KEŞŞÂF TEFSİRİ

Neml Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mekke’de nâzil olmuştur, 93 âyettir.-94 âyet olduğu da söylenmiştir.-Rahmân Rahîm Allah'ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

renin âyetlerine işarettir. “Apaçık Kitap” ya Levh-i Mahfûz’dur ve apaçık oluşu, olacak her şeyin onda yazılı bulunması ve onun bunları kendisine bakanlara açıklıyor olmasıdır. Ya bu sûredir ya da Kur’ân’dır. Bu ikisinin apaçık oluşu ise kendilerine tevdî edilen ilim, hikmet ve kanunlardır ve her ikisinin mu‘cizeliği de belli ve aşikârdır. Âyetlerin Kur’ân’a ve ‘apaçık kitab’a izafe edilmesi âyetlerin mehâbet ve azametini göstermek bakımındandır; çünkü azametli olana izafe edilen ona bağlı olarak azamet kazanır.

[1787] Şayet“Neden apaçık kitap ‘apaçık bir kitap’ şeklinde nekire kı-lınmıştır?2” dersen şöyle derim: Nekirelik kitabın müphem bırakılması ve böylece bunun kitap için daha ziyade azamet ifade etmesi içindir. Tıpkı ِ رِ ِ َ ْ ُ כٍ ِ َ َ ْ ِ قٍ ْ ِ ِ َ ْ َ (Doğruluğun hâkim olduğu bir ortamda, muktedir bir hükümdarın huzurundadırlar. [Kamer 54/55]) âyetinde olduğu gibi.3

[1788] Şayet“Kur’ân’ın kastedilmesi hâlinde, bu “apaçık kitap”ın Kur’ân üzerine atfedilmesi nasıl açıklanabilir?” dersen şöyle derim: Bu tıpkı senin hâzâ fi‘lu’s-sehıyyi ve’l-cevâdi’l-kerîm (Bu, bir sehāvet ehlinin, değerli bir cö-merdin fiilidir.) sözünde olduğu gibi [anlamları aynı kapıya çıkan] iki sıfattan bi-rini diğerine atfetmene benzer; çünkü Kur’ân, önündekini tasdik edici olarak indirilmiş mübarek bir kitap olup, onun hükmü, bağımsız olarak övgü be-lirten sıfatlar hükmündedir. Böylece sanki “Bu âyetler, parça parça indirilen mübarek kitabın, apaçık bir bitabın âyetleridir.” denmiş olmaktadır. İbn Ebû Able merfû‘ olarak ve kitâbun mubînun şeklinde okumuştur ki, bunun takdi-ri, ve âyâtu kitâbin mubînin (ve apaçık bir kitabın âyetleridir) şeklindedir ve muzāf hazfedilip muzāfun ileyh [i‘râb cihetinden] onun yerine getirilmiştir.

1 Yani normal, kalın tonla da, kesreye yakın ince bir tonla da. / çev.2 Yani neden Yûsûf, Şu‘arâ ve Kasas sûrelerindeki gibi el-kitâbi’l-mubîn buyrulmamıştır; “Apaçık Kitap”

yerine “apaçık bir kitap” denmesi, bu vasfa sahip başka kitaplar da olabileceğini göstermiyor mu? / ed. 3 Melîkin şeklindeki nekire yapılanma, Allah’ın emsalsiz bir iktidara malik olduğunu ifade etmektedir. / çev.

[1789] Şayet“Bununla [yani, ‘Bunlar Kur’ân’ın ve apaçık bir kitabın âyetleridir.’ demek-le] “Bunlar kitabın ve apaçık bir Kur’ân’ın âyetleridir.” [ Hicr 15/1]) demek arasın-daki fark nedir?” dersen şöyle derim: Ma‘tūf ile ma‘tūfun aleyh arasındaki öne geçme - sona kalma dışında fark yoktur. Bu da iki türlü olur: Biri tesniye1 hük-mündedir ki bunda bir tarafın diğer tarafa tercihi söz konusu değildir. Diğerinde ise tercih söz konusudur. İlkinin örneği, ا ً ُ َאبَ ْ ا ا ُ ُ ٌ وَادْ ِ ا ُ ُ -Affet!” de“) وَyin ve kapısından saygıyla eğilerek girin... [A‘râf 7/161]) ve ا ُ ُ ا وَ ً ُ َאبَ ْ ا ا ُ ُ وَادْ ٌ ِ (Kapısından da saygıyla eğilerek girin ve “Affet!” deyin... [Bakara 2/58]) âyet-leridir ki, sadedinde bulunduğumuz âyet de bu kabildendir. İkincisinin örneği ise ِ ْ ِ ْ ُ ا ُ وَأوُ ِכَ َ َ ْ َ وَا ُ َ إِ َٰ َ إِ ُ ُ أَ َ ا ِ َ (Allah, kendisinden başka tanrı olmadığına şahitlik etmektedir. Melekler ve -adaletten ayrılmayan- ilim sahipleri de şahitlik etmektedir ki O’ndan başka tanrı yoktur... [Âl-i İmrân 3/18]) âyetidir.2

Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

2. O müminlere kılavuz ve müjdedir ki;
Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

dırlar), zekâtı verirler; Âhirete yakînen iman edenler de onlardır. ى [1790] َ ْ ُ وَ ى ً ُ ifadesi ya nasb ya da ref‘ konumundadır. Nasb i‘râbı

hâl olarak vuku bulmuştur; “kılavuz ve müjdeci olarak” demektir ki, cümlenin âmili, כ (şu) ifadesinde yer alan işaret anlamıdır. Ref‘ i‘râbınınsa üç türlü açı-lımı vardır: [Birincisi, hazfedilmiş bir mübtedânın haberi olarak] ى َ ْ ُ ى و ً ُ َ

ِ (O âyet-ler müminlere bir kılavuz ve rehberdir.) takdiri üzeredir. [İkincisi] “âyetler”den bedel olmak üzere, [üçüncüsü de] haberden sonra haber takdiri üzere yapılanır; yani [bu sûre] birtakım âyetleri ve hidayetle birlikte müjde olmayı içinde barın-dırmaktadır. Âyetlerin müminlere hidayet olmasındaki anlam3 ise, müminlerin hidayetini artırıcı olmalarıdır. Nitekim Allah Teâlâ “İman edenlere gelince [inen sûre] onların imanını artırmıştır.” [Tevbe 9/124] buyurmuştur.

[1791] Şayet“Ahirete yakinen iman edenler de onlardır.’ ifade-sinin, öncesiyle irtibatı nedir?” dersen şöyle derim: Bunun ا’nin sılası cümlesinden sayılması da, cümlenin tamamlanıp, bunun ara cümle olması da muhtemeldir. Buna göre adeta, “İman edip, nama-zı dosdoğru kılma ve zekâtı verme gibi yararlı işler yapanlar var ya, 1 İkileme, yani aynı şeyin iki farklı şekilde söylenmesi. / ed.2 İkinci örnekte, Allah’ın varlığına ve birliğine şahitlik eden üç şey vardır; ve bunlar bir rüçhan gözetilerek

sıralanmışlardır: Allah, melekleri ve dürüst âlimler. / ed. 3 Çünkü mümin zaten hidayettedir… Ancak doğru yolu bulmak her zaman o yolda gidildiğini göster-

mez; ihtidâ hayatın sonuna kadar korunması gereken zorlu bir hâldir. Nitekim hidayet kelimesi (i) doğ-ru yolu göstermek, (ii) doğru yola getirmek, (iii) doğru yolda sabit tutmak anlamlarına gelir ki ihdinâ diye dua ederken, kişinin durumuna göre bunlardan biri geçerli olmaktadır. / ed.

işte Âhirete kesin olarak inananlar onlardır.” denmiş olmaktadır ki makbul gö-rüş budur. Nitekim bunun başlangıç cümlesi olarak kurulup, ْ ُ [onlar] mübte-dâsının tekrarlanması ve sonuç olarak mânanın “Ahirete yakinen inananlar an-cak iman ve sâlih ameli birleştiren bu kimselerdir; çünkü âkıbet endişesi onları zor işleri üstlenmeye güdülemektedir.” şeklinde olması da buna delildir.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

[1792] Şayet“Allah onların amellerinin cazip kılınmasını ‘Bu yaptıkla-rını Şeytan kendilerine cazip göstermiş ve...’ [Neml 27/24] âyetinde Şeytan’a isnat etmişken, burada nasıl kendi zatına isnat etmektedir?” dersen şöyle de-rim: Bu iki isnat arasında fark vardır. Şöyle ki; bunun Şeytan’a isnat edilmesi hakikat iken, Aziz ve Celil olan Allah’a isnadı mecazdır. Bu mecazın da Beyan ilminde iki tarzı vardır: Birincisi bunun isti‘âre denilen mecaz türünden ol-ması, ikincisi ise hükmen mecaz sayılan türden olmasıdır. Birinci tarz şudur ki Allah, onları uzun ömür ve bol rızıkla faydalandırdığında onlar, Allah’ın kendilerine ettiği bu in‘âm ve ihsanı, şehevî arzularına uymaya, şımarmaya, konfor ve refahı tercih etmeye ve lâzım gelen ağır sorumluluklardan ve yoru-cu meşakkatlerden kaçmaya vesile kıldıkları için, adeta Allah böylece onların amellerini kendilerine cazip kılmış olmuştur. Nitekim melekler (salevâtu’llāhi ‘aleyhim): “Ama Sen onları ve atalarını öyle yaşattın ki, sonunda Seni anmayı unuttular ve...” [Furkān 25/18] derken buna işaret etmektedirler. İkinci tarz da şudur: Allah’ın Şeytan’a mühlet tanıyıp onu bunlara [amellerini] cazip kılacak kadar serbest bırakması, cazip kılma işi için açık bir ilgi bağı oluşturmakta ve böylece ‘cazip kılma’ Allah’a nispet edilmektedir; zira bazı ilgi bağları hükmî mecazı geçerli kılar.1 Şu da söylenmiştir: Bu ameller, işlenmesi gereken hayır işlerdir; Allah bu amelleri onlara cazip kılmıştı, fakat onlar bu amellere karşı ‘amehe [yani basiret körlüğüne] saplanmışlar; kör ve ilgisiz kalarak, sapmışlardır. -Bu, Hasan-ı Basrî’ye [v. 110/728] nispet edilir.- ‘Ameh yoldan çıkan kişinin hâline benzer bir şaşkınlık ve tereddüttür. Rivayete göre bedevinin biri, bir pazar yerine girmiş; tabiî, daha önce hiç pazar görmediği için raeytu’n-nâse ‘amihîne (İnsanları şaşkın şakın bir oraya bir buraya giderlerken gördüm!) demiş2 ve işlerinde ve uğraşlarında tereddütlü halde, demek istemiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

selerin davranışı gibi gözükmüştür. / ed.

[1793] “Kötü azap !..” Yani Bedir günü öldürülmek ve esir alınmak!.. “En çok zarar edecek olanlar...” İnsanların en şiddetli zarar görecek olan-ları… Zira iman etmiş olsalardı, bütün ümmetlere şahitlik yapacaklardan olacaklardı. Binaenaleyh, kurtuluşu ve Allah’ın mükâfatını kaybetmenin yanı sıra, bunu da kaybetmişlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

[1794] “Bu Kur’ân” öyle bir “ilim sahibinin,” öyle bir “hikmet sahi-binin” katından “seninle buluşturulmaktadır” yani sana verilmekte, sana telkin edilmektedir ki [sorma gitsin]… ‘Alîm ve hakîmin nekire gelmesinin anlamı budur.

[1795] Bu âyetle Allah, bu âyetin sonrasında bazı kıssalar sevk etmeyi amaçlamakta ve bundaki hikmetinin latif ve ilminin dakik mânaları için yol açmakta, ön hazırlık yapmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

-zarfı gizli bir fiil ile nasbedilmiş olup, o da Uzkur (Hatır [hani] إذ [1796]la.) fiilidir. Allah Teâlâ, bunun peşi sıra adeta “O’nun hikmetinin ve ilminin nişanelerinden biri olarak Mûsâ’nın hayat hikâyesini de belle!” demektedir. in [Neml 27/6] ismiyle nasbedilmiş olması da caizdir. Rivayete göre’إذMûsâ (a.s.)’ın beraberinde karısından başkası olmamakla birlikte,1 Allah o kadını “aile” künyesiyle isimlendirmişti. Böylece hitabın devamı çoğul lâfzı ile bu minval üzere gelmiştir ki, o da “Siz burada kalın!” [TāHâ 20/10; Kasas 28/29] ifadesidir.

[1797] Şihâb şule, kabes de “kor hâline gelmiş [yahut alınmış] ateş” de-mektir. Allah’ın [“bir ateş koru” anlamında] şihâbı kabese muzāf kılması2 ateşin bazen kor olup bazen olmaması sebebiyledir. [“Bir kor ateş” anlamında] tenvinli okuyan ise kabesi “kor” anlamı taşıyan şeyden bedel veya sıfat kılmış olur. Haber yolun durumuna dair haber verilen şey demektir; çünkü Hazret-i Mûsâ yolu kaybetmiş bulunuyordu.

1 Tevrat’a göre Mûsâ’nın karısı Tsippora ile birlikte ilk doğan oğlu Gerşom da bulunuyordu [Çıkış 2: 22]. / çev.2 Nâfi‘, İbn Kesîr, Ebû Amr, İbn ‘Âmir ve Ebû Ca‘fer tenvinsiz olarak bi-şihâbi kabesin şeklinde izâfetle

okumuşlardır. Zemahşerî’nin tercihi de ekseriyetle Haremeyn’in kıraati doğrultusundadır. / çev.

[1798] Şayet“Size oradan ya bir haber getireceğim...” [Neml 27/7] ifa-desiyle, “Umarım oradan size bir haber... getiririm” [Kasas 28/29] ifadesi birbiriyle uyuşmazlık sergiliyor gibidir; çünkü bunlardan biri umut, diğeri ise kesin bilgi ifade etmektedir?” dersen şöyle derim: Bazen olur ki, ümit besleyen, ümidi kuvvetli olduğunda, başarısızlığı da hesaba katacak şekilde: “Şöyle yapacağım; şöyle olacak” diyebilir.

[1799] Şayet“Neden Allah Teâlâ “ileride yapma” anlamı veren Sîn’i ge-tirmiştir?” dersen şöyle derim: Bu, geç kalsa da [eninde sonunda] ateşi ken-dilerine getireceğine dair ailesini hazır konuma getirmek yahut mesafenin uzak olması sebebiyledir.

[1800] Şayet“Neden Allah Teâlâ, Vâv (ve) yerine ev (yahut) edatını getir-miştir?” dersen şöyle derim: Burada ümit, Hazret-i Mûsâ’nın her iki ihtiyacı birlikte başaramadığı takdirde [hiç olmazsa] birisinden; ya yolu bulmaktan ya da ateşi elde etmekten mahrum kalmayacağı esası üzerine bina edilmiştir ki, bu da iki mahrumiyeti birden kuluna neredeyse hiç yaşatmayacağına dair Allah’ın genel kanununa güvenmekten ötürüdür. Hazret-i Mûsâ ateşi elde edeceğine dair bu sözü söylediğinde, iki izzetten ibaret olan her iki ihtiyacını da, yani hem dünya hem de Âhiret izzetini birlikte elde edeceğini nereden bilecekti?

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

[1801] [ki / diye anlamındaki] ْأن açıklama edatıdır; çünkü seslenmede söyle-me anlamı vardır. Buna göre mâna: “O Mûsâ’ya: ‘... mübarek kılınmıştır’ diye söylendi.” şeklindedir. Şayet “Bunun, Enne’nin şeddesiz kılınmış yapısı olan ْأن olması ve ...َرِك ُ ُ ِ دِىَ ُ (“Ateştekiler ve ateşin çevresindekiler mübarek kılın-mıştır” diye seslenildi) şeklinde bir cümle takdir edilerek, [ kelimesindeki] zami-rin zamir-i şan [durum / tembih zamiri] olması caiz midir?” dersen şöyle derim: Hayır; çünkü bu durumda [fiilin başında] mutlaka bir ْ َ edatının bulunması ge-rekir. Şayet“Peki bu, ْ َ edatının gizli takdir edilmesine binaen de olmaz mı?” dersen şöyle derim: Bu sağlıklı olmaz; çünkü o bir alâmet olup hazfedilemez.

[1802] “Ateştekiler ve onun çevresindekiler mübarek kılınmıştır” ifa-desi, ateşin olduğu yerdekiler ve bu mekânın çevresindekiler mübarek kılınmıştır anlamındadır. O ateşin mekânı da ateşin hâsıl olduğu bölge olup, Allah Teâlâ’nın “[Oraya varınca] o mübarek bölgede yer alan vadinin sağ yamacındaki ağaç tarafından [“Ey Mûsâ! Âlemlerin Rabbi Allah, şüphesiz Be-nim!” diye] seslenildi.” [Kasas 28/30] sözünde zikri geçen mübarek bölgedir.

Übeyy b. Kâ‘b’ın [v. 33/654] tebâraketi’l-ardu (Orası mübarek kılınmıştır.) şek-lindeki kıraati de buna delâlet etmektedir. Übeyy’den bûriketi’n-nâru (Ateş mübarek kılınmıştır.) şeklinde bir kıraat da rivayet edilmiştir. Gerek bölge-nin gerekse çevresindekilerin, sayesinde mübarek kılındıkları şey, burada dinî bir işin meydana gelmiş olmasıdır ki o da Allah’ın Mûsâ ile konuşması, onu kendisinden insanlara önemli haberler ileten bir peygamber [nebî] kılması ve onun elinde mu‘cizeler sergilemesidir. Bazı mekânlarda yenilenip duran nice hayırlar vardır ki Allah, o hayırların bereketini ve o bereketin eserlerini o mekânların en ücra ve uzak yerlerine kadar dağıtıp yaydığına göre, bu [müba-rek] bölgede cereyan etmiş olan böylesine muazzam bir işe ne demeli?

[1803] Mübarek kılınanlardan maksadın Mûsâ ve oradaki melekler ol-duğu da söylenmiştir; fakat açık olan şudur ki mübarek tabiri o yerde ve bu vadide ve bu ikisinin Suriye arazisine düşen çevrelerinde bulunanların tümü hakkında genel bir ifadedir. Zaten “Onu ve Lût’u kurtarıp [sadece malum millet için değil] âlemler için bereketli kıldığımız topraklara ulaştırdık.” [Enbiyâ 21/71] âyetinde Allah Teâlâ, Suriye arazisini bereketlerin nişanesi kıl-mış olup, böyle olması da yaraşmıştır. Dolayısıyla bu diyar, peygamberlerin -salevâtu’llāhi ‘aleyhim- gönderildiği, vahyin indirildiği, onların dirilerinin de ölülerinin de toplandığı mahaldir.

[1804] Şayet“Mûsâ geldiği esnada Allah’ın hitabının bu şekilde başlaması-nın anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bu, bütün bir Suriye diyarına bereketin kendisinden yayıldığı muazzam bir işe hükmedildiğine dair kendisine verilmiş bir müjdedir. “Âlemlerin Rabbi Allah her tür eksik ve kusurdan münezzehtir!” ifadesi de Mûsâ (a.s.) için bundan ötürü bir hayrete düşürme ve bu işi dileye-nin, var edenin âlemlerin Rabbi olduğuna dair bir bildiri olup, bu olmakta olanın yüce hususlardan ve büyük işlerden sayıldığına ilişkin bir uyarıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

ifadesindeki zamirin şan [durum ve tembih] zamiri (Gerçek şu ki) إ [1805]olması caizdir; yani durum şu ki, “Ben Allah’ım!” Buna göre ُ ا َא mübtedâ أَve haber olup, ُ כِ َ ْ ا ُ ِ َ ْ ا ifadeleri de haberin iki sıfatıdır. Zamirin, önce-sinin kendisine delâlet ettiği şeye râci olması da caizdir; yani “Seninle konuş-makta olan Ben’im” demektir ki, “Allah” ifadesi “Ben”in açıklaması, “Aziz” ve “Hakîm” ifadeleri de bu açıklananın iki sıfatı olmaktadır. Bu, Allah’ın Mûsâ’nın eliyle mu‘cize gösterme isteğine ait bir ön hazırlıktır. Allah Teâlâ “Ben güçlü-yüm, asâyı yılana dönüştürme gibi idraklerden uzak şeylere kadirim, yapmakta olduğum her şeyi bir hikmet ve plânla yapanımdır Ben.” demek istiyor.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

[1806] Şayet“Asanı da at!” ifadesi ne üzerine atfedilmiştir?” dersen şöyle derim: “... mübarek kılınmıştır” ifadesi üzerine atfedilmiştir; çünkü mâna: “Ateştekiler mübarek kılınmıştır ve ‘Asanı at!’ diye seslenildi.” şek-linde olup, bunların her ikisi de “seslenildi” ifadesinin tefsiridir. [Dolayısıyla] mâna, “Ona ‘Ateştekiler mübarek kılınmıştır’ denildi ve yine ona, ‘Asanı at!’ denildi” şeklindedir. Bunun delili de tefsir edatının tekrarlanmasına dayalı olarak Allah Teâlâ’nın: “Ey Mûsâ! Âlemlerin Rabbi Allah, şüphesiz Benim!’ diye...” [Kasas 28/30] sözünden sonra “Asanı da at!’ diye...” [Kasas 28/31] bu-yurmasıdır. Bu tıpkı senin ketebtu ileyke en-hucce ve eni‘temir (Sana ‘Haccet ve umre yap’ diye yazdım.”) demene benzer ki sen, bunu istersen en-hucce va‘temir (“Hac ve umre yap diye...”) şeklinde de söyleyebilirsin.

[1807] Hasan-ı Basrî [medd-i lâzımın doğurduğu] iki sâkinin buluşmasın-dan kaçmaya çalışıp da şe’ebbetun ve de’ebbetun diye telâffuz eden kimsenin lügatini esas alarak cee’nnun şeklinde okumuştur. Nitekim Amr b. Ubeyd’in [v. 144/761] vele’d-da’allîne [Fâtiha 1/7] şeklinde okuması da bu kabildendir.

[1808] “Arkasına bile bakmadan...” [Yani] dönmeksizin.[Örneği]: Kaç-tıktan sonra tekrar dönüp hamle yaptığında savaşçı için ‘akkabe’l-mukātilu (Savaşçı geri döndü.) denir. Nitekim şair şöyle söylemiştir:

“Yok mu savaşa tekrar dönecek biri?” dendiğinde dönmediler!Savaşın şiddet gününde hiçbir savaş menziline de konmadılar!

[1809] Hazret-i Mûsâ sırf bunun [asanın yılana dönüşmesinin] kendisine kastedilen bir işten ötürü olduğunu zannettiği için korkuya kapılmıştı, ki “Benim katımda elçiler korkmaz.” ifadesi de buna delâlet eder.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

-lâkinne (fakat) anlamındadır; çünkü hiçbir pey ,(ancak) إ [1810]gamberin korkmaması gerektiği bildirilince bu, bir şüphenin filizlen-mesine yol açmış, Allah da bunu istisna tarzıyla bertaraf etmiştir. Mâna, “Fakat içlerinden zulmedenler müstesna...” şeklindedir,

yani Âdem, Yûnus, Dâvûd, Süleyman ile Yûsûf ’un ağabeylerinin yanı sıra, Mûsâ’dan sâdır olan ‘Kıptî’yi yumruklayıp ölümüne yol açma’ gibi -pey-gamberler hakkında caiz görülen küçük bir günahın sadır olduğu- kimseler müstesna, demektir. Bu tür bir tarizle Mûsâ tarafından vücut bulan şeyin, alıntılanması latif olan tarizlerden olduğunun kastedilmesi yakın bir olası-lıktır ki Allah Teâlâ bunu “zulüm” diye isimlendirmiştir. Nitekim Mûsâ da: “Ya Rabbi! Gerçekten kendime zulmettim, bağışla beni.” [Kasas 28/16] demişti.

[1811] [Âyetteki] hüsn ve sû’, tövbe güzelliği ve günahın çirkinliğidir. Tembih edatıyla e-lâ men zaleme (Bakın! Kim zulmeder de...) şeklinde de okunmuştur. İsmet’in, Ebû Amr’dan rivayetinde kelime hasenen (iyi/güzel) şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

[1812] “Dokuz mu‘cize dâhilinde...” Bu bir başlangıç cümlesi olup, harf-i cerin taalluk ettiği şey hazfedilmiş bir fiildir. Buna göre mâna, “Dokuz mu‘ci-ze dâhilinde Firavun’a git.” şeklindedir. Bunun benzeri şairin şu şiiridir:

“Yemeğe!..” dedim de, içlerinden biri şöyle dedi:Biz, yemek konusunda insanları kıskanan bir grubuz.

