KEŞŞÂF TEFSİRİ

Nûh Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…

1. Âyetin Tefsiri

diyerek, Nûh’u kavmine Biz göndermiştik.

Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

uyarıcıyım:

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

3. Allah’a kulluk edin, O’ndan sakının ve bana itaat edin!
Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

adı konulmuş bir ecele kadar geciktirsin, diye... Allah’ın yazdığı ecel geldiğinde asla geciktirilmez. Keşke bilmiş olsaydınız!”

] 1935[ رْ ِ -ifadesinin aslı bi-en enzir şeklinde olup harf-i cer hazfedil أنْ أmiş ve anlamı fiile ulaştırılmıştır.1 Bu, fiili nasbeden En olup mâna şöyledir: Biz Nûh’u, “Kavmini uyar!” diye -yani onu uyarma emriyle- göndermiştik. En’in en-i müfessire olması da mümkündür; çünkü irsâl (gönderme) fiilinin içinde kavl (diye/rek) anlamı vardır. [ْر ِ ifadesini] İbn Mes‘ûd, kavl (uyar) أنْ أanlamını tercihle enzir şeklinde En’siz okumuştur. ْر ِ -kelimesinde (uyar) أنْ أki bu iki vecih َ وا ا ُ ُ ifadesi için de geçerlidir.2 (Allah’a kulluk edesiniz) أنِ ا

[1936] Şayet “Ecelin geciktirilemeyeceğini [âyette] haber verdiği hâlde Allah nasıl ‘sizi adı konulmuş bir ecele kadar geciktirsin’ buyurabilmiş? Bu apaçık bir çelişki değil midir?” dersen şöyle derim: Allah -meselâ- şuna hükmetmiş olabilir: Şayet Nûh kavmi iman ederse ömrü bin yıl olacak; ama inkârı üzere devam ederse onu dokuz yüzüncü yılın başında helâk ede-cektir. İşte onlara şöyle denilmektedir: İman edin ki Allah sizi (helâk etme-yip) adı konulmuş bir ecele, bitiş tarihini Allah’ın belirlediği, yaşayacağınız ama daha ilerisine geçemeyeceğiniz bir vakte kadar geciktirsin ki o vakit, bin yıldan ibaret en uzun vakittir. Sonra,3 önceki vaktin geciktirildiği gibi bu nihaî ecelin geciktirilemeyeceğini, bu hususta elinizde bir çare olmadı-ğını haber vermiştir. O hâlde size mühlet olarak verilen bu vakitlerde sâlih ameller yapmaya gayret ediniz!

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

lik göstermeksizin, bütün vakitlerde bu işe kendimi tam anlamıyla vererek çağırdım.

[1938] “Ama benim çağrım, [sadece benden kaçışlarını] artırdı onların!..” ifadesinde, çağırma kaçışı artıran fâ‘il olarak gösterilmiştir; ancak bu, şu anlamdadır: Hz. Nûh onları çağırdığında, kaçışları daha fazla olmuştur; fazlalığın sebebi çağrıdır. Tıpkı “Kalplerinde hastalık bulunanların ise mur-darlığına murdarlık katar (inkârlarını iyice pekiştirir [inen o sûre]).” [Tevbe 9/125], “… Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir.” [Tevbe 9/124] âyetlerindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

[1939] İnkârlarından tevbe etsinler de “sen” de “onları bağışlayasın diye…” Hz. Nûh’un çağrısından yüz çevirmelerinin kötülüğünü daha da ortaya çıkarmak için sadece onların payı olan müsebbep (bağışlanma) zikre-dilmiştir. Çağrıyı işitmemek için kulaklarını tıkadılar, elbiselerine 1 bürün-düler; elbiselerinin kendilerini bürümesini istercesine onları üzerlerine çeki-yorlardı. Veya onu görmemek için... Çünkü Allah’ın dini hakkında nasihat eden birinin yüzünü görmek istemiyorlardı!

