde olanımızdan uzak durmuyor ve cenabetken temizlenmiyor!” demişler. -Şu da söylenmiştir: “Aksine, bu ‘şeytan’ın hükmü Süleyman’ın hanımları hariç her şeyde geçerli olmuştu.”- Daha sonra şeytan kaçıp gitmiş ve yüzüğü de denize atmış. Bir balık gelip yüzüğü yutmuş ve bu balık Süley-man’ın eline düşmüş. O da balığın karnını yarmış ki bir de ne görsün, kendi yüzüğü değil mi!.. Yüzüğünü hemen takmış, derhal Allah’a secde etmiş ve saltanatına tekrar kavuşmuş. Sahr için bir kaya oymuş ve onu bu kayanın içine koymuş, diğer bir kaya ile de bu kayanın ağzını kapatmış. Bu iki kayayı demir ve kurşunla birbirine bağlamış ve denize atmış. Yine anlatıldığına göre; Hazret-i Süleyman tâbi tutulduğu imtihanı geçemeyince, elindeki yü-zük düşüvermiş; [taktığında] elinde durmuyormuş artık. Bunun üzerine Âsaf kendisine demiş ki: Hatandan dolayı imtihan ediliyorsun ve yüzük elinde durmuyor. Dolayısıyla Allah’a tevbe et!

[1480] Sağlamcı [muhakkık] âlimler bu hikâyeyi ittifakla reddetmiş ve şöyle demişlerdir: Bu, Yahudilerin uydurmalarındandır. ‘Şeytan’lar bu anla-tılan işleri yapacak güce sahip değildir.

[1481] Allah’ın, hükümleri değiştirebilecek kadar kullarına ve kendile-riyle zina edebilecek kadar peygamber kadınlarına, şeytanları musallat et-mesi çirkin bir şeydir! [Süleyman’ın] birtakım heykeller yaptırmasına gelince, bu konuda şeriatlar birbirinden farklı olabilir; nitekim “Süleyman’a kaleler ve heykeller yapıyorlardı.” [Sebe’ 34/13] buyrulmuştur. Heykellere secde edil-mesi konusuna gelince; Allah’ın elçisinin böyle bir şeye izin vermesi düşü-nülemez. Ama bilgisi haricinde böyle bir şey gerçekleşmişse, peygamberin bunda bir hatası yoktur. Kaldı ki, “Ve tahtının üzerine bir ceset bırakmış-tık.” [Sād 38/34] âyeti, “şeytanın Süleyman’ın yerine geçtiği” temasıyla açıkça uyuşmamaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

[1482] Süleyman (a.s.), Allah’tan hükümranlık talebinde bulunmadan önce istiğfar etmiş ve böylece, din işlerini dünya işlerinden önde tutma hususunda peygamberlerin ve salihlerin âdetine uymuştur.

[1483] “Nasip olmasın” yani kolay olmasın, gerçekleşmesin. “Benden sonra” ifadesinin anlamı ‘benden başka’dır. Şayet “Allah Teâlâ’dan başka hiç kimseye vermeyeceği bir şeyi istemek kıskançlığa ve nimeti tekeline alma ko-nusunda hırs göstermeye benzemiyor mu?” dersen şöyle derim: Süleyman (a.s.) [zaten] hükümdarlık ve peygamberlik ocağında büyümüş ve bunlara vâris olmuştur. Rabbinden bir mu‘cize istemeyi arzu edince, bunun diğer hüküm-darlıkların çok çok üstünde; alışık olduğu hükümranlığa göre harikulâde olan ve mu‘cize derecesinde bulunan bir şey olmasını istemiştir ki bu mazhariyet, elçi olarak gönderildiği kimseler nezdinde karşı konulmaz bir nübüvvet delili olsun. “Benden sonra hiç kimseye nasip olmasın.” ifadesinin anlamı budur.

[1484] Şu da söylenmiştir: Bu çok büyük bir hükümdarlık olduğu için Sü-leyman (a.s.), birine böyle bir hükümdarlık verilir de, hükmederken Allah’ın belirlediği sınırları koruyamaz diye korkuyordu. Nitekim melekler de; “Biz Seni, daima hamd ile tenzih ederken, yeryüzünde bozuculuk yapacak, kan döke-cek birini mi meydana getiriyorsun?!” [Bakara 2/30] demişlerdi. Şöyle de denilmiş-tir: “Benim elimden alınmayacak ve benden başkasının hükmüne geçmeyecek bir hükümranlık. Zira bir kere elimden alınmış ve yerime başkası geçmişti.”

[1485] Şu da söylenebilir: Allah Teâlâ, Hazret-i Süleyman’a özgü kıldı-ğı bu büyük hükümranlıktaki dinî maslahatları ve hükümdarlık yükünü ondan başkasının üstlenmeyeceğini bilmektedir. Hikmet, bu hükümran-lığa nâil olmayı istemesini gerektirmiş, dolayısıyla Allah Teâlâ Süleyman’a, onun kendisine hibe edilmesini istemesini emretmiş; Süleyman da, söz konusu hükümranlığı -kendisinden başka hiçbir kulun bu hükümdarlığı yürütemeyeceğini Allah’ın biliyor oluşuna binâen- Allah’ın emrine uyarak istemiştir. Yahut Hazret-i Süleyman “benden sonra hiç kimseye nasip olma-sın” ifadesini kullanırken ‘büyük bir hükümranlık’ demek istemiş ve bu ifa-deyle sadece ‘hükümranlığın büyüklük ve genişliğini’ kastetmiştir. Nitekim -belki aynı mal ve üstünlüğe başkaları da sahipken- ‘Falanca, hiç kimsenin sahip olmadığı mala ve üstünlüğe sahip!’ dersin ve bununla onun sahip olduğu şeylerin büyüklüğünü ifade etmek istersin.

[1486] Haccâc’dan [v. 95/714] rivayet edildiğine göre, kendisine; “Sen çok kıskanç birisin!” denilince, şu karşılığı vermiş: “Bana öyle bir hükümranlık ver ki, benden sonra hiç kimseye nasip olmasın!” diyen zat benden daha kıskanç! Haccâc’ın bu cevabı, onun Allah karşısındaki küstahlık ve şeytanlığının bir yansımasıdır. Onun şöyle dediği de anlatılır: “Bize itaat, Allah’a itaatten daha gereklidir; çünkü Allah, ‘Gücünüz yettiği kadar Allah’tan sakının!’ [Teğâbün 64/16] diyerek kendisine itaat hususunda kayıt koymuş; ‘Sizden olan yöneti-cilere itaat edin!’ [Nisâ 4/59] derken ise bize itaati kayıtsız olarak zikretmiştir.”

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

37. İnşaat ustası ve dalgıç bütün ‘şeytan’ları...
Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

arabacısı ve süvarileri)...

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

ter ver, ister tut (diyerek...)”

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

vardır.[1487] İfade َ ِّ אءً .şeklinde de, er-riyâha şeklinde de okunmuştur ا رُ

sarsmayan, yumuşak ve hoş demektir. Ayrıca, itaatli ve karşı gelmeyen mâ-nalarına geldiği de söylenmiştir. אب أ “onun yöneldiği ve istediği şekilde” demektir. Asma‘î [v. 216/831] Araplardan şu ifadeyi nakletmiştir: Esābe’s-savâbe fe-ahtae’l-cevâbe (Doğruyu istedi; ama yanlış cevap verdi.) Ru’be’den [v. 145/762] de şöyle rivayet edilmiştir: Dil âlimi iki kişi bu ke-limeyi sormak için kendisine gelmişler. Onların yanına çıkıp eyne tusībâni (Ne istiyorsunuz?) deyince, o iki âlim: “İşte istediğimiz, buydu!” diyerek geri dönmüşler. Şöyle de denir: Esāba’llāhu bi-ke hayran (Allah senin hak-kında hayır murat etsin!)

[1488] َ א َ kelimesi ا ِّ אّءٍ ;kelimesine ma‘tūftur ا َّ terkibi כَ א ِ ;den bedeldir’ا َ َّ lâfzı آ -kelimesine ma‘tūf olup, bedel -yani be כdel-i küll minel-küll- hükmündedir.