[1813] Mânanın, “Asanı at ve dokuz mu‘cize dâhilinde; yani dokuz mu‘cize kapsamında ve kategorisinde olmak üzere elini [koltuğunun altına] sok.” şeklinde olması da caizdir. Yalnız, o zaman biri şöyle diyebilir: Mu‘ci-zeler on bir kadardı, bunlardan ikisi el ve asadır, dokuzu ise denizin yarıl-ması, tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar, kan, kıtlık, sahralarında malların mahvı, ve ekinlerinde noksanlık.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

[1814] el-Mubsiratu delilliği apaçık olan demektir. Görme fiili o mu‘cizele-re tahsis edilmiş ise de gerçekte bu, o mu‘cizeleri tefekkür edenlere mahsustur; çünkü onlar o mu‘cizelerle içli dışlıydılar ve o mu‘cizeleri inceleyip, tefekkür etmeleri sebebiyle onların bir sebebi konumunda olmuşlardı. Gerçek mâna-da “görme” ile akıl sahiplerinin tamamı içerisinden o mu‘cizeleri inceleyecek olan her bir kimsenin ve yine “Vicdanları bunlara yakînen inandığı halde...” [Neml 27/14] âyeti sebebiyle Firavun ve ileri gelenlerinin görmesinin kastedil-mesi de caizdir. Yahut âyetler [bizzat] görüyor ve doğru yola iletiyormuş gibi [kapalı isti‘âreye konu] kılınmış olmaktadır; çünkü körler doğru yolu bulamazlar ki

başkalarını doğru yola iletsinler! Arapların, kelimetun ‘aynâu (güzel gözlü söz) ve kelimetun ‘avrâu (tek-gözlü söz) demeleri de bu kabildendir; çünkü güzel söz irşat eder, kötü söz ise azdırır. Bunun benzeri “O da demişti ki: ‘Aslında, sen bunları göklerin ve yerin Rabbinin, gözlerinizi açacak birer gösterge olarak indirmiş olduğunu biliyorsun...” [İsrâ 17/102] âyeti olup, Al-lah Teâlâ tıpkı bu mu‘cizeleri “görme” ile betimlediği gibi, o mu‘cizeleri de “açıklık” ile betimlemiştir. Ali b. Hüseyin Radıya’llāhu ‘Anhumâ ve Katâde [v. 117/735] mebsaraten şeklinde okumuşlardır ki bu, mecbenetun (korkunç yer), mebhaletun (cimrilik mahalli) ve mecferatun(şehvet kırıcı) kelimelerine benzemektedir; yani görmenin, düşünmenin çokça olduğu yer demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

א [1815] َ ْ َ َ ْ َ ْ ْ ifadesindeki Vav, hal Vav’ı olup, sonrasında gizli bir وَا َ edatı vardır. el-‘Uluvvu Hazret-i Mûsâ’nın getirdiklerine inanmaya eyvallah etmeyip, dikleşmek demektir. Tıpkı Allah Teâlâ’nın: “Fakat büyüklüklerine yediremediler; çünkü [ Mısır’da] egemen kavim onlardı. ‘Bizim gibi iki insana mı iman edip bağ-lanacağız, hem de kavimleri bizim kulumuz-kölemiz iken?!’ dediler” [Mü’minûn 23/46-47] buyurduğu gibi. Zamme ve kesre ile ‘uliyyen ve ‘iliyyen şeklinde de okun-muştur. Tıpkı [ Meryem 19/8’de] ‘utiyyen ve ‘ıtiyyen şeklinde okunduğu gibi.

-kelimesinin zikredilmesinin1 faydası şudur: Onlar bu mu‘cizele أ [1816]re kalplerinde ve gönüllerinde kesin bir iman beslerken dilleriyle inkâr ediyorlardı. İstîkān (içsel inanış), îkān (kesin inanma) kavramından daha mübalağalıdır. [Âyet-ler için kullanılan] el-mubsiratu (gerçeği gösteren) ifadesine karşılık, [kâfirlerin] el-mu-bînu (apaçık) ifadesi getirilmiştir.2 Âyetlerin, ‘Allah katından gelmiş vâzıh, apaçık mu‘cizeler olduğuna’ kesinlikle inanıp bunu içselleştirdikten sonra, demagoji ya-parak bunları ‘hiçbir şüpheye mahal olmayacak derecede apaçık, ayan beyan bir sihir’ olarak niteleyen birinin zulmünden daha çirkin bir zulüm olabilir mi!?

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

[1817] “Bir tür ilim,” yani bir parça ilim veya yüce ve çok miktarda bir ilim [verdik].1 Yani içlerindeki itminanın açıkça “vicdanları” ifadesi kullanılarak anlatılmasının. Normalde ا -şek وا

linde ifade edilebilirdi. / ed.2 Yani Allah’ın “gerçeği gösteren” dediği âyetleri bunların da -böyle olduklarına gönülden inandıkları hal-

de- “aşikâr sihir” diye niteledikleri belirtilmiştir. / ed.

[1818] Şayet “Burada1, a‘taytuhû fe-şekera ve mena‘tuhû fe-sabera (Ona verdim teşekkür etti; vermedim, sabretti.) demen örneğindeki gibi Vav yerine Fâ’nın gelmesi gerekmiyor mu?” dersen şöyle derim: Gayet tabiî, fakat onun Vav ile atfedilmesi, Dâvûd ve Süleyman’ın söylediklerinin, ilim verilmesinin onlarda oluşturduğu şeylerin bir kısmı ve onun gereklerinden [sadece] biri ol-duğu bilincini kazandırmaktır; Allah Teâlâ bunu gizlice takdir etmiş, sonra hamdi buna atfetmiş ve adeta şöyle buyurmuştur: “Gerçek şu ki, biz o ikisine bir ilim verdik, onlar da o ilimle amel ettiler, onu öğrettiler ve ondaki nimet ve fazileti hakkıyla tanıdılar ve “Her ikisi de ‘[mümin kullarının birçoğuna] Bizi üstün kılan Allah’a hamdolsun!’ dediler.” Üstün kılındıkları bu ‘birçokları’ ise, kendisine hiç ilim verilmeyenlerdir yahut kendisine Dâvûd ile Süleyman’ınki kadar ilim verilmeyenlerdir. Burada, bu ikisi birçoklarına üstün kılındığı gibi, birçoklarının da bu ikisine üstün kılındığı anlamı vardır.

[1819] Bu âyette ilmin şeref ve yüceliğine, ilmi [gerektiği gibi] taşıyanların, ilim erbabının ileride/önde geldiğine, ilim nimetinin nimetlerin en yüce ve kıs-metlerin en bereketli türünden olduğuna ve her kime ilim verilmişse ona Allah’ın kullarından birçoğuna kıyasla üstünlük verilmiş olduğuna dair bir delil vardır. Nitekim Allah Teâlâ, “...[ki Allah, içinizden iman edenleri] ve kendilerine ilim veri-lenleri derece derece [yükseltsin]” [Mücâdile 58/11] buyurmuştur. Resûlullah (s.a.) da âlimleri, sırf şeref ve rütbe itibariyle peygamberlere yakın olmaları sebebiyle “peygamber vârisleri” [Ebû Dâvûd, “İlim”, 1] diye isimlendirmiştir; çünkü peygam-berlerin gönderiliş hikmetini gerçekleştirenler onlardır. Âyette ayrıca bu üstün nimetten ötürü âlimlere gereken birtakım görevlere yer verilmiştir ki, âlimlerin başkalarından üstün olmaları adına kendilerine verilenlere karşılık Allah’a ham-detmeleri gereği bunlardandır; âyette âlimin, birçoklarına kendisi üstün kılınmış olsa da, birçoklarının da kendisine üstün kılındığı inancını taşıması ve alçakgö-nüllülük göstermesi gerektiği hatırlatılmaktadır. “Herkes Ömer’den daha fakih be!..” diyen Hazret-i Ömer ne güzel söylemiş!

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

[1820] Hazret-i Dâvûd’un diğer oğulları –ki bunlar on dokuz tane idi- değil de Süleyman Dâvûd’un peygamberliğine ve saltanatına mirasçı olmuştu. Dâvûd en çok ibadet eden, Süleyman da en âdil kararı veren ve Allah’ın nimetine en çok şükreden kişi idi.

1 Yani neden fe-kālā (onlar da dedi ki) yerine א .buyruldu? / ed (şöyle dediler) و

[1821] “Şöyle demişti...” [Süleyman’ın böyle söylemesinin sebebi] Allah’ın nimetini tanıtmak, bu nimetin zikrini yüce tutup, kıymetini itiraf etmek, kendisine bahşedilmiş kuşdilini bilme gibi büyük hususlardan ibaret olan mu‘cizeyi tasdik etmeye insanları çağırmaktı. Mantık, anlamlı anlamsız, tekil veya bileşik olmak üzere çıkarılan her bir ses demektir. Ya‘kūb İb-nü’s-Sikkît [v. 244/858] kitabına Islāhu’l- Mantık (Dilin Islahı) ismini ver-miş; [fakat] o bu kitapta sadece tekil kelimelerin düzeltilmesine yer vermiş-tir. Araplar, natakati’l-hamâmetu (güvercin dile geldi / konuşur gibi sesler çıkardı) derler. Her kuş türü karşısındakinin öterken ne söylediğini anlar. Hazret-i Süleyman’a öğretilen kuşdili de bazısı bazısından anlaşılan mâna ve maksatlardır.

[1822] Hikâyeye göre Hazret-i Süleyman, ağaçta başını oynatıp kuyru-ğunu sallamakta olan bir bülbülün yanından geçerken arkadaşlarına, “Bu-nun ne dediğini biliyor musunuz?” diye sormuş. Onlar da: “Allah ve nebîsi daha iyi bilir.” demişler. Hazret-i Süleyman, “Yarım hurma yedim ya, artık dünya umurumda değil!” diyor demiş.

Hazret-i Süleyman’ın açıklamasına göre öten kuşlar şöyle diyorlarmış1:• Üveyik: “Keşke yaratılmasaymış şu mahlûkat!”

• Tavus: “Nasıl davranırsan öyle muamele görürsün!”

• Hüthüt: “Allah’tan bağışlanma dileyin ey günahkârlar!”

• Dudu: “Her canlı ölmeye, her yeni eskimeye mahkûmdur.”

• Kırlangıç: “Hayırlı amel gönderin ki, onu [yarın] bulasınız!”

• Kartal: “Yüce Rabbimi gök ve yer dolusu tespih ederim!”

• Kumru: Sübhâne Rabbiye’l-A‘lâ (Her tür eksikten tenzih ederim Yüce Rabbimi).

• Delice doğan: “Allah’tan başka her şey yok olacak!”

• Bağırtlak: “Sükût eden selâmet bulur!”

• Papağan: “Vay hâline derdi telâşı dünya olanların!”

• Horoz: “Allah’ı zikredin ey gâfiller!”

• Akbaba: “Âdemoğlu! Dilediğin kadar yaşa, sonun ölümdür!”

1 Metindeki ibare farklı olmakla birlikte bu şekilde çevirmeyi uygun gördük. / ed.

• Tavşancıl: “Selâmet insanlardan uzak kalmadadır!”

• Kurbağa1: Sübhâne Rabbiye’l-Kuddûs (Eksiksiz - kusursuz Rabbimi her tür eksikten tenzih ederim) dediğini söylemiş.

[1823] Hazret-i Süleyman: “Her şeyden” derken, kendisine verilenlerin çokluğunu kastetmiştir. Tıpkı senin, fulânun yaksıduhû kullu ahadin ve ya‘le-mu kulle şey’in ( Falanca var ya, herkesin maksudu odur; adam her şeyi bi-liyor.) demen gibidir ki bununla, ona yönelenlerin çokluğunu ve bilginin, onun sayesinde artırılabileceğini ve bilginin çoğaltılacağı mercî olduğunu kastetmiş olursun. Bunun benzeri “ve kendisine her şeyden verilmiş...” [Neml 27/23] âyetidir.2

[1824] “Bu gerçekten aşikâr bir lütuftur.” Bu, şükür ve hamdetme tar-zında vârit olmuş bir sözdür. Tıpkı Peygamber (s.a.)in; “Ben Âdem soyu-nun ulusuyum; fakat övünmek yok!” [Tirmizî, “Menâkıb”, 1; İbn Mâce, “Zühd”, 37] demesinde olduğu gibi; yani ben bu sözü övünmek için değil, şükret-mek için söylüyorum.

[1825] Şayet“Bu söz büyüklük taslayanların sözleri cümlesinden iken, Hazret-i Süleyman, nasıl ‘Bize öğretildi; bize verildi.’ diye söyleyebilmiş-tir?” dersen şöyle derim: Bunun iki açıklaması vardır. Birincisi, o kendi-sini ve babasını kastetmiştir. İkincisi, bu [َא “Biz” ifadesindeki] Nûn’a “İtaat gören tekil şahsın Nûn’u” denir. Hazret-i Süleyman itaat edilen bir kraldı; dolayısıyla, kendisine itaat edenlere üzerinde bulunduğu sıfat ve duruma göre konuşmuştu ki kibirlenmek bunun olmazsa olmazlarından değildir. Nitekim bazen hükümdarın güzel giyinip kuşanmasında ve haşmetli ol-masında, nasıl çekip çevirdiğini göstermesinde çeşitli maslahatlar olur da, buna katlanmak gerekliliğe dönüşür. Nitekim Peygamber’e (s.a.) bir he-yet geldiğinde yahut bir düşmana kendini gösterme ihtiyacı duyduğunda benzeri şeyler yapardı. Nitekim dikkat ederseniz, [ Mekke’nin fethinde] Abbas Radıya’llāhu ‘Anh’a askerî birlikler önünden geçinceye kadar Ebû Süfyan’ı tutmasını3 emretmiştir! [Buhārî, “Megâzî”, 48]

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

1 Müfessir kurbağayı zıplama / uçuculuk vasfından dolayı buraya almış olmalı. / ed.2 Kraliçe Belkıs’a ‘her’ şeyin verilmesi de bu anlamdadır. / ed.3 Yani İslâm ordusunun ihtişamını görebileceği uygun bir yerde tutmasını. / ed.

[1826] Rivayete göre Hazret-i Süleyman’ın ordugâhı 100 x 100 fersah ölçüsünde olup,1 bunun 25 fersahı [90000 km2] cinlere, 25 fersahı insanlara, 25 fersahı kuşlara ve 25 fersahı da vahşilere mahsusmuş. Onun ahşap üzerine kurulu 1000 adet sırça köşkü varmış, bu köşklerde 300 nikâhlı hanım ve 700 bölük askeri varmış. Cinler onun için 1 fersah x 1 fersah [36 km2] hacminde altın ve ibrişimden halı dokurlarmış. Altından mamul minberi de bu halının ortasına konulur, kendisi de bunun üzerine otururmuş. Etrafında altın ve gümüşten mamul 600 kürsü bulunuyormuş. Peygamberler altın kürsülere, âlimler ise gümüş kürsülere otururlarmış ve etraflarında insanlar, insanların etrafında da cinler ve şeytanlar yer alırmış. Güneş gelmesin diye kuşlar ka-natlarıyla kendisini gölgelendirirmiş. Saba rüzgârı bu halıyı kaldırıp, bir aylık bir seyir mesafesine yürütüyormuş. Rivayete göre Hazret-i Süleyman, şiddetli rüzgâra kendisini taşımasını, hafif rüzgâra da kendisini yürütmesini emreder-miş. Bir ara, gök ile yer arasında seyrederken Allah, ona “Ben senin saltana-tını ziyade kıldım, hiç kimse bir şey konuşmaz ki, rüzgâr onu senin kulağı-na ulaştırmış olmasın.” diye vahyetmiş. Hikâyeler Hazret-i Süleyman’ın bir çiftçiye uğramasını anlatmaktadır: Bu çiftçi: “Şüphesiz Dâvûd hanedanına çok büyük bir saltanat bahşedilmiş!..” diyormuş. Rüzgâr bu sözü Hazret-i Süleyman’ın kulağına taşıyınca derhal inip, çiftçinin yanına varmış ve “Gü-cünün yetmeyeceği şeyleri temenni etmeyesin diye sana gelmiş bulunmakta-yım.” demiş, daha sonra da “Allah’ın kabul edeceği tek bir tespihte bulunmak Dâvûd hanedanına verilenlerden daha hayırlıdır.” diye eklemiş.

[1827] “Düzenli bölükler halinde gidiyorlardı.”: Öndekiler sondakiler-le irtibatlandırılıyordu; yani askerin öncü birlikleri durdurulup diğer yan gruplar onlara yetişiyor ve böylece hiçbir kimsenin ordudan geri kalmaya-cağı şekilde birlik olmaları sağlanıyordu ki, bunun sebebi de aşırı fazlalıktı.

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

[1828] Bunun Şam’da karıncası bol olan bir vadi olduğu söylenmiştir. [1829] Şayet“Neden ا َ fiili أ َ ile geçişli kılınmıştır?” dersen şöyle

derim: Bu iki mânaya göre şekillenir: Birincisi, onların gelişi üst taraftan olmuştu. Bu yüzden isti‘lâ [“üst gelme” edatı olan ] harfi getirilmiştir. Tıp-kı Ebu’t-Tayyib [el-Mütenebbî’n]in, [manevi] yaklaşmanın yukarılardan [aşağıya doğru] olması sebebiyle şöyle dediği gibi:1 Takriben 600 x 600km = 360000 km2. Bu rakam, Kral Süleyman’ın ordugâhından ziyade devletinin

yüzölçümüne daha uygun gözükmektedir. / ed.

Ne kadar yaklaşmış üstüne yıldızlar [misali yüksek sözlerim seni överken]!

İkincisi ise vadinin kısa mesafeden kat edilip, nihayetine varılmasının kas-tedilmiş olmasıdır. Tıpkı Arapların, etâ ‘ale’ş-şey’i dedikleri gibi ki bu, kişi bir şeyi geçip onun nihayetine vardığında söylenir. Sanki Hazret-i Süleyman ve ordusu vadinin son bulduğu yere inmek istemişlerdi; çünkü rüzgâr onları havada taşıdığı süre, ezip geçmelerinden endişe duyulamazdı. ُ א ا َ َא اَ ifadesi (i) Mim’in zammesiyle, ve (ii) hem Nûn’un hem de Mim’in zamme-siyleokunmuştur.1 Kelimenin aslı er-raculu vezni üzere en-nemulu şeklinde olup en-nemlu şeklindeki kullanım, tıpkı es-sebu‘u yerine es-seb‘u denmesi gibi, bunun hafifletilip kolaylaştırılmasıdır. Bu karıncanın üç ayak üzerinde, sıkışık vaziyette topallayarak yürüdüğü ve “Ey karıncalar!...” diye seslendiği söylen-miştir. Süleyman onun bu sözünü üç mil uzaktan işitmişti. Bu karıncanın isminin Tâhiye olduğu da söylenmiştir. Rivayete göre Katâde, [v. 117/735] Kû-fe’ye gelince insanlar etrafını sarmış, o da: “İstediğiniz şeyden sorabilirsiniz” demiş. Taze delikanlı olan Ebû Hanîfe Rahimehu’llâh da oradaymış. [Oradakile-re:] “Ona Süleyman’ın karıncasını sorun; bakalım erkek miymiş, dişi miymiş?” demiş. Onlar da Katâde’ye sormuşlar. Katâde konuşamayınca, Ebû Hanîfe: “Dişi idi.” demiş. “Nereden bildin?” diye kendisine sorulunca, “Allah’ın kita-bından, yani ... א âyetinden; çünkü karınca erkek olsaydı, Kitap אل şeklinde söylerdi.” demiş. Bu şu demektir ki, ُ َ ْ kelimesi erkeğe ve dişiye اisim olmada tıpkı el-hamâme [güvercin] ve eş-şât [koyun] kelimeleri gibi olup, bir alâmet sayesinde birbirinden fark edilirler. Araplar hamâmetun zekerun (er-kek güvercin), hamâmetun unsâ (dişi güvercin), hüve hamâmetun (O erkek bir güvercindir) ve hiye hamâmetun (o dişi bir güvercindir) derler.

[1830] [ כ אכ ifadesi] meskenekum (yuvanıza) şeklinde, [ כ َ ِ ْ َ َ de] şeddesiz olarak lâ yahtımenkum okunmuştur. Yine, Hâ’nın fethi ve kesriyle lâ yahattımen-nekum ve lâ yahıttımenkum şeklinde okunmuş olup, aslı yahtatımennekumdur.

[1831] Allah Teâlâ tıpkı akıl sahiplerinde olduğu gibi bu karıncayı “söy-leyen”, karıncaları da “kendilerine söylenen” kılınca, bunlara hitap etmeyi akıl sahiplerine hitap etmenin mecrasında sevk etmiştir.2

[1832] Şayet“ כ cümlesinin i‘râb mahiyeti nedir?” denirse şöyle derim: [Öncesindeki] emrin cevabı, yahut emirden bedel kılınmış bir nehiy olması muhtemeldir. Emirden bedel olmasını caiz kılan şey bunun, lâ tekûnû haysu entum fe-yahtımkum… (Bulunduğunuz konumda olmayın; sonra [Süleyman ve ordusu] sizi kırıverir!”) anlamında olmasıdır ki bu da “lâ erayenneke hâhunâ (Sakın seni buralarda görmeyeyim!)” tarzı üzeredir. 1 Nemuletunyâ eyyuhe’n-nemulu ve numuletunyâ eyyuhe’n-numulu / ed.2 Yani karıncalar için de akıllı varlıklarda kullanılan küm muhatap zamiri kullanılmıştır. / ed.

[1833] Karınca: “Sakın Süleyman’ın ordusu sizi kırıvermesin!” demek istemekle birlikte, daha beliğ olanını [Süleyman ve ordusu] getirmiştir. Bunun örneği şu şiirdir:

Hayret ettim kendime ve korkaklığıma, [Kuşları rızkından uzaklaştırmama!..]

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

[1834] “Yüzünü bir tebessüm kapladı” ifadesi, “gülmeye başlayarak tebes-süm etti, gülmesi tuttu” anlamına gelir; Hazret-i Süleyman tebessümün sınırını gülmeye vardırdı, demektir. İşte peygamberlerin -aleyhimusselâm- gülmesi böy-ledir. Resûlullah’ın (s.a.) azı dişleri görünecek derecede gülmesi ile ilgili rivayet-lere gelince [meselâ Buhārî, “Edeb”, 68; Müslim, “İman”, 308-309] maksat, kendisinden hâsıl olan nebevî gülüşün betimlenmesinde mübalağa gözetilmesidir. Aksi tak-dirde, azı dişlerinin görünmesi gerçekte ancak garipseme esnasında söz konusu olur. İbnu’s-Semeyfe‘ [v.215/830; Elif ’siz] dahiken şeklinde okumuştur.

[1835] Şayet“Hazret-i Süleyman’ı karıncanın sözüne güldüren şey ney idi?” dersen şöyle derim: İki husustu; biri, karıncanın “onlar farkına varma-dan” şeklindeki sözünün kendisinin ve ordusunun merhamet ve şefkatine, yine, kendisi ve ordusunun takva hususunda kazandığı şöhrete delâlet edişini beğenmesidir. Karınca bununla “Farkına varsalar ezip geçmezler.” anlamını kastetmiş oluyordu. [Diğeri ise] küçüklük ve azlıkta darbımesel olan bazı küçük canlıların son derece düşük frekanstaki seslerini işitip, algılaması ve tam ola-rak anlaması adına, Allah’ın hiç kimseye vermediği şeyleri kendisine vermiş olmasından ötürü sevinmesidir. Bu yüzdendir ki duası, Allah’ın bununla ilgili nimetlerinin şükrünü içine sindirmesini ve salih amel ve takvadan ziyadesiy-le nasiplenmeyi sağlamasını da kapsamıştır. أوز ifadesinin hakikat anla-mı, sana şükreden biri olmaktan ayrı düşmeyecek derecede, senin nimetinin şükrünü nezdimde yerleşik kılıp sabitleştirmemi ve benden hiç ayrılmayacak şekilde bu şükürle irtibatlı olmamı sağla!” şeklindedir. Hazret-i Süleyman’ın, ebeveynini de işin içine katması, çocuğa gelecek nimetin, bilhassa din çerçe-vesindeki nimetlerin, ebeveyne de gelmiş olacağındandır; zira çocuk müttaki olduğu vakit -hem duası ve şefaatiyle hem de müminlerin o çocuk için dua ederek “Allah senden de anandan - babandan da razı olsun!” diyen müminle-rin o ikisine dua etmeleri ile- kendi ebeveynine faydası dokunacaktır.

