KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rûm Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Mekke’de nâzil olmuştur, 60 âyettir.
Rahmân Rahîm Allah'ın Adıyla
1. Âyetin Tefsiri
2. Âyetin Tefsiri
3. Âyetin Tefsiri
4. Âyetin Tefsiri
lah’ındır.- O gün müminler de sevinecekler;
5. Âyetin Tefsiri
sahibidir, merhametlidir (Azîz, Rahîm).[301] Genelde okunan meşhur kıraatte; Gayın’ın zammesi ile;
ن da Yâ’nın fethasıyla okunmuştur.Ard (topraklar) Arabistan toprakla-rıdır; çünkü “toprak” denilince Arapların aklına kendi toprakları gelir. Buna göre mâna şöyle olur: Romalılar, kendilerine en yakın Arap topraklarında, yani Suriye bölgesinin uç noktalarında mağlup oldular. Veya (ard kelimesinin başındaki) Lâm’ın muzāfun ileyh yerine kullanılmasıyla Romalıların toprak-ları [ أر - رض kastedilmiştir; yani Romalılar, topraklarının düşmana en [اyakın yerinde mağlup oldular. Mücahid [v. 103/721]; “Ard, Cezîre1 toprak-larıdır; burası Roma topraklarının Fars’a en yakın olduğu yerdir.” derken, İbn Abbas’dan rivayet edildiğine göre ard Ürdün ve Filistin’dir. [“En yakın top-raklarda” anlamındaki] َِض ْ ا َ أدَْ ِ ifadesi, fî edâni’l-ard (toprakların en yakın yerlerinde) şeklinde de okunmuştur.Asma‘î’den [v. 216/831] rivayet edildiğine göre bıd’ kelimesi üç ile on arası miktarı ifade eder.
[302] Denilmiştir ki: Romalılar ve Persler, Ezri‘ât ve Busra arasındaki bölgede savaştılar. Savaşın sonunda Persler Romalıları yendi. Haber Mek-ke’ye ulaşınca bu durum, Peygamber (s.a.)’in ve Müminlerin çok zoruna gitti; çünkü Persler ateşe tapıyorlardı, kitapları yoktu. Romalılar ise Ehl -i Kitap idi. Müşrikler buna sevinip alay ettiler; “Siz ve Hıristiyanlar kitap sahibisiniz; biz ve Persler ise ümmîyiz. Kardeşlerimiz sizin kardeşlerini-zi yendi, biz de sizi yeneceğiz!” dediler. Bunun üzerine bu âyetler indi. 1 el- Cezîre’nin batısında Suriye, kuzeybatısında Gaziantep, Maraş ve Malatya yer alır. Bölgenin doğusunda
Doğu Anadolu, güneyinde Irak bulunur (DİA). Cezîre ada anlamında olup, yukarı Mezopotamya için kullanılmaktadır. Bu bölgeler bugün “kara” olmakla birlikte, sularla kaplı olduğu zamandan kalma adıyla -“ada” ismiyle- anılmaya devam etmektedir. / ed.
Ebu Bekr (r.a.) de onlara; “Allah size gün yüzü göstermesin! Allah’a ant içerim ki, Romalılar Persleri birkaç yıl sonra kesin bir yenilgiye uğratacaklar-dır!” dedi. Bunun üzerine Übeyy b. Halef, Ebu Bekr (r.a.)’a; “Yalan söyledin ey Ebu Fasīl! Aramızda bir süre belirle, seninle o süre için bahse gireyim!” dedi. -Münâhabe: Bahse girmek, bahse tutuşmak demektir.- Ebu Bekr (r.a.) Übeyy ile her biri diğerine on deve1 vermek üzere bahse girdi; süreyi de üç yıl olarak belirlediler. Ebu Bekr (r.a.) bunu Peygamber (s.a.)’e haber ve-rince; “Bıd‘ üçten dokuza kadar olan miktardır; sen bahsin miktarını artır ve süresini uzat.” buyurdu. Bunun üzerine, bahsi “dokuz seneye kadar yüz deve”ye çevirdiler. Übeyy, Peygamber (s.a.)’in onu (Uhud’da) yaralaması sonucu ( Mekke yolunda) öldü ve Romalılar Hudeybiye günü Persleri yendi. Bu, yedinci yılın başında olmuştu. -Bu zaferin Romalılar ve Müslümanlar için Bedir günü gerçekleştiği de söylenmiştir.- Ebu Bekr (r.a.) yüz deveyi Übeyy’in çocuklarından aldı ve Peygamber’e götürdü. Peygamber (s.a.) de; “Bunları sadaka olarak dağıt.” buyurdu.
[303] Bu âyet; nübüvvetin sıhhatini ve Kur’ân’ın Allah tarafından geldi-ğini gösteren açık kanıtlardandır; çünkü burada, Allah’tan başkasının bile-meyeceği gayb ilminden haber verilmektedir.
[304] ْ ِ ِ َ َ kelimesi Lâm’ın sükûnu ile de okunmuştur; ğalb ve ğaleb iki mastardır. Tıpkı celb - celeb (kendine doğru çekmek) ve halb - haleb (hayvan sağmak) gibi. وم ن ;Gayın’ın fethasıyla ا da Yâ’nın zammesi ile de okunmuştur. Bu durumda mâna; “ Romalılar Suriye’nin kırsal bölgelerinde galip geldiler; ama Müslümanlar onları birkaç yıl içerisinde yenecekler.” şeklinde olur. Gerçekten de, bu ‘süre’ sona erdiğinde Müslümanlar Roma-lılarla cihada başlamışlardır. ْ ِ ِ َ َ isim tamlaması, farklı iki okuyuşa göre farklı anlamlara gelir; birinde mastarın mef‘ûlüne muzāf olması, ikincisinde fâ‘iline muzāf olması söz konusudur. Tıpkı ْ כُ ْ َ َ مٌ َّ َ ُ ْ ُ ُ ا َ ْ [Bakara 2/85] إِve ُه َ ْ ُ وَ َّ َ ا ِ ْ ُ َ .âyetlerindeki2 gibi [Hac 22/47] وَ
[305] Şayet“ Bahse girmek tamamen kumar olduğu halde, nasıl sahih olmuş?” dersen şöyle derim:Katâde’den [v. 117/735] rivayet edildiğine göre olay, kumar haram kılınmadan önce olmuş. Ebû HanîfeHanîfe ve Mu-hammed’in mezhebine göre Müslümanlarla kâfirler arasındaki riba vd. fâ-sit akitler dâr-ı harbde caizdir. İki imam bunun sahih olduğuna Ebu Bekr (r.a.)’ın Übeyy b. Halef ile yaptığı akitle delil getirmişlerdir. 1 Kalûs: Boylu poslu genç deve demektir. / ed.2 İlk âyette; (i) fâ‘iline muzāf: “Oysa onları [yurtlarından] çıkartmanız size haram kılınmıştı...” mef‘û-
lüne muzāf: “Oysa onların [yurtlarından] çıkartılması size haram kılınmıştı...” İkinci ayette; (i) fâ‘iline muzāf: “Allah asla vaadinden caymayacağı halde…” (ii) Mef‘ûlüne muzāf: “Allah vaat ettiğinden asla caymayacağı halde…” / ed.
[306] “Öncekinde de, sonrakinde de…” Yani bu iki vaktin başında da, sonunda da… Mağlup olduklarında da, galip geldiklerinde de… Adeta şöyle buyrulmaktadır: Galip geldikleri zamanın öncesinde de -ki mağlup oldukları zamandır- ve mağlup oldukları zamanın sonrasında da… -ki galip geldikleri zamandır;- yani önce mağlup olup sonra galip gelmeleri tama-men Allah’ın buyruğu ve hükmü [kadā] iledir. “Bu (zafer ve hezimet) gün-leri(ni); Biz insanlar arasında döndürür dururuz…” [Âl-i İmrân 3/140] ُ ْ َ ْ
ِ ُ ْ َ ْ ِ ifadesi, muzāfun ileyh takdir edilmeden ve izāfetten kesilerek, min وَkablin ve min ba‘din şeklinde mecrûr da okunmuştur. Bu durumda “önce ve sonra” anlamında kablen ve ba‘den denmiş gibi olur. “O gün” yani Ro-malıların Perslere galip geldiği ve Allah Teâlâ’nın, onların galip geleceğine dair vaadinin gerçekleştiği gün, “müminler de Allah’ın yardımı” ve Allah’ın, kitap sahiplerini kitapsızlara galip getirmesiyle ve şamata yaparak onlarla dalga geçen Mekke kâfirlerini öfkelendirmesi “ile sevinecekler.”
[307] “Allah’ın yardımı”nın, müminlerin Romalıların galip geleceğine dair Müşriklere verdikleri haberde Allah’ın onları doğrulaması olduğu da söylenmiştir. “Allah’ın yardımı”nın, zalimlerin bazısının bazısına sırt çe-virmesini sağlamak, aralarına tefrika düşürerek fikir birliğine varmalarını engellemek olduğu da söylenmiştir ki bunun sonucunda birbirlerini eksilt-mişler, eriyip yok olmuşlar; birbirlerinin gücünü kırıp zayıf düşmüşlerdir; bu da İslâm’ı güçlendirmiştir. Ebu Sa‘îd el-Hudrî’nin [v. 74/694] “Allah’ın bu yardımı Bedir gününe denk gelmiş; o gün müminler de zafere ulaşmış-lardır.” dediği rivayet edilmiştir. “O, mutlak izzet sahibidir, merhametlidir.” Kâh size karşı başkasına yardım eder kâh size yardım eder.
7. Âyetin Tefsiri
ا [308] daki va‘d, fiilin mânasını tekit eden mastardır; tıpkı le-ke’و ‘aleyye elfu dirhemin ‘urfen sözün gibi ki; a‘terifu le-ke bi-hâ i‘tirâfen (İtiraf ediyorum; senin benden bin dirhem alacağın var.) demektir; işte و ا da va‘ada’llāhu zâlike va‘den (Allah onu gerçekten vaat etmiştir.) anlamındadır; zira daha önce anlatılanlar “Allah vaat etmiştir.” anlamında [olup âyetteki و mastarı bu fiili pekiştirmekte]dir.
[309] Allah Teâlâ bunları; “dünya işlerinde becerikli, ama din işinde alık” diye zemmetti; çünkü ticareti ve kazanmayı bilen insanlardı. Hasan-ı Basrî’nin şöyle dediği rivayet edilir: “Maharetleri o dereceye varmıştı ki, madenî gümüş parayı ellerine alıp parmaklarıyla inceleyerek gerçek olup olmadığını anlarlardı.”
[310] “Bilirler” ifadesi, önceki âyette geçen “bilmezler” sözünün karşı-lığıdır. Bu şekilde bedel getirmekte şöyle bir nükte vardır: Allah Teâlâ sana, cehalet demek olan bilgisizlik ile dünyadan öteye geçmeyen bilgi arasında fark olmadığını öğretmek için “bilirler” ifadesini “bilmezler” ifadesinin kar-şılığı kılmış; bunu onun makamına getirerek onun yerine koymuştur.
[311] “Dünya hayatının dış yüzü” ifadesi, dünyanın bir zahiri, bir de batını olduğunu gösterir. Dünyanın zahiri, onun geçici süs ve zevklerin-den faydalanmak ve lezzetleriyle nimetlenmek gibi, cahillerin aşina olduğu yüzüdür. Dünyanın bâtın ve hakikati ise, onun Âhirete bir geçiş yeri olma-sıdır. Öyle bir geçiş yeri ki, taat ve salih amellerle âhirete orada azık hazır-lanır. Zāhir kelimesinin nekire getirilmesinde ise şu mâna vardır: Onlar, dünyanın dış yüzleri toplamından sadece bir tek yüz bilirler.
نَ) [312] ُ ِ א َ ْ ُ ةِ َِ ِ ا َ ْ ُ -Âhiretten tamamen gafil olanlar da sadece bunlar] وَ
dır.] ifadesinde) ikinci ’un mübteda, ن א ’nin haber olması ve bunlardan oluşan cümlenin ilk ’un haberi olması da; ikinci ’un birincisinin tekidi ve ن א ’nin ilk ’un haberi olması da caizdir. Hangisi olursa olsun, bu hasır üslubu onların; ‘ahiretten gafil olma’nın kaynağı, merkezi ve simgesi olduklarını ve gafletin onlardan kaynaklanıp yine onlara döndüğünü her-kese ilan etmektedir.