[1489] Bu ustalar Süleyman(a.s.)’ın istediği binaları inşa ediyor ve dalgıçlar, onun için dalıp inciler çıkarıyorlardı. Süleyman (a.s.), denizden inci çıkaran ilk kişidir. O, azgın ‘şeytan’ları terbiye etmek ve kötülük yapmalarını engellemek için pranga ve zincirlerle birbirine bağlıyordu. Süddî’den [v. 127/745] rivayete göre,

Süleyman (a.s.), azgın şeytanları elleri boyunlarına kelepçelenmiş halde top-lama kamplarında tutuyormuş. Safed bağ demektir; ‘atā’ (‘ver’gi/bahşiş) de bu kelimeyle adlandırılır; çünkü ‘ver’gi verilen kişiyi [verene] bağlar. Hazret-i Ali’nin şu sözleri bu mânadadır: “Sana iyilik eden, esir ederken kendine seni. Kötü ve kaba davranan, çözer iplerini!” Ve şu söz “Bir elin kelepçesini çözen, kendi kelepçesini vurur ona! Bir köleyi âzâd eden esir almıştır onu.” Ebû Temmâm Habîb b. Evs [v. 231/846] inne’l-‘atāe isârun (Vermek, esir etmektir.) demiştir. Mütenebbî [v. 354] de onu takip eder:

Bir iyiliği ‘bağ’layıcı gören, bağlanır o iyilikle.[1490] [Dilciler] bu iki fiili birbirinden ayırmışlar ve şöyle demişlerdir:

Safedehû “onu bağladı”; asfedehû “ona iyilik etti” demektir. Tıpkı va‘adehû (ona vaat etti) ve ev‘adehû (onu tehdit etti) gibi.

[1491] [39. âyet] şu mânadadır: Sana verdiğimiz bu hükümranlık, mal ve güç, Bizim hesaplanamayacak ölçüdeki ihsanımızdır; yani miktarına ve tespitine neredeyse güç yetirilemeyecek ölçüde çoktur. ْ ُ א fiili, minnet kökünden türemedir ki, bu da “iyilik etmek” demektir; yani “o ihsanımız-dan istediğin gibi ver ya da tut; o nimette tasarruf yetkisi tamamen sana verilmiştir. İbn Mes‘ûd’un kırâatinde bu âyet şu şekildedir: Hâzâ femnun ev emsik ‘atāunâ bi-ğayri hisâbin (Bu -sen onu ister ver, ister tut- Bizim, hesap edilemeyecek ölçüdeki ‘ver’gimizdir.) Ya da âyet şu mânadadır: (‘Şeytan’ları) etki alanına alman Bizim ihsanımızdır; artık bu ‘şeytan’lardan dilediklerini hesapsızca salıvererek, onlara iyilikte bulunabilir; hapsetmek istediklerini de tutabilirsin. Yani bu konuda sana hesap sorulmayacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

بَ [1492] ّ א kelimesi أ ’nın atf-ı beyanıdır (yani “kulumuz Ey-yûb’u…”). إذ (hani) ise َب ّ ifadesi “bana أ .dan bedel-i iştimâldir’أilişmesinden dolayı” demek olup Hazret-i Eyyûb’un neden yakardığını ifa-de eden sözü aktarılmaktadır; aktarma olmasa idi, “ona ilişmesinden…” derdi; zira Eyyûb bu anlatımda üçüncü şahıstır.

[1493] kelimesi, -Sād sâkin olmak kaydıyla- Nûn’un zammesiyle nusb, fethasıyla nasb şekillerinde okunmuştur. Ayrıca her ikisinin fethasıyla nasab, zammesiyle nusub şekillerinde de okunmuştur. Nusb - nasab, rüşd - raşed gibidir. Nasb, kelimenin masdarının asıl hâlidir. Nusub ise nusbun tahfîf edilmemiş şeklidir. Hepsinin anlamı birdir: yorgunluk ve zorluk. اب “acı” anlamındadır. Hazret-i Eyyûb hastalığını ve hastalığında katlan-dığı çeşitli sıkıntıları kastetmektedir. Şöyle de denilmiştir: Durr1 bedende; azap ise çoluk-çocuk ve mal kaybında söz konusudur.

[1494] Şayet “Hastalığını neden şeytana nispet etti? Hâlbuki Allah Teâlâ’nın, peygamberlerine acı çektirmek ve onları zora koşmak için elin-den geleni yapsın diye şeytanı onlara musallat etmesi olacak şey değildir. Şeytanın böyle bir şeye gücü yeterse, yoldan çıkartmadığı, helâk etmediği hiçbir salih kimse kalmaz. Kur’ân’da da, şeytanın etkisinin sadece vesveseyle olacağı tekrar tekrar dile getirilmiştir.2” dersen, şöyle derim: Allah’ın Ey-yûb’u maruz bıraktığı yorgunluk ve acının sebebi, ‘şeytanın onu vesveselen-dirmesi, onun bu vesveseye kulak vermesi’ olunca, hastalığı şeytana nispet etmiştir. Bu konuda edep sınırlarını da gözetmiştir; çünkü dua ederken hastalığını -ona veren ve söz konusu hastalığı vermeye gücü yeten sadece Allah olduğu hâlde- Allah’a nispet etmemiştir. Şöyle de denmiştir: Hazret-i Eyyûb, başına gelen hastalık musibetinin büyüklüğüne dair şeytanın ken-disine vesvese verdiğini ve hastalığı konusunda onu sabırsızlığa ve isyana teşvik ettiğini kastetmekte; musibeti gidererek ya da güzelce sabredip mu-sibeti başından savma ve kurtulmaya muvaffak kılarak ona yardımcı olması hususunda Allah Teâlâ’ya sığınmaktadır.

[1495] Rivayete göre; Hazret-i Eyyûb’u üç mümin sürekli ziyaret edi-yormuş. Onlardan birisi irtidat etmiş; Eyyûb (a.s.) onu sorunca, kendisine denilmiş ki; “Şeytan ona, ‘Allah’ın, peygamberleri ve salih kimseleri imti-han etmeyeceği’ vesvesesini verdi.”

[1496] Hazret-i Eyyûb’un imtihan sebebi hakkında anlatılanlar şunlar-dır: Bir adam, zalime karşı Hazret-i Eyyûb’dan yardım istemiş; ama Eyyûb yardım etmemişti. Şu da söylenmiştir: Hazret-i Eyyûb’un hayvanları bir kâ-fir hükümdarın topraklarında bulunuyordu; o da bu sebeple kâfire müdâ-na ediyor, onunla savaşmıyordu. “Malının çokluğunun, Hazret-i Eyyûb’un aklını başından almış” olduğu da söylenmiştir.

1 Nitekim Enbiya 21/83’te bu zatın başına gelen bela ّالضُّر (dert / engellilik) kelimesi ile de ifade edilmiştir. / ed.

2 Örneği: Nahl 16/99-100. Ayrıca, İbrahim 14/22. / ed.

ِכَ [1497] ْ ِ ِ ْ -Hazret-i Eyyûb’un duasına verilen cevabı aktarmak ارْכُta olup “Ayağınla yere vur!” anlamındadır. Katâde’den [v. 117/735] şöy-le rivayet edilmiştir: Söz konusu yer, develer için su biriktirilen bir yerdi. Hazret-i Eyyûb yere vurunca, oradan bir su pınarı çıktı ve şöyle denildi: “İşte yıkanılacak ve içilecek bir soğuk su.” Yani bu, yıkanacağın ve içeceğin bir sudur. Böylelikle için ve dışın korunmuş olur; seni rahatsız eden has-talık iyileşir. Şu da söylenmiştir: Hazret-i Eyyûb için iki su pınarı çıkmıştı; pınarların birisinden yıkandı, diğerinden su içti. Allah’ın izniyle içinde ve dışında bulunan hastalıklar iyileşti. Şöyle de denmiştir: Hazret-i Eyyûb sağ ayağıyla yere vurdu, sıcak bir pınar çıktı ve bununla yıkandı. Sonra sol aya-ğıyla vurdu, soğuk bir pınar çıktı ve bundan da içti.

ى [1498] َ َّא وَذِכْ ِ ً َ ْ -ifadeleri mef‘ûlün leh olup mâna, “Bu hibe ken رَdisine rahmet, akıl sahiplerine de öğüt olsun diye” şeklindedir; çünkü akıl sahipleri, sabrından dolayı Eyyûb (a.s.)’a verdiğimiz nimeti duydukları za-man bu onları musibetlere karşı sabretmeye, sabredenlerin akıbetine ve Al-lah Teâlâ’nın kendileri hakkında takdir ettiği şeylere teşvik etmiş olacaktır.

[1499] “Al” fiili, “vur”a ma‘tūftur. ْ ِ “ot yahut reyhan bitkisi veya benzeri diğer şeylerden küçük bir demet” anlamındadır. İbn Abbas’dan şöyle rivayet edilmiştir: ْ ِ “bir tutam dal” anlamındadır. Hazret-i Eyyûb hasta iken, eğer hastalığından kurtulursa hanımını -yüz kere vurarak- döveceğine dair yemin etmişti. Allah onun bu yeminini, hanımı onunla güzel geçindiği ve o da hanımından razı olduğu için, kendisi ve hanımına en hafif gelecek bir kefaretle yerine getirmiş oldu. Bu, kalıcı bir ruhsattır. Rivayete göre; Hazret-i Peygamber’e, bir cariye ile o murdar ilişkiye giren kolu engelli1 biri getirilmişti. Peygamber dedi ki: “İçinde yüz dal bulunan bir hurma salkımını alın ve şuna bir kez vurun!”2 Bu vuruşta yüz daldan her biri -ya dik şekilde uçları ya da yatık şekilde yan parçaları- vurulana isabet etmelidir [Ahmed b. Hanbel, V, 222].