[1836] Rivayete göre karınca, ordunun sesini duymuş1, fakat onların havada olduklarını2 bilememiş. Bunun üzerine Süleyman rüzgâra durma-sını emretmişti ki, karıncalar korkuya kapılmadan yuvalarına girebilsinler; bu duayı daha sonra yapmıştı.

[1837] “Beni rahmetinle salih kullarının arasına sok!” ifadesi, “Beni cennetliklerden kıl!” anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

münkatı‘adır [öncesindeki ifadeden dönüp, soru sorma edatıdır]; zira أمْ [1838]Hazret-i Süleyman Hüdhüd’ün yerine bakıp onu göremeyince “ Hüdhüd’ü neden görmüyorum?!” demişti ki bu, Hüdhüd orada iken onu örten bir engel veya bunun gibi bir şeyden ötürü onu göremediği anlamına gelir. Daha sonra, onun kayıp olduğu içine doğmuştu da bu sözden dönüp “ka-yıplara mı karıştı?” demeye başlamıştı. Sanki o içine doğan şeyin sıhhatini sorgulamıştı. Bunun bir örneği Arapların, innehâ le-ibilün em şâün (Şu bir deve sürüsü mü yoksa koyun sürüsü mü?) demesine benzer.

[1839] Hüdhüd kıssası ile ilgili anlatılanlara göre, Süleyman Bey-tü’l-Makdis’in inşasını tamamladığında, celpçileri ile birlikte hacca hazırlan-mıştı. Harem’e varıp orada dilediği kadar kaldı. Her gün kaldığı süre boyunca beş bin deve, beş bin sığır ve yirmi bin koyun kurban ediyordu. Daha sonra, Yemen’e doğru yolculuğa niyetlendi ve bir sabah, Süheyl [Orion] yıldızını reh-ber alarak Mekke’den çıktı. Nihayet, öğle vakti Sana’ya varmıştı ki, bu bir aylık bir seyir mesafesiydi, yeşilliği hoşuna giden güzel bir arazi görüp bir şeyler yemek ve namaz kılmak için konakladı; fakat su bulamadılar. Hüd-hüd Süleyman’ın sondajcısıydı ve suyu sırçanın içerisinde gördüğü gibi ye-rin altından görebiliyordu. Şeytanlar3 da gelip, deriyi soyar gibi o yeri soyup suyu ortaya çıkarıyorlardı. İşte, Süleyman Hüdhüd’ü bunun için araştırmıştı.

2 Hazret-i Süleyman ve ordusu hakkındaki bu tür anlatılar gerçeği yansıtmamakta ise de genel algı bu şekil-dedir. “ Süleyman (a.s.)’ın rüzgârı” diye dillere destan olan şey, Kızıldeniz sahillerindeki Etsyon-Geber’deki tersanelerde (Ahd-i Atik, I. Kırallar, IX, 26) yaptırdığı gemilerin yelkenlerini şişiren rüzgârlardan ibarettir.

3 Süleyman’ın şeytanları ‘ İblis soyundan görünmez varlıklar’ sanılmamalıdır; bunlar inşaat ustası, dalgıç, angaryacı, cenkçi, cenk arabacısı, süvari vb. zanaatkâr ve ustalardır (Bkz. Ahd-i Atik, I. Kırallar, IX, 27. Ayrıca, I. Kırallar, VIII, 15-23; XII, 4, 10, 11). Kur’ân’da da bu tür ‘tuttuğunu kopartan dâhi insanlara’ şeytān denmektedir; tek farkla ki, insan konulu şeytān kelimeleri Kur’ân’da “Yahudi ve Müşrik elebaşları” bağlamında geçmektedir. Örneği: Bakara 2/14 (Bu âyeti aynı sûrenin 76. âyeti ile birlikte okuyunuz); Mu’minûn 23/97. Bu âyeti 93-100 çerçevesinde okuyunuz. / ed.

Süleyman konakladığında Hüdhüd yükseklerde daireler çizmeye başladı. Ni-hayet bu Hüdhüd başka bir hüdhüdün konduğunu görüp onun yanına indi ve ona Süleyman’ın saltanatını ve kendisine verilenleri tasvir etti. Arkadaşı da ona [Saba kraliçesi] Belkıs’ın saltanatını ve elinin altında on iki bin komu-tan ve her komutanın elinin altında da yüz bin [asker] bulunduğunu anlattı. Hüdhüd bunu görmek için onunla birlikte gitmiş ve ancak ikindiden sonra dönebilmişti. Anlatıldığına göre Süleyman’ın tepesine güneş ışınlarından bir miktar ârız olmuş da1, baktığında Hüdhüd’ün yerinin boş olduğunu görmüş. Bunun üzerine, kuşların en azgını ve güçlüsü olan kerkenezi çağırıp ona sor-muş; fakat onun nezdinde de ona dair herhangi bir bilgi bulamamış. Sonra kuşların ulusu olan tavşancıla: “Onu bana getir!” demiş. Derken bu yüksel-miş ve bakmış ki Hüdhüd karşıdan geliyor; derhal ona yönelmiş. Hüdhüd ona Allah adına yemin verdirip “Seni bana karşı güçlü ve muktedir kılan Allah hakkı için bana merhamet etsen!” demiş. O da onu bırakmış ve “Anan seni kaybedeydi!.. Gerçek şu ki, Allah’ın peygamberi seni mutlaka cezalan-dıracağına dair yemin etmiş bulunuyor! Hüdhüd: “Herhangi bir istisnada bulunmadı mı?” deyince “Evet; ‘Yahut bana apaçık bir mazeret getirir’ dedi.” demiş. Nihayet Hüdhüd Süleyman’a yaklaşınca, ona tevazu gösterme adına kuyruğunu ve kanatlarını yerlerde sürüyecek derecede sarkıtmıştı. Ona ya-kın durunca kafasını yakalayıp kendisine doğru çekti. Hüdhüd: “Ey Allah’ın peygamberi! (Şu an) Allah’ın huzurunda durduğunu unutma!” deyince Sü-leyman, titreyip onu affetti ve sonra [neden geciktiğini] sordu.

[1840] Hazret-i Süleyman’ın cezalandırmasına gelince bu, türünün bireyleri-nin ders çıkarması için o kuşun durumunun kaldıracağı biçimde onu te’dip etme-siydi. Süleyman’ın kuş türünü cezalandırmasının, onların tüylerini yolup, güneşe maruz bırakması şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yine, katrana bulayıp güneşe maruz bıraktığı da söylenmiştir. Yenmek üzere karıncaların önüne atılması, kafese hapsedilmesi, arkadaşlarından ayırılması şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yine Hazret-i Süleyman’ın, “Onu mutlaka zıt tiplerle birlikteliğe mecbur edeceğim!” dediği de söylenmiştir. Bazılarından rivayet edildiğine göre, zindanların en sıkıcı olanı, zıt tabiatlı olanların bir arada kaldıkları yerdir. Hazret-i Süleyman’ın: “Onu mutlaka akranlarına hizmet etmeye mecbur kılacağım!” dediği de söylenmiştir.

[1841] Şayet“Ona Hüdhüd’ü cezalandırması nereden helâl olmuştu?” dersen şöyle derim: Allah bunu ona öngördüğü bir maslahat ve menfaatten ötürü mubah kılmış olabilir; tıpkı yeme ve benzeri menfaatlerden ötürü eti yenen dört ayaklı hayvanların ve kuşların boğazlanmasını mubah kıldığı gibi. 1 Yani, kuşlar Süleyman’ın üzerini tamamen kaplamakta, onu gölgelemekte iken Hüdhüd’ün olduğu

kısım açık kalmış… / ed.

Kuşlar onun emrine amade kılındığına göre ve bu amade kılınış sebebi de ancak te’diple tamamına erecekse, Süleyman için bunda maslahat gözetil-mesinin mubah kılınması caizdir.

[1842] [ ِّ ifadesi] le-ye’tiyennenî ve [tekellüm Yâsı’nın hazfiyle] le-ye’tiyenne-ni şeklinde de okunmuştur. Sultān hüccet ve mazeret demektir.

[1843] Şayet“Hazret-i Süleyman üç şeyden biri için yemin etmişti, kendi iki fiili için yemin etmesine diyecek yok; fakat Hüdhüd’e ait fiil için yemin etmesi nasıl sağlıklı olabilir ve onun bir kanıt getireceğini nereden bilebilmiştir de ‘Vallahi, bana mutlaka bir kanıt getirecek!’ diyebilmiştir?” dersen şöyle derim: Allah Teâlâ üçünü de yeminden ibaret bir hüküm bün-yesinde ْأو edatıyla kompoze edince, onun sözü nihaî kertede senin, “Şu işlerden biri mutlaka olacak!” demene dönmüştür; yani apaçık bir kanıt getirilmesi vuku bulursa, ne herhangi bir cezalandırma ne de kafa kopart-ma söz konusu olacaktır; ama bu olmazsa, ikisinden biri olacaktır. Burada, Hazret-i Süleyman’ın o iki fiile yemin etmesinin akabinde, “ Hüdhüd’ün apaçık bir kanıt getireceğine” dair bir vahiy gelmiş olabileceği çerçevesinde bir dirayet iddiası yoktur ki, Süleyman “Yahut bana apaçık, güçlü bir kanıt getirir!” şeklindeki üçlü taksimi bir dirayet ve yakin ile yapmış olsun.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

כ [1844] fiili Kâf ’ın fethası ve zammesiyle [ َ כَ َ ve َ כُ َ ] okunmuştur. ٍ ِ َ َ ْ َ [Çok geçmemişti ki] ifadesi, uzak bir zaman olmaksızın demektir ki bu, ‘an karîbin (yakın bir zamanda) demesine benzer. Hüdhüd’ün gecik-mesinin kısalıkla betimlenmesinin sebebi, Süleyman’ın korkusundan ötürü hızlandığını göstermek, kuşların nasıl onun emrine amade kılındığını bil-dirmek ve Süleyman’a peygamberliğine ve Allah Teâlâ’nın kudretine delâlet eden mu‘cizeler verildiğini anlatmaktır.

[1845] ُ ْ َ -fiili hem ıtbaklı hem de ıtbaksız olarak1 Tā’nın Tâ’ya idğa أmı ile okunmuştur.

1 Yani hem ط’nın damaksıl sıfatını belli edecek şekilde hem de bu sıfatı belli etmeksizin, şeddeli bir ت telâffuz edecek şekilde. / çev.

[1846] Allah Hüdhüd’e ilham etmiş, Süleyman da bu konuşma vasıta-sıyla nübüvvet, hikmet, çokça ilim ve pek çok malûmata sahip olma adına kendisine bahşedilen üstünlüklerle yüzleşmişti ki bu da onun bilgisi konu-sunda sınanması ve Allah’ın en bayağı ve en zayıf mahlûkatı içerisinde bile onun muttali olamadığı şeylerin bilgisine muttali olanların bulunduğuna dair uyarılıp, nefsini hakir görmesini ve bilgisini küçümsemesini sağlamak ve âlimlerin fitnesi demek olan kendini beğenmişliğin terkedilmesi husu-sunda bunun ona bir lütuf olduğunu göstermek içindi. Bu gerçekten bü-yük bir fitnedir!

[1847] Bilgi açısından bir şeyi ihâta etmek, ona dair hiçbir malumat gizli kalmayacak derecede tüm yönleriyle bilmek demektir. Âlimler demiş-lerdir ki Hüdhüd’ün bu sözünde Râfızîlerin, “imama hiçbir şeyin gizli kala-mayacağı ve kendi çağında ondan daha bilgili hiç kimsenin bulunamayaca-ğı” şeklindeki görüşlerinin bâtıl olduğuna dair bir delil vardır.

[1848] kelimesi munsarif ve gayr-i munsarif olmak üzere [li-sebein ve li-sebee] okunmuştur. Bâ’nın cezimli okunmasına dair de bir rivayet de vardır. İbn Kesîr’den1 gelen [şaz] bir rivayette Elif ile sebâ şeklinde de okun-muştur. Tıpkı Arapların, zehebû eydî-Sebâ, yani “Dağıldı Saba'nın yollar” demesi gibi. Bu, Sebe’ b. Yeşcub b. Ya‘rub b. Kahtān’dır. Bunu kabilenin adı kılan kişi munsarif yapmaz, bir oymağa veya en büyük ataya isim kılan ise munsarif yapar. Şair [gayr-ı munsarife örnek olarak] şöyle demiştir:

Me’rib’de oturan Sebe’ kabilesine mensuptur o…Hani Sebe’’yi basan o selin2 önüne bent inşa ediyorlardı ya.

[1849] Bir şair de [munsarife örnek olmak üzere] şöyle demiştir:

Onlar ve Teym [kabilesi] Sebe’ zirvelerinde [elleri kolları bağlı] yol alırlarken,Camızların gönleri[nden mamul esaret ipleri] boyunlarını ısırıyordu!

[1850] Me’rib şehri daha sonra -tıpkı Me‘âfir kabilesinin Me‘âfir b. Udd’dan dolayı isimlendirilmesi gibi- Sebe’ diye isimlendirilmiş olup, onun-la Sana arası üç menzillik bir mesafedir. Bununla hem şehrin hem de kav-min kastedilmiş olması da muhtemeldir. 1 Mekkelilerin Kur’ân okuyuşunu temsil eden Kıraat imamı. / ed.2 Bu tarihî Sebe’ diyarı ve ona ârız olan Arim seli hakkında bkz. Sebe’ 34/16. / çev.

[1851] Nebe’ ehemmiyetli haber demektir. ٍ َ َ ِ ٍ َ َ ِ ibaresi, sonraki âlimlerin Bedî‘ [lâfız ve mâna estetiği] diye isimlendirdikleri bir söz türünden sayılır ki bu, lâfza taalluk eden söz güzelliklerinden olup, bunun şartı da [tekellüf olmaksızın] tabiî olarak gelmesi yahut bunu sözün cevherini bilen ve buna ilaveten mânanın sıhhatini ve doğruluğunu gözeten birisinin yapma-sıdır. Burada zaten [söz] ziyadesiyle sıhhatli gelmiş ve buna bağlı olarak hem lâfız hem de mâna itibariyle güzel ve estetik düşmüştür.1 Dikkat edilirse, şayet nebe’in yerine haberin konmuş olsaydı, anlam sağlıklı olurdu. Oysa o geldiği şekliyle, nebe’ lâfzında ortam betimlemesinin örtüştüğü bir mâna fazlalığı barındırması sebebiyle daha sağlıklıdır.2

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

[1852] Bu kadın, Belkıs bint Şurâhîl olup, babası bütün bir Yemen di-yarının kralıydı. Onun kırk kral atası vardı; hâlbuki kendisinin Belkıs’tan başka çocuğu yoktu ve nihayet bu Belkıs krallığı ele geçirmişti. O ve kavmi Mecûsî olup, güneşe tapıyorlardı.

[1853] “Onlara hükmeden...” cümlesindeki “onlar” zamiri Sebe’ diyarı-na aittir. Eğer bu isimle bir kavim kastedilmişse durum açık demektir; yok şehir kastedilmişse o zaman bunun anlamı, “o şehrin halkına krallık eden [bir kadın...]” şeklinde olur.

[1854] Belkıs’ın tahtının vasfına dair söylentilere göre o taht, 80x80 arşın [takriben 3136 m²] ebadında olup, yüksekliği ise [bir söylentiye göre] 80 arşın [takriben 56 m.], bir söylentiye göre ise 80 değil de 30 arşın [takriben 21 m.] imiş. Bu taht enva-i çeşit mücevherlerle tezyin edilmiş olarak altın ve gümüşten mamul imiş. Tahtın ayakları kırmızı ve yeşil yakut, inci ve züm-rüttenmiş. Üzerinde yedi ev olup, her evin kilitli bir kapısı varmış…

[1855] Şayet“[ Hüdhüd’ün] Süleyman’ın saltanatına dair gördüğü şey or-tada iken Belkıs’ın tahtını nasıl gözünde büyütebilmiştir?” dersen şöyle de-rim: Onun durumunu Süleyman’ınkine kıyasla küçümsemiş, fakat bu tahtı ona çok görmüş olabilir. Yine Süleyman’ın, her şeye dair hükümranlığı aza-metli olmakla beraber buna benzer bir tahtının olmaması da mümkündür. Tıpkı bazı uçbeylerine ait bir şeyin benzerinin, bunlara hükmeden, bunları istihdam eden bir hükümdarda olamayabileceği gibi.1 Âyette yer alan bu lâfız estetiği müzdevic ve mükerrer cinas diye isimlendirilir. / çev.2 Zira Hüdhüd’ün bir kraliçe ve onun memleketine dair getirdiği haber ‘önemli bir haber’ (nebe’) idi. /

çev.

شٌ [1856] ْ َ א َ َ א... ibaresinde vakfedip, sonrasında وَ َ ُ َ وَ ٌِ şeklin-

de başlangıç yapan ve böylece “Onu ve kavmini güneşe secde ederlerken görmem ne büyük/vahim bir şey!” anlamını kasteden kimse hikâyecilerin ahmaklarındandır. Hüdhüd Belkıs’ın tahtını muazzam bulmasından kaçar-ken vahim bir günahın içine düşmüştür ki, bu da Allah’ın Kitabını değiş-tirmektir.

[1857] Şayet “Süleyman: ‘... ve bize her şey verildi .’ demişken, [ Hüdhüd] ikisini birbiriyle eşitlercesine nasıl [Belkıs için] ‘her şeyden kendisine bir mik-tar verilmiş’ demiştir?” dersen şöyle derim: Bu iki söz arasında çok açık bir fark vardır; çünkü Süleyman (a.s.) bu sözü Allah katından bir mu‘cize olan “kuşdilinin öğretilmesi” üzerine atfetmiş ve böylece öncelikle kendisine ve-rilmiş olan nübüvvet, hikmet ve dinî sebeplere, daha sonra da saltanat ve dünyevî sebeplere gönderme yapmıştır. Hüdhüd ise bunu [Belkıs’a her şeyin verildiğini] saltanat üzerine atfetmiş ve Belkıs’a kendi durumunun ayrılmazı olan dünyevî sebeplerden verilmiş olandan başkasını kastetmemiştir. Böy-lece bu iki söz arasındaki mesafe çok uzaktır.

[1858] Şayet“Belkıs’ın mekânı nasıl Süleyman’a gizli kalmıştır? Oysa kendisinin konakladığı yerle Belkıs’ın memleketi arasındaki mesafe yakındı ki, Sana ile Me’rib arasında üç menzillik bir yerdi?” dersen şöyle derim: Belki de Cenab-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes, tıpkı Yûsûf ’un mekânını Yakup’a gizlediği gibi, gördüğü bir maslahat sebebiyle bunu da Süleyman’dan giz-lemişti.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

[1859] Şayet“ Hüdhüd [gibi bir kuşcağız] ma‘rifetullaha, Allah’a secde et-menin gerekliliğine, onların güneşe secde etmelerini inkar etmeye ve bunu Şeytan’a mal edip, onun cazip gösterdiği fikrine nereden yol bulabilmiştir?” dersen şöyle derim: Allah’ın bunları ona ilham etmiş olması uzak değildir; nitekim üstün akıllı kimselerin neredeyse yol bulamayacakları ince bilgileri ona ve onun dışındaki kuşlarla diğer hayvanlara ilham etmiştir. Bunu tek tek araştırmak isteyenlere [Câhız’ın Kitabu’l-hayevân’ını, yani] “Canlılar” kitabını tavsi-ye ederim. Hele hele, kuşların kendisine amade kılındığı ve dillerinin öğretil-diği ve bunun kendisi için bir mu‘cize kılındığı bir peygamberin devrinde ise.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

وا] [1860] şeklinde] şeddeli okuyan kimse, “...[Allah’a] secde etmesinler أ diye onları yoldan çıkarmış.” anlamını kastetmiş ve böylece ْأن’in beraberindeki harf-i ceri [Lâm] hazfetmiştir. Ancak Lâ’nın zait olması da caizdir ki buna göre mâna, “Bu yüzden onlar [Allah’a] secde etmeye yol bulamıyorlar.” şeklinde olur. Şeddesiz okuyana göreyse bu e-lâ ye’scudû1 (Bakın, ey kavim! Allah’a secde edin!) şeklinde olup, e-lâ tembih içindir; nida harfi olup, nida edilen hazfedilmiştir. Nitekim şöyle diyen [Zü’rrumme] de nida edileni hazfetmiştir:

Ey [Mey Yurdu]! Yıpranmalara rağmen esen kal ey Mey Yurdu!!Yağmur katreleri sürekli dökülüp, senin çorak, kumlu, taşlı arazini sulayıp dursun!

[1861] A‘meş’in de kıraati olan İbn Mes‘ûd’un farklı okuyuşunda, Hem-ze’lerin Hâ’ya dönüştürülmesi ile hellâ ve helâ mevcuttur. Yine hitap tarzı üzere İbn Mes‘ûd’dan helâ tescudûne şeklinde rivayet edilmiş olup bu da “... secde etsenize!” anlamına gelir. Übeyy b. Kâ‘b’ın [v. 33/654] kıraatinde de e-lâ tescu-dûne li’llâhi’llezî yuhricu’l-hab’e fi’s-semâvâti ve’l-ardi ve ya‘lemu sirrakum ve mâ tu‘linûn (Bakın! Göklerdeki ve yerdeki gizli şeyleri ortaya çıkartan, sırrınızı ve açığa vurduklarınızı bilen Allah’a secde etsenize!) şeklindedir. el-Mahbû’ (gizli), mastar sıygasıyla [el-hab’u / gizlemek] diye adlandırılmış olup, bu da Allah’ın kendi gaip hazinesinde gizlediği bitki, yağmur ve diğer şeylerdir. Hemze hafifletilerek el-habe ve Hemze’yi [Elif ’e] dönüştürüp hafifletilerek el-habâ şeklinde de okun-muştur ki bu, İbn Mes‘ûd ve Malik b. Dînâr’ın [v. 131/748] kıraatidir. Bu kıra-atin yorumu, senin, vakfederken hâze’l-habvu, raeytu’l-habâ, merartu bi’l-habyi (Şu, gizlidir, gizliyi gördüm, gizliye uğradım) diyen kimsenin dili üzere telâffu-zu aşikâr etmendir ki, sonrasında geçiş yapmak vakfetme yerine cari kılınmış olur; yoksa [alaca mantar anlamındaki el-kemvetu ile siyah balçık veya kaplıca anlamındaki el-hamvetu kelimelerini] el-kem’etu ve el-ham’etu şeklinde telâffuz edenlerin lügati üzere değil; çünkü bu zayıf ve hor addedilen bir kullanımdır.

نَ] [1862] ُ ْ ُ ve َن ُ ِ ْ ُ kelimeleri] Yâ ile de Tâ ile de okunmuştur. [1863] Söylenmiştir ki ُ ِ ve أ arası2 Hüdhüd’ün, bir görüşe ا

göre de Allah Teâlâ’nın sözüdür. Gizlinin [yeraltı suyunun] çıkartılmasında, mühendisliği ve yeraltı suyunu bilmesi sebebiyle bunun Hüdhüd’ün sözü olduğuna dair bir emare mevcut olup, bu da kudreti yüce ve bilgisi derin olan, göklerin ve yerin gizliliklerini ortaya çıkaran Zat’ın ilhamı iledir.وا 1 א ا ifadesinin telâffuzu وا ile aynı olmakla birlikte, وا م ا א şeklinde takdir edilmektedir. / ed.2 Yani 22 – 26. âyetler. / ed.

Herhangi bir sanat dalında veya ilim fenninde uzmanlaşmış kimsenin hoş görünümü, düşünme ve konuşma tarzı ve şemailine dair alameti Allah’ın ihsan ettiği nur ile bakan ferasetli kimseye –neredeyse- gizli kalmaz. Nite-kim “Hiçbir kul hiçbir iş yapmaz ki, Allah ona amelinin gömleğini giydir-miş olmasın.” şeklinde bir vecize vardır.

[1864] Şayet“[Bu âyetteki] tilâvet secdesi her iki kıraatte mi yoksa bunla-rın birisinde mi vaciptir?” dersen şöyle derim: Her iki kıraatte de vaciptir; çünkü secde mahalleri ya secdenin emredilmesi ya bu secdeyi yerine geti-renin övülmesi ya da bunu terk edenin yerilmesinden ibarettir. Bu kıra-atlerden biri [şeddesiz olanı] secdeyi emrederken, diğeri [şeddelisi] terk edeni yermektedir. Ebû Hanîfe ve Şâfiî Rahimehumallāh Kur’ân secdelerinin 14 tane olduğu hususunda ittifak etmişler; sadece Sād sûresindekinin [24] -ki Ebû Hanîfe’ye göre tilâvet secdesi, Şâfi‘î’ye göre şükür secdesidir- ve Hac sûresinin [18 ve 77] secdelerinde ihtilâf etmişlerdir.1 Zeccâc’ın [v.311/923], şeddeli değil de şeddesiz kıraatle secdenin vacip olacağına dair görüşünün müracaat değeri yoktur.