[1940] -Hz. Nûh, kendilerini tanımasın diye böyle yaptıkları da söylen-miştir. Nitekim şu âyet bu anlamı desteklemektedir: “Bakınız, Peygamberden gizlenmek için iki büklüm oluyorlar. Bakınız, O, onların gizlediklerini ve açı-ğa vurduklarını elbiselerine büründükleri zaman da bilmektedir. Çünkü O, sinelerin özünü bilir (zihinlerin en derin bölgelerine bile vâkıftır).” [ Hûd 11/5]

[1941] Isrâr (inat etmek), eşeğin iki kulağını kafasına yapıştırarak, ya-kalayıp ısırmak üzere dişisine doğru yönelmesi anlamındaki esarra’l-hımâru ‘ale’l-‘âneti sözünden alınmıştır. Bu kelime, günahlara yönelmek ve günah-ların üzerine yüz üstü kapaklanmak anlamında isti‘âre yapılmıştır.

[1942] “Kibirlendiler”, Hz. Nûh’a uymak ve ona itaat etmek hususunda kendilerini gurur bürüdü. אرًا כ masdarının zikredilmesi (büyüklendikçe) اgünaha yöneliş ve azgınlıklarının aşırılığına delâlet etmekte ve bu mânayı kuvvetlendirmektedir. 1 O günün elbiselerini düşünelim; yüzlerini rahatlıkla kapatabilecekleri şal, sarık vs. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

8. Ayrıca; ben onları açıkça çağırdım
Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

çağrıda bulunmuş; sonra onları açıktan açığa davet etmiş; sonra onlara hem gizli hem de açık olarak çağrıda bulunmuş. Atfın sahih olabilmesi için bu-rada birbirinden farklı üç ayrı davetin olması gerekir.” dersen şöyle derim: Nûh (a.s.), iyiliği emreden ve kötülüğü yasaklayan birinin yapması gereken şeyi yapmıştır. Başlangıçta en hafif ve basit olanı yapmış, sonra çağrısının dozajını peyderpey artırmıştır. Önce çağrısına gizli gizli nasihat ederek baş-lamıştır. Onlar bunu kabul etmeyince, ikincide bu çağrıyı açıkça yapmıştır. Bu da etkili olmayınca üçüncüde çağrısını gizli ile açığın arasını cem ederek (hem gizli hem açıktan) yapmıştır. (sonra) kelimesi bu durumların birbi-rinden uzaklığına delâlet etmektedir; çünkü açıktan çağrıda bulunmak gizli çağrıdan, hem gizli hem de açık çağrıda bulunmak ise bu ikisinden sadece biriyle çağrıda bulunmaktan daha etkilidir.

] 1944[ אرًا ِ (açıkça) kelimesi, mef‘ûl-i mutlak olarak ُ ْ َ -onları çağır) دdım) fiili ile mansūbdur; çünkü çağrının iki çeşidinden biri, açıkça yapılan çağrıdır. Dolayısıyla אرًا ِ (açıkça) kelimesi, (“köpek oturuşu” anlamında-ki) kurfesâ’nın ka‘ade (oturdu) fiiliyle nasbolunması1 gibi nasbolunmuştur. Veya ُ ْ َ fiiliyle câhertuhum (onları açıkça çağırdım) ,(onları çağırdım) دanlamı murad olunmuştur. אرًا ِ (açıkça) kelimesinin, du‘âen cihâran (açık bir çağrı) anlamında de‘â (çağırdı) fiilinin masdarının sıfatı olması da müm-kündür. Veya bu kelime mücâhiran (işini açıkça yapan) anlamında hâl ko-numunda bir masdardır.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

11. Ta ki gökten üzerinize bol yağmur yağdırsın;
Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

ırmaklar var etsin. [1945] Hz. Nûh onlara istiğfar etmelerini emretti ki istiğfar, inkâr ve

günahlardan tevbe etmektir. Nûh (a.s.) onlara öncelikle Allah’ın ‘bağışla-dıkça bağışlayan’ olduğunu müjdelemiştir ki bu, imana ve bereketlerine, taate ve onun iki cihandaki hayırlı neticelerine yönlendirme bakımından onların gönlünde hemen elde edilebilecek faydalardan daha etkili ve sevim-lidir. Tıpkı şu âyetlerdeki gibi: 1 Yani “köpek oturuşuyla oturdu!” anlamında ka‘ade’l-kurfesâ’e denilirken kelimenin nasbolunması… / ed.