[1500] Hazret-i Eyyûb’un yemin etmesinin sebebi, bir ihtiyaç için giden hanımının gecikmesiydi. Bu sebepten Eyyûb (a.s.)’ın canı sıkılmıştı. Şu da söylenmiştir: Hanımı iki çörek karşılığında Eyyûb’un ayağa kalkarken tutun-duğu iki zülfünü satmıştı. Şöyle de denilmiştir: Şeytan Eyyûb’un hanımına; “Bana bir defa secde et, malınızı ve çocuklarınızı size geri vereyim!” deyince, kadın secdeye teşebbüs etmişti. Neyse ki ilahi koruma yetişti [de, secde etmedi].1 Muhdec, “kolu eksik” anlamındadır; bazan küçücük de olsa insanda tam bir kol olabiliyor. / ed.2 Yani zinanın Nur 24/2’de belirtilen cezası (100 sopa) yerine.

Sonra olayı Eyyûb’a bildirdi. İşte söz konusu yemini Eyyûb (a.s.) o zaman etmiştir. Şu da söylenmiştir: Şeytan, Eyyûb’un hanımına ‘Eğer Eyyûb şarap içerse hastalıktan kurtulur!’ vesvesesini vermişti. Bunun üzerine, kadın Haz-ret-i Eyyûb’a şarap içmesini teklif etti. “Hanımının, Eyyûb’dan şeytan için bir kurban kesmesini istediği” de söylenmiştir.

[1501] “Onu sabırlı bulduk”, yani onu sabırlı olarak bildik. Şayet “Başı-na gelen musibeti Allah’a şikâyet ettiği ve O’ndan merhamet dilediği halde, Allah Teâlâ onu nasıl sabırlı olarak bilmiş oluyor?” dersen şöyle derim: Al-lah’a şikâyet etmek, sabırsızlık olarak adlandırılmaz. Nitekim Yakup (a.s.) da “Ben üzüntü ve kederimi yalnızca Allah’a açarım!” [YûsufYûsuf 12/86] demişti. Aynı şekilde hastanın doktora şikâyeti de böyledir. İşte bu şekilde, musibete karşı en sabırlı insan bile şifa ummaktan, onu aramaktan geri durmaz. Sıhhat temenni etmesi ve afiyet istemesine rağmen birinin sabırlı olarak adlandırıl-ması doğru oluyorsa, Allah’a sığınmasına ve doktorlara danışıp tedavi olmak-la birlikte başına gelen musibetin giderilmesi duasında bulunmasına rağmen Hazret-i Eyyûb’un sabırlı olarak nitelendirilmesi de pekâlâ mümkündür. Kal-dı ki Eyyûb Peygamber, kavminin fitnesinden çekindiği için şifa istiyordu. Zira şeytan, ona vesvese verdiği gibi kavmine de “ Eyyûb, peygamber olsaydı bu şekilde imtihan edilmezdi.” diye vesvese verebilirdi. Yine, Hazret-i Eyyûb gücü-kuvveti murat ederken bunları Allah’a itaat için istiyordu; çünkü hasta-lığı, kalbi ve dili hariç bütün bedenini kuşatmıştı.

[1502] Rivayete göre; Allah Teâlâ Eyyûb (a.s.)’ın hastalığını şu münacatı üzerine kaldırmıştır: “Allah’ım! Biliyorsun ki, benim dilim kalbime muhalefet etmez; aklım ve gönlüm gözümün peşinden gitmez;1 malım-mülküm beni şımartmamıştır; karnımı doyururken yanımda mutlaka bir yetim bulunur; etrafımda bir aç-açık varken ‘karnı tok-sırtı pek’ gecelememişimdir hiç!”

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

atf-ı beyandır; kelimeyi ‘abdenâ şeklinde okuyan ise sadece İbrahim’i atf-ı beyan yapmış; sonra da neslini, yani İshak ve Yakup’u, ‘abdenâ kelimesine atfetmiş olur. İbn Abbas’ın ve ilâhe ebîke İbrâhîme… (“Senin ata[ları]n İb-rahim, İsmail ve İshak’ın ilâhına kulluk ederiz.” [Bakara 2/133]) okuyuşu da böyledir.2

1 Yani basîretim basarımdan öncedir; görünüşe göre değil, aklıma/gönlüme göre hüküm veririm (?) / ed. 2 Genel kıraatte ebîke (baban) kelimesi çoğuldur: َقاَلُوا نـعَْبُدُ إِلهَكََ وَإِلَهَ آباَئِكَ إِبـرْاَهِيمَ وَإِسمْاَعِيلَ وَإِسْحَاق. / ed.

[1504] İşlerin çoğu doğrudan el ile yapılınca, tağlîb üslûbu uygulanmış-tır; -her ne kadar doğrudan el ile müdahale gerektirmeyen bazı işler bulunsa yahut işi yapanlar elsiz kötürüm kimseler olsa da- yapılan her bir iş hakkında hâzâ mimmâ ‘amilet eydîhim (bu onların ellerinin yaptığı şeydir) denilmiştir. İşte ِאر َ ْ ِ ْ ي وَا ِ ْ َ ْ ِ ا ifadesi de bu üslupla gelmiştir. Allah Teâlâ bununla “iş أوُve düşünce sahipleri” mânasını kastetmektedir. Âhirete yönelik ameller işle-meyen, Allah için cihat etmeyen, dindarlar gibi düşünmeyen ve basiretli dav-ranmayan kimseler, adeta uzuvlarını hareket ettiremeyen zayıf kişiler ve aklı başından gitmiş basiretsiz kimseler gibidirler! Bu sözde, Allah için çalışmayan ve O’nun dini hakkında basiretli davranmayan herkes iğnelenmekte; imkân-ları olmasına rağmen gayret ve incelemeyi terkedenler azarlanmaktadır. ِ أوُي ِ ْ َ ْ ifadesi, çoğulun çoğulu olarak üli’l-eyâdî şeklinde de okunmuştur. İbn اMes‘ûd’un kırâatinde ise Yâ atılmış ve kesrayla yetinilmiş halde ِ ْ َ ْ ِ ا -şek أوُlindedir. [Yalnız, bu kıratte] ِ ْ َ ْ kelimesinin te’yid anlamındaki el-eyd ile tefsir اedilmesi sıkıntılıdır; yerli yerinde bir yorum değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

َאهُمْ [1505] ْ َ ْ ٍ .onları kendimize özgü kıldık” demektir“ أ א yani içe-risinde hiç kusur bulunmayan saf bir nitelikle. Daha sonra ٍ א kelimesini ارِ َّ ى ا َ ifadesiyle tefsir etmiştir ki bu, âhiret düşüncesinin samimi, saf ve ذِכْberrak olduğuna bir şehadettir. İfade, izāfet terkibiyle (bi-hâlisati zikra’d-dâr şeklinde) de okunmuştur ki, “yalnızca ahiret yurdu düşüncesiyle” anlamın-dadır; yani âhiret düşüncesine başka bir kaygıyı bulaştırmazlar; tek kaygıları âhirettir. ِار َّ ى ا َ ifadesi sürekli âhireti hatırlamaları ve ona yönelip dünyayı ذِכْhatırlamayı unutmaları yahut ahireti hatırlatmaları ve ona teşvik etmeleri, dünyadan el-etek çektirmeleri anlamındadır; nitekim peygamberlerin duru-mu ve âdeti böyledir. Şöyle de denilmiştir: ِار َّ ى ا َ dünyada güzel bir övgü ذِכْve başkasına nasip olmayan bir doğru sözlülük (lutfetmek) anlamındadır.

[1506] Şayet “ ٍ َ ِ א َ ِ ْ ُ َא ْ َ ْ demenin anlamı nedir?”1 dersen şöyle أderim: Bunun mânası, “Bu özellikleri sebebiyle ve bu özelliği taşıdıkları için onları kendimize özgü kıldık.” veya “Bu özelliği onlara kazandırarak ve bu özelliği onların seçmesine yardımcı olarak onları kendimize özgü kıl-dık.” şeklindedir. Bi-hālisatihim şeklinde okuyanın kıraati ilk anlamı des-teklemektedir.1 Yani gereksiz bir tekrar var gibi. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

אر -hayyir yahut tahfif edilmiş hâliyle hayr kelimesinin çoğuludur. Ay اnen meyyit - meyt kelimelerinin çoğulu olan el-emvât gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

[1508] َ َ ْ -kelimesinin başındaki Lâm sanki harf-i ta‘riftir. Aynı keli اَme el-Leyse‘a şeklinde de okunmuştur. [Bu durumda] harf-i ta‘rif, el-les‘ kö-künden fey‘al kalıbında olan leysa‘ kelimesinin başına gelmiş olur.