[1865] Şayet“Vakf yapan kimse bu iki kıraat arasında fark gözetir mi?” dersen şöyle derim: Evet; şeddesiz okuduğu takdirde ون kısmında vakfe yapar, sonra e-lâ yescudû diye başlangıç yapar.2 Eğer isterse [hazfedilmiş münâdâyı hesaba katarak] َא َ diyerek durur, sonrasında [!Dikkat ediniz; ey kavim] أise وا ُ ُ ْ ش ا diye başlar. Şeddeli kıldığında ise sadece [!secde edin] اُ ا[62] üzerinde vakfe yapacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

[1866] Şayet“ Hüdhüd, azamet sıfatı verme hususunda Belkıs’ın tahtı ile Allah’ın tahtını nasıl bir tutabilmiş?” dersen şöyle derim: Bu iki sıfat veriş arasında büyük bir fark vardır; çünkü Belkıs’ın tahtının azametle sıfat-lanması, o taht için krallara ait diğer benzer cinslerin tahtlarına izâfeten bir muazzamlıktır. Allah’ın tahtının azametle sıfatlanması ise göklerde ve yerde yaratmış olduğu sair şeylere nispetle onun için bir muazzamlıktır. Merfû‘ olarak ُ şeklinde de okunmuştur.3 ا

1 Ebû Hanîfe’ye göre Hac 22/18, Şâfiî’ye göre ise Hac 22/77 secde âyetidir. / çev. 2 Zira bu kıraate göre mâna, bir önceki âyetin sonunda tamamlanmış olup, ikinci âyet bir tembih ve nida

formu dâhilinde müstakil bir anlamla başlamış olmaktadır. / çev.3 Ki bu durumda, ا yani ululuk, tahtın değil, Allah’ın sıfatı olmaktadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

[1867] [“Bakacağız” fiili] derin tefekkür ve araştırma anlamındaki nazar kökünden alınmadır; “doğru mu söylüyorsun yoksa yalan mı” anlamını kastetmiştir; ancak “Yoksa yalancılardan mısın?” ifadesi daha beliğdir; çün-kü biri yalancıların safına dizilip katılmakla tanınır olunca, şüphesiz o da bir yalancı olur. Yalancı olunca da haber verdiği şey hususunda yalancılıkla it[ti]ham edilen, güvenilmeyen biri olur.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

[1868] “Onlardan ayrıl” yani onlardan uzaklaşıp, saklanacağın yakın bir yere çekil ki, söyledikleri şey senin işitme kapsam alanına dâhil olsun. “Sonuçta ne karar alacaklar.” Bu ifade [َن ُ ِ ْ َ אذَا َ ] Allah Teâlâ’nın “Birbirle-rine lâf çevirip dururlar.” [Sebe’ 34/31] ifadesindeki türdendir. Söylendiğine göre, Hüdhüd pencereden girip Belkıs’a varmış ve mektubu onun yanına bırakıp pencerede gizlenmişti.

[1869] Şayet“[Hazret-i Süleyman, muhatabı Belkıs iken] neden çoğul lâfzı üzere ‘Onu götürüp onlara bırak’ demiştir?” dersen şöyle derim: Çünkü Hüdhüd’ün “Gördüm ki o da kavmi de [Allah’ı bırakıp] güneşe secde etmek-teler” demesi üzerine, Hazret-i Süleyman da kendi açısından din konusunu önemseyip, başka bir şeyle değil, sırf ona yoğunlaşarak “Mektubu, dinleri bu şekilde olanlara bırak!” demiş oluyordu. İşte, “mektup” hususunda hitap bu yüzden çoğul lâfzı üzere yapılandırılmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

kıs o mektubu değerli bir kral tarafından olması sebebiyle “değerli” diye betimlemiştir. Ya da “mühürlü” demektir. Zira Hazret-i Peygamber (s.a.) “Mektubun değeri mührüdür.” demiştir. Peygamber, yabancılara mektup yazdığında kendisine: “Onlar üzerinde mühür bulunan mektuptan başka-sını kabul etmezler.” denmesi üzerine bir mühür yaptırmıştı [Buhārî, “Libas”, 45-46; Müslim, “Libas”, 54]. Rivayete göre, İbnu’l-Mukaffa‘ [v. 142/759] şöyle demiştir: “Kim kardeşine bir mektup yazar da mühürlemezse, onu hafife almış demektir.” Bu değerliliğin, mektubun Bismillahirrahmanirrahim ile başlatılmış olması demek olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

30. “Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla... Süleyman’dan...”
Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

[1871] Bu bir başlangıç ve kendisine bırakılan şeyin bir açıklamasıdır. Belkıs “Bana değerli bir name bırakıldı” dediğinde, sanki kendisine: “O mek-tup kimden ve mahiyeti nedir?” diye sorulmuş, o da: “O, Süleyman’dan [ge-liyor] ve şöyle şöyledir” diye cevap vermiş gibidir. İbn Mes‘ûd Ve innehû min Suleymâne şeklinde okumuştur ki, buna göre “ve innehû” ifadesi إ üzerine atfedilmiş olmaktadır. Yine ennehû min Suleymâne şeklinde de okunmuştur ki, buna göre fetha ile ennehû okunması, bunun kitâbundan bedel olması esa-sına göredir ki sanki, “Süleyman’dan olan bu mektup bana bırakıldı.” denmiş gibidir. Yine [bu kıraate göre] Belkıs’ın, “Çünkü o, Süleyman’dandır ve çünkü o...” anlamını kastetmesi de caizdir ki, sanki Belkıs o mektubun değerliliğini, onun Süleyman’dan gelmiş olması ve Allah’ın adıyla başlatılması ile gerekçe-lendirmiş olmaktadır. Übeyy b. Kâ‘b [v. 33/654] ise en min Suleymâne ve en bismillâhi... şeklinde okumuştur ki, bu da En’in açıklayıcı En olması esasına dayanır. ا ُ ْ َ .cümlesindeki En de aynı şekilde açıklayıcı En’dir أَ

[1872] “Başkaldırmayın!” Yani kralların yaptığı gibi büyüklük taslama-yın! İbn Abbas (r.a.) “aşırı gitmek, haddi aşmak” anlamındaki el-ğuluvvu kökünden gelmek üzere -noktalı- غ ile [ellâ tağlû] okumuştur.

[1873] Rivayet olunur ki mektubun yazılımı şöyle imiş: Allah’ın kulu Dâvûd oğlu Süleyman’dan Saba melikesi Belkıs’a... Hidayete uyanlara selâm olsun! İmdi; gelin, bana karşı serkeşlik etmeyin; teslimiyet göstererek bana gelin!” Peygamberlerin Aleyhimusselâm mektupları, sözü gereksiz yere uzat-madıkları, lâfı çoğaltmadıkları cümlelerden ibarettir. Süleyman mektubu miske beleyip, mührüyle mühürlemişti. Derken, Hüdhüd Belkıs’ı Me’rib’de-ki köşkünde uyurken buldu. Belkıs uyuduğunda kapıları kilitler, anahtarları da başının altına koyardı. Nihayet Hüdhüd pencereden girip, sırt üstü yatar vaziyetteki Belkıs’ın göğsü üzerine bıraktı. Bir söylentiye göre, Hüdhüd onu gagalamış, o da korku içinde uyanmıştı. Bir söylentiye göre de Hüdhüd ona geldiğinde etrafında komutanlar ve askerler bulunuyordu. Derken, Hüdhüd insanlar bakıyorken bir saat kadar alçaktan pervaz edip uçtu ve nihayet Belkıs başını kaldırınca, mektubu onun kucağına bıraktı. Belkıs Tubba‘ b. Şurâhîl el-Himyerî’nin soyundan olup, okur-yazar biriydi. Nihayet mührü görünce titreyip, tevazu gösterdi ve kavmine, o söylediği şeyleri söyledi.

[1874] “Teslimiyet göstererek...” İnkıyat ederek yahut iman ederek de-mektir.1 1 İslâm kelimesi dinî terminolojide her ne kadar imanı da kapsayan genel bir ifade olarak kullanılmakta

ise de bu tür devletler arası / milletler arası konuların işlendiği âyetlerde istislâm yani boyun eğmek ve tabiiyetine girmek anlamı baskındır. Nitekim Hucurât 49/14’teki islâm da böyledir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

[1875] Fetvâ, [henüz oluşmuş] bir hadiseye ilişkin cevap vermektir ki bu, isti‘âre metodu üzere yaşta “genç olan” anlamındaki el-fetâ kökünden tü-remedir. Buradaki fetvâdan maksat, kendisi için ortaya çıkan konuda neyi nasıl yapması gerektiğine dair Belkıs’a görüş bildirmektir. Belkıs da onlar-la istişare ederek görüşlerine alıp nihaî kararı onlara bırakırken, kendisine yardımcı olmalarını ve işi birlikte göğüslemelerini sağlamak için onların şefkatini celp etmeyi ve gönüllerini hoş tutmayı amaçlamakta idi.

[1876] “Hiçbir işe kesin karar vermem” ifadesinde kātı‘aten kelimesi fâ-sıleten [nihai hükmümü vermem] demektir. İbn Mes‘ûd Radıya’llāhu Anh’in kıra-atinde de kādıyeten şeklinde yer almıştır; yani sizin huzurunuzda olmaksızın hiçbir işi kestirip atmam. Söylendiğine göre Belkıs’ın danışmanları üç yüz on üç kişi olup, her birinin emrinde on bin kişi vardı.

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

[1877] “Güçlü” derlerken bedenlerin, âlet ve sayı gücünü, “zorlu” derken de savaşta kahramanlığı ve belalı olmayı kastetmişlerdi. “Ferman sana ait!” Yani o iş sana kalmıştır; bizse senin itaatinde olan kimseleriz. Binaenaleyh, sen hemen fermanınla bize emret; sana itaat edecek ve sana aykırı davran-mayacağız. Adeta Belkıs’a savaş işareti veriyorlardı. Yahut “Bizler savaş erba-bındanız, rey ve meşveret erbabından değil; rey ve tedbir sahibi sensin, iyice düşün bakalım, görüşün ne ise senin görüşüne uyalım.” demek istemişlerdi.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

[1878] Belkıs onların savaşmaya meyilli olduklarını sezince, sulha mey-letmeyi ve en güzel olan neyse onunla başlamayı uygun gördü ve aşama aşama cevap verdi; önce, açıkladıkları görüşü onların gözünden düşürmeye çalıştı ve görüşlerindeki hatayı onlara şöyle gösterdi: “Doğrusu, hüküm-darlar bir şehre” zorla ve cebren “girdiklerinde, oranın düzenini bozarlar...” orayı harabeye çevirirler -fesat için el-haribetu denmesi bu yüzdendir- ve oranın şereflilerini zelil kılarlar, eşrafını aşağılarlar, katliam yapar, esir alırlar.

Böylece Belkıs, onlara savaşın sonucunu ve kötü âkıbetini belirtti ve daha sonra: “Onlar da böyle yapacaklardır.” demişti; “Onların hiç değişmeyen, süreklilik arz eden köklü âdetleri budur” demek istiyordu; çünkü Belkıs çok eski bir krallık evindeydi ve bu tür şeyleri çok işitmiş, görmüştü. Bu-nun ardından, Belkıs hediye konusunu ve doğru görüşle ilgili öngörüsünü dile getirmişti. َن ُ َ ْ َ ِכَ َ ifadesinin, Allah tarafından Belkıs’ın sözünü وَכَdoğrulamak için eklendiği de söylenmiştir.

[1879] Yeryüzünde bozuculuk yapmak için koşturup duranlar bazan bu âyete yapışırlar da onu kendilerine delil kılarlar. Haramı mubah addeden, kâfirdir. Bir de tahrif edercesine Kur’ân’ı buna delil kıldığında, iki inkârı bir-likte gerçekleştirmiş olur!

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

üzere birtakım elçileri rüşvet kabilinden bir hediye ile göndereceğim “ve” onun tarafından ne olup bittiğine “bakacağım” ki nihayet buna uygun olarak iş tutayım. Rivayete göre Belkıs, beş yüz delikanlı göndermişti ki, bunların üzerlerinde cariyelerin elbiseleri ve bilezik takıları, gerdanlıkları ve küpeleri vardı; mücevherlerle yaldızlanmış altın gem ve eyerlerle beze-li, atlaslara bürünmüş atlara binmişlerdi. Yine [Belkıs] dişi atların üzerinde delikanlı giysili, beş yüz tane de genç kız göndermişti. Bin adet altın ve gümüş kerpiç, yüksek irtifâlı inci ve yakutlarla bezeli bir taç, misk ve amber, içerisinde deliksiz bir inci ve eğri delikli bir gözboncuğunun bulunduğu bir de kutu göndermişti. Yine, kavminin eşrafından iki adam göndermişti ki, birisi Münzir b. Amr, diğeri de görüş sahibi ve akıllı biriydi. Belkıs şöyle de-mişti: Eğer bu peygamberse delikanlıları ve kızları birbirinden ayırıp tanır, inciye tam ortasından bir delik açar ve boncuğa ip geçirir. Sonra Münzir’e: “Eğer sana öfkeli bir bakışla bakarsa, kraldır. Binaenaleyh sakın seni dehşete düşürmesin! Şayet onu güleç, yumuşak görürsen peygamberdir.” dedi. Ni-hayet Hüdhüd karşıdan gelip Süleyman’a haber verdi. Süleyman da cinlere emredince, cinler altın ve gümüşten kerpiçler döküp, bunları Süleyman’ın önünde yedi fersah [takriben 42 km.] uzunluğundaki bir meydana döşedi-ler. Meydanın etrafına, burçları altın ve gümüşten olan bir duvar kurdular. Yine Süleyman’ın emriyle en güzel kara ve deniz hayvanlarını meydanın sağ ve sol tarafından kerpiçlere bağladılar. Yine pek kalabalık bir mahlûkat olan cin evlâtlarına emredip, bunlar da sağ ve sol taraftan kıyama durdular.

Sonra Süleyman, iki yanında kürsüler olduğu hâlde tahtına kuruldu. Şeytan-lar fersahlarca saflar hâlinde sıralandılar; insanlar da fersahlarca saflar hâlinde sıralandılar; vahşiler, canavarlar, haşereler ve kuşlar da aynı şekilde… Nihayet kavim yaklaşıp baktığında şaşakaldılar ve hayvanların [altın ve gümüş] kerpiç-lere pislediklerini gördüler de böylece kendi kendilerini küçümsediler ve el-lerindekileri bıraktılar. Süleyman’ın önünde dikildiklerinde onlara güleryüzle baktı ve “Geride bıraktıklarınız nedir? [Aklınızdan ne geçiyor?] dedi; “Hak nere-dedir?” dedi. Cebrâil Aleyhisselâm da kutunun içinde ne olduğunu ona haber verdi, o da onlara “Kutunun içinde şunlar, şunlar var.” dedi. Sonra ağaç kur-duna emretti, o da derhal bir kıl alıp o deliksiz inciyi deldi. Böylece, kurdun rızkı meyvelerin içerisinde yaratılmış oldu. Sonra su istetti; kız çocukları suyu elleriyle alıp diğerine koyuyor, sonra yüzlerine çalıyorlardı. Delikanlılar ise suyu aldıkları gibi yüzlerine çalıyorlardı.1 Sonra, hediyeyi geri çevirip Mün-zir’e, “Onlara dön!” dedi. Bunun üzerine Belkıs, “O bir peygamber; bizim ona yetecek gücümüz yok!” dedi ve emri altında onbinlerce kişi olan on iki bin otorite ile birlikte Süleyman’ın yanına doğru yollandı.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

[1881] İbn Mes‘ûd Radıya’llāhu Anh’in kıraatinde fe-lemmâ câû (geldik-lerinde...) şeklindedir. و -bana lütufta bulunduğunuzu mu zannedi) أyorsunuz?!) ibaresi Yâ’nın hazfiyle, ve [Yâ’nın ispatı yerine] kesre ile yetinilerek [e-tumiddûneni] ve ِّ َ ُ ;âyetindeki gibi idgam ile [e-umiddûnnî] [En‘âm 6/80] أkeza tek bir Nûn ile e-tumiddûnî şeklinde okunmuştur.

[1882] el-Hediyyetu, hediye edilen şeyin ismidir; tıpkı el-‘atıyyetunun, verilen şeyin ismi olması gibi. Böylece hediyye tabiri, verilen hediyeye veya kendisine hediye verilene izafe edilir; hâzihî hediyyetu fulânin dediğinde, [hem fâ‘ile hem mef‘ûle nispet edecek şekilde] “Bu onun hediyesidir.” veya “Bu ona hedi-ye edilendir.” anlamını kastedersin. Burada muzāfun ileyh kendisine hediye verilendir. Mâna şöyledir: Benim yanımda olan sizin yanınızdakinden daha hayırlıdır. Şöyle ki; Allah bana, en çok olan nasibi ve en geniş imkânlı olan zenginliği barındıran bir din vermiştir. Yine bana dünyalık adına daha fazlası olamayacak bir kapasite vermiştir. O hâlde, benim gibi biri herhangi bir mal-la desteklenmeye ve rüşvetvari hediyeler verilmeye nasıl razı olabilir!?

1 Böylece, kimin kız kimin oğlan olduğunu anlamış oldu. / ed.

[1883] “Belki siz” dünya hayatının dışa yansımasından başka bir şey bilmeyen bir kavimsiniz. Bu yüzden, size fazlalık kazandıran ve size hediye olarak verilen türden şeylerle “kendiniz seviniyorsunuz;” çünkü sizin nihaî amaç sınırınız budur; ama benim durumum sizin durumunuzdan farklı; ben sizden gelecek bir şeye ne razı olurum ne de onunla böbürlenirim; ben ancak iman sayesinde ve mecusîliği terk etmekle övünürüm.

[1884] ŞayetE-tumiddûni bi-mâlin ve ene ağnâ minke demenle, e-tu-middûni bi-mâlin fe-ene ağnâ minke demen arasında ne fark var?”1 dersen şöyle derim: Bunu Vav ile söylediğim vakit zenginlik ve imkân konusunda kendisinden daha fazla olmama rağmen, yine de bana malî destek sağla-makta olduğuna dair muhatabımı bilgilendirmiş olurum. Onu Fâ ile söy-lediğimde ise, onun desteğine ihtiyacım olmadığını, durumumun ona gizli kalması sebebiyle o anda kendisine haber verdiğim biri kılmış olurum. San-ki ben ona: “Bu yaptığını sana yakıştıramıyorum; çünkü benim buna hiç ihtiyacım yok!” demiş gibi olurum. İşte Hazret-i Süleyman’ın ... א ا א آ [şeklinde Fâ harfiyle] söylemesi de bu minval üzere gelmiştir.

[1885] Şayet“Burada ‘belki / bilakis’ demenin [ıdrâb] anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Hazret-i Süleyman onların yadırgayarak reddedip, bu yadırgayışını da gerekçelendirince, bundan, onları böyle bir şeye motive eden sebebe dönüş yapmıştır ki, o da tek bildikleri dünya adına kendilerine bir paye hediye edilmesinin dışında herhangi bir hoşnutluk ve sevinç sebebi bilememeleridir. Hediyenin hediye edene izafe edilmesi de caizdir ki buna göre mâna, “Belki siz sunduğunuz bu hediye ile [onların] gönderdiği türden hediye göndermeye kadir olduğunuza dair krallara karşı övünecek şekil-de böbürleniyorsunuz” şeklindedir. Bunun, reddetmekten ibaret olması da muhtemeldir ki buna göre Hazret-i Süleyman “Bilakis sizler, hediyelerini alıp onunla sevinmeleri yakışık alan kimselersiniz” demiş gibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

[1886] “Dön”, elçiye hitaptır; başka bir mektup taşıtılmakta olan Hüdhüd’e hitap olduğu da söylenmiştir. “Asla karşı koyamayacakları...” yani asla güçlerinin yetmeyeceği. َ

ِ ’in hakikat anlamı direnç göstermek ve karşılık vermektir; yani onlara karşılık vermeye güçleri yetmeyecek. 1 Vav’lı: Ben senden daha zenginken, yani benim sana hiç ihtiyacım yokken bana malî destek mi sağlıyor-

sun? Fâ’lı: Bana malî destek mi sağlıyorsun? Benim sana ihtiyacım yok ki! senden daha zenginim / çev.

İbn Mes‘ûd lâ kıbele le-hum bi-hîm (asla kendilerine karşı koyamayacakları) şeklinde okumuştur. א ’daki zamir Saba diyarına racidir. Züll, içinde bu-lundukları izzet ve saltanatın ellerinden kayıp gitmesi; sağâr ise esir düşüp köleleştirilmeleri ve kral iken ayak-takımına döndürülmekle bile yetinilme-mesi demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

[1887] Rivayet edilir ki Süleyman (a.s.)ın huzuruna çıkarıldığı esnada Belkıs’ın emretmesi üzerine tahtı, iç içe bulunan yedi köşkün sonuncusunun içerisinde yer alan iç içe vaziyetteki yedi evden sonuncusuna konulmuştu. Belkıs kapıları kilitleyip bu tahtı koruyacak bekçiler görevlendirmişti. Bel-kıs’ın kendi tahtını bu tür bir koruma altına aldığı muhtemelen Süleyman (a.s.)a vahiyle bildirilmiş, o da Belkıs’ı hayrete düşürmek ve böylece ona, Allah’ın kudretinin büyüklüğüne ve kendisinin peygamberliğine tanıklık edecek şeylere muttali olup, bu peygamberliği tasdik edeceği şekilde kendi eliyle harikalar icra etmesi adına Allah’ın kendisine özgü kıldığı bazı şeyleri göstermek istemişti. Katâde’den [v. 117/735] gelen rivayete göre, Hazret-i Süleyman Belkıs’ın Müslüman olması hâlinde malını almasının kendisine helâl olmayacağını bildiği için, o Müslüman olmadan önce o tahtı almak istemiş. Yine söylentiye göre Hazret-i Süleyman o tahtın getirilip belirsiz ve farklı kılınmasını, sonrasında da Belkıs’ın akıl ve dirayetini kontrol etmek için onun, tahtı tanıyıp tanıyamayacağını görmek istemişti.

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

[1888] ٌ ِ ْ ِ kelimesi [müennes olarak] şeklinde de okunmuştur. el-‘İfru, el-‘ifrîtu, el-‘ifrîh, el-‘ifrâtu ve el-‘ufâriyetu, adamlarla ilgili kulla-nıldığında akranlarını yıkıp yere çalan, yaramaz, yadırganan kişi demektir. Şeytanlarla ilgili olarak da habis ruhlu, inatçı tip demektir. Bu ifritin ismi-nin Zekvân olduğunu söylemişlerdir.

[1889] [“Şüphesiz ben] o tahtı taşımaya “dayanıklı, güvenilir biriyimdir.” Onu, kendisinden hiçbir şey eksiltmeden ve değiştirmeden olduğu gibi ge-tirebilirim.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

[1890] “Nezdinde o kitaptan bir ilim bulunan kişi...” Yani nezdinde Al-lah’ın en büyük ismi olan Yâ Hayyu! Yâ Kayyûm! ibaresinin bulunduğu kişi... En büyük ismin “Ey bizim ve her şeyin yegâne İlâh’ı olan! Senden başka hiçbir ilâh yok!” ibaresi olduğu da söylenmiştir. Yine bunun “Ey celâl ve ikram sa-hibi!”1 olduğu da söylenmiştir. Hasan-ı Basrî’den rivayet edildiğine göre bu, “Allah” ve “ Rahman” isimleridir. Bu kişinin Süleyman (a.s.)’ın kâtibi Âsaf b. Berahyâ olduğu söylenmiştir ki, o dosdoğru ve âlim biriydi. Bir söylentiye göre ise onun ismi Estûm’dur. Onun Cebrâil olduğu, Allah’ın Süleyman’ı des-teklediği bir melek olduğu, Süleyman’ın kendisi olduğu da söylenmiştir. San-ki Süleyman, ifriti [işinde] yavaş bulmuş da ona: “Senin bu söylediğinden çok daha hızlı olanı sana göstereceğim!” demiş gibidir. Rivayete göre İbn Lehî‘a (v. 174/790): “Bana onun Hızır (a.s.) olduğu haberi ulaştı.” demiş. “Kitap’tan bir ilim” indirilmiş bir kitaptan demektir ki, o da vahiy ve şeriat ilmidir. Bu-nun Levh-i Mahfuz, nezdinde bundan bir ilim bulunanın da Cebrâil (a.s.) olduğu da söylenmiştir. Her iki yerde yer alan َכ ِ -nin fiil ve ism-i fâ‘il olma’آsı caizdir. et-Tarf baktığında gözkapaklarını hareket ettirmendir ki, gözlerin kırpılması bakma mevkiine konulmuştur. Nitekim [kendisine bakıp, güzelliğinden kâm almak isteyen bedevî bir erkeğe cevap olarak bedevî bir kadının] şöyle demiştir:

Kalbin için [aşk] arayan bakışını saldığında bir gün, gördüklerin seni yorar. [Öyle şeyler görürsün k; ne tamamına gücün yeter ne de bir kısmına sabredebilirsin!]