8. Âyetin Tefsiri
[313] (“Kendilerinde” anlamındaki) أ ifadesinin (i) zarf olma ih-timali vardır. O zaman şöyle denilmiş gibi olur: “Kendilerinde, -yani içinde düşünce namına bir şey bulunmayan- kalplerinde bir tefekkür meydana getirmediler mi?” Tefekkür zaten kalplerde olur; fakat bu, mütefekkirlerin halini daha ziyade tasvir etmektedir. Senin şu sözüne benzer: “Ona kalbinle inan.” ve “Onu içinde sakla.” (ii) Tefekkür fiilinin mef‘ûl-i bihi olma ihti-mali de vardır; tıpkı “O konuda düşündü ve fikrini onun üzerinde dolaş-tırdı.” sözünde olduğu gibi. [Buna göre mâna; “Kendilerini düşünmediler mi?” olur.] 1 Kur’ân’da sık sık yer verilen bu tabir, iki anlam barındırmaktadır: (i) “Gerçek olarak” ve (ii) “Gerçek bir
gaye ile.” Sözgelimi Bakara 2/119’da Peygamber’in “hak ile” gönderilmesi, Bakara 2/176’da kitabın “hak ile” indirilmesi… Kur’ân-ı Kerim’in “hak ile” inzâl edilmesi, onun gerçeğin ta kendisi olarak herhangi bir nefsani/şeytani müdahale olmadan, gerçek bir gaye ile inzal edildiğini, yani iş olsun diye değil, büyük amaçlarla gönderildiğini ifade eder. Bu, evrenin yaratılması hakkında da söz konusudur; evren de gerçek bir gaye ile yaratılmıştır; ancak burada ikinci bir anlam daha vardır ki o da evrenin “gerçek” olduğudur; nitekim Akāid’de evrenin hayal, vehim, yansıma, gölge vs. olduğu reddedilmiştir (حقائق الأشياء ثابتة). / ed.
“Yaratmamıştır.” ifadesi, mahzuf bir kavil (söyleme) fiili ile alâkalı olup mâ-nası şudur: Düşünüp de bu ifadeyi (yani “Allah gökleri, yeri ve ikisinin ara-sında ne varsa…” sözünü) söylemediler mi? وا כ ifadesinin, “[Düşünüp أو de] bilmediler mi?” anlamında olduğu da söylenmiştir; çünkü sözde buna dair delil vardır [Zira bilme, düşünmenin neticesidir].
[314] “Tamamen hak ile ve belirli bir süre için yaratmıştır.” Sahih bir amaç ve derin bir hikmet taşımadan iş olsun diye, boşu boşuna yaratmadığı gibi, ebedi kalsın diye de yaratmamıştır; bütün bunları hakla ve hikmetle birlikte, mutlaka varmaları gereken belirli bir süre takdir ederek yaratmıştır. Takdir edilen süre de, kıyametin kopması ve hesap, sevap ve ceza vaktidir. “Yoksa sizi boşu boşuna yarattığımızı ve bize hiç döndürülmeyeceğinizi mi sanmıştınız!?” [Mu’minûn, 23/115] âyetine dikkat edilirse Allah, onları ken-disine dönmeden bırakmayı “boşu boşuna yaratma” diye isimlendirmiştir. ّ َ ْ א ِ َّ -ifadesindeki Bâ senin; dehaltu ‘aleyhi bi-siyâbi’s-sefer (Hu (hak ile) اِ
zuruna, yolculuk elbisesiyle girdim.), iştera’l-ferese bi-sercihî ve licâmih (Atı, eğeriyle ve ‘gem’iyle birlikte satın aldı) sözlerindeki Bâ gibidir. Bu sözünle şunu kastediyorsun: Atı, üzerindeki eğer ve gem ile birlikte, at onlardan ayrılmaksızın satın aldı. İşte âyetteki mâna da böyledir: Allah bütün bunları ancak hakla beraber ve hakla birlikte yaratmıştır.
[315] Şayet “ ْ ِِ ُ ْ ِ اَ ifadesini tefekkürle irtibatlı (mef‘ûl-i bih) kıldığın-
da mâna nasıl oluyor?”dersen şöyle derim:Onlar, kendilerine diğer mahlû-kattan daha yakın olan ve başkalarının durumundan daha iyi bilip haberdar oldukları kendilerini düşünüp de, Allah’ın kendilerine zahiri ve batıni olarak yerleştirdiği, ihmalsiz bir organizasyona delâlet eden eşsiz hikmetler üzerinde fikir yürütmediler mi ve sonunda mutlaka varacakları bir vakit olduğunu ve o zaman, bunların işini düzenleyen Hakîm-i Zülcelâl’in, ‘iyiliğe iyilik - kö-tülüğe kötülük’ olmak üzere tüm yaptıklarının karşılığını vereceğini düşün-mediler mi? Ki sonuç olarak, diğer varlıkların durumunun da aynı olduğunu, onların işinin de belli bir plan ve program dâhilinde hikmetle yürüdüğünü ve onların da sonunda mutlaka varacakları bir vakit olduğunu öğrenebilsinler…
[316] “Rableri ile karşı karşıya gelmek”ten maksat, o belirlenmiş süredir.
9. Âyetin Tefsiri
olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü idiler: top-rağın altını üstüne getirmişler ve yeryüzünü kendilerinin imar ettiğin-den daha fazla imar etmişlerdi. Peygamberleri onlara açık deliller ge-tirmiş (fakat reddederek azabı hak etmiş) lerdi. Bu esnada Allah onlara zulmetmiyordu; asıl onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.
[317] “Yeryüzünde gezip de… bakmadılar mı?” Bu âyet, onların ülkeler-de gezdiklerini ve yerle bir edilen küstah milletlerden Âd, Semûd ve benzer-lerinin geride bıraktıkları eserlere bakıp bunları gördüklerini anlatmaktadır. Sonra Allah Mekkelilere bunların durumunu anlatmaya başlıyor: “Onlar bunlardan daha güçlü idiler; toprağın altını üstüne getirmişler” ve onu ekip biçmişler “idi.” Allah Teâlâ “Boyunduruğa koşulup tarla sürmemiş….” [Bakara 2/71] buyuruyor. Toprağı sürme işinde kullanılan sığıra musîra denir. Der-ler ki; bu hayvana toprağı isâre ettiği -yani altını üstüne getirdiği- için sevr; toprağı bakrettiği -yani yardığı- için de bakar denmiştir. “Onlar”, o yerle bir edilenler “toprağı, bunların yani Mekkelilerin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi.”Mekke halkı, ekime elverişli olmayan bir vadide yaşıyorlardı; aslında ne yer sürmekle ne de yeri imar etmekle bir alâkaları vardı. Bu ba-kımdan, bunların yeri imar ettiğini söylemek, bunlarla ve dünya işlerindeki zayıflıklarıyla alay etmekten başka bir şey değildir; çünkü dünyadakilerin, desteğine en çok başvurdukları ve kendisiyle gurur duydukları şey tarımdır. Bunlar ayrıca, zayıf insanlardı. Nitekim Âd, Semud ve benzerleri “bunlardan daha güçlü idi” ifadesi de bu kabilden (olup onlarla alay etmekte)dir. Bu, “Onları yaratan Allah’ın, kendilerinden daha güçlü olduğunu görmüyorlar mıydı?” [Fussilet 41/15] âyeti gibidir; bu âyet alay konusunda daha beliğ olsa da… Çünkü ‘güçlerin de, kuvvetlerin de yaratıcısı’ Allah’tır. [İnsanla nasıl muka-yese edilebilir!?] Dolayısıyla, Allah Teâlâ’nın onları yerle bir etmesi, onlara yapıl-mış bir zulüm değildir; zira Allah’ın durumu zulümle bağdaşamaz; ama onlar helâk edilmelerini gerektiren işler yapmakla kendilerine zulmetmiş oldular.
10. Âyetin Tefsiri
[318] َ َِ א َ kelimesi mansūb olarak da, merfû‘ olarak da okunmuştur;
آى ُّ .en kötü, daha kötü” anlamına gelen el-esve’ kelimesinin müennesidir“ اَNitekim el-hüsnâ da el-ahsen (en güzel, daha güzel) kelimesinin müennesidir. Mâna şudur: “Onlar dünyada yerle-bir edilmekle cezalandırıldılar; ama daha sonra akıbetleri daha kötü oldu.” Ancak Allah Teâlâ âyette, [“akıbetleri” şeklinde] zamir yerine, zahir isim kullan[arak, “kötü davranışlar sergileyenlerin akıbeti” buyur]muştur; yani cezaların en kötüsü olan ceza, âhirettedir; o da kâfirler için ha-zırlanmış olan cehennemdir. Buna göre; ا ُ ّ daki En, li-en (yalanladıkları’أن כiçin) anlamındadır; ey (diye) anlamında olması da caizdir. Çünkü kötü dav-ranışta bulunmak; yalanlama ve alay etme ile tefsir edilince, tıpkı “seslendi”, “yazdı” vb. fiillerdeki gibi, burada da bir kavil (söyleme) söz konusu olur.
Bir başka izah şekli de, أى ُّ אؤُا ا َ ifadesinin, “günahların en kötüsü olan أَgünahı işlediler; yani yalanladılar” anlamında onun atf-ı beyanı olur. Bu durumda, َכَאن’nin haberi; Lemmâ ve Lev’in cevapları bazen hazfedildiği gibi, bütün ihtimalleri düşündürmek amacıyla hazfedilmiş1 olur.2
11. Âyetin Tefsiri
[319] “Sonunda O’na”, O’nun sevabına ve cezasına “döndürüleceksiniz.” نَ ُ َ ْ ُ fiili, Yâ ile de, Tâ ile de okunmuştur [“döndürülecekler” - “döndürüleceksiniz”].
12. Âyetin Tefsiri
13. Âyetin Tefsiri
[320] İblâs ümitsiz, sessiz ve şaşkın kalmaktır. Muhatabın, karşında tek kelime konuşamayıp delil getirmekten âciz kaldığında, nâzartuhû fe-eblese (Onunla münâzara ettim; tek kelime edemedi.) dersin. Böğüremeyen deve-ye miblâs denmesi de bundandır. Biri diğerini susturduğu zaman kullanılan eblesehû ifadesinden olmak üzere, Lâm’ın fethası ile yublesu (susturulurlar) şeklinde de okunmuştur.
[321] “Ortaklarından” yani Allah’dan başka taptıkları ‘varlık’lardan “hiç-bir şefaatçi yoktur ve ortaklarını inkâr etmektedirler.” Yani ilâhlarını inkâr etmekte, reddetmektedirler. Veya dünyada onlar sebebiyle kâfir olmuşlardır.
ا [322] ٰ َ ُ (şefaatçiler) kelimesi Mushafta َ ائِ َ ْ اِِ َ ا ٰ َ ُ (İsrail oğulları
âlimleri) [Şu‘arâ 26/197] ifadesindeki gibi, Elif ’ten önce Vav ile yazılmıştır. Aynı şekilde 10] أى ُّ -kelimesi de, Hemze’yi harekesini aldığı harfin sure [اtinde ispat etmek için Ya’dan önce Elif ’le yazılmıştır.
15. Âyetin Tefsiri
dalga geçiyorlardı!- [gerçekten berbat] oldu.” / ed.2 Âyette; “Bu kötülükleri işleyenlerin, ‘Allah’ın âyetlerini tekzîb etmek gibi daha kötü’ bir sonları olmuştur;
çünkü onları ciddiye almıyorlardı!” şeklinde bir anlam da söz konusudur. “Ayetleri sadece fâsıkların inkâr edeceği” [Bakara 2/99] ve Allah’ın günah işlemekten uzak durmayanları Allah’ın tabiî ki doğruya ve gerçeğe iletmeyeceğini, çünkü Allah’ın saptırmasının kişinin kendi sapıklığından ileri geldiğini belirten âyet de [Saf 61/5] bu anlamı pekiştirmektedir. Yani kişi; zâhirî zevklerle dolu fâsıkāne bir hayat süre süre kalbinde oluşan kara benekler hızla artıp, nihayet kalbini tamamen kuşatmakta [Mutaffifîn 83/14] Kur’ân’ın “kal-bin mühürlenmesi” olarak tavsîf ettiği duruma düşmektedir. İşte Allāhu a‘lem âyetin anlatmak istediği bu olmalıdır. / ed.