[1509] ٌّ ;deki tenvin, [hazfedilmiş] muzāfun ileyhin yerine geçmiştir’כmâna “onların hepsi hayırlı kimselerdendir” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

49. Bu bir öğüttür; şüphesiz müttakîler için güzel bir sonuç vardır:
Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

50. Kapıları kendileri için ardına kadar açılmış Adn Cennetleri...
Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

içeceği isteyebilmektedirler.

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

ğu halde...[1510] “Bu bir öğüttür.” Yani anlatımın/öğüdün bir kısmıdır ki, o da

Kur’ân’dır. Allah Teâlâ, peygamberleri anlatıp bu anlatımı tamamlayınca -ki bu, Kur’ân konularından bir konu ve fasıllarından bir fasıldır- arka-sından diğer bir konuyu dile getirmek istedi -ki cennet ve cennetliklerin anlatımıdır- ve “Bu bir öğüttür.” buyurdu: Sonra da “Müttakîler için…” dedi. Nitekim Câhız [v. 255/869] eserlerinde Fe hâzâ bâb (Bu bir konudur.) der ve bir başka konuya geçer. Yazar kitabının bir bölümünü bitirince ve başka bir bölüme geçmek isteyince şöyle der: Hâzâ ve kad kâne keyte ve keyte (Bu böyle… Şimdi şöyle şöyle.) Böyle bir anlam kastedildiğinin de-lili, Allah Teâlâ’nın cennetlikleri anlatmayı tamamlayınca ve arkasından cehennemlikleri anlatmak isteyince “İşte böyle… Azgınlar için…” [Sād 38/55] buyurmasıdır. İfadenin şu anlamda olduğu da söylenmiştir: Bu, sayesinde peygamberlerin sürekli anılacağı bir şeref ve güzel bir anıdır. İbn Abbas’dan; “Bu, geçmiş peygamberlere dair bir anlatımdır.” yorumu nakledilmiştir.

نٍ [1511] ْ َ َّאتِ َ ifadesi ُ َ ْ َّ ا َ َ وَ ِ َّ ا نٍ ْ َ َّאتِ َ (“Rahman’ın sözünü verdiği Adn Cennetleri” [Meryem 19/61]) âyetinden dolayı ma‘rifedir. Mansūb olması ise, ٍآب َ َ ْ ُ ifadesine atf-ı beyân olması sebebiyledir. ً َ َّ َ ُ hâl olup, âmili َ ِ َّ ُ ْ ِ kelimesinin fiil anlamıdır. Ayrıca ً َ َّ َ ُ ’de َِّאت َ kelimesinin za-miri bulunmakta ve ُاب َ ْ ْ -da bu zamirden bedel olmaktadır. Takdir, mü اfettehaten hiye’l-ebvâbu (Açılmış olarak ki o [açılan], kapılardır.) şeklindedir. Tıpkı duribe zeydun el-yedu ve’r-riclu (Zeyd’e vuruldu, el ve ayaklarına.) örneğindeki gibi. ُاب َ ْ ْ -kelimesi bedel-i iştimâl türünden bir bedeldir. İfa اde; ٍن ْ َ َّאتُ َ mübtedâ, ٌ َ َّ َ ُ haber olmak üzere veya her iki kelime de mah-zûf bir mübtedânın haberi kabul edilerek müfettehatün şeklinde merfû‘da okunmuştur. Bu durumda anlam, “O, Adn Cennetleridir ve müttakîler için kapıları açılmıştır.” şeklinde takdir edilir.

[1512] Öyle anlaşılıyor ki; akranlar etrâb diye adlandırılmışlardır; zira toprak (turâb) onlara aynı vakitte temas etmektedir. Aynı yaştakiler arasın-daki sevgi daha sağlam olduğu için, cennet dilberleri hep aynı yaşta olarak yaratılmışlardır. Şu da söylenmiştir: O dilberler ‘eşlerinin akranı’dır; yaşları kocalarının yaşları gibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

53. Hesap günü için size vaad edilen işte budur.
Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

kenmek söz konusu değildir onun için.[1513] Fiil, Tâ ile de Yâ ile de okunmuştur. 1 ِאب َ ِ ْ مِ ا ْ َ

ِ “hesap günü için” demektir. Nitekim şöyle dersin: “Bu, hesap günü için” -yani herkese yaptıklarının karşılığının verileceği gün- “için biriktirdiklerinizdir.”

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

55. İşte böyle... Azgınlar için ise en kötü sonuç mevzuubahistir:
Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

yatak!” cümlesi, “Onlar için (altlarında) Cehennemî bir yatak, üstlerinde de (Ateş’ten) örtüler vardır.” [A‘râf 7/41] âyeti gibidir. Altlarındaki ateş, uyuyan kimsenin üzerine uzandığı yatağa benzetilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

[1515] Yani “İşte kaynar su! Tatsınlar bakalım bunu!” veya “Azap işte bu! Tatsınlar bakalım bunu!” Daha sonra Allah söze yeniden başlamış ve “İşte, kaynar su ve iğrenç ifrâzât!..” buyurmuştur. Yahut “Tatsınlar bakalım bunu!” ifadesi, “Sadece benden korkun benden!” [Bakara 2/40] âyeti gibidir; yani bunu tatsınlar, bunu!

[1516] Şeddeli ve şeddesiz olarak אق kelimesi “cehennemliklerden akan iğrenç ifrâzât” demektir. Nitekim gözyaşı aktığında ğasekati’l-aynu de-nir. Denmiştir ki; hamîm sıcaklığıyla yakar; ğassâk ise soğukluğuyla. Şöyle de denmiştir: “Eğer gassâktan bir damla doğuya damlasaydı batıdaki canlı-ların burun deliklerini; batıya damlasaydı doğudaki canlıların burun delik-lerini iğrenç kokusuyla kırardı!” Hasan-ı Basrî’den şöyle rivayet edilmiştir: Ğassâk Allah’tan başka kimsenin bilmediği bir azaptır. İnsanlar Allah’a giz-lice itaat etmişler; Allah da onlar için “Yapmış oldukları amellere karşılık kendileri için saklanmış bulunan mutluluk vesilelerini hiç kimse bilmez!” [Secde 32/17] âyetindeki mükâfatı gizlemiştir; yine, insanlar gizli gizli günah işlemişler, Allah da onlara vereceği cezayı gizlemiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

azaba benzeyen ve aynı şekildeki diğer azaplardır. أزواج “cinsler” anlamındadır. Ve âharu şeklinde de okunmuştur ki “bir başka azap” veya “bir başka acı” anla-mındadır. أزواج kelimesi uharunun sıfatıdır; zira “diğerleri”nde çeşitler anlamı olabilir. Yahut أزواج üçünün, yani ا אق، ، kelimelerinin sıfatıdır. כ َ ifadesi, min şiklihî şeklinde de okunmuş olup (farklı) bir lehçedir. כ

kelimesi, “cilve yapmak” (ganc) anlamına geldiği zaman sadece kesreli okunur.

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

ateşine giren bir kalabalık! ‘Merhaba!’ yok bunlara… Çünkü mecbur, ateşi boylayacaklar!”

[1518] ْ כُ َ َ ٌِ َ ْ ُ جٌ ْ َ ا َ َ yani “İşte, sizinle birlikte ateşe giren yoğun bir

kalabalık!” Yani sizinle birlikte ve beraber ateşe girenler. el-Iktihâm sert bir şekilde atlamak/binmek ve ateşe girmektir. el-Kuhme şiddet anlamındadır.

[1519] Bu cümle, azgın kimselerin birbirleriyle olan konuşmalarını ak-tarmaktadır; “onlar bunu söylerler” demektir. Fevc kelimesiyle, azgınlarla birlikte sapkınlığa kalkışan ve sonunda onlarla birlikte azaba giren tâbileri kastedilmektedir.

1 Genel kıraat وآخر olup, müfessir âharın çoğulu ile okunan uharu kıraatini esas almaktadır. / ed.

[1520] “Merhaba yok bunlara!” derken azgınlar, kendilerine uyanlara beddua etmektedirler. Hakkında iyilik dilediğin kişiye merhaben dersin ki, “Geldiğin belde ferah ve geniştir; dar ve sıkıntılı değil [Burada rahat edeceksin inşallah]!” veya “Beldelerin ferah ve geniş olsun!” demektir. Sonra kötü di-lekte bulunurken bu sözünün başına getirirsin. (bunlara!) ifadesi de haklarında kötü dilekte bulunulanları belirtmektedir.