Burada, bakan kimse “bakış göndermek” ile sıfatlanınca, “gözü döndürmek” ile betimlenmiştir. Nitekim [âyette de] göz açıp kapamak “dönme” ile betim-lenmiştir. “Sen göz açıp kapayıncaya kadar” ifadesi, “Sen bir şeye göz atarsın da, gözün sana dönmeden önce o tahtı önünde görürsün” anlamındadır. Ri-vayet edilir ki Âsaf, Süleyman’a “Görebildiğin en uzağa gözlerini dik de bak!” demiş. O da gözlerini dikip sağa doğru bakmış. Âsaf ’ın dua etmesi üzerine taht Allah’ın kudretiyle Me’rib’deki yerinde gözden kaybolup, sonra Şam’da; göz açıp kapamasından önce Süleyman (a.s.)ın meclisinde ortaya çıkmış. 1 Bunca azamet ve kibriyasına, ontolojik aşkınlığına, yüceliğine, sınırsız özelliklerine rağmen, karşısında

adeta birer hiç olan varlıklara yine de değer veren. / ed.

Bunun, tahtın getirilme sürecinin kısalığını anlatan bir darbımesel olması da caizdir. Tıpkı arkadaşına; “Şunu bir lahzada yap.”, “Göz açıp kapayınca-ya kadar yap.” ve “Dönüp bak, beni göreceksin.” gibi bir şey söyleyip, sürati kastetmen gibi.

[1891] “[Kim şükrederse, ancak] kendisi için şükretmiş olur;” çünkü bu-nunla vacibin ağır yükünü nefsinin sırtından çözüp kaldırmış, nefsini nan-körlük damgası yemekten korumuş, nefis de nimetin ve daha fazlasının irtibat ve sürekliliğini kazanmış olur.

[1892] Denilmiştir ki şükür, eldeki nimeti bağlar; mevcut olmayan ni-meti de avlar. İlk dönemdekilerden birinin sözünde şöyle geçer: Nimete nankörlük etmek kesat getirir. Kaçan nimetin tekrar geri dönmesi çok na-dirdir; o hâlde ürküp kaçmaya yeltenen nimeti şükür sayesinde geri getir-meye çalış ve onunla birlikte olmanın kadrini-kıymetini bilerek nimetin devamlılığını sağla! Bil ki, Allah’ın büyüklüğünü hesaba katmadığında, ya-kında kısılacaktır O’nun seni bürüyen nimeti!

[1893] “Ganidir”; şükre ihtiyacı yoktur; nimetini nankörce inkâr edene nimet verme hususunda “cömerttir.” Süleyman (a.s.)’ın, tahtı gördüğü anda Rabbine şükrederek söyledikleri, Allah’ın peygamberlerinden ve ihlâslı kul-larından kendi kategorisinde yer alan fertlerin geleneği üzere cari olmuştur ki onlar, emanet nimetin peşinde güzel sabır sayesinde yürüyebildikleri gibi, gelecek nimeti de güzel şükür sayesinde elde ederler.

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

وا [1894] ُ َכِّ yani tahtı, görünümü ve şekli değişmiş hâlde, tanınmaz kılın! Tıpkı bir adamın kendisini tanımasınlar diye insanlara karşı tanınmaz hâle gelmesi gibi. [Kıssacılar] demişlerdir ki tahtı genişletip önünü arkasına, üstünü de altına monte etmişlerdi.

[1895] fiili cevap olmak üzere meczum okunduğu gibi, başlangıç üzere merfû‘ da okunmuştur. [Bakalım;] tahtı tanımaya veya taht kendisi-ne sorulduğunda doğru cevap vermeye; ayrıca, kapılarını üzerine kilitleyip önüne bekçiler diktiği tahtının kendisinden önce getirilmesi, kendisinin ise tahttan sonra gelmesi adına bu apaçık mu‘cizeyi gördüğünde Süleyman (a.s.)ın peygamberliğine iman etmeye ve dine “yol bulabilecek mi?”

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

ا [1896] כ üç kelimeden mürekkep olup, bunlar tembih harfi [], teşbih Kâf ’ı ve ism-i işarettir []. Hazret-i Süleyman, Belkıs’ı şartlandırmış olmamak için: “Bu senin tahtın mı?” dememiş; fakat [onu hayrete düşürmek için] “Senin tahtın da böyle mi?” demişti. Belkıs da “Tıpkısı!” demişti de “Tıpkısının aynısı.” veya “Bu değil.” dememişti ki bu da onun aklının ol-gunluğundan ötürüydü; zira ihtimalli bir konuda kesin konuşmuyordu.

[1897] “Bize [ondan önce] bilgi verilmişti.” ifadesi, Süleyman ve ileri ge-lenlerinin sözlerindendir. Şayet“Bu söz ne üzerine atfedilmiştir ve ne ile irti-batlıdır?” dersen şöyle derim: Belkıs’a tahtı sorulunca “O sanki.” diye cevap vermesi üzerine oluşan söz ortamı, Süleyman ve ileri gelenlerinin buna karşı-lık söylenmesi uygun düşecek; “Çok isabetli cevap verdi; taşı gediğine koydu, gerçekten akıllı, zeki bir kadınmış!.. Artık İslâm’la nasiplenmiş; Allah’ın kud-reti ve Münzir’in elçiliği esnasında önceden vârit olan mu‘cizeler -özellikle, tahtının durumu ile ilgili şu tuhaf mu‘cize- sayesinde Allah’ın kudretini ve peygamberliğin sıhhatini anlamıştır!” vb. şeyler söyledikleri bir ortam olunca, işte, Allah’ın onları Belkıs’a üstün kılışına ve Müslümanlığa ve ma‘rifetullaha ondan önce ulaştırmış olmasına karşılık Allah’a şükretmek için “Allah’a, kud-retine ve katından gelen şeylerin doğruluğuna dair bize Belkıs’ın bilgisinden önce bilgi verilmişti. Biz İslâm dini üzere olmaya devam edeceğiz!” demişler [yani א א ا .şeklindeki sözlerini buna atfetmişler]dir وأو

[1898] “Onu” Müslüman olmaktan, daha önce güneşe tapmak ve inkârcıla-rın arasında yetişmek “alıkoydu.” Bu ifadenin, “O sanki.” demesine atıf olarak Bel-kıs’ın sözünden olması da caizdir ki buna göre mâna şöyle olur: “Bu mu‘cizeden veya bu durumdan önce -ki Belkıs bununla Münzir’in elçiliği esnasında gördüğü apaçık mu‘cizeleri kastediyordu- Allah’a, O’nun kudretine ve Süleyman (a.s.)ın gerçek bir peygamber olduğuna dair bize bilgi verildi de İslâm’a dâhil olduk.” Bunun1 akabinde ise Allah Teâlâ “Onu alıkoydu.” buyurmaktadır ki onun doğ-ru yoldan sapmış olması, dâhil olduğu şeyden [İslâm dininden] onu alıkoymuştu. 1 Yani Belkıs’a ait görülen bu ifadenin. / ed.

Mânanın, hazf u îsāl kaidesi ile “Allah yahut Süleyman onu taptığı şeyden alıkoydu.” şeklinde olduğu da söylenmiştir. א َ ifadesi de إ ’nin fâ‘ilinden bedel olarak yahut li-ennehâ [çünkü Belkıs] anlamına gelecek şekilde fetha ile א َ .şeklinde de okunmuştur أَ

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

[1899] es-Sarhu köşk demektir. Konağın avlusu olduğu da söylenmiştir. İbn Kesîr [sakin] Hemze ile se’kayhâ okumuş olup, bunun değerlendirilmesi şudur ki, o [kelimenin çoğulunu] suûkan şeklinde işitmiş olup, müfredi de bu minval üze-re cari kılmıştır. el-Mumerredu dümdüz [pürüzsüz] demektir. Rivayete göre Belkıs gelmeden önce Süleyman (a.s.)’ın emretmesi üzerine Belkıs için, geçeceği yol üzerine beyaz sırçadan bir köşk inşa edilmiş, altından su akıtılmış ve içine de deniz hayvanlarından balık ve diğerleri bırakılmıştı. Süleyman’ın koltuğu köş-kün baş tarafına konmuş, kendisi de bunun üzerine oturmuştu. Kuşlar, cinler ve insanlar karşısında el pençe divan duruyorlardı. O bunu sırf Belkıs onun konumunu fazlasıyla azametli bulsun, peygamberliğini gerçek addetsin ve din-de sebat etsin diye yapıyordu. [Kıssacılar] şunu iddia etmişlerdir ki Süleyman’ın Belkıs ile evlenip, Belkıs’ın onların sırlarını Süleyman’a ifşa etmesi cinlerin işine gelmiyordu; çünkü Belkıs bir dişi cinin kızı idi. Bir söylentiye göre de cinler Sü-leyman’ın Belkıs’tan çocuk yapıp, bu çocuğun hem cinlerin hem de insanların zekâsını deruhte etmesinden ve böylece Süleyman’ınkinden çok daha güçlü ve berbat bir yönetime girmekten korkuyorlardı; bu yüzden Süleyman’a “Onun birazcık aklından zoru var, [üstelik] bacakları çok kıllı, ayakları da eşek toynağı gibi!” demişlerdi. Süleyman da işbu sebeple tahtı tanınmaz hale getirerek Bel-kıs’ın aklını sınamış, onun bacaklarına ve ayaklarına iyice vâkıf olmak için o köşkü yaptırmıştı. Nihayet Belkıs bacaklarını açınca ne görsün; o, insanların bacağı ve ayağı en güzel olanı değil mi? Kıllı da değil... Sonra gözünü çevirip ona “Bu, zemini parlak cam olan bir köşktür.” diye seslendi.

[1900] Denilmiştir ki [kıl yolmak için] harzeme edinmenin sebebi bu olup Hazret-i Süleyman bunu şeytanlara emretmiş, onlar da bunu icat etmişlerdi. Süleyman (a.s.) onu nikâhlamış, onu çok sevmiş ve krallı-ğında karar kılmasını sağlamış ve emretmesi üzerine cinler onun adı-na [ Yemen’de] Seylehûn ve Ğumdân isimli mahalleri inşa etmişlerdi. Hazret-i Süleyman onu ayda bir ziyaret eder ve üç gün yanında kalırdı.

Belkıs Süleyman’a çocuk da doğurmuştu. Yine söylentiye göre bilakis Sü-leyman, onu Hemdân kralı Zû-Tubba‘ ile evlendirip, bu kişiyi Yemen’e sultan tayin etmiş ve Yemen cinlerinin reisi olan Zevbe‘a’ya da ona itaat etmesini emretmiş, o da onun adına sağlam mamureler inşa etmişti; bu zat Süleyman’ın ölümüne değin reis olarak kalmıştır.

[1901] “Ben [gerçekten] kendime zulmetmişim...” Belkıs bu sözle geç-mişteki inkârını kastediyordu. Söylentiye göre Belkıs, Süleyman (a.s.)’ın onu derin suda boğacağını sanmıştı da bu yüzden “ Süleyman (a.s.)hakkın-daki suizannımdan ötürü kendime zulmetmişim” demişti.

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

وا] [1902] ا Nûn’un Bâ’ya uyum sağlaması esasına göre zamme ile [أنِ enu‘budû şeklinde de okunmuştur.

[1903] Biri mümin, biri de inkârcı olmak üzere çekişen “iki grup.” Söy-lendiğine göre Allah Teâlâ, bu iki grupla Sâlih (a.s.) ile içlerinden hiç kim-senin iman etmemiş olmasından önceki kavmi kastetmiştir. “Çekişiyorlar;” yani her bir grup “Hak benimledir.” diyordu.

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

[1904] Seyyie azaba duçar olma, hasene ise tövbe demektir. Şayet“Onla-rın iyilikten önce kötülüğün gelivermesini istemelerinin anlamı nedir? Zira bu ancak o ikisinden birinin diğerinden önce umulması hâlinde olur?” der-sen şöyle derim: Onlar cahilliklerinden ötürü “Şu Sâlih vaat ettiği azap şa-yet onun iddiasına göre vuku bulursa, o vakit tövbe ve istiğfarda bulunuruz -bu vakitte edilen bir tevbenin kabul göreceğini zannediyorlardı-; yok, azap vuku bulmazsa o takdirde de eski durumumuza devam ederiz.” diyorlardı. Bunun üzerine Sâlih (a.s.) onlara söz ve inançlarına uygun biçimde hitapta bulunmuş, sonra da onlara: “Azap inmeden önce Allah’tan bağışlanma dile-senize! Belki size merhamet edilecek!” demişti ve bunu, söylemiş oldukları şey hususunda yanılmalarına karşı onları uyarmak ve besledikleri inanç ko-nusunda cahilliklerini ortaya koymak için söylemişti.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

[1905] [Onlardan herhangi bir] kişi yolculuğa çıktığında bir kuşa rastlayıp onu uzaklaştırırdı; kuş onun sağından geçerse hayra, solundan geçerse şerre yorardı. İşte onlar hayrı ve şerri kuşa nispet edince bu “kuş” ifadesi, Allah’ın takdir ve taksimi için -yahut rahmet ve azap konusunda kulun fiiline sebep olmaları ci-hetiyle- hayır ve şer için isti‘âre kılınmıştır. Bu bağlamda Araplar “Senin kuşun değil, Allah’ın kuşu [geçerlidir]!” demişlerdir; yani hayrın ve şerrin nispet edile-ceği baskın kader Allah’ınkidir, senin kâh kötüye kâh iyiye yorduğun kuşunki değil. İmdi; kıtlığa uğramış olmaları sebebiyle “sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık!” dedikleri için, Hazret-i Sâlih de “Sizin uğursuzluğunuz Allah katın-dadır!” demişti; yani hayrınızın da şerrinizin de kendisinden geldiği sebebiniz Allah katındadır ki, o da O’nun takdir ve taksimidir; sizi dilerse rızıklandı-rır, dilerse mahrum eder. Allah’ın “Sizin işleriniz Allah katında yazılıp hükme bağlanmıştır, sizin için ceza ve fitne olmak üzere başınıza gelecek şeyler de bu cümledendir.” anlamını kastetmesi de caizdir. Nitekim “Dediler ki: ‘Talih kuşu-nuz [uğursuzluğunuz] sizinledir.” [Yasin 36/19] ve “Her insanın (talih) kuşunu kendi boynuna dolamışızdır.” [İsrâ 17/13] âyetleri de bu kabildir.

ِכَ] [1906] َא ْ -aslî yapı üzere tetayernâ bi-ke şeklinde de okunmuştur. Tetay [اyara bi-hî, onu uğursuz addetti; tetayyara minhu ise ondan ürküp kaçtı, demektir.

ن [1907] ُ َ ُ yani “sınanmaktasınız” yahut azaba uğratılmaktasınız ya da size uğursuzluk vesvesesi vererek Şeytan sizi fitneye düşürmekte.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

[1908] “Şehir” Hicr’dir.1 9’un raht2 ile temyiz edilmesi “toplu-luk” anlamına gelmesi sebebiyle caiz olmuştur ki, buna göre sankitis‘atu enfüsin (dokuz kişi) denmiş gibidir. Raht ve nefer arasındaki fark şudur ki raht, 3’ten 10’a yahut 7’den 10’a; nefer ise 3’ten 9’a kadardır. Vehb [b. Münebbih]’den rivayet edildiğine göre bunların isimleri şöyledir:

1 Arap yarımadasının kuzey batısında, Medine-Tebük yolu üzerinde Teyma’nın yaklaşık 110 km. güney batısında, içindenHicaz demiryolunun geçtiği sarp kayalıklarla çevrili vadi ve bu vadideki belde. [Ömer Faruk Harman, “ Hicr” md. DİA] / ed.

2 Yani müfret bir kelime olan raht ile… 3’ten 9’a kadarki sayıların temyizi normalde cem’ ve mecrur olduğundan, tis‘atu erhâtın / tis‘atu erâhita / tis‘atu erhutın olmalı idi. / ed.

Hüzeyl b. Abdurab, Ğunm b. Ğunm, Riyâb b. Mihrac, Mısda‘ b. Mihrac, Umeyr b. Kürdübe, Âsım b. Mahrame, Sübeyt b. Sadaka, Sem‘ân b. Safiyy ve Kıdâr b. Sâlif. Deveyi hunharca kesmeye çalışanlar da bunlar olup Sâlih (a.s.)’ın kavminin azgınları idiler ve onların eşrafının çocukları idiler. “Asa-yiş yanlısı değillerdi!” Yani durumları, asayiş namına hiçbir şey barındırma-yan, katıksız bir bozuculuktu; zira bazı bozuculardan nadiren de olsa kısmî yararlılıklar sâdır olabilmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

ا [1909] ُ َ א َ َ fiilinin hem emir hem de ْ َ edatı takdir etmek suretiyle hâl konumunda olmak üzere haber sıygası olması muhtemeldir ki [ikinci ihtimale göre] mâna, “Karşılıklı and içerek ‘Ona ve adamlarına gece baskını düzenleyelim...’ dediler şeklindedir.2 [ا ُ َ א َ ifadesi şedde ile] tekassemû3 şeklinde de okunmuştur. ُ َ ِّ َ ُ َ ifadesi Tâ, Yâ ve Nûn ile okunmuştur4; Nûn’lu ve Tâ’lı kıraate göre ا א fiilinde [emir ve haber olarak] iki vecih sahih olurken, Yâ’lı kıraate göre sadece haber vechi sahihtir. Tekāsum ve tekassum tıpkı tezāhur ve tezahhur gibidir ki tekāsum karşılıklı yemin etmek demektir. Beyât ise düşmana geceleyin ansızın baskın yapmaktır. Rivayete göre [Makedonyalı] İskender’e gece baskını hususunda görüş bildirildiğinde “Kralların zafer hırsızlığı yapmak gibi bir âdetleri yoktur!” demiş. ِכَ] ْ َ ifadesi] helekeden Mim ve Lâm’ın fethasıyla mehleke ve Lâm’ın kesresiyle mehlike şeklinde okunduğu gibi, ehlekeden Mim’in zammesiyle muhleke şeklin-de de okunmuştur ki [bu son vecih] mastar, ism-i zaman ve ism-i mekân olabilir.

[1910] Şayet“Onlar yaptıkları şeyi bile bile inkâr etmişken, ha-beri habere konu olanın aksine ortaya koymuşken, nasıl “doğru söz-lü kimseler” olabilirler ki?” dersen şöyle derim: Sanki onlar Sâlih Peygamber’e ve ehline birer gece baskını düzenlemekle iki baskını bir-leştirdikleri ve sonra “Onun ehlinin yok edilişine tanık olmadık!” diye-rek iki baskından birisini dillendirdiklerinde doğru söylemiş oluyorlardı;

adamlarını yok etmek için ant içmeye çalışın! / ed.4 Le-tubeyyitunnehû (‘Ona gece baskını düzenleyeceksiniz!’ diye and içtiler), le-yubeyyitunnehû (Ona gece

baskını düzenleyeceklerine and içtiler) ve Nûn ile le-nubeyyitennehû (‘Ona gece baskını düzenleyelim!’ diye and içtiler.) Müfessirin, Le-tubeyyitunnehû kıraatini tercih ettiği anlaşılmaktadır. / ed.

çünkü iki baskının birini değil, her ikisini birden yapmışlardı ki burada, şeriatı ve şer‘î yasakları bilmeyen, hatta bunları aklından bile geçirmemiş inkârcılara göre bile yalanın çirkin bir şey olduğuna dair kesin delil vardır. Dikkat edilirse, onlar Allah’ın nebîsini öldürmeyi plânlamışlarken, kendile-ri adına yalancı olmaya razı gelmiyorlar da nihayet sayesinde yalandan halâs olacakları bir hileyi haberlerinde doğru çıkma adına kamufle ediyorlar.

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

[1911] Onların tuzakları, Sâlih (a.s.) ve ehlini gafil avlama plânı adına gizledikleridir. Allah’ın ‘tuzağı’ ise onları farkına varamayacakları şekilde helâk etmesi olup bu, isti‘âre tarzı üzere hilecinin hilesine benzetilmiştir. Rivayete göre Hazret-i Sâlih’in Hicr’de bir vadide, namaz kıldığı bir mesci-di vardı. [Kâfirler] “Sâlih üç güne kadar bizden kurtulacağını iddia etmişti.1 Şimdi biz de o üç günden önce hem ondan hem de ehlinden kurtulacağız.” deyip, o vadiye doğru yola çıkmışlar ve “ Namaz kılmaya geldiğinde onu öldürelim, sonra da ehlinin yanına dönüp onları öldürelim!” demişlerdi. Derken, Allah yüksek bir tepeden bir kaya parçasını onların hizasına gön-dermiş, onlar da [kurtulmak için] koşuşmuşlar; ancak kaya parçası onların vadi çıkışını bütünüyle kapatmıştı. Öyle ki, kavimleri onların nerde ol-duklarını, onlar da kendi kavimlerinin başına ne geldiğini bilememişlerdi. Allah onların her birini kendi mekânında azaba uğratmış, Sâlih ve berabe-rindekileri de kurtarmıştı. Bir söylentiye göre onların yalınkılıç olanları ge-celeyin gelmişlerdi de Allah, Hazret-i Sâlih’in yurdu dolusu melek gönder-miş; melekler de onların başlarını taşlarla yarmışlar. Onlar taşları görüyor, fakat herhangi bir atanı göremiyorlardı.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

א [1912] ّ א د אّ] başlangıçtır; fetha ile [mecrur kıraate göre] إ ,okuyan ise [أbunu ‘âkıbetu kelimesinden bedel veya hiye tedmîruhum (o âkıbet onların mahvedilmesidir) takdirinde olmak üzere hazfedilmiş bir mübtedânın ha-beri olarak merfû‘; yahut li-ennâ (çünkü biz...) anlamına binaen ya da kâne ‘âkıbetu mekrihimu’d-demâra (hilelerinin âkıbeti helâk oldu) anlamına gele-cek şekilde kânenin haberi olarak mansūb kılmıştır.

1 Hûd 11/65’e gönderi yapılmaktadır. / çev.

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

Îsâ b. Ömer, hazfedilmiş bir mübtedânın haberi olmak üzere merfû‘ [hāvi-yetun] okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

[1914] Ve “Lût’u da” zikret. Yahut “Gerçek şu ki... gönderdik...” [Neml 27/45] âyetinin delâleti doğrultusunda “Lût’u da” gönderdik. إذ edatı birinci yoruma göre bedel, ikinci yoruma göre ise zarftır. Kalp gözü ile “göz göre göre”, yani onu işleme konusunda önünüze geçilmemiş [ilk kez sizin işlediğiniz!] yüzkızartıcı bir suç olduğunu, Allah’ın kadını sırf erkek için yarattığını, erkeği erkek için, kadını da kadın için yaratmadığını, dolayısıyla bunun Allah’ın hikmetiyle çeliştiğini bildiğiniz hâlde [işleyecek misiniz?] Bu konudaki bilginiz günahınızı daha büyültmekte, çirkinliği ve kabahati daha bir artırmaktadır. Burada, âlimler âlimi ve hikmetliler hikmetlisi olması sebebiyle Allah tara-fından gelecek çirkin bir şeyin O’nun kullarından vâki olacak çirkinden çok daha çirkin olduğuna dair bir delil vardır.2 Yahut “bazınız bazınızdan göre göre” demektir; çünkü onlar bu hayâsızlığı başkalarını ürkütecek ve aldırış etmeyecek derecede ve günaha dalmış vaziyette alenen birbirlerinden sak-lanmaksızın irtikâp edenlerin toplantı yerlerinde bulunuyorlardı. Ebû Nuvâs [v. 198/813] da şu şiirini sanki onların gidişatına göre kurgulamış gibidir:

Tutulduğun kişinin ismini açıkça zikret; kinayeli konuşma bana!Önünde örtü bulunan lezzetlerde hayır yoktur zira…

Yahut “sizden önceki asilerin ve başlarına gelenlerin izlerini göre göre...” Şayet“Sonrasında ‘Yok yok, siz gerçekten cahil bir toplumsunuz!’ ifadesi yer alıyorken, “gördüğünüz hâlde” ifadesini bilgi ile tefsir ettin ya; peki onlar nasıl hem bilen hem de bilmeyen kimseler oluyor?” dersen şöyle derim: Allah Teâlâ “Onun yüzkızartıcı bir günah olduğuna dair bilginiz mevcut olması sebebiyle cahillerin fiilini işliyorsunuz” anlamını kastetmiştir. Yahut “akıbeti bilmiyorsunuz” demektir. Ya da Allah Teâlâ cehaletle, sefaheti ve onların üzerinde bulundukları hayasızlığı kastetmiştir.1 Yani uşîru (işaret ediyor, gösteriyorum) mealindeki bir fiilin. / ed.2 Çirkin fiillerin Allah tarafından yaratılmadığına dair Mûtezile’nin görüşüne gönderi yapmaktadır. / çev.