* “Hoşunuza gidecek bir başka şey ise Allah’ın yardımı ve yakın bir fe-tihtir... Müminleri müjdele!” [Saf 61/13]

* “Bu şehirlerin halkı iman edip sakınmış olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereket kapıları açardık.” [A‘râf 7/96]

* “Şayet Tevrat’ı, İncil’i ve Rablerinden kendilerine indirilenleri dos-doğru tutsalardı, şüphesiz hem üstlerinden hem de ayaklarının altından yerler (nimete gark olurlar)dı.” [Mâide 5/66]

* “Eğer (kullarımız) hak yolda dosdoğru yürürlerse kendilerini, içinde denemek üzere nimete boğarız…” [Cin 72/16-17]

[1946] Söylendiğine göre, tekrar tekrar ve uzun uzun yapılan bütün bu çağrılardan sonra kavmi Hz. Nûh’u yalanlayınca, Allah onlara kırk -veya bir rivayete göre yetmiş- yıl yağmur yağdırmaz olmuş ve kadınlarının ra-himlerini kısırlaştırmıştı. Bunun üzerine Hz. Nûh, iman ettikleri takdirde Allah’ın kendilerine bol bol rızık vereceğini ve içinde bulundukları zor du-rumu kendilerinden uzaklaştıracağını onlara vaad etti.

[1947] Bir keresinde Hz. Ömer (v. 23/644), yağmur duasına çıkmıştı; ama istiğfar dışında hiçbir dua yapmadı. Kendisine; “Senin yağmur duası yaptığını görmedik!” denildiğinde “Ben, yağmur duasını, yağmur yağaca-ğına delil sayılan gökteki yıldızlarla yaptım!” dedi. - Hz. Ömer istiğfarı, -ya-nılma payı olmaksızın- yağmurun yağacağını gösteren1 yıldızlara benzetmiş olmakta idi.- Yine, Hasan-ı Basrî ile ilgili şöyle bir rivayet vardır: Bir adam kıtlıktan şikâyet etmişti; ona “Allah’a istiğfar et.” dedi. Biri fakirlikten, di-ğeri neslinin azlığından, bir diğeri tarlalarının veriminin azlığından şikâyet etti. Onların her birine de istiğfar etmelerini emretti. Bunun üzerine, Rebî‘ b. Subeyh ona dedi ki: “Size bir kısım insanlar gelip, çeşitli şikâyetlerde bulundular ve farklı cevaplar istediler. Siz ise her birine istiğfar etmelerini söylediniz?” Hasan-ı Basrî de ona işbu âyeti okudu.

[1948] “Gök” [bildiğimiz; şu bizi] gölgeleyen şeydir; çünkü yağmur bulut-lara oradan iner; ama bulut veya yağmur kastedilmiş de olabilir. Nitekim şiirde şöyle denmiştir:

Gök (yani yağmur) bir kavmin toprağına indiğinde…] 1949[ رَار ْ ِ mif‘âl vezninde bir kelime olup “yağışı bol” anlamındadır;

müzekkeri, müennesi aynıdır. Tıpkı raculün mi‘tārun ve imra’etun mi‘tārun (çok koku kullanan erkek/kadın) ve raculün mitfâlun ve imra’etun mitfâlun (çok kötü kokan erkek/kadın) örneklerinde olduğu gibi. 1 Yani o günün Arap kültürüne göre. Mugayyebât-ı Hams âyetinde (Lokman 31/34) bu anlayış reddedil-

miştir. / ed.

[1950] Cennât, bağlar ve bahçeler demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

13. Sizin ‘ne’yiniz var ki; Allah’a bir saygı yakıştıramıyorsunuz?!
Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

14. Hem de sizi aşama aşama O yaratmışken...
Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

15. Görmediniz mi, Allah nasıl tabakalar hâlinde yedi gök yaratmış?
Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