[1521] “Çünkü mecbur, ateşi boylayacaklar!” cümlesi, azgınların tâbi-leri için neden beddua ettiklerini belirtmektedir. Bunun benzeri şu âyettir: “Her ne zaman bir ümmet girse, yekdiğerini lânetler.” [A‘râf 7/38]

[1522] Şöyle de denilmiştir: “İşte, sizinle birlikte cehennem ateşine gi-ren bir kalabalık!” cümlesi, Cehennem bekçilerinin, tâbileri içinde bulunan inkârcıların liderlerine söyledikleri bir sözdür. “Merhaba yok bunlara! Çün-kü mecbur, ateşi boylayacaklar!” ifadesi, inkârcıların liderlerinin sözüdür.

[1523] Bütün bu sözlerin Cehennem bekçilerinin sözü olduğu da söy-lenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

[1524] “Derler ki” yani inkârcılara tâbi olanlar şöyle derler: “Hayır! Asıl size ‘Merhaba!’ yok be!..” Bu sözle, “bizim hakkımızda ettiğiniz bedduaya siz daha layıksınız” demek istemektedirler. Bunu da şu sözleriyle delillen-dirmişlerdir: “Bize bunu siz takdim ettiniz!” Zamir, azaba yahut inkârcıların cehennemi boylamalarına râcidir.

[1525] Şayet “Önderlerin, tâbilerine azabı takdim etmesi” ne anlama gelmektedir?” dersen şöyle derim: Takdim edilen, kötü amel işlemeleridir. Nitekim “Tadın şu yangın azabını! Kendi takdim ettiklerinizin (yani ken-di ellerinizle yaptıklarınızın) karşılığıdır bu!” [Enfâl 8/50-51] buyrulmuştur. İnkârcı önderler kendilerine uyanları saptırmak suretiyle, bahsedilen kötü amelin işlenmesine sebep olunca ve azap, uyanların yaptıklarının karşılığı konumunda bulununca “Bize bunu siz takdim ettiniz!” denilmiştir. Böy-lelikle, önderler ‘takdim eden kimseler’, ceza da ‘takdim edilen şey’ olarak kabul edilmiş ve iki mecaz bir arada yapılmıştır; zira hakikatte [o feci akıbeti kendilerine] takdim edenler, önderler değil, bizzat kötü ameli işleyenlerdir; takdim edilen şey de kötü amel olup, onun cezası değildir.

[1526] ŞayetMerhaba yok bunlara!’ ifadesini zebanilerin ifadesi kabul eden, ‘Asıl size merhaba yok be!’ ifadesine nasıl bir anlam vermektedir? Çünkü bu durumda muhataplar -yani inkârcıların önderleri- kendilerine bu cevabı gerektirecek bir şey söylememişlerdir ki…1” dersen şöyle derim: Adeta şöyle denmektedir: Ey önderler! Bizi saptırdığınız ve içinde bulunduğumuz azaba sebep olduğunuz için zebanilerin bize söyledikleri bu kötü sözü, bizden çok siz hak ediyorsunuz! Bu, doğru bir cevaptır ki şuna benzer: Bir topluluk di-ğer topluluğa bazı kötülükleri güzel gösterse ve o topluluk da bu kötülükleri yapsa, kötülükleri güzel gösterenlere “Allah onları rezil etsin; yaptıkları şey ne kötüdür!” dense, kötülüğün güzel gösterildiği kimseler, kötülükleri güzel gösterenlere “Bilakis, siz rezil olmayı bizden çok hak ediyorsunuz; çünkü siz olmasaydınız biz bu kötülüğü işlemeyecektik!” diyebilirler.

Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

[1527] “Derler ki” yani tâbiler. “Onun Ateş’teki azabını katmerli hale getir!” Yani ikiye katla. Bunun benzeri şu âyettir: “Ya Rabbi! Bizi şunlar saptırdı; Sen de Ateş’ten bunlara katmerli bir azap ver!” [A‘râf 7/38] Bu, hak ettiği azabın misliyle artırılması ve sonuçta azabın iki misli olmasıdır. Tıpkı “Ya Rabbi! Onlara bu azabın iki katını ver!” [Ahzâb 33/68] âyetindeki gibi.

[1528] “Katmerli azab”ın yılanlar ve ejderhalar şeklinde tefsir edildiği rivayetler de vârit olmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

[1529] “Derler ki” yani o azgın liderler… “Birtakım adamlar” derken önemsenmeyen fakir müslümanları kastetmektedirler. “Kötülerden” yani kendilerinde hiçbir hayır ve fayda bulunmayan rezil kimselerden… Çün-kü müslümanlar, azgınların dini karşısında durmuşlar ve bu sebeple onlara göre kötü olmuşlardır.

[1530] ْ ُ َא ْ َ َّ ifadesi “kötülerden saydığımız” cümlesi gibi, “birtakım ...أَadamlar”ın sıfatı kabul edilerek, haberî cümle (ittehaznâhüm…) şeklinde de; azgınların, kendi kendilerini yalanlamaları ve [dünyada iken] müslüman-larla alay etmiş olmalarını çirkin görme anlamında istifham Hemze’siyle de okunmuştur.2 1 Kendilerine; “Asıl size merhaba yok be!” denilebilsin. / ed.2 Yani (i) “kendilerini aşağılık saydığımız…” (ii) “Onları boşuna mı küçümsemişiz yani?! Baksanıza adamlar

[1531] “Yoksa (buradalar da) gözlerimiz kaydı mı onlardan?!” ifadesinin ilişkili bulunduğu cümle hakkında iki ihtimal söz konusudur. Birincisi; א א sözüyle ilişkili olmasıdır. Bu durumda anlam, “Bize n’oldu ki, onları cehen-nemde görmüyoruz!? Sanki cehennemde değiller. Yoksa aksine, gözlerimiz onlardan kaydı da, bu sebeple mi onları görmüyoruz cehennemde olduk-ları halde?!” şeklinde olur. Böylece, azgınlar müslümanların cennetlik ya da cehennemlik olabileceklerini düşünmüşlerse de, nerede bulunduklarını öğrenememiş olurlar. İkinci ihtimalًّא ِ ْ ِ ْ ُ َא ْ َ َّ sözüyle ilişkili olmasıdır اki bu durumdaأم[i] ya muttasıl olur ki o zaman; “Biz onlar hakkında şu iki fiilden hangisini işlemişiz?! Onlarla dalga geçmek mi yoksa onları hakir görüp küçümsemek mi; yani gözlerimiz onların üzerinden aşmış da onları değersiz mi saymışız?!” anlamında olur ve bundan, azgınların her iki fiili de yadırgadıkları anlaşılır. -Nitekim Hasan-ı Basrî’den şöyle rivayet edilmiştir: “O fiillerin ikisini de işlemişlerdir: Müslümanlarla alay da etmişler; onlara hor bakmış, değer de vermemişlerdir!”- [ii] Ya da ًّא ِ ْ ِ ْ ُ َא ْ َ َّ -cümlesiy اle ifade son bulmuş kabul edilerek, haber veya soru anlamında munkatı‘ olur. Tıpkı “O deve sürüsüdür... Yok yok, koyun sürüsüdür.” ve “Yanındaki Zeyd mi?.. Yoksa Amr mı yanındaki?” sözlerinde olduğu gibi. Bu durumda, -Hemze’siz okuyanın kıraatinde de- istifham Hemze’sini var kabul edebilir-sin; çünküأم o Hemze’ye delâlet eder. Böylece, istifham Hemze’sini okuyan ve hazfeden iki kıraat de farklı olmamış olur.

[1532] Söylenmiştir ki; “derler ki” ifadesindeki zamir Ebu Cehl, Velid b. Mugîre vb. Kureyş liderlerine ait olup, “birtakım adamlar” da Ammar, Suheyb, Bilal ve benzerleridir.

ًّא [1533] lâfzı[ndaki Sin] hem zammeli hem de kesreli okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

64. Âyetin Tefsiri

hususta konuşacakları kesindir. Sonra bu konuşmanın ne olduğunu açıkla-mış ve “Ateş’tekilerin çekişmesi” buyurmuştur. Bu ifade כ -nin sıfatı ola’ذrak (tehāsume şeklinde) mansūb da okunmuştur; zira işaret isimleri cins isimlerle sıfatlanır.