[1915] Şayet“Siz bilmiyorsunuz’ ifadesi kavmin bir sıfatıdır. Oysa ka-vim gaip bir lâfızdır. Sıfat mevsufla uyumlu olmalı değil mi; nitekim Tâ’nın ötesinde Yâ ile [ن şeklinde] de okunmuştur? [47. âyetteki] ن م أ (aksine, siz çeşitli belalarla sınanan bir toplumsunuz!) ifadesi için de aynı durum söz konusudur?”1 dersen şöyle derim: Gaiplik ve muhataplık bu-luştuğu için muhataplık dominant kılınmıştır; çünkü muhataplık asıl itiba-riyle gaiplikten daha kavî ve köklüdür.

Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

[1916] A‘meş [v. 148/765] merfû‘ olarak cevâbu kavmihî şeklinde oku-muştur; ama meşhur kıraat daha güzeldir. [Onlar güya] tüm murdar şeyler-den “temizlenmişlermiş” de bu murdar işi yadırgıyorlar, onların yadırgama-ları bizim ağırımıza gidiyor! İbn Abbas (r.a.)dan rivayete göre [onların] bu [sözleri], bir istihzaydı.

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

[1917] “Onu” [yani] onun geride kalanlardan olmasını “takdir etmiştik.” Tıpkı “‘O mutlaka geride kalıp da helâk olanlar arasında bulunacak’ diye takdir etmiştik” [ Hicr 15/60] âyeti gibidir. Böylece takdir-i ilâhi mâna itibariyle [kadının zatına değil de azap için] geride bırakılmaya2 ilişkin vâki olmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

[1918] Allah Teâlâ Peygamber’e (s.a.), kendi birliğini, her şeye kadir ol-duğunu ve hikmetini açıkça ortaya koyan kanıtları dile getiren bu âyetleri okumasını ve sözlerine O’na hamdederek, O’nun peygamberleri ile seçkin kullarına selâm vererek başlamasını emretmiştir. Bunda hoş bir öğreti ve gü-zel bir edep kazandırma, [hamd ve selâmdan ibaret] bu iki zikirle uğur ve bereket kazanmaya, işitenlere yetiştirilen söze kulak kabartarak onu kabul etmeleri için bu iki ifadenin konumundan destek almaya ve bunu onların kalplerin-den, işittirenin talep ettiği bir konuma indirmeye ilişkin bir güdüleme vardır.

1 Bu da bel entum kavmun yuftenûn (aksine, onlar çeşitli belalarla sınanan bir toplumdur!) şeklinde okun-muştur. / ed.

Gerçekten de âlimler, hatipler ve vaizler kuşaktan kuşağa bu edebi devralıp sür-dürmüşler ve istifade edilen her ilmin önü sıra, her vaaz ve öğütten önce ve her hutbenin başında Aziz ve Celil Allah’a hamdedip, Peygamber’e (s.a.) salavat oku-muşlardır. Kitap yazanlar da bunlara tâbi olup, fetih ve kutlamalar gibi hatırı sa-yılır olaylara dair kitaplarının baş kısımlarını bu minval üzere cari kılmışlardır.

[1919] Denilmiştir ki bu [hamd ve selâm ile ilgili âyet, Lût kavmine yönelik olarak] öncesiyle irtibatlı olup, inkârcı ümmetlerden helâk olanlara karşılık hamdet-me ve peygamberlere [‘aleyhimusselâm] ve onların kurtulmuş olan taraftarlarına salavat okumaya dair bir emirdir. Yine, bunun Lût (a.s.)’a bir hitap olduğu, kavminin inkârcılarının helâkine karşılık Allah’a hamdetmesi ve Allah’ın seç-kin kılıp o kavmin helâkinden kurtardığı ve onların günahlarından koruduğu kimselere de selâm vermesi anlamına geldiği de söylenmiştir.

[1920] [Allah mı daha hayırlı yoksa..?] Malumdur ki, onların şirk koştukları şeyde hiçbir hayır olmadığından, her hayrın yaratıcısı ve sahibi olan Allah ile o şey arasında bir mukayese söz konusu olamaz! Bu ifade, sadece onları bir tür ilzam edip, susturmak ve durumları ile istihzadır. Şöyle ki; onlar putlara kulluk etmeyi Allah’a kulluk etmeye tercih etmişlerdi. Oysa hiçbir akıl sahibi, daha fazla hayır ve menfaatten ötürü kendisini onu tercihe sevk edecek bir saik olmaksızın bir şeyi başka bir şeye tercih etmez. İşte, tercih ettikleri şeyde hiçbir hayrın bulunmadığını, bunu daha fazla hayır için değil; fakat bir heves ve abesten ötürü tercih ettiklerini bilmelerine rağmen onlara böyle denmesi-nin sebebi, aşırı bir hataya ve helâk çukuruna düşüren bir cehalete karşı, yine temyiz kabiliyetini yitirmelerine ve makul olanı arka-plana atmalarına karşı uyarılmaları ve tercihin ancak fazla hayır için gerekeceğini bilmeleri içindir. Bunun benzeri Allah’ın Firavun’dan naklettiği şu: “Ben mi daha hayırlıyım, yoksa neredeyse merâmını bile anlatamayan şu zavallı (Mûsâ) mı?!” [Zuhruf 43/52] sözüdür ki bunu, Mûsâ’nın, kendisinden altından akan nehirleri gibi nehirleri olmadığını bildiği hâlde söylemişti!

[1921] Daha sonra, Allah Sübhânehûve Teâlâ, rahmet ve kereminin eserleri olan o söz konusu hayır ve menfaatleri bir bir saymıştır. Tıpkı başka bir yerde bunları sayıp sonra da “[Sizi yaratıp sonra rızıklandıran, sonra sizi öldüre-cek ve daha sonra diriltecek olan, Allah’tır.] Sizin ortaklarınız arasında, bunlardan birini yapabilen var mı?!... [Rum 30/40] buyurması gibi.

[1922] Hem Yâ hem Tâ ile [yuşrikûne / tuşrikûne] okunmuştur.

[1923] Rivayete göre Hazret-i Peygamber (s.a.) bu âyeti okuduğunda, “Bilakis Allah daha hayırlı, daha kalıcı, daha yüce ve daha çok kerem sahi-bidir.” dermiş.

[1924] Şayet “َن כُ ِ ْ ُ א َ ile أمْ ifadesindeki أ َ َ ْ i arasında’أمْ ifadesinin أne fark vardır?” dersen şöyle derim: Bu beriki “O ikisinden hangisi daha ha-yırlıdır?” anlamından ötürü bitişik em iken, diğeri bel -e anlamında em-i mün-katı‘adır; “Allah mı daha hayırlı yoksa ilâhlar mı?” buyurduğunda “Evet, gök-leri ve yeri yaratan mı daha hayırlı [yoksa ilâhlar mı?]” buyurmuş olmaktadır ki, bu da evreni yaratmaya kadir olanın hiçbir şeye gücü yetmeyen bir cansızdan daha hayırlı olduğu hususunu onların zihinlerine yerleştirmek içindir. A‘meş [v. 148/765] şeddesiz olarak e-men okumuştur ki bunun açıklaması, “Allah mı [daha hayırlı...]” ifadesinden bedel kılınmasıdır; adeta Allah Teâlâ, “Gökleri ve yeri ya-ratan mı daha hayırlı, yoksa ortak koştuklarınız mı?” buyurmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

[1925] Şayet“Allah’ın, verdiği haberi [“yarattı” ve “indirdi” fiillerindeki] gaiplik kipinden, “yetiştirdik” sözündeki kendi zatıyla ilgili birinci çoğul kipine nak-letmesinde ne tür bir nükte vardır?” dersen şöyle derim: Fiilin, Allah’ın zatına özgü kılınmasındaki mânanın pekiştirilmesi ve türleri, renkleri, tatları, kokuları ve şekilleri değişik olan bahçelerin [olanca] güzelliği ve göz alıcılığı eşliğinde bir tek suyla yetiştirilmesine, ancak O’nun tek başına kadir olacağının bildirilme-sidir. Dikkat edilirse, Allah Teâlâ “tek bir ağacını bile yetiştiremeyeceğiniz...” buyurmakla fiilin, kendi zatına özgü kılınması anlamını süzmektedir. Buradaki oluş, “yaraşır olmak” anlamındadır ki Allah Teâlâ bitirme fiilinin kendisinden başkası tarafından husule getirilmesinin muhal olduğunu kastetmiştir. Nitekim hitap kipinden sonra [gaip kipine geçilerek] “ama onlar...” ifadesinin, onların gö-rüşlerini hatalı bulma hususunda daha mübalağalı olması da böyledir.

[1926] el-Hadîkatu üzerinde duvar bulunan bahçe demektir ki bu da “kuşatmak” anlamındaki el-ihdâkudan alınmadır. [Bahçeler için tekil olarak] zâte (güzellik sahibi) denmesinin sebebi, bunun cemâ‘atu hadâika zâte behcetin (güzellik sahibi bahçeler grubu1) anlamına gelmiş olmasıdır. Nitekim [en-Nisâu zehebne gibi] en-nisâu zehebet (Kadınlar gitti) de denir. el-Behcetu iç açıcı güzellik demektir; çünkü bakan kimse onunla ibtihâc eder, gözü gönlü açılır.

1 Zira “grup” [cemaat] kelimesi mâna itibariyle çoğul, lâfız itibariyle ise tekildir. / çev.

[1927] “Allah’la birlikte bir başka tanrı mı?!” O’nun dışındaki hiç ona denk tutulup, ortak kılınabilir mi? “Allah ile birlikte bir başka tanrıya mı tapıyorsunuz?” İfade, “Bir başka tanrıyı Allah’a ortak mı koşuyorsunuz?” anlamına gelmek üzere, e-ilâhen ma‘a’llāh şeklinde de okunmuştur. İki Hemze’yi açıkça telâffuz ederek okuyabileceğin gibi, ikisinin arasına bir med ilâve edip, ikincisini Hâ ile Hemze arası karışık bir tonla okuyabilirsin. O’ndan başkasını O’na “denk tutan [bir kavimdir onlar!]” Veya tevhit gerçe-ğinden “dönen [bir kavimdir onlar!]”

Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

[1928] “Yahut... kılan...” Bu ve sonrası, “Yahut... yaratan...” ifadesinden bedel olup, [tevhidi vurgulama noktasında] bu da onun hükmündedir. Yer’i üze-rinde yaşanabilmesi için elips biçiminde yayıp düzenlediği “bir karargâh” [kı-lan]. ا ً א “Bir tampon...” ifadesi, א ً ز [Furkān 25/53] âyetine1 benzemektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

[1929] [Muztarrın kökü olan] zarûret, ihtiyaca sevk eden durum demektir; ıztırâr ise bunun ifti‘âl kalıbı olup ıztarrahû ilâ kezâ (onu şuna mecbur kıl-dı) denir. Fâ‘il de, mef‘ûl de muztarrun şeklinde gelir.2 Muztar, herhangi bir hastalık veya fakirlik yahut zamanın musibetlerinden bir musibetin, sığınma-ya ve Allah’a yalvarmaya muhtaç kıldığı kimsedir. İbn Abbas (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre bu, mecalsiz kimse; Süddî’den [v. 127/745] gelen rivayete göre ise güç-kuvvet namına hiçbir şeyi olmayan kimse demektir. Bunun, ‘istiğfarda bulunduğu demdeki günahkâr’ anlamına geldiği de söylenmiştir.

[1930] Şayet“Allah’ın ‘Yahut darda kalana kendisine dua ettiğinde ica-bet ederek...’ buyurması bütün darda kalanları kapsamına almaktadır. Oysa Allah’a dua edip de icabete nail olamayan nice darda kalanlar vardır?” dersen şöyle derim: İcabet, dua konusu olan şeyin bir maslahat [işe yararlılık] olmasına münhasırdır. Bu yüzden, kulun duası ancak buna maslahat şartı getirmesiy-le güzel olur. Darda kalana gelince bu, mutlak anlamda cinsi içermekte olup

1 “Biri tatlı ve susuzluğu giderici, öbürü ise tuzlu ve acı iki denizi salıp aralarına görünmez bir perde ve aşılmaz bir engel yerleştiren de O’dur.” / çev.

2 Fakat birincisinin aslı muztarirun iken, ikincisinin aslı muztararun şeklindedir. / çev.

cinsin bütünü ya da bir kısmı için elverişlidir. Dolayısıyla, bu ikisinden sadece birinin kesin karara bağlanmasına ancak bir delil sayesinde yol bu-lunabilir ki zaten bazısı hakkında delil kāim olup o da kendisine icabet edilmenin bir maslahat konusu olduğu kimsedir. Böylece âyetin umumu kapsaması hükümsüz kalmıştır.

[1931] “Arzın şu anki sahipleri” yani o arzda bulunan sahipler… Bu [ha-lifelik] arzın mesken tutulmasını ve orada çağlar boyu tasarrufta bulunmayı devralmak demektir. Yahut Allah Teâlâ halifelik ile yönetim ve otoriterliği kastetmiştir. İdğâm eşliğinde hem Yâ hem de Tâ ile [yezzekkerûn - tezzekkerûn] okunduğu gibi, [Tâ’nın] hazfiyle [tezekkerûn] da okunmuş olup Mâ zâittir; yani çok az bir düşünceye sahiptirler ki o da düşüncenin bulunmadığı an-lamına gelir; azlık yokluk anlamına gelmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

[1932] Karada ve denizde yolculuk ederken, gece karanlığı sizi bastır-dığında gökte yıldızlar, yerde de işaretler1 sayesinde “size yolunuzu buldu-ran...”

Bu bölümü tek başına aç →

64. Âyetin Tefsiri

[1933] Şayet“Tekrar hayata döndürülüp yaratılmayı inkâr ediyor-larken, onlara nasıl ‘İlkin yaratıp sonra onu tekrarlayan...’ denilmiştir?” dersen şöyle derim: Bilgi ve ikrar imkânı bahşedilmek suretiyle bahane sebepleri kaldırılıp atılmış, inkâr hususunda hiçbir mazeretleri kalmamış-tır.2 “Gökten” yağmurla “ve yerden” bitkilerle [sizi rızıklandıran kim?] Allah ile birlikte başka bir ilâh bulunduğuna dair “şayet doğru söylüyorsanız” buna dair deliliniz nerede?

Bu bölümü tek başına aç →

65. Âyetin Tefsiri

[1934] Şayet“Allah göklerde ve yerde olanlardan olmaktan münezzeh iken nasıl O’nun ismi merfû‘ kılınmış [yani göklerde ve yerde olduğu söylenmiş]tir?” dersen şöyle derim: Bu, Benî Temîm’in lügatine göre gelmiştir; zira onlar mâ fi’d-dâri ahadun illâ himârun (evde eşekten başka hiç kimse yok) derler ve ahadun (hiç kimse) ifadesi zikredilmemişçesine “Evde eşekten baş-kası yok.” demek isterler. Nitekim şairin şu şiiri de bu kabildendir:

Savaş yerinde eklem yerlerini hedefleyen o keskin meşrefî kılıcından başkane kargıların ne de okların işe yaradığı bir akşam vakti...

Yine onların mâ etânî zeydun illâ ‘amrun (Bana Zeyd değil, Amr geldi) ve mâ e‘ânehû ıhvânukum illâ ıhvânuhû (Ona sizin kardeşleriniz değil, kendi kardeşleri yardım etti) demeleri de bu kabildendir [ki bütün bu örneklerde sanki “kendisinden istisna kılınan” zikredilmeyip, bir tür istisnâ-i mufarrağ kılınmış gibidir].

[1935] “Peki, Temim ekolünün Hicaz ekolüne tercih edilmesinin saiki ne-dir?” dersen şöyle derim: Bunda nefis bir nükte saiki vardır ki o da “istisna edilen”in, leyse bi-hâ enîsu1 (orada hiçbir aşina/dost yoktur) sözünden sonra gelen ille’l-ye‘âfîru (bufalo yavrularından başka) istisnasının konumuna çıkarılmasıdır ki bu da mânanın, “Şayet Allah göklerdekilerden ve yerdekilerden olsaydı onlar da gaybı bilirlerdi.” demeye dönüşmesi içindir; yani onların gaybı bilmelerinin imkânsızlığı, Allah’ın onların türünden olmasının imkânsızlığı gibidir. Tıpkı söz konusu beyitte mânanın, “Eğer bufalo buzağıları bir aşina/dost olacaksa, o bel-dede de bir aşina/dost var demektir!” şeklinde olması gibidir ki bu da o beldenin aşinadan/dosttan hālî olduğunu kesin hükme bağlamak içindir.

[1936] Şayet“Kelâmcıların, -Allah’ın ilmi tüm mekânlarda olduğundan, zatı da adeta o mekânlardaymışçasına- ‘Allah her yerdedir.’ dedikleri gibi, sen de Allah’ın göktekilerden ve yerdekilerden olduğunu iddia etseydin de ifadeyi, Benî Temîm’in görüşüne hamletmeseydin olmaz mıydı?” dersen şöyle derim: Allah’ın göklerde ve yerde bulunmasının mecaz, onların oralarda bulunmasının ise hakikat olması buna ters düşer; zira konuşanın bir tek ibare ile aynı anda hem hakikat hem de mecaz kastetmesi sağlıklı değildir. Kaldı ki “Göktekiler ve yerdekiler” diyerek Allah Teâlâ ile onların eşitlendiği vehmini uyandıran tek bir isim altında buluşturmuş olursun ki bu tür vehim yanıltmaları Allah’ın zatından ve sıfatlarından uzaktır. Dikkat edilirse, [Allah ile Peygamber’i eşitleyerek] …ve men ya‘sıhimâ fe-kad hevâ ([Kim Allah ve Resulüne itaat ederse doğru yolu bulmuş olur.] Kim de bu ikisine isyan ederse azmış olur.) diyen birine Peygamber (s.a.) “Sen kavmi-nin ne fena bir hatibiymişsin!” demiştir.2 [Müslim, “Cum‘a”, 48]. 1 Yani şairin; ُ ِ ُ و إ ا

ِ א َ َ ُ Ḍ إ ا ِ א أ َ ِ َ ْ َ ةٍ َ ْ َ !Nice beldeler vardır ki hiçbir aşina yoktur orada) وVarsa yoksa bufalo yavruları ve ak develer…) beytindeki. / ed.

2 Yani “Kim de Allah ve Resulüne isyan ederse...’ demen gerekirdi!” / ed.

[1937] Âişe Radıya’llāhu Anhâ’dan rivayet edilmiştir ki “... Her kim ya-rın ne olacağını bildiğini iddia ederse, Allah’a büyük bir iftirada bulunmuş olur!” [Müslim, “İman”, 287]; zira Allah Teâlâ ‘De ki: Göklerde ve yerde -Allah müstesna- hiç kimse gaybı bilemez’ buyurmaktadır.” Bazılarından gelen bir rivayete göre Allah, gaybını yarattıklarından gizleyip hiç kimseyi buna mut-tali kılmamıştır ki kullarından hiçbiri O’nun ‘tuzağından’ emin olmasın. Bu âyetin, kıyametin vaktini Hazret-i Peygamber’e (s.a.) soran müşrikler hakkında indiği de söylenmiştir.

אّن [1938] metâ (ne zaman?) anlamındadır. Eğer isim kılınırsa, âne أ-yeînu - eyyânen şeklinde fa‘‘âlen vezninde; [Elif Nûn ziyadeliği söz konusu olma-dığı için] mutlaka munsarif olur. Hemze’nin kesresiyle iyyâne şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

bel edrake, belidderake, beliddārake, bel tedârake, iki [ifadesi ادارك] [1939]Hemze ile bel e-edrake, iki Hemze arasına bir Elif getirerek bel â-edrake, şeddesiz olarak ve nakil vechi [Hemze’nin fethasını, öncesindeki Lâm’a nakletme] ile bele’drake, Lâm’ın fethası ve Dâl’ın şeddesiyle bele’dderake ki bunun aslı, soru tarzı üzere bel edderake şeklindedir. Yine, belâ edrake, belâ e-edrake, em tedârake ve em edrake şeklinde de okunmuş olup, bunlar on iki kıraat-tir.1 İddârakenin aslı tedârake olup Tâ, Dâl’a idğâm edilmiş [ve sakin harfle başlangıç yapılamayacağı için fiilin başına bir vasıl Hemze’si getirilmiş]tir. İdderake ise ifte‘ale babındandır. Edrake ‘ilmuhum ifadesi, “onların bilgileri nihaî dere-ceye varıp, tekâmül bulmuştur” anlamındadır. اِدّارك ise “peyderpey gerçekleşti, sağlamlaştı” demektir ki iki açıklaması vardır: Birincisi, ilmin sağlamlaşıp kemal noktaya varmasının sebepleri, hiçbir şüphe barındırma-yan kıyametin onlar için vuku bulması ve şüpheci birer cahil iken onun bilgisine sahip kılınmış olmalarıdır. İşte “... ama ondan yana ‘şüphe’ içinde-ler... Hatta, ona karşı tamamen körler!..” âyeti bu olup Allah Teâlâ, bununla göktekilerin ve yerdekilerin bir kısmı olan müşrikleri kastetmektedir; çünkü bunlar göklerde ve yerde olanlar kategorisine dâhil oldukları için, bunların fiili yekûna nispet edilmiştir. Nitekim fiili içlerinden sadece bir grup insan işlediği halde “Falan oğulları şöyle şöyle yaptılar.” denir. 1 Beliddârake kıraati Nâfi‘, İbn Âmir, Âsım, Hamza, Kisâî ve Halef ’e; bel edrake kıraati ise İbn Kesîr, Ebû

Amr, Ebû Ca‘fer ve Ya‘kūb’a ait olup, diğer vecihler şazdır. / çev.

[1940] Şayet “Âyet, gayb bilgisinin tamamen Allah’a ait olduğunu, bundan yana kulların hiçbir bilgisinin olmadığını, ne zaman diriltilip haşredileceklerinin de gayb bilgisi kategorisine dâhil olduğunu ve bunu kavrayamayacaklarını anlatmak için sevk edilmiştir. Hal böyle iken, müşriklerin ‘bilgi sebeplerinin sağlamlaşması ve ma‘rifet imkânı bulmaları’ ile ‘dirilmeyi inkâr etmeleri’ nasıl birbirine uygun düşebilir?” dersen şöyle derim: [i] Allah Teâlâ kulların gayba dair bir bilgileri olmadığını, vuku bulacak dirilişi de dirilişin gerçekleşeceği vakti de bilemeyecek-lerini zikredince ve bu onların âcizliklerini açıklamak ve bilgilerinin yetersizliğini betimlemek için olunca, onlarda bundan daha mübalağalı bir âcizlik bulundu-ğunu belirtmiştir ki bu âcizlik de yanlarında buna dair birtakım bilgi sebepleri ve bilgi sağlamlığı mevcutken, amellerinin karşılık bulacağı ‘mutlaka gerçekleşecek bir olay’ için ‘olmayacak’ demeleridir. [ii] Bunun ikinci açıklaması da şudur: On-ların bilgi sağlamlığı ve tekâmülü ile betimlenmeleri onlarla alay etmektir ki bu, insanların en cahiline alaylı alaylı: “Amma da âlimmişsin!” demene benzer; çünkü bilinmesine hiçbir yol bulunmayan şeyin oluş vaktini bilmeyi bırakın, bilgisine gidilecek işlek bir yol bulunan bir şeyin ispatından bile şüphe edip, kör davran-maktadırlar! [iii] Edrake ‘ilmuhum ve iddârake ‘ilmuhum kıraatlerinin bir diğer yorumu daha vardır ki o da edrakenin “son buldu ve yok oldu” anlamına gelme-sidir. Bu tıpkı senin edraketi’s-semeratu (meyve tükendi) demen gibidir; çünkü bu, meyvenin yok olduğu nihaî sınırdır. Hasan-ı Basrî bunu “Bilgileri yok olup gitti.” anlamında yorumlamıştır; burada tedârake fiili, tedârake benû fulânin (falan oğulları art arda yok oldular) ifadesi kabilinden olup helâk olmada birbirilerini izlemeleri hâlinde söylenir.