] 1951[ אرًا و ن ifadesi “… yüceltmeyi, ululamayı O’na yakıştıra-mıyorsunuz!?” anlamında olup mânası şöyledir: Sizin ‘ne’yiniz var ki; sevap yurdu olan âhirette Allah’ın sizi yüceltmesini umacağınız bir hâl üzere olamı-yorsunuz!? (Allah için) kelimesi, ‘yüceltecek olan’ı beyan etmektedir; an-cak אرًا dan sonra gelseydi, onun sılası olurdu.1 “Hem de sizi aşama aşama’وO yaratmışken...” cümlesi hâl konumundadır. Sanki şöyle denmiştir: İçinde bulunduğunuz şu hâl Allah’a iman etmeyi gerekli kıldığı hâlde size ne oluyor da O’na iman etmiyorsunuz? Çünkü O sizi aşama aşama yaratmıştır. Sizi önce toprak, sonra nutfe, sonra alâk, sonra mudğa, sonra kemik ve et ola-rak yaratmış; daha sonra sizi bambaşka bir yaratık hâline getirmiştir. Allah’ın hilminden ve hemen azap etmeyi terk etmesinden korkup2 da artık iman etmeyecek misiniz!? Âyetin, “Büyüklüğü sebebiyle Allah’tan korkmuyor mu-sunuz?!” anlamında olduğu da söylenmiştir. İbn Abbas âyeti, size ne oluyor da akıbet(iniz) bakımından Allah’tan korkmuyorsunuz, şeklinde açıklamıştır. Çünkü akıbet, işlerin sonuçlarının ortaya çıkması ve sevap ve azabın duru-munun netleşmesi demektir. Buna göre (אرًا sebete (sabit oldu, kesinleşti) ve ,(وistekarra (karar kıldı, sonuçlandı) anlamındaki vakaradan gelmiş olur.

[1952] Onların dikkatini önce kendi yaratılışlarına çekmiştir; çünkü görebilecekleri kendilerine en yakın şey budur. Sonra evrene ve Yaratıcı’nın evrendeki apaçık kudretine ve ilmine şahitlik eden gökler, Yer, Güneş ve Ay gibi varlıklara dikkat çekmiştir.

[1953] “Aralarında” [ ] ifadesi, “göklerde” demek olsa da bundan maksat dünya semâsıdır; çünkü tabaka tabaka oluşları bakımından gökler arasında bir münasebet vardır. Bu bakımdan, her ne kadar hepsinin içinde olmasa da fîhinne kezâ (onların içinde şu şu vardır) denmesi mümkündür. Nitekim bir kimse veya bir şey, şehrin sadece bir yerinde olduğu hâlde (san-ki o, şehrin her yerinde imiş gibi) fi’l-medîneti kezâ denilir.

[1954] İbn Abbas ve İbn Ömer’e (v. 73/692) göre Güneş ve Ay’ın yüz cihetleri gök tarafında, sırt cihetleri ise yer tarafında imiş.1 Allah’ı yüceltme ve O’na saygı. Yani sizin neyiniz var ki, saygının sadece O’nun hakkı olduğunu düşü-

nemiyorsunuz!? / ed.2 Yani “Bütün bu yanlışlarımıza karşı Allah neden işi ağırdan alıyor ve neden bize hemen azap etmiyor

acaba; bunun sonu ne olacak bakalım?!” diye endişelenip… / ed.

[1955] Allah “Güneş’i kandil yapmıştır;” evdeki insanlar görmeleri ge-reken şeyleri kandilin ışığında gördükleri gibi, dünyadaki insanlar da gör-meleri gereken şeyleri Güneş ışığında görürler. Ay böyle değildir; o bir nur-dur ve aydınlığı Güneş ışığının kuvvetine ulaşamaz. Tıpkı “O, Güneş’i ışık (zıyâ), Ay’ı da aydınlatıcı (nûr) kıldı…” [ Yûnus 10/5] âyetindeki gibi ki zıyâ, nurdan daha kuvvetlidir.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

ti‘âre yapılmıştır. Nitekim bu mânada, zera‘akâllāhu li’l-hayri (Allah seni hayır için yetiştirmiş.) denilir. Bu isti‘âre, sonradan var edilmiş olmaya daha çok delâlet etmektedir; çünkü onlar nebât (bitki) olunca, bitkilerin son-radan ortaya çıkması gibi şüpheye mahal bırakmayacak şekilde sonradan ortaya çıkmış varlıklar olacaklardır. Aynı anlamdan hareketle, İslâm tarihi içinde mezheplerinin, evveliyatı olmayan nevzuhûr bir şey olması sebebiyle Haşeviyye fırkasına (“Sonradan Bitmeler” anlamında) Nâbite ve Nevâbit denmiştir. Yine, bazı Hāricîler1 hakkında kullanılan; neceme2 fulânun (Fa-lanca, ayrılık çıkarttı!) sözü de aynı mânadadır.

[1957] Âyetin anlamı “Allah sizi bitirdi; siz de öylece bittiniz.” şeklinde-dir. Veya ًא א َ َ kelimesi, nebettum (bittiniz) anlamını içermesi sebebiyle َכ َ ْ أ(sizi bitirdi) fiili ile mansūbdur.