[1535] Şayet “Bu konuşmaya neden ‘çekişme’ denilmiş?” dersen şöy-le derim: Onların konuşmaları ve aralarında geçen soru-cevap şeklinde-ki diyalog, düşmanlar arasında gerçekleşen konuşmaya benzetilmiştir;

cehennemde değiller bizim gibi!” / ed.

zira önderlerin “Merhaba yok bunlara!” [Sād 38/59] demesi, tâbilerin de “Asıl size merhaba yok be!” [Sād 38/60] demeleri çekişme türü bir konuşmadır. Bu sebeple, konuşmanın bütününe -çekişmeyi de kapsadığı için- “çekişme” denmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

[1536] Ey Muhammed! Mekkeli müşriklere “de ki: Ben sadece bir uya-rıcı” bir elçi“yim;” sizi Allah’ın, müşriklere edeceği azap hakkında uyarıyo-rum; size diyorum ki: Hak din, Allah’ı her şeyin fevkinde yegâne ezici güce sahip, ortaksız-benzersiz tek ilâh kabul etmek; O’ndan başka ilâh olmadığı-na ve evrenin mutlak hâkimiyetinin O’na ait olduğuna inanmaktır.

[1537] O öyle “mutlak izzet sahibi”dir ki isyankârları cezalandırdığı vakit mağlup edilemez. Bununla birlikte, kendisine sığınanın günahlarını “bağışlayıcıdır.” Yahut onlara de ki: Ben sadece bildiklerim hakkında sizi uyarıyorum. Yine sizi, sıfatı böyle olanın [c.c.] vereceği ceza hakkında uyarı-yorum. O’nun gibi biri, vereceği cezadan korkulmayı da, vereceği mükâfat hakkında ümitli olmayı da hak eder.

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

67. De ki: Bu, muazzam bir mesajdır.
Bu bölümü tek başına aç →

68. Âyetin Tefsiri

68. Siz ise ondan yüz çevirmektesiniz!
Bu bölümü tek başına aç →

69. Âyetin Tefsiri

ğimden bir bilgi elde etmem mümkün değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

elçi oluşum ve Allah’ın ortaksız bir tek oluşu’ sadece ileri derece gaflette bulunanların yüz çevirebileceği muazzam bir haberdir.

[1539] Sonra Allah, Mele-i Âlâ’dan verdiği haberleri ve tartıştıkları1 konuları Peygamber (s.a.)’in kesinlikle daha önce bilmediğini, sonradan öğrendiğini, ancak öğrendiklerini insanların -bilmediklerini ilim ehlinden veya kitap okuyarak- öğrendiği gibi elde etmediğini belirterek onun nü-büvvetini delillendirmiştir. Böylece, Hazret-i Peygamber’in bildirdiklerinin sadece Allah’tan gelen vahiyle elde edildiği anlaşılmış olmaktadır.1 Yani Allah Teâlâ ve meleklerinin… Mele-i Âlâ aşağıda açıklanacaktır. / ed.

[1540] Şayet َن ُ ِ َ ْ َ -ifadesi neye müteallak (hani tartışıyorlardı ya) إِذْ tır?” dersen şöyle derim: Hazfedilmiş bir (şibh-i) fiile müteallaktır; çün-kü mâna, ‘Tartıştıkları vakit Mele-i Âlâ’nın konuşmaları hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.’ şeklindedir. [71. âyetteki] ََאل (…Hani, demişti ki) إِذْ ifadesi de َن ُ ِ َ ْ َ .den bedeldir’إِذْ

[1541] Şayet “ Mele-i Âlâ ile ne kastedilmiştir?” dersen şöyle derim: Kıssada geçen karakterler, yani melekler, Âdem ve İblis kastedilmiştir; çün-kü onlar semada bulunuyorlardı ve konuşma onların arasında geçmişti. Şayet “Konuşma onların arasında değil, Allah ile onlar arasında geçmişti; çünkü onlarla konuşan Allah idi ve onlar da Allah’a cevap vermişlerdi. Se-nin için şu iki ihtimal söz konusudur: Ya ‘ Mele-i Âlâ onlardır ve konuşma onlar arasında geçmiştir.’ diyeceksin -oysa konuşma [sadece] onlar arasında olmamıştır- ya da ‘Konuşma Allah ile onlar arasında geçmiştir.’ diyeceksin ki bu durumda Allah’ın da Mele-i Âlâ’dan olduğunu kabul etmen gereke-cek.” dersen, şöyle derim: Allah’ın konuşması melek aracılığıyla olmuştur; gerçekte konuşan, aracı melektir. Dolayısıyla konuşmanın melekler, Âdem ve İblis arasında olması doğrudur; Mele-i Âlâ onlardır.

[1542] İhtisām (tartışma) ile -daha önce de geçtiği üzere- ‘karşılıklı ko-nuşma’ kastedilmiştir.

[1543] ٌ۪ َ َא א اَ ٓ َ َّ ٓ اَ َّ َّ اِ َ ٓ اِ ٰ ُ ifadesi “sadece apaçık bir uyarıcı olduğum اِنْ

için” anlamında olup, mâna şöyledir: Bana sadece uyarmam için vahyolu-nuyor. Bu yüzden, (א ’daki) Lâm hazfedilmiş ve fiil kendisine katılarak mansūb olmuştur. İfade, “Bana sadece şu vahyolunuyor.” anlamında merfû‘ da olabilir ki buna göre, tek vahyolunan; uyarmam, iletmem ve bunu ek-siksiz tam yapmamdır; yani ben sadece bununla memurum; bana bundan başkası vahyedilmiyor. א َ َّ -ifadesi, direkt anlatımla1 kesreli olarak da okun أَmuştur; yani sadece şu söz ki o söz de size; “Ben sadece açık bir uyarıcıyım; başka bir şey iddia etmiyorum!” dememdir.

[1544] “Muazzam mesaj”ın; Peygamber (s.a.)’in hiç kimseden duymak-sızın Âdem (a.s.)’ı anlatıp, ondan haber vermesi olduğu da söylenmiş; İbn Abbas’tan “Kur’ân” olduğu, Hasan-ı Basrî’den ise “ Kıyamet günü” olduğu rivayet edilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

73. Bunun üzerine, bütün melekler hep birlikte secde ettiler.
Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

oldu.[1545] Şayet “ Melekler beşerin mahiyetini bilmedikleri ve onu daha ev-

vel tanımadıkları hâlde Allah’ın onlara ‘Ben bir beşer yaratıyorum.’ demesi nasıl mümkün olur?” dersen şöyle derim: Allah’ın onlara “Ben, şöyle şöyle bazı nitelikleri bulunan bir varlık yaratıyorum.” demiş olması muhtemel-dir; ancak bunu Kur’ân’da anlattığı zaman sadece beşer kelimesini zikret-mekle yetinmiştir.

[1546] “Onu tesviye ettiğim” yani yaratılışını tamamladığım, onu adil biçimde düzenlediğim “ve ruh’umdan kendisine üflediğim” yani ona hayat verip, onu duyulara sahip, nefes alır hâle getirdiğim zaman... ا ُ َ َ ifadesi, yere/secdeye kapanın anlamındadır. ّ ن ,kelimesi kuşatma (hepsi) כ ise أbir arada bulunma mânasını taşımaktadır. Bu doğrultuda iki kelime bir-likte; bütün meleklerin secde ettiğini, geriye sedce etmeyen hiçbir melek kalmadığını ve hepsinin farklı vakitlerde değil, aynı vakitte secde ettiklerini ifade etmiş olur.

[1547] Şayet “Allah Teâlâ’dan başkasına secde etmek nasıl câiz olmuş?” dersen şöyle derim: Câiz olmayan, Allah’tan başkasına kulluk maksadıyla yapılan secdedir; ancak şanına ve şerefine işaret kastıyla yapılan secdeyi akıl reddetmez. Fakat Allah Teâlâ’nın bu secdede bir fesat görerek onu yasakla-ması bunun dışındadır.

[1548] Şayet, “ İblis cin olmasına rağmen nasıl meleklerden istisnâ edil-miştir?” dersen şöyle derim: Ona meleklerle birlikte secde etmesi emredil-miş ve “Bütün melekler secde etti.” sözüne tağlîb üslubuyla İblis de dâhil edilmiştir. Sonra da tek olan, bir gruptan muttasıl istisnâ ile istisnâ edildiği gibi, İblis de meleklerden istisnâ edilmiştir.

[1549] “Ve inkârcı nankörlerden oldu” sözüyle İblis’in, her ne kadar ön-ceden kâfir olmasa da, o an inkârcı olduğu kastedilmiştir; çünkü כאن geçmiş zamanların bütün hepsinde kullanılır. Bu sebeple, dilediğin herhangi bir geçmiş zaman için kullanmaya elverişlidir. Şunun kastedilmesi de müm-kündür: Allah’ın ilminde İblis, geçmiş zamanların tamamında kâfirdi.