16. Âyetin Tefsiri
[323] “O gün birbirlerinden ayrışırlar” cümlesindeki zamir, daha sonra gelen cümlelerin delâletiyle Müslümanlara ve kâfirlere aittir. Hasan-ı Bas-rî’den rivayet edildiğine göre: “Bu ayrışma, Müslümanlarla kâfirlerin ay-rışmasıdır; berikiler İlliyyîn’de, ötekiler Esfelesâfilîn’de1 olacaklardır.” Katâ-de’den [v. 117/735] rivayet edildiğine göre ise “Bu, bir daha asla bir araya gelinmesi söz konusu olmayan bir ayrılmadır.”
bir bostanda, yani cennette. Kelimenin (mutena bir bahçe) رو [324]diye nekire söylenmesi, durumunu kapalı göstermek ve büyüklüğünü ifade etmek içindir. Yeşilliği ve suyu olan her çeşit arazi Araplar için ravdadır. Arap deyimlerinden biri de ahsenu min beyda fî ravda (Ravzadaki yumurtadan daha güzel) ifadesi olup, devekuşu yumurtasını kastetmektedirler. “Sevindiri-lirler.” Bir kimse birisini yüzünde gülücükler açacak ve sevinç eseri görülecek şekilde sevindirdiği zaman haberahû (yüzünü neşeyle parlattı) denir. Bu ke-lime bütün sevinç şekillerini taşıyabileceği için, daha sonraları bununla ilgili farklı sözler söylenmiştir. Mücahid’in [v. 103/721], ikram görürler; Katâde’nin [v. 117/735], nimetlendirilirler; Tāvus b. Keysan’ın [v. 106/725], kendilerine ta-kılar takılır; Ebubekir b. Ayyaş’ın [v. 193/809], başlarındaki taçlar; Vekî’in [v. 197/812], Cennette [musikî] dinlemek şeklinde açıkladıkları rivayet edilmiş-tir. Rivayete göre; Peygamber (s.a.) cenneti ve oradaki nimetleri anlatmıştı. Topluluğun arka kısmında da bir bedevi vardı; dedi ki: “Ey Allah’ın Rasulü! Cennette [ musiki] dinlemek de var mı?” Peygamber (s.a.): “Evet, ey bedevi! Cennette öyle bir nehir var ki, iki kıyısında yumuşaklık ve incelikte hurma yaprağı gibi pırıl pırıl bakireler var. Bunlar öyle seslerle müzik icra ederler ki yaratılmışlar benzerini işitmemişlerdir; cennet nimetlerinin en iyisi budur.” buyurdu. Ravi diyor ki: Ebudderda (r.a.)’a [v. 32/652], “Müzik icra ederken ne söylerler?” diye sordum. “Sübhânallāh diye tesbih ederler…” cevabını verdi. Yine rivayete göre; Cennette üzerlerinde gümüşten çanlar bulunan bazı ağaç-lar varmış; Cennettekiler müzik dinlemek istediklerinde, Allah Arş’ın altın-dan bir rüzgâr gönderir; rüzgâr bu ağaçlara doğru eser ve çanları öyle seslerle harekete geçirirmiş ki bu sesleri dünyadakiler işitse coşkudan ölüverirmiş.
ون [325] ifadesi, ne azaptan uzak kalırlar ne de azapları hafifletilir (yani “daimi azaptadırlar”) anlamındadır. Tıpkı “Ama o ateşten çıkacak değiller!” [Mai-de 5/37] ve “Azaplarına ara verilmez!” [Zuhruf 43/75] âyetlerindeki gibi.1 Esfelesâfilîn tabiri, ahsen-i takvîmin [Tîn 95/4-5] karşıtı olarak “insanın hem fiziken hem de manen düşebi-
leceği en aşağılık durum”u ifade eder. Bunun mukabili A‘lâ-yı illiyyîn olup, İlliyyîn tabiri Mutaffifîn 83/18-21’de “Allah’ın gözde kullarının görebileceği iri harflerle yazılmış bir kitap” şeklinde tanıtılmaktadır. / ed.
18. Âyetin Tefsiri
[326] Allah Teâlâ vaat ve tehdidi zikredince, ardından vaade ulaştıran ve tehditten kurtaran şeyleri zikretti.
Tesbihten maksat onun ilk anda akla gelen (zāhir) anlamıdır ki, o da bu va-kitlerde Allah’ı kötülükten tenzih ve O’nu hayırla sena etmektir; çünkü bu vakitlerde Allah’ın görünen nimetleri yenilenmektedir. Tesbihten maksadın namaz olduğu da söylenmiştir. İbn Abbas’a; “Kur’ân’da beş vakit namazı bulabiliyor musun?”diye sormuşlardı; “Evet.” diyerek bu âyeti okudu.
[327] “Akşama girdiğinizde…” yani akşam ve yatsı namazlarında, “sa-baha erdiğinizde” sabah namazında, “akşamüstü olduğunda” ikindi namazı, “öğleyin o güçlü ışığı idrak ettiğinizde” öğle namazında. ًّא ِ َ (akşamüstü) ifadesi “akşama girdiğinizde” ifadesine bitişiktir; “Göklerde ve yerde hamd sadece O’na aittir.” ifadesi bu ikisi arasında bir ara cümledir. Âyetin anla-mı şudur: Göklerde ve yerde bulunanlardan temyiz gücüne sahip olanların O’na hamd etmesi gerekir.
[328] Şayet“ Hasan-ı Basrî neden bu âyetin medeni olduğu görüşüne varmış?” dersen şöyle derim:“Çünkü o, beş vakit namazın Medine’de farz olduğu; Mekke’de vâcip olanın ise -belli bir vakti olmamakla beraber- iki rekât namaz olduğu görüşünde idi. Daha ziyade kabul edilen görüş ise, beş vakit namazın Mekke’de farz kılındığıdır.” [Bkz. Buhārî, “Tevhid”, 37; Müs-lim, “İman”, 263]. Âişe (r.anhâ)’dan rivayet edildiğine göre, namaz önce iki rekat olarak farz kılınmıştı. Peygamber (s.a.) Medine’ye gelince yolculuk namazı aynen bırakıldı; ikamet halindeki namaz artırıldı [Bkz. Buhārî, “Salât”, 1; Müslim, “Salâtü’l-Müsâfirîn”, 1-3]. Yine, Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kendisine en dolgun ölçekle pay verilmesi kimi sevin-dirirse, ‘O halde Allah’ı tenzih ve takdis edin: akşama girdiğinizde ve sabaha erdiğinizde…’ âyetini okusun.” Peygamber (s.a.)’den rivayet edilmiştir ki; kim sabaha erdiğinde, “O halde Allah’ı tenzih ve takdis edin: akşama gir-diğinizde ve sabaha erdiğinizde…” âyetini “Siz de böyle çıkarılacaksınız.” âyetinin sonuna kadar okursa, o gün elinden kaçırdıklarına kavuşur. Kim akşama erdiğinde bunları okursa, o gece elinden kaçırdıklarını elde eder [Ebû Dâvûd, “Edeb”, Bab 110].
[329] İfade, İkrime’nin kıraatinde hînen tumsûne ve hînen tusbihûne şeklindedir. Buna göre âyet; “girdiğiniz akşam vaktinde ve erdiğiniz sabah vaktinde” anlamında olur. Tıpkı “Öyle bir günden sakının ki, o gün kim-senin kimseye faydası olmaz” [Bakara, 2/48] âyetindeki gibi. Burada da “o günün içinde” mânasındadır.
19. Âyetin Tefsiri
[330] “Ölüden diriyi” yani [sözgelimi] yumurtadan kuşu, “diriden ölüyü” yani kuştan yumurtayı “O çıkarır.” Yeryüzünü canlandırmak, ondan bitki çıkarmak demektir. “İşte siz de” bu çıkarma gibi, kabirlerden “çıkarıl”ıp ye-niden canlandırıl“acaksınız.” Bu şu demektir: Diriden ölüyü, ölüden diriyi çıkarmak, ölüyü diriltmek ve diriyi öldürmek gibi karşıt şeyleri yapmaya gücü yeten Allah’ın kudretinde, ilk baştan yaratmak da, yeniden yaratmak (diriltmek) da birdir. el-Meyt kelimesi şeddeli ve ن ُ َ ْ ُ Tâ’nın fethasıyla da okunmuştur (“çıkacaksınız”).
21. Âyetin Tefsiri
[331] “Sizi topraktan yaratması…” Çünkü insanların aslı [olan ilk insa]nı topraktan yaratmıştır. اِذَا (birdenbire) kelimesi, olayın ansızın olduğunu ifade etmek içindir. Takdiri şöyledir: “Sonra bir de bakarsınız ki, yeryüzün-de yayılıveren insanlar oluvermişsiniz!” Tıpkı “Bu ikisinden (yeryüzüne) birçok erkek ve kadın yaydı.” [Nisa 4/1] âyetindeki gibi.
[332] “Size kendinizden eşler yaratarak…” Zira Havva, Âdem (a.s)’in kaburga kemiğinden yaratılmış1; ondan sonraki kadınlar da erkeklerin [yani babalarının] sulplerinden yaratılmıştır. Veya “kendinizden” demek, “başka bir cinsten değil kendi cinsinizden ve kendi şeklinizden” demektir; çünkü aynı cinsten olan iki şey arasında ülfet ve huzur bulunur; farklı iki cins ara-sında ise uyuşmazlık ve iticilik bulunur.
1 Yani menşei Tevrat olan genel inanışa göre. / ed.
[333] Daha önce aranızda herhangi bir tanışma, görüşme veya birbiri-nize sevgi beslemeyi gerektirecek hısımlık ve akrabalık gibi bir şey yokken evlilik bağıyla “aranızda sevgi ve merhamet”, birbirinizi sevme ve birbirini-ze merhamet etme duyguları “peydah etmesi…” Hasan-ı Basrî’den rivayet edilmiştir ki; meveddet (sevgi) cinsel ilişkiden, rahmet de çocuktan kina-yedir. Nitekim “Onu (İsa’yı) tarafımızdan bir rahmet kılacağız.” [Meryem 19/21] ve “Rabbinin, kulu Zekeriyya’ya rahmetinin (yani Yahya’nın) anılışı.” [Meryem 19/2] buyurmuştur.
[334] Bir kimse birine meylettiğinde sekene ileyh denir. Bu, inkata‘a ileyh (bütün ilgisini ona verdi) ve itmeenne ileyh (onunla huzur buldu) söz-lerine benzer. “Huzur bulduğun can dostu” anlamındaki -fe‘alun kalıbında ve mef‘ûl (meskûn) anlamında bir kelime olan- seken de bundandır.
[335] Sevgi ve merhametin Allah’tan, eşlerden birinin diğerine buğz et-mesi ise şeytandan geldiği söylenmiştir.
22. Âyetin Tefsiri
[336] el-Elsine diller demektir. Veya konuşma cins ve şekilleridir. Allah Teâlâ bu konuşma şekillerini o kadar birbirinden farklı yaratmıştır ki, ne bir fısıltı halinde ne duyulacak kadar yüksek sesle konuşmada, ne keskinlik-te ne gevşeklikte, ne fasih konuşmada ne tutuk konuşmada, ne nazımda ne üslûpta ve ne de başka konuşma sıfat ve hallerinde birbirinin aynı iki söyle-yiş biçimi (diksiyon) işitebilirsin. Suretler ve bunların hat ve çizgilerini belir-lemek, renkler ve bunların çeşitlerini ortaya koymak da bunun gibidir. İşte, insanların birbirlerini tanıması, bu farklılıktan dolayı gerçekleşmiştir. Yoksa bütün bunlar birbirlerinin aynı olsa, tamamen aynı şekilde olsalar ve hepsi tek bir çeşit olsa; birbirini tanımama ve karıştırma durumu ortaya çıkar ve insan yararına olan nice şey işlemez hale gelirdi. Bazen suret ve hilkatçe bir-birine benzeyen iki ikiz görürsün de bunları birbirinden ayırmada hataya düşersin. Böylece, Allah’ın farklı suret ve hilkatler yaratmasındaki hikme-tini anlarsın. Bunda apaçık bir âyet vardır; zira insanlar bir tek babadan doğmuş ve bir tek kökten dallara ayrılmışlardır; ancak -Allah’tan başkasının bilemeyeceği kadar- çok olmalarına rağmen birbirlerinden farklıdırlar.
[337] ِ א َ ْ kelimesi Lâm’ın fethasıyla da, kesresiyle de (“âlemler” ve اَ“ âlimler”) okunmuştur. “Bu temsilleri sadece bilenler anlar.” [Ankebut 29/43] âyeti kesreli okuyuşa şahitlik etmektedir.
23. Âyetin Tefsiri
[338] Bu, leffüneşir1 kabilindendir; bunun tertipli şekli şöyledir: ْ ِ وَאرِ َ َّ ِ وَا ْ َّ א ِ
ِ ِ ْ َ ْ ِ ْ َאؤُכُِ ْ ْ وَا כُ ُ َא َ ِ ِ َא Geceleyin uyumanız, gündüzün de“) اٰ
O’nun lütfunden [ rızık] aramanız da O’nun âyetlerindendir.”) Ancak Allah Teâlâ, leff (toplama) grubunda birlikte bulunan ilk iki kelime ile (“uyuma-nız” - “aramanız”) birlikte bulunan son iki kelimenin (“geceleyin” - “gündü-zün”) arasını açmış (ve sırasız leffüneşir olmuş)tur; çünkü ‘gece’ ve ‘gündüz’ zaman ifade eden kelimelerdir ve zaman da, zamanın içindeki de, tek bir şey gibidir. Kaldı ki, leff birleşmeye yardımcı olmaktadır.2 Âyette “geceleyin ve gündüzün uyumanız” ve “bu iki zamanda O’nun lütfundan aramanız” mânasının kastedilmesi de caizdir. Açık olan, Kur’ân’da tekrarlandığı için, ilkidir3; çünkü en isabetli ve doğru mâna, Müslümanların dikkatli ve bi-linçli kulaklarla dinledikleri Kur’ân’ın4 delâlet ettiği mânadır.