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

[1958] “Sonra” kabirlere girmenizle “sizi yine oraya” (yere, toprağa) “döndürecek ve” kıyamet günü “sizi bir çıkarışla çıkaracak.” “Çıkaracak” fiilini א ً ا masdarıyla tekit etmiş ve sanki “sizi gerçekten (bir çıkarışla) إçıkaracak, bunda asla şüphe yok” demek istemiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

19. Yeryüzünü sizin için Allah döşek kılmış
Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

bir yaygı “kılmıştır;” kişi, döşeğinde sağa sola döndüğü gibi siz de yeryüzü yaygısı üzerinde hareket ediyor, sağa sola gidiyorsunuz.

] 1960[ א ً א ِ yani açık, geniş.1 “Ok yaydan fırladığı gibi [murûka’s-sehmi…] dinden çıktıkları (düşünüldüğü)” için Hāricîlere Mârika

denmiştir. / ed.2 Neceme fiili, genelde yıldızla bağlantılı olarak anlaşılmakta ise de Rahmân 55/6’da varit olduğu üzere,

“ot/bitki” anlamı da vardır. Yani müfessirin örnek getirdiği neceme (ayrılık çıkarttı) ifadesi de “sonradan bitme” anlamını vermektedir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

sımsıkı sarıldılar. Allah onların sadece dünyaya yönelik fayda ve değerleri-ni artıran mal ve evlâtlarını, onların âhiretteki “hüsranını artırıcı bir sebep” kılmış; bu vasfı onların ayrılmaz bir sıfat ve tanındıkları bir alâmet kılmış; böylece onların vasfının, başka değil, sadece bu olduğunu beyan etmiştir.

] 1962[ هُ ُ َ -kelimesi; Vav’ın zamme ve kesresiyle ve vul (ve çocuğu) وَوَduhû,ve vilduhû (ve çocukları) şeklinde de okunmuştur.

[1963] “Tuzak kurdular” fiili, “[başka bir şey] getirmeyen” fiiline atfe-dilmiştir.1 Zamirin çoğul olması ise bunun, çoğul mânada kullanılan men (kimseler) edatına dönmesi sebebiyledir. Tuzak kuranlar, elebaşlarıdır. Kur-dukları tuzaklar; dinde hilekârlık yapmaları, Hz. Nûh’a tuzak kurmaları, insanları ona eziyet etmeye kışkırtmaları, insanların Hz. Nûh’a meyledip onu dinlemesini engellemeleri ve “Nûh’un Rabbine ibadet edeceğiz diye kendi ilâhlarınızı terk etmeyin!” demeleri şeklinde olmuştur.

[1964] “Muazzam bir tuzak” ifadesi[ndeki אرًا -şeddesiz ve şeddeli okun [כُmuştur. -Kübâr- kebîrden büyük, kübbâr ise kübârdan büyüktür. Tıpkı tuvâl ve tuvvâl kelimelerindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

[1965] “Asla terk etmeyin Vedd’i…” Adı geçen putların, Nûh kavmi nezdinde en büyük putlar olduğu anlaşılıyor. Bu sebeple “Sakın tanrılarını-zı bırakmayın!” sözünden sonra özellikle bunları zikretmişlerdir.

[1966] Bu putlar Nûh kavminden Araplara intikal etmiştir. Vedd Kelb kabilesinin, Süvâ‘ Hemezân kabilesinin, Yeğûs Mizhic kabilesinin, Ye‘ûk Murad kabilesinin ve Nesr Himyer kabilesinin putu idi. Bu sebep-le Araplar çocuklarını Abduvedd, Abduyeğûs… diye isimlendirmişlerdir. Şu da söylenmiştir: Bunlar bir kısım salih insanların isimleri idi. Bir di-ğer görüşe göre ise bunlar Âdem’in çocuklarından bir kısmı idi. Öldüler.

1 Buna göre, “Bunlar bana karşı geldiler ve (…) muazzam tuzaklar kurdular!” şeklinde değil, “Bunlar bana karşı geldiler ve ‘malı ve çocuğu kendisine zarardan başka bir şey getirmeyen ve muazzam tuzaklar kuran kişiler’e uydular.” şeklinde olur. Bu durumda, yukarıda (ده ) müfred zamir kullanılan kişi-lere şimdi (وا כ ) neden çoğul zamir kullanıldığının açıklanması gerekiyor… / ed.