Bu bölümü tek başına aç →

76. Âyetin Tefsiri

[1550] Şayet “ ىَّ َ َ ِ ُ ْ َ َ (İki elimle yarattım)” cümlesinin mânası nedir?” dersen şöyle derim: Daha önce gördüğümüz üzere, iki eli bulunan varlıklar, işlerinin çoğunu iki elleriyle yaparlar. Bu doğrultuda, iki el kullanılmaksızın bizzat yapılan işler de, tağlîb üslubuyla, iki elle yapılan işlerden sayılmıştır. Öyle ki, kalbin yaptığı bir iş hakkında bile, “Bu kendi ellerinle yaptığın iş-lerdendir.” denilir. Dahası, iki eli bulunmayan birine; “Kendi ellerin bağladı; kendi ağzın üfledi!”1 denilir. Netice itibariyle “Bu, senin yaptığın işlerdendir.” ifadesiyle “Bu, senin ellerinin yaptığı işlerdendir.” ifadesi arasında hiçbir fark kalmamış olur. İşte, َّى َ َ ِ ُ ْ َ َ א َ ِ (Benim bizzat yarattığım) ifadesi ile ْ َ ِ َ א َّ ِ َא ِ ْ .ifadesinin anlamı budur (Kendi ‘el’lerimizin ürünü olarak” [YâSîn 36/71]“) أ

[1551] Şayet “ َّى َ َ ِ ُ ْ َ َ א َ ِ َ ُ ْ َ כَ أنَ َ َ َ א َ (Benim bizzat yarattığım bir varlığa secde etmekten seni alıkoyan ne?!”) ifadesinin mânası nedir?” dersen şöyle derim:İblis’in Âdem’e secde etmeyi yadırgaması ve secdeden uzak dur-masının sebebi, bu secdenin bir mahlûk için yapılıyor olmasıdır. İblis böyle dü-şünmüş ve yapacağı secdenin Yaratıcıdan başkası için olmasını gururuna yedi-rememiştir. Bu düşüncesine, Âdem’in çamurdan, kendisinin ateşten yaratılmış bulunmasını da katmış ve ateşin çamurdan üstün olduğunu düşünmüştür. Bu sebeple, konum bakımından üstün olduğu bir mahlûka secde etmeyi gururuna yedirememiştir. İblis şu gerçeği fark edememiştir ki; Allah Teâlâ, kendisi için en üstün ve kendisine İblis’ten daha yakın kullarına -meleklere- söz konusu secdeyi emrettiği zaman, onlar basit bir insana tevazu göstermekten kaçınmaya ve ona secdeye yanaşmamaya başkalarından daha lâyık olmalarına rağmen böy-le davranmamışlardır; Allah’ın emrine uymuşlar, Âdem’i kendilerinden üstün tutmuşlar ve -Rablerinin emrini büyük ve hitabını yüce kabul ettikleri için- secde eden ile secde edilen arasındaki farka aldırmamışlardır. Demek ki İblis, meleklerin bulunduğu konumdan indirilmiş olmasına rağmen onları örnek almalı, onların yaptıklarını yapmalı ve meleklerin kendilerinden daha alt mer-tebede bulunan bir varlığa Allah’ın emrinden dolayı secde ederek, Allah’a karşı Âdem’e secdenin ötesinde daha ileri derecede bir kulluk yaptıklarını bilmeliydi. 1 Sığınmak zorunda kaldığı bir adadan kurtulmak isteyen biri, tulumu şişirerek üzerine binmiş; denizin

ortasına geldiğinde, işini sağlam yapmadığı için, tulum hava kaçırmaya başlamış; tam ölmek üzere iken yardım istediği biri kendisine şöyle demiş: “Kendi ellerin bağladı; kendi ağzın üfledi!” (Tıybî’den…) Türk-çedeki “Kendin ettin, kendin buldun!” deyimini andırıyor. / ed.

Onlar bunu, üstünlüklerini bir kenara attıkları ve tevazu kanatlarını yere ser-dikleri için yapabilmişlerdir. Bu sebeple İblis’e denildi ki: “Benim bizzat ya-rattığım bir varlığa secde etmekten seni alıkoyan ne?!” Yani bizzat yarattığım bir şeye karşı -ki o, dediğin gibi mahlûktur ve yaratılmış olduğunda şüphe yoktur- emrimi yerine getirmek ve isteğimin önemini vurgulamak için aynen meleklerin yaptığı gibi secde etmene engel olan nedir? Böylece, terkettiği secde -terketmesine bahane ettiği sebep zikredilerek- hatırlatılmıştır. Yine ona de-nilmiştir ki; bu sebep ortada iken ve secdeyi Allah sana emretmişken neden secdeyi terk ettin!? Yani sen bu sebebi değil, Allah’ın emrini önemsemeliydin! Bunun örneği şöyledir: Hükümdar vezirine, maiyetinden bir düşkünü ziyaret etmesini emreder. Vezir, o kişinin düşkünlüğünü ön plana çıkararak bundan kaçınır. Hükümdar ona der ki; “Düşkün olduğunu bildiğim kişiye tevazu göstermene ne engel oldu!?” Bu sözüyle; “Benim emr u fermanıma önem verseydin de, onun düşkünlüğünü dikkate almasaydın olmaz mıydı!?” demek ister. Bu ifadede şu da vardır: Onu bizzat Ben yarattım; dolayısıyla onun hâlini Ben daha iyi bilirim. Bununla birlikte, meleklere, Beni ona yönelten ‘insanı yücelterek nimetlendirme ve melekleri sınama’ hikmetinden ötürü ona secde etmelerini emrettim. Ben ona secdeyi emretmekten geri durmazken, sen kim oluyorsun da ona secde etmekten geri duruyorsun!?

[1552] İfadenin ( ىَّ َ َ ِ ُ ْ َ َ א َ ِ ), “vasıtasız yarattığıma” anlamına geldiği de söylenmiştir.

يَّ [1553] lafzı, bi-yedeyyi şeklinde de okunmuştur; tıpkı [İbrahim 14/22’deki َّ

ِ ِ ْ ُ kelimesinin] bi-musrihıyyi okunması gibi. َّي lafzı, tek Yâ ile de (bi-yedî) okunmuştur.

[1554] “Yücelerden” yani yüce ve üstün1 kimselerden... İblis de “Ben ondan daha hayırlıyım!” diyerek bu soruya yücelerden olduğu cevabını ver-miştir. Kendisine “Sen şu anda mı kendinde büyüklük vehmettin yoksa va-rolduğundan beri kendini büyük mü görüyordun!?” denmiştir. َت כ deki’أHemze’nin mânası ikrardır.2 İfade, soru harfi olan Hemze’nin hazfiyle istek-berte şeklinde de okunmuştur; çünkü أم edatı buna delâlet etmektedir. Yahut söz konusu Hemze’nin mânası ihbardır [Evet, kendinde büyüklük vehmettin sen!].1 İbare normalde, mimmen ‘alâ ve fâka şeklinde olacakken, mimmen ‘alevte ve fukte olmuştur; bir nevi

“yücelik ve üstünlük iddiasının İblis’le özdeşleştiğini” göstermek amacıyla, fiiller doğrudan İblis muha-tap alınarak ifade edilmiştir. Hazret-i Ali’nin “Annemin aslan diye adlandırdığıyım ben!” mazmununu, ene’llezî semmet ummî hayderah diye ifade etmesi gibi… Aslında semmethu olması gerekirken, cesaret ve şecaatin Ali (r.a.) ile özdeşleşmiş olmasından dolayı zamir gaip kılınmamıştır. (Tıybî’den) / ed.

2 “Kendinde büyüklük mü vehmediyorsun!?” derken soru sormamakta, “Kendinde büyüklük vehmediyor-sun!” diye realiteyi ortaya koymaktadır. / ed.

[1555] İblis’in “Ben ondan daha hayırlıyım” cevabı, soruya daha uygu-nuyla cevap verme yöntemi üzere gelmiştir1; bu cevabıyla şunu ifade etmiş-tir: O ateşten yaratılmış olsaydı da ona secde etmezdim; çünkü o benim bir benzerimdir. O halde, benden aşağıda bulunana nasıl secde ederim!? Çünkü o çamurdandır; oysa ateş çamurdan üstündür, onu yer-bitirir. Bu doğrultuda ikinci cümle atf-ı beyân olarak ma‘tūf aleyhi açıklama ve izah amacıyla ilk cümleye -yani “Beni ateşten yarattın.” cümlesine- atfedilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

77. Âyetin Tefsiri

77. Buyurdu ki: “O halde, çık oradan! Kovulmuş bir varlıksın artık!”
Bu bölümü tek başına aç →

78. Âyetin Tefsiri

da, “içinde bulunduğun yaratılıştan” anlamında olduğu da söylenmiştir; çün-kü şeytan yaratılışı ile övünüyordu. Bunun üzerine Allah, onun yaratılışını değiştirdi; beyaz iken siyah, güzel iken çirkin ve nûrânî iken zulmânî oluverdi!