24. Âyetin Tefsiri
[339] ْ כُ ِ ُ (size göstermektedir) ifadesinde iki vecih vardır: (i) Başında gizli bir En bulunması (size göstermesidir). (ii) Fiilin mastar yerine konul-ması. Şu atasözü de bu iki şekilde açıklanmıştır:
Mu‘aydî’yi işitmen, onu görmenden hayırlıdır.5
Şairin şu ifadesi de böyle açıklanmıştır: “Ne istiyorsun?”dediler. Dedim ki: “Her şeyden önce sabaha kadar eğlenmek.”
[340] Yıldırımdan -veya cayacağından6 yana- “korkuyla” ve yağmur “umuduyla… ” ya da yolcu için “korkuyla,” mukim için “umutla [şimşeği göstermektedir].” א ً َ َ ًא وَ ْ َ kelimeleri, mef‘ûlün leh olmak üzere mansūptur. 1 Bu sanat iki türlüdür; mürettep ve gayrimürettep, yani sıralı leffuneşir ve sırasız leffuneşir. İlkinde; 4 ke-
limeden ilk zikredilen 2’si son zikredilen 2 kelime ile [sırasıyla, yani 1., 3. ile, 2. de 4. ile] irtibatlı iken, diğerinde sıra gözetilmez. / ed.
2 Zira ilk iki kelime, dinleyicinin bunlarla ilgili olan diğer iki kelimeyi bulmasına ve bunları birleştirmesine yardımcı olmaktadır. / çev.
3 “Geceleyin uyuma, gündüzün de O’nun lütfundan ( rızık) arama…” / ed.4 Örneği: Kasas 28/73; Ğâfir 40/61. / ed.5 İnsanlar arasında nam salmış, fakat kendisiyle karşı karşıya geldiğinizde, tipiyle, tutum va davranışıyla
küçümsediğiniz kişi/ler hakkında bir deyim. Tesme‘u aslında en tesme‘adır. / ed. 6 Yani yağmurun insanlara yağacakmış gibi umut verip, yağmaktan vazgeçeceğinden. / ed.
Şayet“Mef‘ûlün lehin hakkı, gerekçelendirilen fiilin fâ‘iline ait bir fiil ol-maktır; ama א ً َ َ وَ ًא ْ َ böyle değil.”1 dersen şöyle derim:Bu iki şekilde açıklanabilir: Biri, buradaki mef‘ûllerin mâna bakımından fâ‘il olmasıdır; çünkü görenler onlardır. Adeta şöyle denmektedir: “O sizi; şimşeği kâh kor-kuyla kâh umutla gören kimseler yapmaktadır.” Diğeri; bunların başında bulunan bir muzāfın hazfinin takdir edilmiş olmasıdır; yani “O size şimşe-ği; sizin korkmanızı isteyerek, umutlanmanızı isteyerek göstermektedir.” Bu durumda, muzāf hazfedilmiş; muzāfun ileyh onun yerine getirilmiş olur. Bu iki kelimenin hal olması da caizdir; yani korkarak ve ümit ederek…
ل [341] ُ ifadesi (“peyderpey indirip” anlamında) şeddeli olarak da okunmuştur.2
26. Âyetin Tefsiri
[342] Göklerin ve yerin ayakta durması ve direksiz olarak sabit kalma-ları O’nun emriyle, “ayakta durun” demesi iledir. Allah’ın gökleri ve yeri ayakta tutmasından maksat, onların ‘yok olmadan ayakta durma’ sıfatı üze-re bulunmalarını istemesidir.
[343] “Sizi bir çağırış çağırdığında” ifadesi, cümleyi mânada tek bir ke-lime yerine koymak konusunda ْ כُ ِ ُ (size göstermektedir) âyeti gibidir; adeta şöyle buyurmaktadır: Göklerin ve yerin ayakta durması, sonra: “Ey kabirdekiler! Kalkın!..” diye onları tek bir çağırış çağırdığında ölülerin ka-birlerden çıkması O’nun âyetlerindendir. Kastedilen; kendisine davette bu-lunulan kimsenin, sözleri muteber davetçiye icabet ettiği gibi; duraksama-dan ve oyalanmadan süratle bu işin olmasıdır. Nitekim şair şöyle demiştir:
Öyle bir çağırış çağırdım ki Küleyb’i (anında icabet etti bana); sanki dağ(a seslenmişim de on)dan gelen yankıyı çağırmışım. Hatta ondan da hızlı
İbnu’t-tavd derken “ses”i veya dağdan yuvarlana yuvarlana hızla inen “taş”ı kastediyor.
1 Bunların fâ‘iliyle يرُيِكُم (gösterme) fiilinin fâ‘ili aynı değildir; “gösteren” Allah iken, “korkan - uman” insan-lardır. Oysa belirtildiği gibi, mef‘ûlün leh konumundaki mastarın fâ‘ili ile gerekçelendirilen (baştaki) fiilin fâ‘ili aynı olmalıdır. / çev.
2 Müfessirin, yunzilu (indirip) kıraatini esas aldığı anlaşılıyor. / ed.
[344] “Sizi bir çağırış çağırdığında” ifadesinin “göklerin ve yerin ayak-ta durması” ifadesi üzerine َّ ُ (sonra) ile atfedilmesi, olacak olan bu işin büyüklüğünü ve böyle bir işi yapmanın Allah Teâlâ’nın gücü dâhilinde ol-duğunu beyan etmek içindir. Bu da Allah’ın: “Ey kabirdekiler! Kalkın.” bu-yurmasıdır; artık öncekilerden ve sonrakilerden hiç kimse kalmaz ki kalkıp bakıyor olmasın. Nitekim “Sonra bir kez daha üflenir, bir de bakarsın ki (diriltilip) kalkmış, bakınıyorlar.” [Zümer 39/68] buyrulmuştur. “Onu falan yerden çağırdım” sözündeki “yer”, senin yerin olabileceği gibi, çağırdığın arkadaşının yeri de olabilir. “Zeyd’i dağın zirvesinden çağırdım, o da yanı-ma indi; onu vadinin dibinden çağırdım, o da yanıma çıktı.” dersin.
[345] Şayet “ِرَْض َ اْ ِ (yerden) ifadesi ne ile bağlantılıdır? א (çağırdı) دfiili ile mi, ة mastarı ile mi?” dersen şöyle derim: “[Fiil varken (çağırmak) دmastarla irtibatlı olması] ne kadar uzak!.. Tanrı ırmağı geldi mi Ma‘kıl1 ‘ırma-ğı’nın hükmü kalmaz. Şayet “[َن ُ ُ ْ َ ْ ُ ْ رَْضِ إِذَا أَ َ ا ِ ةً َ ْ ْ دَ אכُ َ إذا ifadesinde] iki إِذَا دَarasında ne fark vardır?” dersen şöyle derim:Birincisi şart, ikincisi ‘birden-bire’ anlamı vermektedir. Bu ikincisi şartın cevabındaki Fâ’nın yerine geçer.
نَ [346] ُ ْ fiili, Tâ’nın zammesi ile de fethası ile de okunmuştur (“çı-karılıveriyorsunuz” - “çıkıveriyorsunuz”).
[347] “O’na boyun eğmektedirler.” O’nun, kendileri üzerindeki fiilleri-nin varlığına, O’na karşı bir hoşnutsuzluk göstermeden boyun eğerler.
27. Âyetin Tefsiri
[348] “Bu” yeniden yaratma; sizce gerekli olan, küllî kaidelerinizle kıyas edilebilen, idrakinizin de gerekli bulduğu şeylere göre “O’nun için daha ko-laydır;” çünkü herhangi biriniz yaptığı bir işi tekrar yaptığında, bu iş ona ilk defa inşa etmekten daha kolay ve basit gelir. Siz, bir sanatkâr ilk defa yaptığı bir işte hata yapmakla itham edildiği zaman, “İlk deneme başarısız olur.” di-yerek onun için mazeret beyan edersiniz; sanatında usta olan kimseyi de, bu işi tekrar tekrar yaptığını ve sonunda ona eli yatkın olduğunu, bu işin artık ona çok kolay geldiğini kastederek “alışkın/tecrübeli” diye isimlendirirsiniz.
1 Ma‘kıl b. Yesâr el-Müzenî [v. 59/679]. Ma‘kıl, Hz. Ömer döneminde kurulan Basra’ya ilk yerleşenler-den olup bu şehrin gelişmesinde önemli katkıları olmuştur. 18/639 yılında, Hz. Ömer’in Ma‘kıl’i burada bir sulama kanalı açmak üzere görevlendirdiği, onun da Basra yakınlarında kendi adıyla anılan (Nehr-i Ma‘kıl) kanalı açtırdığı rivayet edilir (DİA). Yani Allah’ın yarattığı doğal nehirler varken, Ma‘kıl’in açtığı kanalın esâmesi okunur mu? / ed.
[349] Şayet“Bu, O’nun için daha kolaydır.” âyetindeki (bu) zamiri niçin müzekker getirildi? Halbuki ondan maksat, (müennes) i‘âdedir.” der-sen şöyle derim: İfade, ve en yu‘îdehû… (onu i‘âde etmek…) anlamındadır. Şayet“ ْ َ َ نُ َ ْ َ اَ ُ ْ âyetinde وَ َ َ mef‘ûlü niçin (ُن şibh-i fiilinden) sonra أgetirildi de, ٌ ّ ِ َ ّ َ َ َ ُ (Bu, benim için çok basit.” [Meryem 19/9]) âyetinde, önce getirildi?” dersen şöyle derim: Orada bu işin sadece Allah’a mahsus olduğu kastedilmiştir. Bu tam da onun kullanılacağı yerdir. Bundan dolayı “Size göre yaşlı bir adamdan ve kısır bir kadından çocuk doğması ne kadar zor görünürse görünsün, bu benim için çok basittir.” denilmiştir. Bu âyette ise özel bir vurgulama yapmanın anlamı yoktur. Nasıl olsun ki, burada konu [yani yeniden yaratma], insanların “Tekrar yapmak ilk defa yapmaktan daha ko-laydır.” şeklindeki mantığına dayanmaktadır; (vurgu maksadıyla) mef‘ûl öne alınsaydı mâna bozulurdu.1 “Peki, ‘sonra sizi bir çağırış çağırdığında’ ifadesin-de muazzam bir şey olarak gösterilen, hatta göklerin ve yerin O’nun emriyle ayakta durmasından da üstün tutulan ‘yeniden yaratma’, daha sonra burada hangi gerekçe ile basitleştirilmiş?”dersen şöyle derim:Yeniden yaratma as-lında muazzam bir olaydır; fakat ilk defa yaratmaya kıyasla basitleştirilmiştir.
[350] (ona göre) ifadesindeki zamirin halka (yani yaratılmışlara) râci olduğu da söylenmiştir ki buna göre mâna şöyle olur: Ölülerin diriltilmesi, mahlûkata ilk defa yaratmaktan daha kolay görünür; çünkü daha önce yara-tılmış birini sağlam ve kâmil hale getirmek ona bu seviyeye gelinceye kadar halden hale geçip, derece derece olgunlaşmaktan daha kolay, yorgunluk ve zahmeti daha az gelir. Nitekim ُن َ ْ kelimesinin heyyin (kolay) (daha kolay) أanlamında olduğu da söylenmiştir. Bir başka yorum da şudur: İlk defa meyda-na getirmek, yapacak olanın yapmakla yapmamak arasında serbest olduğu bir lütuf kabilindendir. Yeniden yaratmak ise, yapılması mutlaka gerekli olan vâ-cip kabilindendir; çünkü yeniden yaratmak, amellerin karşılığını vermek için-dir. Amellerin karşılığını vermek de vâciptir. Şöyle ki; fiiller [i] ya muhaldir -muhal, kapasite ve imkân dışı, yapılması asla mümkün olmayan şeydir- [ii] ya bilgeyi (hakîmi) onu yapmaktan alıkoyan bir niteliği olan fiillerdir; -bu nitelik de o fiilin çirkin olmasıdır. Bu fiiller, muhâlin yedeği olan, onunla aynı katego-riye giren fiillerdir; çünkü muhâllik nasıl o fiilin yapılmasına engel olursa, bu fiillerde bulunan engelleyici nitelik de onun meydana gelmesine engel olur- [iii] ya bir lütuf ve ihsan olmak üzere yapılan fiillerdir; -Bu, normal bir durum-dur; yapacak olanın bunları yapmak ve yapmamak yetkisi vardır.- [vi] ya da mutlaka yapılması gereken, terkedilmesine bir yol bulunmayan vâcip fiillerdir. 1 “Yeniden yaratmak -Bana göre- daha kolaydır.” denseydi, bunun, başka bir varlığa göre de “kolay” olduğu
gibi bir anlam çıkardı. / ed.