İblîs, onlardan sonra gelenlere “Keşke onların heykellerini yapsanız da on-lara baksanız!” dedi. Onlar da denileni yaptılar. Bu kimseler ölünce bu kez İblîs onlardan sonra gelenlere, “Atalarınız bu putlara tapıyorlardı.” dedi, onlar da putlara tapmaya başladılar. Rivayete göre; Vedd adam suretinde, Suvâ‘ kadın suretinde, Yeğûs aslan suretinde, Ye‘ûk at suretinde, Nesr de akbaba suretinde imiş.

] 1967[ .kelimesi Vav’ın zammesiyle vudden şeklinde de okunmuştur وَدا A‘meş (v. 148/765) Yeğûs ve Ye‘ûk kelimelerini munsarif olarak yeğûsenve ye‘ûkan şeklinde okumuştur; fakat bu kıraat problemlidir. Çünkü bu iki kelime ister Arapça olsun ister yabancı olsun, her ikisinde de (kelimeyi) gayr-i munsarif kılan iki sebep vardır. Bu iki sebep ya ma‘rifelik ve fiil vezni veya ma‘rifelik ve yabancı kelime olmaktır. Belki de A‘meş, yeğûs ve ye‘ûk kelimelerinin kardeşlerinin Vedden, Suvâ‘an ve Nesran şeklinde munsarif ol-duklarını gördü de aralarındaki yakınlık sebebiyle bu iki kelimeyi de mun-sarif olarak okudu. Tıpkı א א ُ (Güneş’in aydınlığı) kelimesinin, imâle ile okunan kelimelerle birlikte gelmesi sebebiyle imâle ile okunması gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

[1968] “Saptırmışlardı” fiilindeki zamir elebaşlarına râci olup mâna şöy-ledir: Bunlar, putlara ibadete sımsıkı sarılmalarını emrettikleri bu kişilerden önce de pek çok kimseyi saptırmışlardı; yani bunlar, liderlerin saptırdığı ilk kimseler değildir. Veya onlar pek çok mümini saptırdılar; yani onların ara-sında böyle sapmış olanların sayısı pek çoktur. Saptıranların putlar olması da mümkündür. Nitekim “Ya Rabbi! Çünkü bu ‘tanrıça’lar insanlardan bir-çoğunu tamamen yoldan çıkarmış!” [İbrâhîm 14/36] âyetinde bu şekildedir.

[1969] Şayet “‘Sen de ‘sapma’dan başka bir şeylerini artırma bu zalimle-rin!’ ifadesi nereye atfedilmiştir?” dersen şöyle derim: “Dedi ki’ ifadesiyle, onun nâibi olan Vav’dan sonra Nûh’un (a.s.) sözünü hikâye etmek üzere “Ya Rabbi! Bunlar bana karşı geldiler!” ifadesi üzerine atfedilmiştir. Mâna şöyledir: Nûh (a.s.) “Ya Rabbi! Bunlar bana karşı geldiler!” dedi ve peşin-den de “Sen de ‘sapma’dan başka bir şeylerini artırma bu zalimlerin!” dedi; yani bu iki sözü söyledi. Bu iki söz nasb mahallindedir; çünkü bunlar kâle (dedi) fiilinin iki mef‘ûlüdür. Tıpkı “ Zeyd dedi ki: ‘Namaza davet için ezan okundu.’, ‘Mescidde namazını kıl.’” ifadesinde olduğu gibi. Burada Zeyd’in iki sözünü, birini diğerine atfederek aktarıyorsun.

[1970] Şayet “Hz. Nûh’un onlar için dalâlet istemesi ve bu sapıklığı ar-tırması için Allah’a dua etmesi nasıl caiz olabilir?” dersen şöyle derim: Bura-da dalâletten maksat; o kimselerin, bütün güçleriyle küfre sarılmaları ve artık imanlarından ümidin kesilmesi sebebiyle, yardımsız bırakılmaları ve lutuflar-dan mahrum edilmeleridir. Bu ise güzel bir şeydir ve bu şekilde dua edilmesi caizdir. Hatta bunun hilâfına dua etmek güzel olmaz. [28. âyetteki] “Zalimlerin ise helâkten başka bir şeylerini artırma (Allah’ım)!” duasından hareketle dalâ-letten maksadın yok olmak ve helâk olmak anlamında olması da mümkündür.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