-kelimesi, ism-i mef‘ûl (mercûm) anlamındadır; kovulmuş de ر [1557]mektir. Nitekim şeytana, medhûr (itilmiş/püskürtülmüş) ve mel‘ûn (lânetli) de denilmiştir. Çünkü kovulan kimse arkasından taşlanır[dı eskiden]. Recm de ‘taş atmak’ anlamındadır. Yahut şeytanlar alev toplarıyla kovalandıkları için…

[1558] Şayet “Yargılanma gününe kadar lânetim senin üzerinde!” âyeti-ne göre sanki İblis’e yapılan lânetin nihaî sınırı yargılanma günü imiş, aka-binde ise lânet son bulacakmış gibi?” dersen şöyle derim: Allah Teâlâ “Ara-larından gür sesli biri; ‘Allah’ın lâneti zalimlerin üzerine olsun!’ diye haykırır.” [A‘râf 7/44] buyurmuşken bu lânet nasıl son bulabilir ki!? Mâna şöyledir: Lânet dünyada Şeytan’ın üzerindedir; yargılanma günü gelince bu lânet ile -dünyadakini unutturacak- âhiret lâneti birleşecek ve böylelikle dünyadaki lânet kesintiye uğramış gibi olacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

79. Âyetin Tefsiri

79. Dedi ki: “Ya Rabbi! Diriltilecekleri güne kadar bana süre tanı.”
Bu bölümü tek başına aç →

80–81. Âyetlerin Tefsiri

tanınanlardansın!”[1559] Şayet “م kelimesinin izāfe edildiği ma‘lûmvakit nedir?” dersen

şöyle derim: [Sūr’a] ilk üflemenin gerçekleşeceği vakittir. Bu vaktin günü de üflemenin, parçalarından bir parça2 [içerisinde gerçekleşecek] olduğu gündür.1 Çünkü cevabında, secde etmemesinin illetini de belirtmiştir. / ed.2 Yani dünya gününe göre söylersek “saatlerinden bir saat…” Ancak ma‘lûm vaktin günü tabirindeki gün

âhiret günü olup, saatleri değil oluştuğu -mahiyeti belirsiz- “parçalar/dönemler” söz konusudur./ ed.

Ma‘lûm ise, Allah katında bilinen, belirli olan, öne alınamayan ve ertelene-meyen demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

83. “(İhlâsları sayesinde) kurtarılan kulların müstesna.”
Bu bölümü tek başına aç →

84. Âyetin Tefsiri

84. Şöyle buyurdu: “İşin gerçeği -ki Ben, gerçek neyse onu söylerim-:”
Bu bölümü tek başına aç →

85. Âyetin Tefsiri

ne yemin etme” anlamındadır. O’nun izzeti, mutlak otoritesi ve ezici gücüdür.

[1561] ّ َ ْ ّ وَا َ ْ א َ kelimelerinin; [i] ikisi de mansūb okunmuştur ki bu okuyuşta ilk hakk, tıpkı

Allah’a yemin olsun ki, bîat etmek zorundasın!

ifadesindeki Allāhe lâfzı gibi muksem bih [kendisiyle yemin edilen şey]dir; cevabı ise “Mutlaka dolduracağım!” cümlesidir. ُل ُ َّ أ َ ْ -ise muksem bih ile muk وَاsem ‘aleyh (üzerine yemin edilen) arasına girmiş bir ara cümledir; “-ki Ben, gerçek neyse sadece onu söylerim-” anlamındadır. Hak ile de, ya “Allah’ın ‘aşikâr gerçek’ olduğunu” [Nûr 24/25] âyetindeki el-Hakk ism-i şerifi ya da batılın zıddı olan hak kastedilmektedir ve Allah hakka yemin ederek onu yüceltmektedir. [ii] ّ َ ْ ّ وَا َ ْ א َ kelimeleri merfû‘ da okunmuştur ki bu du-rumda ilk hakk, َك ُ ْ َ َ ... (“Ömrüne yemin olsun ki...” [Hicr 15/72]) ifadesi gibi haberi hazfedilmiş bir mübtedâ olur; “Hakka yemin olsun ki, dolduraca-ğım!” demektir. ُل ُ ُّ أ َ ْ :ise, “gerçeği söylüyorum” demektir. Şiirde geçen وَا

…hiçbirini yapmadım.1

ifadesinde de benzer kullanım vardır. [iii] ّ َ ْ ّ وَا َ ْ א َ kelimeleri mecrûr da okunmuştur. Bu durumda ilk hakk, tıpkı allāhi le-ef‘alenne (Vallahi yapa-cağım!) sözündeki gibi, kasem harfi hazfedilmiş bir muksem bih [kendisiyle yemin edilen] olur. ُل ُ ِّ أ َ ْ ifadesi, muksem bih lafzını aktarma üslubuyla وَا“sadece yemin ettiğim gerçeği söylüyorum” şeklinde tekit ve pekiştirme anla-mındadır ki bu anlam mansūb ve merfû‘ okuyuşlarda da geçerlidir. Bu gayet güzel, dakik bir anlamdır. [iv] َّ َ ْ ّ وَا َ ْ א َ kelimeleri ikincisi mansūb olarak, birincisi merfû‘ ya da mecrûr da okunmuştur. Bu durumda i‘râb, daha önce zikrettiklerimizin aynısıdır. 1 Kad asbahat ümmu’l-hıyâri tedde‘î / ‘aleyye zenben külluhû lem asne‘i [Ümmü’l-hıyâr kalkmış, benim

hakkımda; hiçbirini yapmadığım şeyleri iddia etmeye başlamış!] / ed.

כ [1562] (senden) yani senin cinsinden -ki bunlar şeytanlardır- “ve sana uyanlardan” yani Âdem’in soyundan. Şayet “ -ke (tamamen) أlimesi neyi pekiştiriyor?” dersen şöyle derim:Bununlaْ ُ ْ

ِ ’daki zamirin yahut כ ’deki Kâf ’ın َכ َ ِ َ ْ َ ile beraber tekit edilmesi kaçınılmazdır. Bu durumda mâna “Cehennemi liderlerin ve tâbilerinin tamamıyla dolduraca-ğım; hiçbirini dışarıda bırakmayacağım!” veya “Cehennemi şeytanların ve şeytanlara uyan insanların hepsiyle dolduracağım! Bu hususta -şeytanlara tâbi olduktan sonra- peygamber evlâtları ile diğer insanlar arasında hiçbir fark olmayacak!” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

87–88. Âyetlerin Tefsiri

[1563] “Buna karşı bir ücret” ifadesinde zamir, Kur’ân’a ya da vahye aittir. َ ِ ِّ כَ َ ُ ْ َ ا ِ َא א أَ َ yani ben, gerçek dışı davranan ve sahip bulunmadığı وَniteliklere sahipmiş gibi görünen kimselerden değilim. Siz hiçbir zaman beni, yapmacık davranan ve sahip bulunmadığı şeyler iddia eden bir kim-se olarak tanımadınız ki şimdi peygamberlik taslamış; Kur’ân’ı uydurmuş olayım!

[1564] Hazret-i Peygamber’den rivayet edilmiştir ki; “Yapmacık davra-nan [şarlatan]ların üç alâmeti vardır: Kendilerinden üsttekilerle çekişirler; sa-hip olmadıkları şeylere sahipmiş gibi davranırlar; bilmedikleri şeyi söylerler.”

[1565] “O ancak, herkes [insanlar ve cinler] için” Allah’tan gelmiş “bir öğüttür”; O bana vahyediyor; ben de onu tebliğ ediyorum.

هَُ [1566] َ َ َّ ُ َ ْ َ َ yani ölürken (verdiği haberi yakında öğreneceksiniz) وَveya kıyamet günü yahut İslâm üstün gelip yaygınlaştığında, başınıza ge-leceklere dair Kur’ân’ın verdiği haberin doğruluğunu, onun gerçek ve hak olduğunu göreceksiniz. Bu ifadede tehdit vardır.

[1567] Hazret-i Peygamber’den rivayet edilmiştir ki; “Her kim Sād su-resini okursa kendisine, Allah’ın Davud’a râm ettiği dağlar ölçüsünde ‘on’ar sevap verilir. Bu sureyi okuyan kimseyi Allah küçük veya büyük günahlarda ısrar etmekten korur.”

Bu bölümü tek başına aç →