İmdi; yapılması vâcip olan fiiller, muhâllikten en uzak ve meydana gelmeye en yakın olan fiillerdir. (Amellerin karşılığını vermek üzere) insanları tek-rar diriltmek vâcip kabilinden olunca bu, muhâllikten en uzak fiil olmuştur; muhâllikten en uzak fiil olunca, teenni ve kolaylık kapsamına en iyi şekilde dâhil olmuş ve böylece en kolay fiillerden sayılmıştır; en kolay fiillerden olun-ca da ilk defa yaratmaktan daha kolay görülmüştür.
[351] “Göklerde ve yerde en yüce durum”, yani başkasında benzeri bu-lunmayan en yüce sıfat “O’nunkidir.” O bu vasıfla tanınmış; mahlûkatın ve delillerin lisanıyla, göklerde ve yerde böyle nitelenmiştir. Bu vasıf da O’nun; ilk defa yaratmaktan, tekrar yaratmaktan veya bunların dışında -kudrete konu olan- her hangi bir şeyi yapmaktan âciz olmayan bir kudret sahibi olmasıdır. Allah Teâlâ’nın şu ifadesi de buna delâlet eder: “O”, takdir edilen her şeye karşı, önünde durulmaz bir gücü olan “mutlak izzet ve” her işi hikmet ve ilminin gereklerine göre yürüten “mutlak hikmet sahibidir.”
[352] Mücahid’den [v. 103/721] rivayet edildiğine göre; “en yüce durum”, lâ ilâhe illallāh sözüdür. Bu şu demektir: En yüce vasıf, yani vahdaniyetle vasfı “O’nundur.” [Aşağıdaki] “O size kendinize dair bir temsil getirmek-te…” [Rum 30/28] âyeti de bu mânayı desteklemektedir. Zeccac [v. 311/923] da demiştir ki: “Göklerde ve yerde en yüce durum O’nunkidir.” ifadesin-den maksat, “Bu, O’nun için daha kolaydır.” hükmüdür; Allah Teâlâ bunu sizin için zor ve kolay olan şeylerde size bir temsil olarak getirmiştir. Zeccac ilk tefsiri1 kastediyor.
28. Âyetin Tefsiri
[353] Şayet“ ْ כُِ ُ ْ ْ اَ ِ ، ْ כُُ א َ ْ ْ اَ כَ َ َ א َ ْ ِ ve َכَאء َ ُ ْ
ِ ifadelerinde geçen bi-rinci, ikinci ve üçüncü Min arasında ne fark vardır?” dersen şöyle derim: Bi-rincisi “başlangıç” içindir; adeta şöyle buyurmaktadır: O size bir mesel getirdi ve onu size en yakın şeyden yani kendinizden çıkardı, uzağa gitmedi. İkincisi, kısmîlik anlamı vermek için; üçüncüsü ise olumsuzluk mecrasında kullanılan soruyu pekiştirmekte olup zâid olarak getirilmiştir. Buna göre mâna şöyledir:
1 Yani Allah’ın, kudrete konu olabilen her şeye kadir olduğunu. / ed.
Köleleriniz de sizin gibi olduğu, yani sizin gibi beşer ve sizin gibi Allah kulu oldukları halde, size verdiğimiz mallarda ve diğer şeylerde onlardan bazısının size ortak olmasına, yani size verdiğimiz şeylerde hür ve köle arasında bir üstünlük olmadan siz ve onların eşit seviyede olmanıza; özgür ortakların birbirinden çekindikleri gibi, onlar olmadan bağımsızca hareket etmekten ve onların görüşlerini almadan bir iş yapmaktan çekinir halde olmaya razı olur musunuz?1 Kendiniz için buna razı olmuyorsunuz da, özgürlerin de, kölelerin de yegâne mâliki olan efendiler efendisi Allah Teâlâ’ya O’nun bazı kullarını ortak kılmaya nasıl razı oluyorsunuz!? “İşte böyle,” bu yaptığımız açıklama gibi, “ayetleri açık-seçik bildirir,” onları beyan ede“riz”; çünkü temsil, mânalardaki kapalılığı gideren ve onları açıklığa kavuşturan şeyler-dendir. Zira temsil, mânalara suret ve şekil vermek gibidir. Bak, Allah Teâlâ burada şirki, nasıl çirkin bir surette tasvir etti.
29. Âyetin Tefsiri
[354] “Zulmedenler,” yani Allah’a ortak koşanlardır. Tıpkı “Çünkü şirk, gerçekten büyük bir zulümdür” [ Lokman 31/13] âyetindeki gibi. “Bilgisizce,” yani cahilce heveslerine uymaktalar; çünkü âlim, heva ve hevesine uydu-ğunda ilmi onu engelleyip vazgeçirebilir; cahil ise davar gibi avare avare dolaşır, hiçbir şey ona engel olmaz. “Allah’ın saptırdığı,” yani ilâhî lütfa nail olamayacaklardan olduğunu bildiği için yardımsız, kendi haline bıraktığı; lütuf ve ihsanda bulunmadığı “birini,” evet böyle birini “kim doğru yola getirebilir ki!?” “Yardımcıları da yoktur bunların.” ifadesi, saptırmaktan maksadın, yardımsız kendi haline bırakmak olduğuna delildir.
32. Âyetin Tefsiri
[355] “Öyleyse yüzünü dine yönelt” ona doğrult; dini bırakıp sağa sola dönmeden ona çevir. Bu, dine gelmek, dinde ikamet üzere olmak, sebat etmek ve (dinin) sebeplerine önem vermek anlamında bir temsildir; çünkü bir şeye önem veren, gözünü ondan ayırmaz, bakışını ona sabitler ve tam bir yönelişle yüzünü ona doğrultur.
א [356] ً (muvahhit olarak) ifadesi, [yüzünü çevirmesi] emredilen kişinin veya “din”in hâlidir.
[357] ِ ا ةَ َ ِْ (ilâhi fıtrata), yani Allah’ın fıtratına sarılın veya Allah’ın
fıtratına sarılmanız gerekir. Burada fiili, -ilzemû [sarılın] fiilindeki zamirden hal olan- ِ ِ ُ [hep birlikte ona yönelerek] kelimesinden dolayı çoğul muha-tap zamiriyle getirdim. Nitekim “Ondan sakının; namazı dosdoğru kılın; Müşriklerden olmayın.” emirleri işbu zamirin bulunduğu cümle üzerine atfedilmişlerdir.
[358] “Allah’ın yaratışında değişme olmaz.” sözüne dikkat edersen, fıt-rat ‘yaratılış’tır. Bu demektir ki; Allah insanları tevhidi ve İslâm dinini kabul edecek nitelikte, ondan uzak kalmayacak ve onu inkâr etmeyecek şekil-de yaratmıştır; çünkü İslam dini akla uygun, doğru düşünce ve anlayışla uyumlu bir dindir. O kadar ki, insanlar kendi hallerine bırakılsalardı, baş-ka bir dini İslam’a tercih etmezlerdi. İnsanlardan yanlışa sapanlar [varsa da, bunlar] insan ve cin şeytanlarının aldatmasıyla sapmaktadırlar. Peygamber (s.a.)’in [Rabbinden naklettiği] “Ben bütün kullarımı hanif olarak yarattım. Onları dinlerinden şeytanlar çevirdi; başkasını bana ortak koşmalarını on-lara şeytanlar emretti!” [Müslim, “Cennet”, 63] hadisi ile, “Doğan her bebek fıtrat üzere doğar ve onu Yahudileştiren ve Hıristiyanlaştıran, bizzat kendi ana babası oluncaya kadar (da fıtrat üzere devam eder).” [Buhārî, “Cenâiz”, 80; Müslim, “Kader”, 22-25] hadisi bu âyetle aynı çerçevededir.
[359] “Allah’ın yaratışında değişme olmaz,” bu fıtratın değiştirilmesi veya bozulması yakışık almaz.
[360] Şayet“Muhatap neden önce tekil, sonra çoğul yapılmış?” der-sen şöyle derim: Önce (“Yüzünü dine yönelt.” diye) Peygamber (s.a.)’e hitap edilmiştir. Resûlü muhatap almak, onun ümmetini muhatap almak demektir -bu üslupta ayrıca lider/imam yüceltilmiş olmaktadır-; sonra bu hitabın ardından, daha da netleştirmek ve özetlemek için muhatap çoğul yapılmıştır.
[361] “Yani o kimselerden ki” -Müşriklerden bedeldir- “dinleri” olan İslâm dini“ni terketmişlerdir.” Fârakū1 fiili, şeddeli [ا ُ َّ َ ] olarak da okun-muştur; o zaman mâna şöyle olur: Heva ve heveslerinden dolayı dîni farklı dinler haline getirdiler “ve fırka fırka oldular.” Her fırka, kendisini sap-tıran lidere taraftar oldu. Onlardan “her grup kendi elindekinden” yani hak zannederek gittiği bâtıl yoldan “gayet memnundur.” “O kimselerden” âyetinin, kendinden önceki âyetten kopuk olması da caizdir; o zaman mâna şöyle olur: Mine’llezîne fârakū dînehum kullu hizbin ferihîne bi-mâ ledeyhim (Kendi elindekinden gayet memnun olmak üzere her grup, dini terkederek birbirinden ayrılan kimselerdendir). Ancak bu durumda, َن ُ ِ َ kelimesi ّ כkelimesinin sıfatı olarak merfû‘ olmuş olur.2 Şairin şu sözünde olduğu gibi:
[Dostuna karşı] nefsaniyetini kırmayan her dost [lâyıktır kendisinden uzaklaşılıp yüz çevrilmeye!]3
34. Âyetin Tefsiri
[362] ed-Durr zayıflık, hastalık, kıtlık veya buna benzer türden zorluklar-dır. Rahmet zorluklardan kurtulmaktır. وا ُ ُ כْ َ
ِ fiilinin başındaki Lâm mecaz-dır.4 Bunun bir örneği de “Sonuçta Firavun’un adamları onu buldular… ki kendileri için bir düşman ve tasa kaynağı olsun” [Kasas 28/8] âyetidir. “Yaşayın bakalım!” ifadesi, “dilediğinizi yapın” [Fussilet 41/40] âyetine benzer.
[363] Bu şekilde yaşamanızın kötü sonuçlarını “yakında göreceksiniz!..” ا [364] ُ َّ َ َ َ ifadesini İbn Mes‘ûd, ve li-yetemette‘û [ ‘Yaşasınlar’ bakalım!]
şeklinde okumuştur.
35. Âyetin Tefsiri
malarını o mu söylüyor?
1 Âyet فـرََّقُوا şeklindedir. Müfessirin esas aldığı fârakū ifadesi müfâ‘ale babından olmak hasebiyle, din ve mez-hep sahiplerinin ‘din ve mezheplerini karşılıklı olarak birbirinden ayırdıklarını’ ifade ederken, فرَّقوا kıraati, ‘dini paramparça etmelerini’ ifade etmektedir. Bu kalıptaki teksir, aslında tek olan dinin -yani İslâmiyet’in [Hakk’a teslimiyetin]- çoğaltıldığı, musevîlik, îsevîlik vb. parçalara ayrıldığı anlamını vermektedir. Müfessir, fârakū kıraatini esas almakta ise de ibarenin devamındaki “Ve fırka fırka oldular.” tabiri فرَّقوا kıraatini destekler mahiyettedir. / ed.
2 Müfessir, َفَرحُِون kelimesini ibarede mansūp takdir ettiği halde ayette neden merfû‘ olabileceğini açıklıyor. Ancak kelimenin ّكل’un sıfatı olabilmesi için ma‘rife olması gerekmiyor mu? / ed.
.kelimesidir. / ed جَدِيرُ ün sıfatı olarak merfû‘dur; haber’كُلّ ,haber değil غَيـرُْ 34 Çünkü nankörlük etmek için Rablerine şirk koşmuş değillerdir; aksine O’na şirk koştukları ‘varlık’ların
kendilerine şefaatçi olmaları için koşmuşlar; bu da onları nankörlüğe götürmüştür. / çev.