] 1971[ א א ifadesinin başa alınması, tufanda boğulup Ateş’e so-kulmalarının başka değil, sadece kendi yanlışları yüzünden olduğunu açık-lamak içindir. א ِ ’da Mâ’nın getirilmiş olması da bu mânayı tekit etmek-tedir. İbn Mes‘ûd’un kıraatinde âyet sılanın tehiriyle min hatîâtihim mâ uğrikû (Boğulmaları kendi hatalarından dolayı idi!) şeklindedir. Bu bile yanlışları işleyen kişiyi bundan vazgeçirmeye yeter. Nûh kavminin küfrü, -her ne kadar en büyüğü olsa da- onların yaptıkları yanlışlarından sadece biriydi. Burada onların küfürleri teşhir edildiği gibi diğer yanlışları da teşhir edilmiştir. Azabı celbetme bakımından küfür ile diğer yanlışlar arasında bir fark gözetilmemiştir. Bu bakımdan günahkâr Müslüman dinin emirlerini yerine getirmede gevşek davranmamalı ve bilmeli ki her ne kadar en büyük günah olan küfür günahından uzak dursa da, kendi yanında azabı celbede-cek bir günah bulunmaktadır.

[1972] Kelime, Hemze ile א şeklinde, Hemze’nin Yâ’ya dönüşüp ona idgam olması ile hatıyyâtihim şeklinde, ayrıca hatāyâhum şeklinde okunmuştur; cins anlamında tekil olarak hatîetihim şeklinde de okunmuş-tur ki bununla inkârcılık günahının kastedilmiş olması da mümkündür.

[1973] “Ve öyle bir ateşe sokuldular ki!..” ifadesinde, âhirette ateşe so-kulmalarının, sanki boğulmalarının hemen ardından gerçekleştiği belirtil-miştir. Bunun sebebi, ateşe girmelerinin boğulmalarına yakın olması, yine ateşe girmelerinin sanki olmuş gibi şüphesiz gerçekleşecek bir olay olması-dır. Veya bununla kabir azabı murat olunmuştur. Kim suda boğulursa veya ateşte yanarsa yahut onu yırtıcı bir hayvan veya kuş parçalarsa o kişiye ka-birdeki birine dokunan azap dokunmuştur. Dahhâk (v. 105/723) ise “On-lar bir taraftan boğuluyorlardı, diğer taraftan ateşte yanıyorlardı.” demiştir.

] 1974[ אرًا (Ateş) kelimesinin nekire olması, Ateş’in durumunu büyüt-mek içindir. Veya Allah onlar için, günahlarına göre bir çeşit ateş yaratmıştır.

[1975] “Allah karşısında kendilerine bir yardımcı da bulamadılar...” ifadesi, Allah’tan başka tanrıçalar edinmeleri sebebiyle onlara tarizde bulunmakta; o tanrıçaların, kendilerine yardım etmeye güçlerinin yetmeyeceğini söylemekte ve onlarla alay etmektedir. Sanki şöyle demiştir: Onlar, kendilerine yardım ede-cek ve kendilerini Allah’ın azabından kurtaracak Allah’tan başka tanrıçalar bu-lamadılar. Tıpkı “Yoksa bunların, kendilerini Bize karşı savunacak tanrıları mı varmış? Onlar kendilerine bile yardım edemez!.” [Enbiyâ 21/43] âyetindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

] 1976[ אر kelimesi, umumi nefiy anlamında kullanılan (yurt tutan) دَisimlerden biridir. Meselâ; (“Evde ev sakini namına hiç kimse yok!” an-lamında) mâ bi’d-dâri deyyârun ve deyyûrun denilir. Kayyâm - kayyûm gibi. Deyyâr; ed-devr veya ed-dâr kökünden fey‘âl veznindedir. Aslı deyvârdır. Buna seyyid (efendi) ve meyyit (ölü) kelimelerinin aslına1 yapılan şey yapıl-mıştır. Eğer fe‘‘âl vezinden olsaydı devvâr olurdu.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