[1941] Şayet“Soru tarzı üzere bel e-edrake (yoksa, onların bilgisi yeterli mi?) şeklinde okuyanın kıraat değeri nedir?” dersen şöyle derim:Bu, onların bilgi yeterliliklerinin inkârı şeklinde bir soru sormadır. Em edrake ve em tedârake şek-linde okuyanın kıraati de böyledir; çünkü bu em,bel-e (yoksa) anlamındadır. “Peki, belâ edrake ve belâ e-edrake şeklinde okuyana ne demeli?” dersen şöyle derim: “Allah Teâlâ ‘... fark edemiyorlar’ buyurmasının ardından belâ sözcü-ğünü getirince bu, “Elbette fark edebiliyorlar.” anlamına gelir. Sonrasında, bu “fark etme” anlamını, bilgileri olmadığını mübalağalı bir şekilde ifade etme an-lamına gelen bir istihza ile “Onların Âhirete dair bilgileri yeterliymiş!” sözüyle açıklamış olur ki buna göre sanki, “Onların Âhiret vaktinin farkına varmaları, onun vukuunu bilmemeleridir.” buyurmuş gibidir. Böylece, iş fark etme diye bir şeyin -olabilecek en mübalağalı şekilde- yokluğunu anlatmaya dönmektedir.

Soru tarzı üzere, belâ e-edrake şeklinde okuyana gelince bu da “Elbette, sanki ne zaman diriltileceklerini fark edebiliyorlar!” anlamına gelmekte olup sonrasında Allah Teâlâ, onların bu Âhirete dair bilgilerini inkâr etmiştir. Allah Teâlâ Âhiretin vukuuna dair bilgilerini inkâr edince, o Âhiretin vukuu vaktine dair onlar adına herhangi bir farkındalık husule gelmemiş olur; çünkü olacak olanın vaktinin bilinmesi, olacak olanın bilinmesine tâbidir.

[1942] “Ahirete” yani Âhiretin durumu ve bilgisine “dair.”

[1943] Şayet“[Yok, yok!.. Bilakis.. Hayır hayır.’ şeklinde1] üç adet ıdrap yapmanın esprisi nedir?” dersen şöyle derim: Allah, bunları önce dirilme vaktinin farkı-na varamamakla, sonra kıyametin olacağını bilmemekle, sonra da şüphede de-belenip, gidermeleri pek âla mümkünken bu şüphelerini gidermemekle tavsif etmiştir ki böylece, tamamen, değişken durumlarını anlatmış olmaktadır. Dik-kat edilirse, mezhep anlaşmazlıklarını ve mezhep erbâbının birbirlerini dalâlete nispet ettiklerini hiç duymamış birinin durumu, bunu işittiği halde hakla batılı birbirinden ayırt etme çabaları kendisini ırgalamadan pinekleyen, daha kötüsü, kör-kütük bir hâlde olan, tüm amacını midesine ve organına endeksleyen bir hayvan misali “hak” ve “batıl” diye bir kavramı aklından geçirmeyen ve âkıbet düşüncesi taşımayan kimseden daha ehvendir!

[1944] Allah Teâlâ Âhireti onların körlüğünün kaynaklandığı başlangıç noktası kılmış, bu yüzden de onu[n âmilini] ‘An ile değil de Min ile geçişli kılmıştır; çünkü âkıbetin ve amele verilecek karşılığın inkârı, onları düşün-meyen ve dikkat etmeyen hayvanlar gibi kılan şeydir.

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

نَ ,nın âmili’أإذا [1945] ُ َ ْ ُ َ א ِ -ifadesi (!Tekrar mı çıkarılacakmışız) أَnin delâlet ettiği şey olup o da nuhracu (çıkarılacağız) şeklinde takdir edi-lir; çünkü ism-i fâ‘ilin ameli önünden istifham Hemze’sinin gelmesi, ayrıca İnne ve iptida Lâm’ı… ki biri bile yeterlidir, bunların tamamı bir araya geldiğinde varın siz düşünün!

[1946] Kastedilen, topraktan veya yokluk hâlinden hayata çıkarılmak-tır. İzânın ve innenin başına getirilmiş hâli ile istifham harfinin tekrar edil-mesi topyekûn yadırgama üstüne yadırgama, inkâr üstüne inkâr ve katmer-li, aşırı küfre delildir.

نَ 1 ُ َ א َ ْ ِ ْ ُ ْ َ ؛ כٍّ َ ِ ْ ُ ْ َ ِ ادارَكَ؛ َ / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

68. Âyetin Tefsiri

א [1947] ِ ifadesindeki zamir onlara ve atalarına aittir; çünkü (Biz mi) أَonların toprak oluşu kendilerini de atalarını da içermiş olmaktadır.

[1948] Şayet“Âyette ‘bu’ ifadesi ‘biz ve atalarımız’ ifadesinden önce söylenmiş iken, başka bir âyette1 ‘biz ve atalarımız’ ifadesi ‘bu’ ifadesin-den önce söylenmiş?” dersen şöyle derim: Öncelik vermek, önce anılanın, sözün kendisi için sevkedildiği, anlatılmak istenen aslî maksat olduğuna delildir. Buna göre iki âyetten birinde diriltmenin esas alındığı, diğerinde ise sadedin diriltileceklerle ilgili olduğu gösterilmiş olmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

69. Âyetin Tefsiri

bebi, bunun müennesliğinin gerçek olmaması ve anlamın keyfe kâne âhiru emrihim (işlerinin sonu nasıl oldu!) şeklinde [müzekker] olmasıdır. Allah Teâlâ “mücrimler” ifadesiyle inkârcı kesimi kastetmiştir. İnkârın “cürümkârlık” ile ifade edilmesinin yegâne sebebi, cerîmelerin terki ve bu cerîmelerin varacağı âkıbetle korkutma hususunda Müslümanlar için bir lütuf olmasıdır. Dikkat edilirse, “Rableri de günahları yüzünden onları kırıp geçirdi...” [Şems 91/14] ve “Kendi yanlışları yüzünden suda boğuldular...” [Nûh 71/25] buyrulmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

bu sayede kurtuluşa eremediler. Bunlar Hazret-i Peygamber’in kavmi olan Kureyş’tir. Tıpkı “(Resulüm!) İşbu söze iman etmediler diye üzüntünden, arkalarından neredeyse kendini paralayacaksın!” [Kehf 18/6] âyetindeki gibi.

[1951] “İçin daralmasın!” Sana kurdukları hile ve tuzaklardan dolayı göğsün daralmasın! Aldırma; çünkü Allah seni insanlardan koruyacaktır. Fetha ve kesre ile dāka’ş-şey’u daykan ve dīkan denir ki, âyet her ikisiyle de okunmuştur. Keza; ed-dayku ifadesi ed-dayyiku lâfzının şeddesizidir. Nite-kim Allah Teâlâ “...kimi saptırmak istiyorsa onun da göğsünü, göğe doğru yükseliyormuşçasına daraltıyor, sıkıyor.” [En‘âm 6/125] buyurmuştur ki bu-rada, [א ً ] şeddesiz ve şeddeli okunmuştur. “Tuzaklarından dolayı sıkışmış bir durumda olma.” anlamı kastedilmiş de olabilir.

1 Mu’minûn 23/83.

Bu bölümü tek başına aç →

72. Âyetin Tefsiri

[1952] Tehdit edildikleri azabı alelacele istemişlerdi de kendilerine şöyle denildi: “Belki de onun bir kısmı ensenizde” bulunmakta“dır” ki o da Bedir günü azabıdır.

[1953] [ כ ’deki] Lâm anlamı pekiştirmek için eklenmiştir; tıpkı ا و ... כ (...kendi ellerinizi tehlikeye atmayın...” [Bakara 2/195]) âyetindeki Bâ gibi. Yahut denâ le-kum ve ezife le-kum (size yaklaştı) örneklerindeki gibi Lâm ile geçişli kılınmış bir fiil anlamı da tazammun edilmiş olup anlamı: “Sizi izlemiş, size bitişmiş olabilir.” şeklindedir. Nitekim [bu radife fiili] Min ile de geçişli kılınmıştır. Şair şöyle demiştir:

Umeyr ve arkadaşlarına yaklaştığımızdahızla kaçtılar; ölüm peşlerinde idi zira...

Yani “Umeyr’e yaklaştığımızda.”1 A‘rec [v. 130/748] zehebe vezninde radefe şeklinde okumuştur ki bunlar, iki tür lügattir; ama kesre ile gelen kıraat daha fasihtir. Hükümdarların müjde ve tehditlerinde geçen ‘asâ, le‘alle ve sevfe (ola ki, muhtemelen, ileride) ifadeleri, durumun doğruluğuna, ciddiyetine ve sonrasında asla şüpheye mahal olmadığına delâlet eder; hükümdarlar bununla ağırbaşlı ol-duklarını, cezalandırmada aceleci davranmayacaklarını anlatmak isterler ki bu da kahredici güç ve galibiyetlerine, düşmanlarının onları atlatamayacağına ve onlar açısından amaçlara gönderi yapmanın yeterli olacağına dair besledikleri güvenden kaynaklanmaktadır. İşte, Allah’ın müjde ve tehditleri de bu minval üzere caridir.

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

[1954] el-Fadlu ve el-fâdiletu lütufta bulunmak demektir; li-fulânin fevâdılu fî-kavmihî ve fudūlun (Falancanın, kavmi içerisinde üstün meziyetleri ve faziletleri vardır.) denir. Âyetin anlamı şudur: “Allah cezayı geciktirmekle ve onları o cezaya hemen çarptırmamakla onlara lütufta bulunmuştur. Onların çoğu Allah’ın ni-metlerinin hakkını tanımıyor ve O’na şükretmiyorlar. Aksine, cehaletleri yüzün-den azabın çarçabuk vuku bulmasını istiyorlar… ki, bunlar da Kureyş’tir.

1 Yani diyerek radife fiilinin yaklaşma ifade eden denâ ve karube gibi kullanılışına işaret etmektedir. Bir şey ile aradaki mesafenin azalması yani yaklaşma edimi, farklı itibarlara göre “…e yaklaşmak” şeklinde de “…den yaklaşmak” şeklinde de ifade edilebilir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

[1955] [Tukinnu fiili] tekunnu şeklinde de okunmuştur. Kenentu’ş-şey’e ve eknentuhû denir ki “O şeyi örtüp gizledim.” demektir; yani Allah onların Hazret-i Peygamber’e (s.a.) düşmanlık ve tuzak kurma adına gizlediklerini de dışa vurduklarını da bilmektedir ve buna karşılık hak ettikleri şekilde onları cezalandıracaktır!

Bu bölümü tek başına aç →

75. Âyetin Tefsiri

[1956] Kaybolup gizli kalan şey ğâibetun ve hāfiyetun diye isimlendirilir ki bu ikisinde yer alan Tâ, âfiyet ve âkıbet kelimelerinde yer alan Tâ’nın konumundadır. Sıfat yerine isim olmaları hususunda bu ikisinin benzerle-ri en-natīhatu (süsülüp öldürülmüş), er-ramiyyetu (vurulup öldürülmüş) ve ez-zebîhatu (boğazlanmış) lâfızlarıdır. Bu ikisi [ğâibetun ve hāfiyetun] sıfat olup bunlardaki Tâ’nın mübalağa için gelmiş olması da caizdir. Tıpkı Arapların, veylun li’ş-şâ‘iri min râviyeti’s-sû’ i (Kötü rivayetleri çok olan şaire yazıklar olsun!) sözünde yer alan er-râviyetu [çokça rivayet eden] lâfzında olduğu gibi. Sanki Allah Teâlâ, “Son derece gaip ve son derece gizli hiçbir şey yoktur ki Allah, onu bilip kuşatmış ve Levh-i Mahfuz’da sabitleştirmiş olmasın!” buyurmaktadır.

[1957] “Apaçık” yani meleklerin bakıp gördükleri, açık seçik olan.

Bu bölümü tek başına aç →

77. Âyetin Tefsiri

ve pek çok hususta aralarında nefret vâki olmuştur; o kadar ki birbirleri-ne lânet okumaktadırlar! İşte Kur’ân, insafa gelip kendisine sarılmaları ve Müslüman olmaları şartıyla ihtilaf ettikleri şeylerin açıklamasını getirmiştir. Burada Allah, Yahudi ve Hristiyanları kastetmektedir.

[1959] “Müminler için” yani onların arasından iman ve insafa gelenler için ki bunlar, sadece İsrâiloğullarından da olabilirler, hem bunlardan hem de başkalarından da olabilirler.

Bu bölümü tek başına aç →

78. Âyetin Tefsiri

[1960] “Bunların arasında” yani Kur’ân’a iman edenlerle onu inkâr edenler arasında.

[1961] ŞayetZeydun yadribu bi-darbihî ve yemne‘u bi-men‘ih denile-mezken, âyette כ (hükmüyle hükmeder) denmesinin esprisi ne-dir?” dersen şöyle derim: Bu “Ne ile hükmediyorsa onunla hükmeder ki o da O’nun adaletidir; zira O, adaletten başka hüküm vermez.” anlamın-dadır. Böylece, ‘hükmün kendisine bağlı olarak verildiği şey’ hüküm olarak isimlendirilmiştir. Yahut “hikmetiyle [hükmeder]” anlamını kastetmiş olup, hikmetin çoğulu olarak bi-hikemihî (hikmetli işleriyle [hükmeder]) şeklinde okuyanın kıraati de buna delildir.

[1962] “Mutlak izzet sahibidir;” yani hükme bağladığı şey geri çevrile-mez; lehinde ve aleyhinde hükmedeceği şeyi “mutlak olarak bilir.” Yahut bâtıl taraftarlarını mutlaka cezalandırma hususunda mutlak güç sahibidir; böyle-leri ile hakperestleri birbirinden ayırma konusunda mutlak bilgi sahibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

81. Âyetin Tefsiri

[1963] Allah Teâlâ, Peygamber’e (s.a.) Allah’a tevekkülü ve din düşman-larına aldırmamayı emretmiş ve bu tevekkülü kendisinin şek ve zanla alaka-sı olmayan apaçık bir gerçek üzere oluşu ile gerekçelendirmiştir.

[1964] Burada, hak yolda olanların, Allah’ın sanatkârane yaratışına ve yardımına güvenmeye [bâtıl taraftarlarından] daha lâyık olduklarına ve bu gibi-lerin yardımsız bırakılmayacağına dair bir açıklama söz konusudur.

[1965] Şayet“‘Sen [bu çağrıyı] elbette ölülere [de sağırlara da] işittiremezsin’ ifadesi tevekkülün bir başka gerekçesi imiş gibi gözüküyor. Peki, bunun izahı nedir?” dersen şöyle derim: Bunun izahı şudur: Gerek müşriklerin gerekse Ehl-i Kitab’ın Peygamber’e (s.a.) tâbi olmayı terketmeleri ve bu terki eziyet ve düşmanlıkla takviye etmeleri karşısında Peygamber’e (s.a.) Allah’a güvenip dayanması emredilmiş ve tevekkül, ağır gelen işbu şeylerin sonucu kılınmıştır.

Böylece, tâbi olmalarından ümit kesilmesi hasebiyle ve düşmanlıklarının, şer ve eziyetlerinin had safhaya ulaşmasından ötürü karşılarında muzaffer olmak için aleyhlerinde bedduada bulunmaktan başka bir alternatif kalmaması sebebiyle, Hazret-i Peygamber gibi bir tevekkül sahibinin tevekkülünün gerekçelendi-rilmesine uygun düşmüştür. Sağlıklı duyulara sahip canlı kimseler olmalarına rağmen ölülere teşbih edilmelerinin sebebi, kendilerine okunan ilâhi âyetleri dinlediklerinde, içinde nesne barındırmayan kaplar misali içinde söz barındır-mayan ve kulakları bu sözü bellemeyen kimseler olmaları sebebiyle işitmenin faydasızlığı açısından, durumları işitme sıhhatini yitirmiş ölülerin durumuna benzetilmiştir. Çağrılıp da işitemeyen sağırlara benzetilmeleri de bunun gibidir. Körlere benzetilmeleri ise yoldan çıkmaları ve aziz ve celil Allah’dan başka kim-senin bu ârızayı kendilerinden uzaklaştırmaya ve onları ‘yolunu bulmuş gören kimseler’ kılmaya güç yetiremeyecek olması açısındandır.

[1966] Şayet“Arkalarını dönüp gittikleri takdirde!’ ifadesinin esprisi nedir?” dersen şöyle derim: Bu, sağırın durumu için bir pekiştirmedir; çünkü o, sırt çevirip dönmek suretiyle çağırandan uzaklaştığında onun se-sini algılamaktan daha da uzak kalmış olur.

[1967] [ ُ ا ِ ْ ُ ifadesi] ve lâ-yesme‘u’s-summu (sağırlar işitemezler) ve وَ yine aslı üzere ve mâ ente bi-hâdini’l-‘umye şeklinde ve tehdi’l-‘umye şeklinde de okunmuştur. İbn Mes‘ûd’un da ve mâ in tehdi’l-‘umye şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir.

[1968] Hedâhu ‘ani’d-dalâli ifadesi1 tıpkı sekāhu ‘ani’l-‘aymeti yani “Süt içirerek onu aşırı süt isteğini giderdi.” ifadesi gibidir; “kılavuzluk ederek onu yanlış yoldan uzak tuttu” anlamındadır. “Sen sadece... işittirebilirsin;” yani senin işittirmen ancak âyetlerine iman edeceklerini, yani onları tasdik edeceklerini Allah’ın bildiği kimselere erişebilir. “Ki onlar teslimiyet göste-renlerdir;” yani ihlâslı kimselerdir. Bu ifade ... ,Hayır“) أ و her kim varlığını en güzel bir şekilde Allah’a teslim ederse...” [Bakara 2/112]) âyeti kabilinden olup bu da “Kim varlığını kusursuz ve halis biçimde Al-lah’a adarsa” anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

82. Âyetin Tefsiri

ِ َ َ ْ َ ِ ْ ُ ْ אدِي ا َ ِ َ ْ א أَ َ .ifadesindeki ‘An’lı kullanımı açıklamaktadır. / ed وَ

[1969] “Sözün” anlamı ve nihaî mefhumu “söz” diye isimlendirilmiş olup o da onların kıyamet vaktinin ve azabının vücut bulmasıyla tehdit edilmeleri ve o kıyametin vuku bulup husule gelmesidir. Maksat, kıyamet saatinin yak-laşması, alametlerinin ortaya çıkması ve tövbenin işe yaramadığı zamandır.

[1970] Dâbbetülarz;cessâse1 olup hadiste geldiğine göre boyu, altmış ar-şındır, peşine düşenin yakalayamayacağı, kaçanın da kendisinden kurtula-mayacağı bir şey imiş. Yine rivayete göre dört ayağı, ince tüyleri, telekleri ve iki kanadı varmış. Bu hayvanın vasfına dair İbn Cüreyc’den [v. 150/767] gelen rivayete göre, öküz başlı, domuz gözlü, fil kulaklı, dağkeçisi boynuzlu, devekuşu boyunlu, aslan yeleli, kaplan postlu, kedi böğürlü, koç kuyruklu ve deve tabanlı olup iki ekleminin arası, Âdem (a.s.)’ın arşınıyla on iki arşınmış. Yine rivayete göre sadece başını çıkartacakmış ki başı da göğün burçlarına yahut bulutlara erişiyormuş. Ebû Hureyre’den gelen rivayete göre ise onda her renkten varmış. İki boynuzunun arası süvari yürüyüşüyle bir fersahlık [takriben 6 km] mesafe imiş. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] gelen bir rivayete göre yerden çıkışının tamamlanması üç gün sürecekmiş. Hazret-i Ali Radı-ya’llāhu Anh’dan rivayet edildiğine göre de o üç günde çıkacak olup, insanlar bakarken ancak üçte biri çıkacakmış. Yine rivayete göre Hazret-i Peygamber’e (s.a.) Dâbbetülarz’ın nereden çıkacağı sorulmuş da “Mescitlerin Allah’a göre saygınlığı en büyük olanından.” deyip bununla Mescid-i Harâm’ı kastetmiş. Yine rivayete göre Dâbbetülarz üç kez çıkacakmış, Yemen’in en ücra bölgesin-de ortaya çıkıp sonra gizlenecek, daha sonra çölde ortaya çıkıp uzun bir za-man gizlenecekmiş. Derken, insanlar Allah’a göre en saygın ve en değerli bir mescitte bulunuyorlarken, onları sadece ve sadece o hayvanın Benî Mahzûm yurdunun hizasındaki Rükn-i Yemânî ve Rükn-i Hacer arasından, Mescid’in sağ çıkışındaki kapıdan çıkması korkutacakmış. Bir grup kaçarken, bir grup da bakakalacakmış. Bir söylentiye göre de Safa tepesinden çıkıp akıcı bir dille insanlara konuşacak ve “İnsanlar Bizim âyetlerimize” yani benim çıkacağıma “yakînen inanmıyorlardı” diyecekmiş; çünkü onun çıkışı [kıyametle ilgili] alâ-metlerden sayılmaktadır. Ve “Bakınız; Allah’ın lâneti zalimlere olsun!” diye-cekmiş. Süddî’nin [v. 127/745] rivayetine göre insanlara, İslâm dininin dışında kalan bütün dinlerin bâtıl olduğunu anlatacakmış. İbn Ömer Radıya’llāhu Anh’ın rivayetine göre de batıya yönelip, baştanbaşa duyuracağı şekilde ba-ğıracak, sonra da doğuya, Şam’a ve Yemen’e yönelip aynı şeyi yapacakmış. 1 Cessâse, “Adalarda yaşayan ve Deccal’e haber taşıyan canlı” anlamına gelmekle birlikte, Dâbbetularz’ın

salih bir varlık oluşu inancı ile çelişmektedir. / ed.

Bir rivayete göre de [ Mekke’deki] Ecyâd tepesinden çıkacakmış. Yine rivayete göre Îsâ (a.s.) insanlarla beraber Beytullah’ı tavaf ederken, o esnada altlarında yer, kandilin sarsılması gibi sarsılıp Safa tepesi, koşulan yerden [mes‘â] itibaren yarıla-cakmış ve Dâbbetülarz beraberinde Hazret-i Mûsâ’nın asâsı ve Hazret-i Süley-man’ın mührü olduğu hâlde çıkacakmış. Müminin secde ettiği alnına veya iki gözünün arasına Mûsâ’nın asâsıyla vuracakmış da beyaz bir nokta oluşacakmış ve bu nokta Dâbbetülarz’a aydınlık olacakmış. Yahut noktayı parlayan bir yıldız hâline gelinceye dek müminin yüzünde bırakacak ve iki gözünün arasına “Bu mümindir.” diye yazacakmış. İnkârcının burnunu da mühürle damgalayacak ve bu damga onun yüzü Dâbbetülarz’a simsiyah kesecek derecede yayılacak ve onun da iki gözünün arasına “Bu inkârcıdır!” diye yazacakmış. Bir rivayete göre de Dâbbetülarz asâ ile müminin yüzünü parlatacak, inkârcının burnunu da mühürle damgalayacakmış; sonra da onlara: “Ey kişi! Sen cennetliklerdensin!” ve “Ey kişi! Sen de cehennemliklerdensin!” diyecekmiş.

[1971] “Yaralamak” anlamındaki el-kelmu kökünden gelmek üzere tekli-muhum (onları damgalar) şeklinde de okunmuştur ki bununla da asâ ve mü-hürle damgalamak anlamı kastedilmiş olur. Tükellimuhum kıraatinin, fiildeki çokluğu ifade etmek üzere aynı el-kelmu (yaralamak) kökünden gelmesi de caizdir (Onları damgaladıkça damgalar). [Nitekim] Fulânun mukellemun denir ki “Falanca çok yaralıdır.” anlamına gelir. ُ َ ِّ َ ُ َ (Buzağıyı cayır cayır yakaca-ğız!” [TāHâ 20/97]) ifadesi Hazret-i Ali’nin le-nahrukannehû1 kıraati ile tefsir edildiği vechile şeddesiz kıraat de, teklîm ile “yaralama” anlamının kastedil-diğine delil sayılabileceği gibi, Übeyy b. Kâ‘b’ın tunebbi’uhum (onlara bir bir haber verecektir) ve İbn Mes‘ûd’un tukellimuhum bi-enne’n-nâse şeklindeki kıraatleri de bunun kelâm (konuşma) kökünden geldiğine delil getirilebilir.