[365] Sultān güçlü kanıt demektir. Bu kanıtın konuşması mecazdır. Nite-kim “Onun kitabı bunu söyler.” veya “Bu, Kur’ân’ın dile getirdiği şeylerdendir.” dersin. Bu, delâlet ve şahitlik etmek anlamındadır; âdeta şöyle buyurmaktadır: “Onların şirk koşmalarına ve bunun doğru olduğuna şahitlik eden [bir kitap]..!”
ا [366] ُ א כَא َ ـ ِ ifadesindeki Mâ, mastariyye olup “Allah’a şirk koşmaları-nı” mânası verir. Mâ’nın mevsūle olması ve ’deki zamirin Mâ’ya râci olması da caizdir; o zaman mâna şöyle olur: “Kendisi sebebiyle şirke düştükleri şeyi o mu söylüyor!?” Mânanın şöyle olma ihtimali de vardır: “Yoksa biz bun-lara bir güçlü kanıt sahibi -yani elinde kanıt bulunan bir melek- indirmişiz de, kendisi sebebiyle şirke düştükleri delili bunlara o melek mi söylüyor?!
37. Âyetin Tefsiri
[367] İnsanlara “ne zaman”, yağmur veya bolluk veya sağlık gibi bir ni-met; “bir rahmet tattırdıysak, onunla sevinmişlerdir. Ama başlarına” kurak-lık veya darlık veya hastalık türünden bir bela; “bir kötülük gelse” -ki bu-nun sebebi, kendi masiyetlerinin uğursuzluğudur- “ümitsizliğe düşüverir”, rahmetten ümit kesiverir“ler!”
[368] Sonra Allah Teâlâ “Bol bol verenin de, kısanın da Allah olduğunu bildikleri halde hangi gerekçe ile O’nun rahmetinden ümit kesiyorlar!? Ni-çin, sıkıntılarla cezalandırılmalarına sebep olan masiyetlerden tevbe ederek O’na dönmüyorlar… ki onları tekrar rahmetine kavuştursun” diyerek yap-tıklarını yadırgamış ve kınamıştır.
38. Âyetin Tefsiri
[369] Akrabanın hakkı, sıla-i rahimdir; düşkünün ve yolda kalmışın hak-kı kendileri için belirlenen zekâttan alacakları paydır. Ebû Hanîfe Rahimehul-lāh, kazanmaktan âciz, muhtaç durumda oldukları takdirde, (nesep yoluyla) nikâhı haram olanlara nafaka vermenin vâcip olduğuna bu âyetle delil getir-miştir. Şâfi‘î Rahimehullāh’a göre ise “Akrabalık sebebiyle sadece çocuğa ve ana-babaya nafaka verilir.” Şâfi‘î, diğer yakınlıkları amcaoğluna kıyas etmiştir; çünkü amca (ve dayı) çocukları arasında nikâh haramlığı yoktur.1
1 Bunlara zekât verilebileceği için nafaka vermek gerekmez. / çev.
[370] Şayet“O halde akrabaya hak ettiğini ver” âyetinin kendinden önce-ki kısımla nasıl bir alâkası var ki Fâ (O halde) ile getirildi?”dersen şöyle derim:Başlarına kendi yapıp ettiklerinden dolayı kötülük geldiği anlatılınca, ardın-dan yapılması gereken şeylerle terkedilmesi gereken şeyleri anlatmış oldu.1
[371] ِ ا َ ْ وَ ونَ ُ ِ ُ âyetinde vech ile Allah Teâlâ’nın zatı veya O’nun yönü/yanı kastedilmiş olabilir; yani “Yaptıkları iyilikle sadece O’nu ve O’nun hakkını gözetenler için…” Tıpkı “Sırf yüce Rabbinin rızasını ka-zanmak için…” [Leyl 92/20] âyetindeki gibi. Veya “Başka herhangi bir ciheti değil, sadece Allah’a yaklaşma cihetini kastedenler için…” Bu iki mâna bir-birine yakındır ama bu mânaya ulaşılan yol farklıdır.
39. Âyetin Tefsiri
[372] Bu âyet “Allah faizi mahveder ve sadakaları nemalandırır.” [Baka-ra 2/276] âyeti ile tıpatıp aynı mânada olup, şunu kasdetmektedir: Ey fâiz yiyenler! İnsanların malları içinde artsın ve çoğalsın diye faize verdiğiniz şey Allah katında artmaz ve bereketlenmez. Başka herhangi bir mükâfat beklemeden, görsünler ve duysunlar demeden, sırf Allah rızası için verdiği-niz zekât ve sadakaya gelince; “işte bunlar[ı verenler]dir, o yaptıkları iyilikleri kat kat artıranlar.” el-Mud‘ıf kelimesi, “kuvvetli” anlamına gelen el-mukvî ve “varlıklı” anlamına gelen el-mûsir kelimelerine benzer. Kelime, Ayın’ın fethası ile de okunmuştur [kendilerine kat kat verilenler].
[373] Bu âyetin faizcilik yapan Sakīf kabilesi hakkında nâzil olduğu söylen-miştir. Şu da söylenmiştir ki burada kastedilen, bir kimsenin başka bir kimseye, yaptığı bağıştan veya verdiği hediyeden daha fazlasını kendisine versin diye ba-ğışta bulunması veya hediye vermesidir. Bu fazlalık haram değildir; fakat aldığı-na karşılık fazlasını veren kimseye bu fazlalıktan dolayı sevap verilmez.
[374] Demişlerdir ki: İki türlü ribâ vardır. (i) Haram olan: Verdiğinden daha fazlası alınan veya bir menfaat sağlayan her türlü borç veriştir. (ii) Ha-ram olmayan: Kişinin yaptığı bağış veya verdiği hediye ile bunlardan daha fazlasını beklemesidir. Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Verdiğinden fazlasını bekleyene, yaptığı o hibeden dolayı mükâfat verilir.” 1 “O halde” bağlacının getirilme sebebi, bir önceki ayette dile getirildiği gibi Allah’ın, rızkı kimine bol bol,
kimine ölçe biçe vermiş olmasıdır; yani mademki dünyada fakirler de var, o halde muhtaçların, düşkün ve fakirlerin gözetilmesi şarttır. / ed.
ًא [375] ْ رِ ِ ْ ُ ْ َ א آ َ -ifadesi, “daldığınız ya da bu (faize verdiğiniz şey) وَlaştığınız [yani işlediğiniz] faiz verme işi” anlamına gelen ve mâ eteytum min riben şeklinde de okunmuştur. َ ُ ْ َ
ِ (artsın diye) ifadesi, َِאت َ َّ ِ ا ْ ُ -Al“) وlah sadakaları artırır.” [Bakara 2/276]) âyetindeki gibi, “artırmak” anlamında li-turbû (mallarınızı artırmak için) şeklinde de okunmuştur.
[376] “Bunlardır işte, kat kat artıranlar!” ifadesinde güzel bir iltifat [mu-hataptan gaibe dönüş] sanatı vardır; adeta Allah, meleklerine ve yarattığı has kul-larına dönerek şöyle demektedir: “Verdikleri sadaka ve zekâtlarla Allah rızası peşinde koşanlar, bunlardır işte sevaplarını kat kat artıranlar!” Bu onlar hak-kında1; “Sizlersiniz işte, sevaplarını kat kat artıranlar!” demekten daha güzel bir medihtir. َن ُ ِ ْ ُ ْ -kelimesi, el-mud‘ifûne bi-hî (onu kat kat artıranlar) an اَlamındadır; çünkü burada א ’ya ait bir zamirin bulunması zaruridir. Bir başka açıklama2 da; َن ُ ِ ْ ُ ْ ُ ا ُ َئِכَ و َ ifadesinin, fe-mu’tûhu ulâike humu’l-mud‘ifû-ne (Bunu verenler, işte onlardır kat kat artıranlar!) takdirinde olmasıdır. Bura-daki hazif, ifadede onu gösteren bir delil bulunduğu için yapılmıştır. [Arap di-linde mübteda çok hazfedildiği için] bu daha kolay bulunan bir açıklama; birincisi ise [çok ince bir iltifattan dolayı] daha fayda dolu bir açıklamadır.
40. Âyetin Tefsiri
lâfzı mübteda olup haberi “sizi yaratıp…”dır; yani kendisinden ا [377]başka hiç kimsenin yapamayacağı [yaratma, rızık verme, öldürme - diriltme gibi) bu özel işleri yapan, Allah’tır. Sonra; “O’na denk saydığınız putlar vd. ortaklarınız arasın-da bunlardan herhangi birini yapabilecek biri var mı ki vardığınız görüş sahih olsun!?” buyurmakta; sonra da [“Allah, koştukları ortaklardan münezzehtir.” buyurarak] kendi durumunun ortaklarının durumundan çok farklı olduğunu belirtmektedir.
[378] “Sizi yaratıp” ifadesinin, mübtedanın sıfatı, “Ortaklarınız arasın-da kimse var mı?” ifadesinin haber, “bunlardan” ifadesinin de haber cümle-sini mübtedaya bağlayan bağ olması da caizdir; çünkü “bunlardan” demek “Allah’ın bu fiillerinden” demektir. Birinci, ikinci ve üçüncü Min’den her biri, onların ortaklarının âciz ve taptıkları varlıkların hiçbir şey bilmez ol-duklarını göstermek için gelen ayrı ayrı tekitlerdir.
42. Âyetin Tefsiri
[379] “Karadaki ve denizdeki bozulma;” kuraklık, kıtlık, tarımda ve-rimsizlik, ticarette kârsızlık, insanlar ve hayvanlarda salgın ölümler, yangın-ların ve suda boğulma felaketlerinin çokluğu, avcıların ve inci avcılarının gittikleri avlardan eli boş dönmeleri, her şeyden bereketin kalkması, özetle; menfaatlerin azalıp zararların çoğalması gibi felaketlerdir. İbn Abbas’ın; “Toprak kuruyup verimsizleşti; deniz ürünleri tükendi.” dediği rivayet edi-lir. Araplar “Yağmur kesilince, denizdeki hayvanlar körelir.” derler.
[380] Hasan-ı Basrî’den rivayet edildiğine göre; “deniz”den maksat, deniz kıyısında bulunan deniz şehirleri ve köyleridir. İkrime’nin; “ Araplar büyük şehirlere deniz derler.” dediği rivayet edilmiştir.1
[381] [ ْ َ ْ ّ وَا ِ َ ْ ِ ا ifadesi] fi’l-berri ve’l-buhûr (karada ve denizlerde) şeklin-de de okunmuştur.
[382] “… insanların işlediği şeyler yüzünden ortaya çıkmıştır.” Tıpkı “Başınıza her ne musibet gelirse, tamamen kendi ellerinizin kazandığı yü-zündendir.” [Şûra 42/30] âyetindeki gibi. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre karadaki bozulma Âdem’in oğlunun, kardeşini öldürmesi yüzünden; denizdeki bozulma da ( Umman Meliki) Cülendâ’nın bütün sağlam gemi-leri gasp ederek alması yüzünden ortaya çıkmıştır. Katâde’den [v. 117/735] rivayet edildiğine göre; karadaki ve denizdeki bozulma bi‘setten önce idi. Peygamber (s.a.) gönderilince sapıklık ve zulümden dönenler dönmüştür. Allah Teâlâ’nın bu âyetle, insanların bu yaptıklarıyla karada ve denizde kö-tülük ve masiyetlerin ortaya çıktığını kastediyor olması da caizdir.
[383] Şayet “َن ُ ِ ْ َ ْ ُ َّ َ َ ا ُ ِ َ ي ِ َّ َ ا ْ َ ُ َ ُِِ (Belki dönerler diye, yap-
tıklarının bir kısmını onlara tattırmak için) ifadesiyle kastedilen nedir?”dersen şöyle derim:İlk tefsire göre mâna açıktır: Allah âhirette onları bü-tün yaptıklarıyla cezalandırmadan önce yaptıkları bazı şeylerin kötü so-nuçlarını onlara daha dünyada tattırmak için yaşarkenki geçim yollarını ve ilişkilerini bozmuştur ki içinde bulundukları şeyden dönsünler. İkinci tef-sire göre ise Lâm [için/diye] mecazî olup mâna şöyledir: Kötülüklerin onlar yüzünden ortaya çıkması, Allah’ın, ‘dönsünler diye, yaptıklarının vebalini kendilerine tattırmasını gerektiren’ şeylerden biridir.2 Sanki sırf bunun için fesat çıkartıp yeryüzünde masiyetlerin yayılmasına sebep olmuşlarmış gibi. 1 Nitekim Medine için buhayra tabiri kullanılmıştır [Bkz. Buhārî, “Mardā”, 15 ve Müslim, “Ci-
had”, 116]. / çev. 2 Tamam, onlar bu kötülükleri, Allah bunların vebalini kendilerine tattırsın diye yapmış değillerdi; ama
adeta bunu kendi üzerlerine kendileri çektiler! / ed.