[1977] Şayet “Hz. Nûh, onların çocuklarının inkâr edeceklerini nereden biliyordu; henüz ve doğumları sırasında onları nasıl inkârcılıkla niteleyebil-miş?” dersen şöyle derim: Hz. Nûh onların arasında dokuz yüz elli sene kal-mıştır [Ankebut 29/14]. Onları denemiş, onlarla yemiş içmiş, onların tabiatları-nı, hâllerini iyice tanımıştır. Onlardan çocuğu olan, onu Nûh’un yanına getirir ve ona “Bundan uzak dur, yalancının tekidir! Babam da beni ondan sakındır-mıştı.” derdi; büyükler ölür, küçükler de aynı tarz üzere yetişirlerdi. Ayrıca Al-lah Nûh’a, “Senin kavminden şu ana kadar iman edenlerden başka hiç kimse iman etmeyecek” [ Hûd 11/36] diye haber vermişti. “Haram-helâl dinlemeyen inkârcı nankörlerden başka da çocukları olmaz!” sözü; ‘Büyüyünce günah işle-yecek ve inkâr edecek çocukları olur bunların!’ anlamındadır. Dolayısıyla Hz. Nûh onları, ileride olacakları bir şeyle vasıflandırmıştır. Tıpkı Peygamber’in (s.a.) men katele katîlen fe-lehû selebuhû (Kim bir maktûlü öldürürse, üzerinde-kiler kendisinin olacak!) sözündeki gibi.2[Tirmizî, “Ebvâbü’s-siyer”, 13]

2 Hz. Peygamber’in Bedir savaşı öncesi savaşçıları motive etmek amacıyla söylediği bu sözde; ‘maktûl ( ِ َ )’ denilenler, o an hayatta idiler. Ama karşı ordudan katledilecek kişiler mutlaka çıkacağı için, sonuçta o duruma varacak olmaları hasebiyle (yani bi‘tibâri mâ yeûlu ileyh) kendilerinden maktülmüş gibi bahsedilmiştir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

[1978] “Anamı, babamı…” Hz. Nûh’un babası Lemek b. Müteveşlih, annesi ise Şemha bnt. Enûş idi. İkisi de mümindi. [ي ا [diye bahsedilenlerin وHz . Âdem ve Havva olduğu da söylenmiştir. Hüseyin b. Ali ( v. 61/680) [‘anamı, babamı’ anlamındaki ي ا kelimesini] ve li-veledeyye (iki oğlumu) diye وokumuştur; bu durumda Nûh (a.s.), Sâm ve Hâm’ı kastetmiş olur. َ keli-mesine ‘benim evim’, ‘mescidim’, ‘gemim’ gibi anlamlar verilmiştir.

[1979] Hz. Nûh, -duaya daha lâyık, duasını daha çok hak eden kimseler oldukları için- öncelikle ve özellikle kendisiyle akrabalık bağı olanları zik-retmiş, sonra bütün mümin erkek ve kadınları zikretmiştir.

] 1980[ אرًا َ َ helâk anlamındadır. [1981] Şayet “Nûh kavmi tufanda boğuldukları sırada çocukları ne

yaptı?” dersen şöyle derim: Çocukları da kendileriyle beraber boğuldu; ama bu onları cezalandırma şeklinde olmadı. Nitekim normal zamanlarda da çocuklar çeşitli ölüm sebeplerinden biri ile ölebilmektedir. Boğularak veya yanarak ölen nice çocuk vardır. Tufanda çocukların boğulması, çocuk-larının boğulduğunu gören anne ve babalar için azabın artmasına sebep ol-muştur. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “(Deprem, yangın vs. gibi bir belâ geldiğinde) insanlar aynı tarz üzere helâk edilirler; fakat (kıyamet günü diriltildiklerinde mahşer yerine iman ve niyetlerine göre) farklı şekillerde gelirler.” [Müslim, “Kitâbü’l-Fiten”, 8] Hasan-ı Basrî’ye bu husus sorulduğunda şöyle demiştir: “Allah suçsuz olduklarını bildiği için o çocukları, kendileri-ne azab etmeksizin (acısız, sızısız) helâk etmiştir.” Şu da söylenmiştir: Allah kırk veya yetmiş sene Nûh kavminin kadınlarının rahimlerini kısırlaştırmış ve babalarının sulblerini kurutmuştu. Dolayısıyla, boğuldukları sırada içle-rinde çocuk yaşta hiç kimse yoktu.

[1982] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki: “Her kim Nûh sûresi-ni okursa Hz. Nûh’un davetini duymuş ve ona icabet etmiş müminlerden olur.”

Bu bölümü tek başına aç →