[1972] Dâbbetülarzın sözünün “hikâye” tarzı üzere nakledilmesi bağla-mında kesre ile inne’n-nâse... şeklinde okunması ise, ya kelâmın “kavil” anlamı-na gelmesi2 veya tekūlu’d-dâbbetu zâlike ( Dâbbetülarz bunu söyler.) anlamın-da olmak üzere tekūlu (söyler) fiilinin takdir edilmesi yahut Allah Teâlâ’nın o esnadaki sözünün hikâye edilmesi sebebiyledir.Şayet“Bu, Dâbbetülarz’ın sö-zünün hikâyesi olması hâlinde o nasıl ‘âyetlerimize…’ diyebilir?” dersen şöyle derim: Onun bu sözü ya Allah Teâlâ’nın o anki sözünün bir hikâye formudur.1 Le-nahrukannehû kıraatinde buzağının yakılmasından ziyade, “madeni bir heykelin eğe vb. bir aletle tör-

pülene törpülene toz haline getirilerek, tozlarının deryaya savrulması (sümme le-nensifennehû fi’l-yemmi nesfen)” söz konusudur. (Ayrıca bkz. TāHâ 20/97 hk.) / ed.

2 Ki Elif Nûn maddesi kāle ve türevlerinden sonra kesre ile okunmaktadır. / ed.

Veya “Rabbimizin âyetlerine...” anlamındadır. Yahut o hayvanın Allah saye-sinde özgünlük arz edip O’nun nezdinde seçkin olması ve O’nun özgün ya-ratıklarından sayılması sebebiyle Allah’ın âyetlerini kendisine nispet etmiştir. Nitekim hükümdarın bazı gözdeleri “atlarımız; memleketimiz” derler; hâlbuki onlar efendisinin atları ve memleketidir. Fetha ile [אس -okuyan, harf-i cer [أن اrin hazfedilmesi esasına göre okumuş olup, tukellimuhum bi-enne... (“insanlar âyetlerimize yakînen inanmıyorlar” diye kendilerine konuşacak) anlamına gelir.

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

[1973] “Düzenli birlikler hâlinde sürülürler.” Onların ilkleri sonuncularıyla bir araya getirilip irtibatlandırılır ve nihayet ateşe topyekûn tepetaklak atılıverir-ler! Bu, kemiyet çokluğu ve bu kemiyetin [çokluk sebebiyle] uç kısımlarının uzak mesafeli oluşunun bir ifadesi olup Süleyman’ın ordusu da bu şekilde betimlen-miştir [Neml 27/17]. Allah’ın, “bir bölük” [fevc] sözü de bunun gibidir; zira fevc çokluk grup demektir. Allah Teâlâ’nın, “İnsanların dalga dalga [fevç fevç] Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde...” [Nasr 110/2] sözü de bu kabildendir. İbn Abbas (r.a.)’dan rivayete göre bunlar; Ebû Cehl, Velîd b. Muğîre ve Şeybe b. Rebîa olup Mekkelilerin önü sıra [cehenneme] sevkedileceklerdir. Diğer ümmetlerin öncüleri de aynı şekilde onların önü sıra ateşe toplatılıp sürüleceklerdir.

[1974] Şayet “[ُب ِّ כَُ ْ ِ א ً ْ َ ٍ ِ أُ ّ ْ כُ ِ ifadesinde]birinciMin ile ikinci Minara-sında ne fark vardır?” dersen şöyle derim: Birincisi kısmîlik ifade ederken, ikin-cisi אن و .âyetindeki gibi beyan etmek içindir (yani putlardan1” [Hac 22/30]“) ا

Bu bölümü tek başına aç →

85. Âyetin Tefsiri

ا] [1975] -daki] Vav hâl bildirir; sanki Allah Teâlâ, “Tasdik edil’و meye mi yoksa tekzip edilmeye mi yaraştığını ve künhünü etraflıca bilme-ye sizi götürecek herhangi bir fikir ve tetkikiniz söz konusu olmaksızın, o âyetleri bir çırpıda yalanladınız hâ!?” buyurmuş gibidir. Yahut atıf edatıdır;

1 “… Öyleyse, murdardan, yani putlardan uzak durun.” / ed.

“inkârınız zihinlerinizi, gerçekleşmesi ve dikkatlice incelenmesi ile bu-luşturmadığı hâlde o âyetleri inkâr ettiniz hâ!?” demektir; zira kendisine mektup yazılan kişi, bazen olur ki mektubun, onu yazan kişi tarafından olduğunu inkâr etse bile onu okumayı ve içeriğini anlamaya gayret etmeyi ve mânalarını kavramayı elden bırakmaz.

[1976] “Değilse,” o âyetler hakkında “ne yapmaktaydınız?” Bu soru, tama-men susturmak içindir; zira yalanlamaktan başka bir şey yapmıyorlardı! Dola-yısıyla, yalanlamaya da “o âyetleri gerçekten tasdik etmiştik” demeye de güçleri yetmez; zira o âyetlerin tasdik veya tekzibinden başka [üçüncü bir alternatif] yoktur. Bunun örneği, kötü bir çobancık olduğunu bildiğin hâlde çobanına, “Sen benim koyunlarımı mı yiyorsun!? Değilse, onlara ne yapmaktasın?” demendir ki böylece söze, sence kesin olan bir şeyle, yani çobanın yemesi ve bozuculuğu ile başlayarak bunu sözünün asıl ve esası yapmış oluyorsun. O çobanın, yemek dışında koyun-lara hiçbir şey yapmadığını bilmene rağmen, “Değilse, onlara ne yapmaktasın!?” demekle de onu, mat etmeyi ve ondan koyunları yemekten başka bir şey beklen-meyeceğine ve -bunun aksi ile tanınmakta olması sebebiyle- çobanın koruma ve ıslah gibi bir iddiada bulunamayacağına dair bilgini kendisine bildirmiş oluyor-sun. Yahut Allah “Sizin dünyada Allah’ın âyetlerini inkâr etmekten ve yalanlamak-tan başka bir ameliniz var mıydı!? Değilse, bundan başka ne yapmaktaydınız?” demeyi kastetmiş de olabilir; yani onların bundan gayrı hiçbir işleri olmamıştı. Öyle ki iman ve itaat için yaratılmışlarken, sanki sırf inkâr ve isyan için yaratılmış gibi davranmakta idiler. Onlar ateşe tepetaklak atılmadan önce bu hitaba ma-ruz kalıp, sonra o ateşe tepetaklak atılıvereceklerdir ki işte, “... söz(ü) aleyhlerine gerçekleşmiş olur” ifadesi de budur. Allah’ın kastettiği, Allah’ın âyetlerini yalanla-maktan ibaret olan zulümleri sebebiyle, vaat olunan o azabın onları bürümesi ve onları konuşmaktan ve mazeret beyan etmekten meşgul edip alıkoymasıdır. Tıp-kı “Bu gündür işte, dillerinin tutulacağı gün!” [Murselât 77/35-36] âyetindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

86. Âyetin Tefsiri

[1977] “Görme” gündüze tahsis edilmiştir ki ona yaraşan zaten budur.Şayet“Birisi sebep, diğeri hâl tümleci olması hasebiyle ا כ ve ا ً ifa-delerinde neden karşılıklılık gözetilmemiş?” dersen şöyle derim: Bu [lafzen olmasa da] mâna itibariyle gözetilmiştir. Cümlenin tekellüfsüz doğal dizilişi böyledir; zira ا ً ifadesi li-yubsırû fî-hi turuka’t-tekallubi fi’l-mekâsibi (Gün-düzün maîşet kazançları için dolaşılacak yolları görsünler diye) anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

87. Âyetin Tefsiri

[1978] Şayet “Niçin [öncesindeki muzari fiilinin sıygasıyla] ع değil de ع buyruldu?” dersen şöyle derim: Bir nükte sebebiyle ki o da dehşete kapılmanın gerçek, sâbit ve kesin olması ve göktekilerin ve yerdekilerin başına mutlaka gelecek olmasıdır; zira mazi fiil, eylemin kesin olarak vücut bulmasına ve oluşumuna delâlet eder. Burada amaçlanan, kendilerinden geçip helâk olacakları vakit, ilk nefha esnasında dehşete kapılmalarıdır.

[1979] “Allah’ın diledikleri hariç...” Allah’ın, melekler içerisinden kalp-lerini sağlamlaştırdıkları hariç... Demişlerdir ki: Bunlar Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil ve ölüm meleği [Azrâil] Aleyhimusselâm’dır. Bunların şehitler olduğu da söylenmiştir. Dahhâk’ten rivayet edildiğine göre ise huriler, cehennem bekçileri ve Arş’ı taşıyanlardır. Câbir’den rivayet edildiğine göre Mûsâ (a.s.) da bunlardandır; çünkü o, bir keresinde [ Tūr’un tecelliye mazhar olması ânında] kendinden geçip yere düşmüştü.1 Bunun benzeri Allah Teâlâ’nın “Ayrıca Sūr’a üflenmiş olur... O sırada, Allah’ın diledikleri hâriç, göklerde ve yerde kim varsa çarpılıp yıkılmıştır. Sonra ona bir kez daha üflenir, bir de ba-karsın ki (diriltilip) kalkmışlar; bakınıyorlar... [Zümer 39/68] sözüdür. [Çoğul ism-i fâ‘il sıygasıyla] ُه ُ َאهُ [müfret mazi sıygasıyla] ;آ ve [Elif أ ’siz olarak] َ ِ ِ şeklinde دَokunmuştur. Çoğul sıygalı olan [etevhu ve âtûhu kıraatleri] mâna, tekil sıygalı olan [etâhu] ise lâfız esaslıdır. ed-Dâhiru ve ed-dehıru lâfızları es-sāğiru (ze-lil) anlamındadır. Denilmiştir ki: “[Allah’a2] gelmek”, ikinci nefhadan sonra mahşer duruşmasında hazır olmaları anlamındadır. Allah’ın emrine dönüp O’na boyun eğmeleri anlamı kastedilmiş de olabilir.

Bu bölümü tek başına aç →

89. Âyetin Tefsiri

tadır. / ed.

[1980] Câmideten (hareketsiz) ifadesi cemede fî mekânihî (yerinde donup kal-dı) sözünden alınmadır ki yerinden ayrılmadığı zaman söylenir. Dağlar bir araya getirilir de rüzgârın bulutları yürüttüğü gibi yürütülür. Binaenaleyh, o dağlara ba-kan biri onları bir mekânda sabit duruyor sanır. “Oysa o dağlar” bulutların yürü-mesi gibi hızlı bir yürüme ile “geçip gider.” Sayı itibariyle çokluk ve büyüklük arz eden cisimler de aynen bunun gibi hareket ettiğinde, neredeyse hareketleri belli ol-mayayazar. Nitekim Nâbiğa [ez-Zubyânî v. 604] bir askeri betimlerken şöyle demiştir:

Kocadağ misali [yoğun dalgalanma hususunda] yüksek bir dağ [gibi olan bir ordu] ile [savaştık. Öyle] ki; süvari takımı kolay ve hızlıca hareket ettiği hâlde ihtiyaç için duruyorlar sanırdın!

[1981] ِ َ ا ْ ُ (Allah’ın eşsiz sanatı olarak...) ifadesi pekiştirme mastarların-dandır. Tıpkı ِ َ ا ْ َ ا ve (Allah’ın vaadi olarak...” [Rum 30/6]) و َ ْ

ِ (“Allah’ın boyası olarak!..” [Bakara 2/138]) âyetlerinde olduğu gibi. Ne var ki bunun pekişti-ricisi [olan âmil] hazfedilmiş olup ُ م ( Sūr’a üfürüldüğü gün...) zarfını nasbe-den âmildir. Buna göre mâna, “ Sūr’a üfürülüp de şöyle şöyle olduğu gün, Allah ihsan üzere hareket edenleri mükâfatlandıracak, suçluları ise cezalandıracaktır!” şeklindedir ki sonrasında Allah Teâlâ, “Allah’ın eşsiz sanatı olarak...” buyurmuş olup bununla mükâfatlandırmayı ve cezalandırmayı kastetmiş olmaktadır. Böy-lece, Allah bu eşsiz sanatı da -sapasağlam yapıp yarattığı ve “Her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın eşsiz sanatı olarak...” buyurduğu veçhile- hikmet ve doğruluk üze-re ortaya koyduğu nesnelerden kılmıştır; yani Allah’ın iyiliği sevapla, kötülüğü de ceza ile karşılaması, kulların yaptıklarını ve buna karşılık neyi hak ettiklerini bilip buna uygun olarak onların karşılığını vermesi itibariyle nesneleri muhkem kılma, sapasağlam yaratma ve onları hikmetin hükümleri doğrultusunda çalışır hâle getirme kategorisinden sayılır. Sonra Allah Teâlâ, “Kim bir iyilik getirmiş-se...” şeklinde devam eden o iki âyetin sonuna dek bunu özetlemiştir. Artık sen bu sözün belâgatine, kompozisyonun ve tertibinin güzelliğine, gizli cümle takdir edilmesi konumuna, sağlam tefsirine ve tek bir kalıba dökmüş gibi bir kısmını bir kısmıyla bağlayıp yekpare kılmasına ve kuvveleri âciz kılan ve homurdanan deve misali ötüp duran dilleri lâl eden durumuna bak!.. Bu tür mastarlar bir sözün ardından geldiğinde, o sözün sağlıklı oluşunun tanığı, doğruluğunun ve ancak olması gerektiği gibi olduğunun tellalıymış gibi gelmiş olur. Dikkat edersen, “Al-lah’ın eşsiz sanatı olarak...”; “Allah’ın boyası olarak!..”; “Allah’ın vaadi olarak...” ve ِ ة ا (Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun!” [Rum 30/30]) âyetlerinde bunları kendi zatına izafe edip azamet nişanıyla belirginleştirdikten sonra, nasıl da bunları “Her şeyi sapasağlam yapan”, “Boyası Allah’tan daha güzel olan var mı?!”, “Allah asla vaadinden caymaz” ve “Çünkü [çağlar değişse de] Allah’ın yaratışında değişme olmaz.” sözleriyle takip ettirmiştir!

[1982] Hitap sıygası olmak üzere tef‘alûne şeklinde de okunmuştur.

[1983] “Ona daha iyisi vardır...” Allah Teâlâ kat kat vermeyi, amel son bulduğu hâlde sevabın devam edeceğini ve kul fiiliyle rab fiili[ni kıyaslamak-ta ve bunlar] arasındaki farklılığı kastetmektedir. İfadenin, “Ona o iyilikten yana hâsıl olacak bir hayır1 -yani cennet- vardır.” anlamına geldiği de söy-lenmiştir. İbn Abbas’tan rivayete göre [âyetteki] hasene (iyilik), kelime-i şeha-dettir. İzafetle birlikte fethalı olarak min feza‘i yevmeizin (o günün dehşetin-den) şeklinde de okunmuştur ki bu da onun tam i‘râba imkân tanımayan bir kelimeye muzāf kılınmasından ötürüdür. Yine min feza‘in yevmeizin (o gün dehşetten) şeklinde, feza‘in kelimesinin tenviniyle de okunmuştur.

[1984] Şayet“İki dehşet arasındaki fark nedir?” dersen şöyle derim: Bi-rinci dehşet, ihsan üzere hareket etmiş biri zararın kendisini bulmasından emin olsa bile, vuku bulacak şiddet, ve ansızın ortaya çıkacak bir korku hengâmında hiç kimsenin uzak kalamayacağı dehşettir. Tıpkı kişinin, izzet ü ikram, ihsan ve teveccüh anında bile olsa, hükümdarın huzuruna dehşete düşmüş bir kalp ve küt küt atan bir yürekle çıkması gibi. İkinci dehşet ise azap korkusudur.

[1985] Şayet“İfadeyi tenvinli olarak min-feza‘in şeklinde okuyanlara göre anlam nasıl olmaktadır?” dersen şöyle derim: Burada iki olasılık var-dır: (i) Bu bir tek korkudur ki o, azap korkusudur. Gördüğü korkunçluk-lardan ve vahim şeylerden ötürü insana ârız olan dehşet ve korkuya gelince, insanlar bundan uzak kalamaz; çünkü bu beşer olmanın gereğidir. Nitekim haberlerde ve rivayetlerde buna delâlet eden şeyler vardır. (ii) Künhü anla-tılamayacak derecede şiddetli, aşırı bir dehşet ki o, cehennem korkusudur.

[1986] َ ِ -fiili hem harf-i cer ile hem de bizzat geçişli kılı (emin oldu) أnır. Tıpkı ِ َ ا כْ َ ا ُ ِ -Yoksa bunlar Allah’ın ‘tertib’inden de mi emindi“) أler?!” [A‘râf 7/99]) âyetinde olduğu gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

90. Âyetin Tefsiri

[1987] Seyyie tabirinin şirk koşmak anlamına geldiği söylenmiştir. Be-den, [“Yüzleri tepetaklak ateşe atılır.” ifadesinde olduğu gibi] yüz ile, baş ile ve bo-yunla ifade edilir. Böylece, tıpkı ...א َ ِ ا ُ כِ ْ כُ َ (“Bunlar ve o azgınlar tepe-taklak oraya atılırlar!” [Şu‘arâ 26/94]) âyetindeki gibi, “Onlar tepetaklak ateşe atılırlar.” denmiş gibi olur. ‘Yüz’lerin zikredilmesinde, ateşe tepetaklak -yüz üstü, baş aşağı- atılacaklarının bildiriliyor olması da caizdir.

1 Bu durumda, kıyaslama söz konusu olmamaktadır. / ed.

[1988] “[Kendi yaptıklarınızdan başkasının] karşılığını mı alacaktınız?!” ifadesinin (i) iltifat olması da, (ii) [“onlara denecek ki” şeklinde] bir kavil takdiri ile, tepetaklak düşme anında kendilerine söylenecek sözün hikâyesi olması da caizdir.1

Bu bölümü tek başına aç →

92. Âyetin Tefsiri

[1989] Allah Teâlâ peygamberine, kulluğu tamamen Allah’a tahsis et-mekle, Kureyş’in yaptığı gibi O’na herhangi bir ortağı denk tutmamakla ve İslâm milleti üzere sapasağlam duran muvahhitlerden olmakla “memurum” demesini emretmiştir. “Bir de Kur’ân’ı okumakla…” َ ُ -ifadesi ya [“oku أن أmak” anlamındaki] et-tilâvetu ya da [“tâbi olmak” anlamındaki] et-tuluvvu kökünden gelmektedir, “Sana vahyedilene uy!..” [Yûnus 10/109 Ahzâb 33/2] âyetine benzer.

[1990] “Şehir” Allah’ın korumasındaki Mekke’dir ki ism-i şerifini bu şehre nispet etmekle onu diğer beldeler arasından seçip özgün kılmaktadır; çünkü o, beldelerinin Allah’a en sevimli ve en değerli geleni ve nezdinde en itibarlı ola-nıdır. Nitekim Hazret-i Peygamber (s.a.) hicret için çıkarken böyle söylemişti; Hazvera2 denen yere vardığında mübarek yüzünü Mekke’ye doğru döndürüp şöyle demişti: “Pekâlâ biliyorum ki sen, Allah’ın beldelerinin Allah’a en sevimli olanısın! Eğer halkın beni çıkarmasaydı ben çıkmazdım!” [Tirmizî, “Menâkıb”, 69; İbn Mâce, “Menâsik”, 103]. Allah Teâlâ [“Şu şehrin...” buyurmak suretiyle], peygamberinin vatanı ve vahyinin iniş yeri olduğuna delâlet etmek üzere tazim ve yakınlaştırma işaretiyle Mekke’ye işaret etmiş ve kendi zatını Mekke’nin özel sıfatı olan “doku-nulmazlık” ile betimleyerek Mekke’nin şeref ve yücelikteki nasibini çoğaltmıştır. “Her kim burada zalimce hareket ederek [hac menâsikini] eğip bük[er; birtakım mera-simleri kendi lehine yontarak uygulat]mak isterse, ona can yakıcı bir azap tattırırız!” [Hac 22/25] âyetinde buyurduğu gibi onu, Rabbine aykırı davranandan ve zalimlerden başkasının saygınlığını ihlâl etmeyeceği saygın bir belde olarak betimlemiştir. Onun yeşilliği biçilmez, ağaçları kesilmez, av hayvanı ürkütülmez; buraya sığı-nan güvendedir. Böylece Allah Teâlâ kendi ulûhiyet ve melekûtunun kapsamına giren her şeyi, o beldenin bu ulûhiyet ve melekûtun kapsamına girmesine tâbi kılmış gibidir. Burada ayrıca, böyle bir şehre sahip olan bir hükümdarın şanının azametine, bu şehre sahip olmakla her şeye sahip olacağına dair bir işaret vardır. 1 Yani yukarıda kendilerinden gâip olarak bahsedilen kâfirlere dönülerek muhatap alınmış olabileceleri

gibi, tepetaklak ateşe atılırlarken kendilerine söylenecek söz aktarılmış da olabilir. / ed. 2 Mescid-i Haram’ın Veda kapısında -veya Veda kapısı ile İbrâhim kapısı arasındaki- pazardır. / ed.

Allah’ım! Bizim bu beldeye yerleşmemizi bereketlendir! Bizi bu beldede bütün şerlilerin şerrinden emin eyle! Bizi Ev’inin civarından, rahmet yurdundan [cen-netten] başkasına nakletme!

א] [1991] يifadesi] elletî harramehâ şeklinde de okunmuştur. Übeyy اb. Kâ‘b’ın [v. 33/654] ve’tlu ‘aleyhim hâze’l-Kur’âne (“Ve bu Kur’ân’ı onlara oku.”), İbn Mes‘ûd’un da ve en utlu… (“Ve ... ‘oku’ diye.”) şeklinde oku-dukları da rivayet edilmiştir.

[1992] “Artık kim” Allah’ı birlemek, ortakları O’ndan uzak tutma, hanîf dine girme, bana indirilen vahye tâbi olma vazifemde bana uyarak “doğru yola girerse,” doğru yola girmesinin menfaati bana değil, kendine dönecek-tir. “Kim de yoldan çıkarsa” ve bana tâbi olmazsa, benim aleyhime terettüp edecek bir şey yoktur! Zira ben ancak bir elçi, bir uyarıcıyım. Elçiye düşen-se sadece tebliğdir.

Bu bölümü tek başına aç →

93. Âyetin Tefsiri

[1993] Sonra Allah, hiçbir nimetin denk olamayacağı peygamberlik ni-metine karşılık, ayrıca, bunların Allah’ın âyetleri olduğunu tanımaya, bunu ikrar etmeye zorlayan âyetlerini kendilerine göstermesi sayesinde düşmanla-rını tehdit etmesine karşılık Allah’a hamdetmesini Peygamber’e emretmiştir. -Ki bu [ikrarları], tanımanın yarar sağlamayacağı bir zamanda, yani Hasan-ı Basri’ye göre Âhirette, Kelbî’ye göre ise duman, Ay’ın yarılması ve dünyada başlarına gelecek olan Allah’ın cezalandırmaları vaktinde olacaktır.-

[1994] Bunun: “Gerçi Biz, bunun gerçek olduğu kendilerince iyice an-laşılsın diye, yakında hem dış dünyadaki hem de bizzat kendi içlerindeki âyetlerimizi onlara göstereceğiz” [Fussilet 41/53] âyetine benzediği de söylen-miştir. Onlar amel namına her ne işlerlerse Allah onu bilir, ondan gafil değildir; çünkü Zât’ıyla Bilen [Allah1] için, gaflet ve yanılma caiz değildir. O, [iyi kötü her tür] amel sahibinin alacağı karşılığın arkasındadır [her amel sahibine mutlaka karşılığını verecektir].

ن] [1995] ifadesi] Tâ ile de Yâ ile de okunmuştur [“yaptıklarınızı” / “yap-tıklarını”]. 1 Ehl-i adl ve’t-tevhid’e göre ‘Yüce’ Allah’ın, zatından bağımsız sıfatları yoktur; böyle bir şeyi kabul etmek

kadîm varlıkları artırmak anlamına gelir ki tevhide aykırıdır. / ed.

[1996] Hazret-i Peygamber’den (s.a.): Kim Süleyman’ın TāSîn’ini okur-sa, Hazret-i Süleyman’ı, Hûd, Şu‘ayb, Sâlih ve İbrâhim peygamberleri tasdik ve tekzip edenlerden her birine karşılık on sevap alacaktır. Ayrıca, kabrinden Lâ ilâhe illallah! (Allah’dan başka tanrı yoktur!) diye haykırarak çıkabilecektir.5

Bu bölümü tek başına aç →