[384] İfade Nun ile li-nuzîkahum (onlara tattıralım diye) şeklinde de okunmuştur.
[385] Daha sonra Allah; öfkelenmesine ve ibretlik cezalar vermesine masiyetlerin sebep olduğunu vurgulamış; Mekkelilere yeryüzünde gezip Allah’ın o ümmetleri nasıl helâk ettiğine ve masiyetleri yüzünden onlara nasıl kötü bir azap tattırdığına bakmalarını emretmiştir. Ayrıca, “Ki çoğu müşrikti!..” sözüyle, onları helâk etmesinin sebebinin sadece şirk olmadı-ğını, bunun altındaki masiyetlerin de helâke sebep olduğunu göstermiştir.1
45. Âyetin Tefsiri
[386] el-Kayyim hiçbir eğrilik bulunmayan, dosdoğru demektir. “Al-lah’tan” ifadesi ya gelme fiiliyle alâkalıdır -ki o zaman mâna; “Kimsenin geri çeviremeyeceği bir gün Allah tarafından gelmeden önce” şeklinde olur. Tıp-kı “onu geri çeviremezler.” [Enbiya 21/40] âyetindeki gibi- ya da geri çevrilme mastarıyla alâkalıdır; o zaman da mâna şöyle olur: Allah bir kere onu getire-cek olduktan sonra bir daha geri çevirmez; Allah tarafından geri çevirme diye bir şey söz konusu olmaz. Meradd geri çevirmek anlamında mastardır.
نَ [387] ُ َّ َّ َ ifadesinin aslı yetesadde‘ûnedir; “birbirlerinden ayrışacak-lar” anlamındadır. Tıpkı “(Kıyamet) saat(i) gelip çattığı gün, işte o gün birbirlerinden ayrışırlar.” [Rum 30/14] âyetindeki gibi.
[388] “İnkârı kendi aleyhinedir!” ifadesi, kelimeleri az, fakat çok an-lamlı, derin bir cümledir; çünkü bundan daha öte bir zarar yoktur; zira inkârcılığının zarar verdiği birini her türlü zarar kuşatmış demektir.
[389] “Sadece kendileri için yatacak yer düzlemiş olacaklar.” Yatacağı yeri mehd eden, yani hazırlayan kişinin, orada kendisini rahatsız edecek, ya-tağı çekilmez kılacak: çıkıntılı yerler, çakıl taşları veya yatanı rahatsız edecek başka bir şey olmasın diye yaptığı düzeltme ve döşemeyi bunlar kendileri için [Cennette yerleşmek üzere, dünyada iken] yapmış olacaklar. Bu ifade ile “Ken-dileri için kaygılanırlar.” mânasını kastetmiş olması da caizdir. Tıpkı Arap-ların;şefkatli kişi hakkında kullandıkları ummun feraşet fe-enâmet (Şefkatle uyutan bir ana) sözlerindeki gibi.1 Kur’ân’a göre helâkin sebebi zulümdür; sadece inançta değil amel ve her tür icraatta yanlışlar yapmak. / ed.
[390] İki yerde (“inkârı kendi aleyhine” ve “sadece kendilerine” âyetle-rinde) zarfın öne alınması, küfrün zararının sadece kâfire ait olup ondan öte geçmeyeceğini, imanın ve salih amelin faydasının da sadece mümine dönüp başkasına geçmeyeceğini göstermek içindir.
ىَ [391] ِ ْ َِ kelimesi ون ُ َ ْ َ fiiliyle alâkalı olup, onun niçin yapıldığını gös-
terir. ِ ِ ْ َ ْ ِ yani onlara verilmesi gereken sevap ve karşılığı tam olarak verdik-ten sonra fazladan vererek. Bu ifade, kinayeye benzemektedir; çünkü fazlalık, asıl sevaba tâbidir. Dolayısıyla bu ancak, tâbi olduğu sevap hâsıl olduktan sonra olur. Veya Allah bununla, sevabı demek olan bağış ve ihsanını (atāsını) kastet-miştir; çünkü Araplara göre füzūl ve fevâzıl, bağış ve ihsanlar anlamındadır.
[392] “İman edip salih amel işleyenler” ifadesinin, (daha önce geçtiği halde) yerine zamir kullanılmayarak sarih isim halinde tekrar edilmesi, salih müminden başkasının Allah katında felâh bulamayacağını iyice anlatmak içindir. “O, inkârcı nankörleri elbette sevmez!” sözü, mefhûm-i muhālifle-riyle biri diğerinin anlamını gösteren sözleri karşılıklı kullanmak (tard ve ‘aks) suretiyle, tekrar tekrar anlatmak içindir.
46. Âyetin Tefsiri
[393] “Rüzgârlar”dan maksat güney, kuzey ve saba rüzgârlarıdır; bun-lar rahmet rüzgârlarıdır. Batı rüzgârına (debûr) gelince bu, azap rüzgârıdır. Peygamber (s.a.)’in “Allah’ım! Onu rahmet rüzgârları yap, azap rüzgârı yap-ma!” buyurması bundandır.
[394] Allah Teâlâ rüzgârları göndermesindeki amaçları saymış ve bunla-rı (i) yağmurun geleceğini müjdelemek için ve (ii) rahmetini tattırmak için gönderdiğini belirtmiştir. Bu rahmet; yağmurun inmesi ve onun ardından gelen bolluk ve rüzgârların esmesiyle yerin temizlenmesine bağlı olarak olu-şan serinliktir. Peygamber (s.a.); “Değişik yönlerden esen rüzgârlar çoğalın-ca yeryüzü temizlenir.” buyurmuştur. Diğer rahmetler; havadaki kokunun giderilmesi, tohumların savrulması ve benzeri rahmetlerdir. (iii) Gemilerin, rüzgâr eserken denizde aheste aheste gitmeleri için... Allah Teâlâ burada “emriyle”sözünü ilave etmiştir; zira bazen rüzgâr eser, ama elverişli olmaz; o zaman gemileri demirlemek ve bir yerde tutmak için çare aramak gerekir. Bazen de rüzgâr sert esip gemileri batırabilir. (iv) Lütfundan rızık aramanız, yani denizcilik için. (v) Allah’ın rüzgâr nimetine şükretmeniz için.
[395] Şayet“Size tattırmak için”ifadesi ne ile alâkalıdır?” dersen şöyle derim: Bunda iki vecih vardır. Biri, mâna bakımından “müjdeci olarak” kelimesine atfedilmiş olmasıdır ki “Sizi müjdelemek ve size tattırmak için.” buyrulmuş olur. İkincisi, mahzuf bir fiille alâkalı olmasıdır ki takdiri şöy-ledir: Size tattırmak için ve şöyle şöyle olsun diye o rüzgârları gönderdik.
47. Âyetin Tefsiri
[396] Allah Teâlâ maksadına kısa yoldan giderek, [yalanlayanlardan ve tasdik edenlerden oluşan] iki fırkayı; mücrimlere hak ettikleri cezayı verdiğini, mü-minlere ise mutlaka yardım ettiğini anlatarak durumu özetledi. Oysa daha evvel o toplumların mücrim mi mümin mi olduğundan söz etmemişti.
[397] “Müminlere yardım etmek boynumuza borçtur Bizim.” ifadesi müminleri yüceltmekte, makam ve mevkilerini yükseltmekte, büyük bir saygınlığa ehil olduklarını ifade etmekte ve onların fazilet ve meziyette önde olduklarını göstermektedir; zira onları, Allah’ın yardımını hak etmiş, üstün kılınıp zafere ulaştırılması gereken kişiler konumuna getirmiştir.
א [398] ًّ َ kelimesi üzerinde de durulabilir ki o zaman; “Bunların ce-zalandırıldığı gerçektir.” dedikten sonra; “Bize müminlere yardım etmek düşer.” diye yeni cümleye başlamış olacaktır.
[399] Rivayete göre Peygamber (s.a.); “Kardeşinin şeref ve onuruna ge-lecek bir kötülüğü geri çeviren hiçbir Müslüman yoktur ki, kıyamet günü cehennem ateşini ondan geri çevirmek Allah’a hak olmasın.” demiş ve daha sonra “Müminlere yardım etmek boynumuza borçtur Bizim.” âyetini oku-muştur [Tirmizî, “Birr”, 20; Ahmed bin Hanbel, VI, 449-450].
49. Âyetin Tefsiri
[400] “Onu” bir kez aralıksız “yayar,” bir kez de “parça parça”, bölük bölük “yapar.” Her iki defasında da “bulutun arasından yağmurun çıktığını görürsün.” “Gök”ten maksat, gökyüzünün semti ve tarafıdır. Tıpkı “… ve dalları gökte…” [İbrahim, 14/24] âyetindeki gibi. “Kullara isabet ettirmesi”n-den maksat, kulların şehirlerine ve arazilerine isabet ettirmesidir. Tıpkı “So-nuçta her ikisinin âkıbeti de ateşte yanmak olmuştur; içinde temelli kalmak üzere.” [Haşr 59/17] âyetinde1 olduğu gibi, burada da א ifadesi tekrarla-ma ve pekiştirme babındandır. Bu tekidin mânası, onlara yağmurun gelme zamanı iyice uzamış ve uzaklaşmış; böylece sıkıntıları muhkemleşmiş ve ümitsizlikleri uzayıp gitmiştir. Ve yağmurun gelişine sevinip şenlenmeleri, onunla ilgili gam ve tasalarına paralel seviyede olmuştur.2
53. Âyetin Tefsiri
[401] Tekil ve çoğul olarak eser (iz) ve âsâr (izler) şeklinde okunmuştur. Ebu Hayve [v. 203/818] ve başkaları, “Bak rahmet nasıl canlandırıyor?” anla-mında keyfe tuhyî şeklinde okumuşlardır. “O” ölümünden sonra toprağa can-lılık veren, “elbette ölü”mlerinden sonra insan“ları da diriltecektir. O’nun,” kudrete konu olabilen3 “her şeyi yapmaya gücü yeter.” Bu (diriltme) de -ilk defa yaratmış olma delili ile- kudret dâhilindeki şeyler cümlesindendir.
[402] “Onu” yani Allah’ın rahmetinin eserini [sararmış] “görseler.” Çünkü Allah’ın rahmeti yağmur, yağmurun eseri de bitkidir. Kelimeyi çoğul okuyan, buradaki [müzekker] zamiri onun mânasına göndermiş olur; çünkü “rahmet eserleri” demek, nebât demektir. Nebât kelimesi hem azı hem de çoğu ifade etmekte kullanılır; çünkü o, yerden biten şeylere isim olmuş bir mastardır. harfi tekrarlanarak, vurgulu في ’ifadesinde, ‘şeytanın da, kandırdıklarının da ateşte olacakları في النار خالدين فيها 1
biçimde ifade edilmiştir. / ed.2 Yağmur yağmazken ne kadar tasalanmışlarsa, yağınca da o kadar sevinmişlerdir. / ed3 “Allah her şeye kadirdir.” İfadeleri, imkân dâhilinde olan her şeye… şeklinde anlaşılmalıdır; zira muhâl
(imkânsız) olan şeylere kudret taalluk etmemektedir. “Allah için imkânsız yoktur!” denilemez; çünkü kud-ret fiilinin gereği budur. / ed.
[403] ْ ئِ َ deki Lâm, şart edatının başına gelen ve daha sonra gelecek’وَolan cevabın, şartın değil de mukadder bir yeminin cevabı olduğunu gös-teren Lâm’dır. ا ُّ َ َ yeminin cevabı olup yemine ve şarta cevap olmak üzere iki cevabın yerini doldurmuştur; “Mutlaka başlarlar” demektir.
[404] Allah Teâlâ, yağmuru kesip kendilerine yağmur yağdırmadığı za-man O’nun rahmetinden ümit kestikleri ve tamamen ümitsiz bir halde başlarını korkuyla öne eğdikleri; rahmetini onlara isabet ettirip yağmurunu gönderdiği zaman sevindirik oldukları ve sert bir rüzgâr gönderip de ekin-lerini sararttığında ise sabır gösteremeyerek Allah’ın nimetine nankörlük ettikleri için onları yermektedir. Yani onlar bütün bu hallerde yergiye konu olan bir sıfat üzere bulunmaktadırlar: Allah’a ve O’nun lütfuna tevekkül et-meleri gerekirken ümitsizliğe kapılmışlar; Allah’ın nimetine şükretmeleri ve bu nimetlerden dolayı O’na hamdetmeleri gerekirken, şımarıp sevindirik olmaktan başka bir şey yapmamışlar; Allah’ın verdiği belaya sabretmeleri gerekirken de nankörce inkâr etmişlerdir.
[405] Bitkilerin solmasına sebep olan rüzgâr, sıcak veya soğuk rüzgâr olabilir; çünkü her iki rüzgâr da bitkilerin kurumasına ve saman gibi olma-sına sebep olan şeylerdendir.
[406] Allah Teâlâ ا ًّ َ ْ ُ (sararmış) buyurdu; çünkü bu, sonradan olma bir sarılıktır. Bazıları da demişlerdir ki; onlar bulutu sararmış görmüşlerdir; çünkü bulut böyle olunca yağmur yağdırmaz.
54. Âyetin Tefsiri
[407] ٍ ْ Dat’ın fethasıyla da, zammesiyle de okunmuş olup, bunlar aynı kelimenin iki farklı telaffuzudur. Zamme daha güçlüdür; çünkü ri-vayete göre İbn Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Ben bunu Peygamber (s.a.)’e ٍ ْ َ ْ ِ şeklinde okumuştum da bana min du‘fin şeklinde okutmuştu.”
[Tirmizî, “Kırâât”, 4]
[408] (“Allah sizi zaaftan yarattı.” anlamındaymış gibi gözüken) ْ כُ َ َ َ ٍ ْ َ ْ ِ ifadesi, ٍ َ َ ْ ِ אنُ َ ْ ا َ ِ ُ (İnsan aceleci yaratılmıştır.” [Enbiya
21/37] ifadesi gibidir. Yani sizin durumunuzun esası; yaratılış ve yapınızın üzerine oturduğu temel, zayıflıktır. “Çünkü insanoğlu güçsüz yaratılmıştır.”
[Nisa 4/28] Demek istiyor ki; sizi ilk önce zayıf varlıklar olarak yaratmışızdır -bu dönem bebeklik ve gelişme çağı ile buluğ ve gençlik çağına varıncaya kadarki zamandır-; bu çağlardan -güçlülük hali olan- orta yaşlılık ve olgun-luk çağına [30-50 yaş arası] kadar ulaşmakta; daha sonra ise, yine asıl halinize çevrilmektesiniz ki bu da yaşlılık ve elden ayaktan kesilme sebebiyle oluşan zayıflık dönemidir.
[409] ٍ ْ ُ ْ ِ ifadesinin “nutfeden” demek olduğu da söylenmiştir. Tıpkı “değersiz bir sudan” [Murselât 77/20] âyetindeki gibi.
[410] Bu halden hale çevirme, bir biçimden başka bir biçime, bir sıfat-tan başka bir sıfata döndürme, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Sanat-kâr’ın varlığına en açık delil ve en âdil şahittir.
55. Âyetin Tefsiri
[411] “Saat” Kıyamet demektir. Dünya saatlerinden son saatte gerçek-leşeceği için veya ani ve beklenmedik bir anda vuku bulacağı için saat diye isimlendirilmiştir. Nitekim çabuk olmasını istediğin bir kimseye fî sâ‘atin! (Hemen; şimdi!) dersin. Necm kelimesi Ülker’e, kevkeb kelimesi de Venüs’e özel isim olduğu gibi, sâ‘at de Kıyamet’e özel isim olarak kullanılır olmuştur.1
[412] Mücrimler, “bir saatten fazla kalmadık” sözleriyle; dünyada veya kabirlerde ya da dünyanın sonu ile tekrar diriltilme arasındaki kalışlarını kastetmektedirler. Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Dünyanın sonu ile tek-rar diriltilme vakti arasındaki süre kırktır.” [Buhārî, “Tefsîru’l-Kur’ân”, Sure 78/1; Müslim, “Fiten”, 141] Âlimler demişlerdir ki: Bundan maksat kırk sene midir yoksa kırk bin sene midir, bilinmez. Bu, onların yok oldukları ve azapla-rının kesildiği vakittir. Onlar kaldıkları bu vakti, ya kısa gördükleri için bu şekilde takdir ediyorlar ya ne kadar kaldıklarını unutuyorlar ya yalan söylüyorlar ya da tahminde bulunuyorlar.
[413] “Böyle” yani bu döndürülme gibi, dünyada da doğruluktan ve ger-çeği araştırmaktan “döndürülüyorlardı işte!..” İşlerini işte böyle hakka aykırı olarak kuruyorlardı. Veya -sadece bir saatten ibaret olduğunu şu anda anla-dıkları- dünya hayatına aldanarak, işte böyle haktan döndürülüyorlardı!
1 Aslında 3’ü de genel/cins isimdir; ama artık bu özel anlamlarda kullanılmaktadırlar. /ed.
56. Âyetin Tefsiri
[414] Bu sözleri söyleyenler; melekler, peygamberler ve müminlerdir. “Allah’ın kitabında” yani Levh-i Mahfuz’da veya Allah’ın ilim ve kazāsın-da ya da Allah’ın hikmetiyle yazıp vâcip kıldığı şeyde. Bunları söyleyenler, mücrimlerin yemin ederek söylediklerini reddetmekte ve onlara hakikatı bildirmektedirler. Hemen ardından da, -öldükten sonra diriltilmeyi inkâr ettiklerinden için- şu sözleriyle onları paylamaktadırlar: “İşte yeniden diriliş günü budur! Ama siz” hakkı talep etmekte ve ona uymakta ihmalkâr dav-randığınız için bu günün hak olduğunu “bilmezdiniz [doğru]!”1
[415] Şayet“Bu Fâ (ا َ َ َ ) nedir? Bunun aslı ve hakikatı nedir?” dersen şöyle derim: Bu, şairin:
[“Dediler ki; Horasan bizim için istenen en uzak yerdir; Sonra şu zincirler!..] İşte geldik Horasan’a!..” / ed.
sözündeki Fâ’dır. Bunun hakikatı şudur: Bu Fâ, kelâmın delâlet ettiği bir şartın cevabı olup adeta şöyle demektedir: Eğer sizin, Horasan’ın gitmemiz istenen en uzak yer olduğu sözünüz doğruysa, işte biz Horasan’a geldik ve artık kurtulma zamanımız geldi. İşte âyette de böyledir: Eğer siz öldükten sonra diriltilmeyi inkâr ediyor idiyseniz, işte o diriliş günü budur; yani sö-zünüzün bâtıl olduğu ortaya çıkmıştır.
[416] Hasan-ı Basrî, Ayın’ın fethasıyla yevmu’l-ba‘as şeklinde okumuştur.
57. Âyetin Tefsiri
onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmez.[417] ُ َ ْ َ [aynı anlamda] Yâ ve Tâ ile okumuştur. ن ُ َ ْ َ ْ ُ “Onlardan Rab-
lerini razı etmeleri de istenmez” sözü; ُ ُ ْ َ ْ َ َ نٌَ ُ َِ َ ْ َ ْ -Falan, benim ken اِ
disinden hoşnut olmamı istedi, ben de onun gönlünü aldım” yani, “benim kendisinden razı olmamı istedi ben de onu razı ettim” sözündendir. Sen bu sözü, ona karşı bir suç işlemiş olduğun zaman söylersin. Burada ُ ُ ْ َ ْ -nun ger أَçek anlamı; “Ona olan sitemi yok ettim, bıraktım” demektir. Bak şair ne diyor:
Nisar günü Âmir (oğulları) öldürüldü diye öfkelendi Temimliler Ama bu öfke ve kınamalarına son verildi keskin kılıçlarımızla!
1 “Ama siz bilmezdiniz!” ifadesi Müşriklere kendi iddialarını hatırlatmaktadır. Tıpkı şu ayetteki gibi: “ Al-lah’ın vaadi haktır; (Kıyamet) saat(i) hakkında şüphe yoktur.’ denildiği zaman; ‘Nereden bilebiliriz ki o saat nedir?! (Böyle bir şey hakkında) sadece zan besleyebiliriz; yakînen söyleyemeyiz!’ diyordunuz öyle mi?!..” [Câsiye 45/32] / ed.
Şair bu sözüyle Temim oğullarını nasıl öfkeli yapıyor da, sonra fe-u‘tibû (öf-keleri giderildi) diyor? Burada gazap işlediği bir suçtan dolayı birisine sitem etmek, kınamak, ayıplamak (‘ateb) mânasınadır. Buna göre âyetin mânası şöyle olmaktadır: Bu zalimlere; “ Tevbe ederek ve taatte bulunarak Rabbinizi razı edin.” denmez. Tıpkı “Böylece, o gün ne dışarı çıkarılırlar ne de kendile-rine [Allah’ı razı etmek için] bir başka şans verilir.” [Câsiye 45/35] âyetindeki gibi.
[418] Şayet“Nasıl oluyor da bu zalimlerden bazı âyetlerde َ ِ َ ْ َ ْ ُ َ ْ َ diye söz ediliyor da bir âyette [Fussilet 41/24] َ ِ َ ْ ُ َ ْ َ diye söz ediliyor?”dersen şöyle derim:َ ِ َ ْ َ ْ ُ َ ْ َ olmaları anlattığımız mânadadır [Yani onlar-dan Rablerini razı etmeleri istenmez.] َ ِ َ ْ ُ َ ْ َ olmaları ise “İçinde bulundukları duruma razı olmayacaklar.” demektir. Buna göre onların durumu, kendi-lerine karşı suç işlenen bir topluluğun durumuna benzetilmiş olmaktadır; bu topluluk suçluyu kınamakta, ondan razı olmamaktadır. Allah’tan isti‘tâb etseler, yani içinde bulundukları durumun giderilmesini isteseler, onlar, bu durum giderilerek kendilerine icabet edilecek kimselerden olmayacaklardır.
59. Âyetin Tefsiri
60. Âyetin Tefsiri
direncini kırmasın senin, yakinen iman etmeyenler. [419] “Gerçek şu ki” Kıyamet günü yeniden diriltilenlerin durum ve
kıssalarından, eşsizlikte darb-ı mesel gibi olan her bir durumu ve ilginç nite-likli her bir kıssayı; o yeniden diriltilenlerin neler dediklerini, onlara neler söylendiğini, onların fayda vermeyen mazeretlerini, dinlenilmeyen hoşnut edilme isteklerini biz bu insanlara anlatmaktayız. Ama onlar -kalplerinin katılığı yüzünden ve kulakları âhiretle ilgili anlatılanları bir taraftan alıp öbür taraftan attıkları için- sen onlara Kur’ân âyetlerinden bir âyet getirdi-ğin zaman, “Sen bize yalan ve asılsız şeyler getirdin!” demekteler.
[420] “İşte Allah bilmeyenlerin kalplerini böyle mühürler.” Allah’ın kalpleri mühürlemesi demek, zihinlerinin açılıp hakkı kabul edecek kıvama gelmesi gibi lütufların onlardan esirgenmesi demektir. Allah böyle duyguları, sadece, bun-ların kendisine fayda ve yarar sağlamayacağını bildiği kimselerden esirger. Tıpkı öğüdün boş ve faydasız olacağını bildiği kimseye vâizin öğüt vermemesi gibi.
Yani kalbin mühürlenmesi; kalbin katılığından, kalbi kir ve pas kaplama-sından kinayedir.1 Adeta şöyle buyurmaktadır: Cahillerin kalpleri işte böyle böyle katılaşıp paslanır. O kadar ki, gerçeği dillendirenlere “boş konuşan, geveze” ismini verirler. Hâlbuki bu sıfatın en çok kök saldığı, derinleştiği yaratıklar kendileridir!
[421] “Dolayısıyla sen” onların düşmanlığına “sabret. Allah’ın” seni zafere ulaştırma ve senin dinini bütün dinlerden daha parlak kılma vaadi “kesinlikle gerçektir;” mutlaka gerçekleştirilecek ve yerine getirilecektir. O “yakinen iman etmeyenler,” sakın söyledikleri ve yaptıklarıyla “seni” ümit-sizliğe düşürerek “gevşekliğe” ve tedirginliğe “sevk etmesinler.” Çünkü on-lar şüphecidirler, dalâlettedirler. Bu, onlardan beklenmeyecek [garip] bir şey de değildir.
َّכَ [422] َّ ِ َ ْ َ ifadesi, Nun’u şeddesiz olarak da okunmuştur. İbn Ebu İshak ve Ya‘kūb ise yestehıkkanneke (ََّכ َّ ِ َ ْ َ ) şeklinde okumuşlardır ki o zaman mâna şöyle olur: Asla senin aklını çelmesinler; yoksa seni kontrolleri altına alırlar ve sana müminlerden daha yakın ve yaraşır olurlar.
[423] Peygamber (s.a.)’den rivayet edilmiştir: “Kim Rum suresini okur-sa, gök ile yer arasında Allah’ı tesbih eden bütün melekler sayısınca on ha-sene ecir alır; okuduğu gün veya gece, kaybettiklerine ulaşır.”
1 “Kalbin mühürlenmesi” hk. tatminkâr açıklamalar için bkz. Keşşaf Tefsiri, I, 166-171 (Bakara 2/7 hk.) / ed.