KEŞŞÂF TEFSİRİ

Necm Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…

1. Âyetin Tefsiri

genel adıyken] bu yıldız grubu için kullanılır olmuştur. Şairin şu beytinde olduğu gibi:

Ülker takımyıldızı yatsı vakti doğarkenkepeneğini aramaya başlar çoban [üşüdüğünden]

Veya [genel anlamda] yıldızlar kastedilmektedir. Nitekim şair şöyle demiştir:Çorba dolu bir tencerede yıldızların yansımasını saymaya başladı annen

[Necm derken] nücûm (yıldızlar)ı kastetmektedir. ] 895[ ى .yani battığında veya kıyamet günü gelip de saçıldığında إذا

Yahut [necm] şeytanların taşlanmasında kullanılan yıldızlardır; ى da إذا “kaydığında” demektir. Veya [necm ile] kastedilen Kur’ân pasajlarından her biridir; Kur’ân yirmi sene zarfında necm necm1-yani peyderpey- indiril-miştir. Bu durumda ى indiğinde” anlamına gelir. Veya [necm] gövdesiz“ إذا bitkilerdir; ى .da “yere düşüp yayıldığında” demektir إذا

[896] Urve b. Zübeyr’den (v. 94/713) şöyle rivâyet edilmiştir: Ebû Le-heb’in oğlu Utbe, Peygamber’in (s.a.) damadıydı. Şam bölgesine yolculuk yapmak istedi. Sefere çıkmadan; “Önce Muhammed’in yanına gidip onu iyi bir inciteceğim!” dedi ve Peygamber’e gelip; “‘İndiğinde o yıldız’ı da, ‘o sarkıp yaklaşan’ı da (yani vahiy meleğini de) inkâr ettiğini” söyledi ve Peygamber’in yüzüne tükürdü. Peygamber’in kızını da boşayıp evine gönderdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber; “Ya Rabbi! Köpeklerinden2 birini buna musallat eyle!” diye beddua etti. Ebû Tâlib de orada bulunuyordu; bu sözden dolayı buruldu; “Yeğenim! Böyle bir duadan ne kadar müstağnisin oysa!”3 dedi. 1 Âyet ve sûrelere necm / yıldız denmesinin sebebi şudur: İnsanlar kara ve deniz yolculuklarında gecenin

karanlığında yollarını yıldızlarla buldukları gibi, müminler de manevî karanlık ve bilinmezlikler karşı-sında Kur’ân’ın âyetlerinden yararlanmaktadır. İkinci olarak; Necm 53/1’de ve Vâkı‘a 56/75’te de ihsas edildiği üzere, âyetler Kur’ân semasının yıldızlarıdır. Nasıl gökteki yıldızların tamamı aynı parlaklık kadrinde değilse, Kur’ân âyetleri de böyledir. Sözgelimi Kur’ân’ın her sayfasında Allah’la ilgili bir ifade bulunmasına rağmen, bu ifadelerden bazıları -meselâ Âyetelkürsî, Nur âyeti, İhlâs, Huvallāhullezî- daha veciz ve kapsamlı olup bulunduğu yerde âdeta nur gibi parlamaktadır; nitekim bizzat Peygamber YâSîn sûresini “Kur’ân’ın kalbi”, Âyetelkürsî’yi “Kur’ân âyetlerinin sultanı” saymış; İhlâs sûresini “Kur’ân’ın 1/3’ine denk” kabul etmiştir. / ed.

2 Bizim; aslan, leopar, kaplan vb. hayvanlara “kedi”giller dememiz gibi. / ed. 3 Yani “Sen birine beddua etmeyecek kadar iffetli, insancıl bir kişiliksin!” / ed.

Utbe babasının yanına döndü ve olup biteni ona anlattı; sonra babasıyla bir-likte Şam bölgesine doğru yola çıktılar. Kafile bir yerde konakladı. Yukarıda bulunan bir manastırdan onları gören bir rahip “Burası yırtıcı hayvanların çokça bulunduğu bir yer.” dedi. Ebû Leheb de arkadaşlarına dedi ki: Ey Ku-reyş topluluğu! Bu gece bize göz kulak olun. Ben oğlum hakkında Muham-med’in bedduasından korkuyorum!” Bütün develerini toplayıp kendi çevre-lerinde oturttular. Utbe’yi de aralarına aldılar. Bir aslan geldi, onların yüzünü koklaya koklaya Utbe’yi buldu ve bir pençe darbesiyle onu öldürdü. Bu ko-nuyla ilgili olarak Hassan b. Sâbit (v. 60/680?) şu şiiri okumuştur:

Bu sene evine kim dönerse dönsün, canavarın yediği kişi asla dönemez

Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

2. Arkadaşınız ne sapmış ne de azmıştır.
Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

3. (Kur’ân’ı size iletirken), kendi arzu ve ihtirasıyla konuşmuyor o!..
Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

(s.a.). Hitap Kureyşlileredir. Bu ifade kasemin cevabıdır. Dalâl hidayetin, ğayy de rüşdün zıttıdır; yani o, doğru yoldadır, fikir ve davranışlarında isa-betlidir. Yoksa sizin onu dalalette ve yanlış yolda olmakla suçladığınız gibi değildir. Onun size getirdiği Kur’ân da kendi aklı (hevâ) ve kişisel görüşüyle ortaya çıkan bir söz değildir. Bilakis, ona Allah katından gelen bir vahiydir.

[898] Peygamberlerin ictihad edemeyeceğini söyleyenler bu âyeti delil getirirler. Bunlara şöyle cevap verilebilir: Allah onların ictihad etmesini mümkün kılınca, hem ictihadları hem de bu ictihadın dayanağı heva ve hevesleri değil, vahiy olmuş olur1.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

5. ‘Kuvveleri son derece sağlam olan ( Cebrâil)’ öğretmiştir ona;
Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

6. deha sahibi... Ve aynı düzeye gelmiştir
Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

izâfet ğayr-ı hakikidir; çünkü sıfat-ı müşebbehenin fâ‘iline izâfeti türün-dendir. Bu melek, Cebrâil’dir. Lût kavminin yerleşim birimlerini kara su-yun içinden çıkartıp kanadıyla kaldırması ve göğe kadar yükseltmesi, ar-dından da yüzüstü devirmesi; Semûd kavminin, onun bir nârasıyla ölüp 1 Peygamberlerin dinî bağlamda ağızlarından çıkan ‘söz’ler üç türlüdür. (i) -Sonunda- kutsal kitaba dönüşen

vahy-i metluvvler. (ii) Kutsal kitaba girmeyen vahy-i gayrimetluvvler ve (iii) normal insanlarla ortak oldukları ilham ve içtihatlar. Peygamberler son tür sözlerinde hata edebilirler; ama onlardan sadır olan hiçbir hata, olduğu şekliyle bırakılmaz; ilk iki şıktaki ilahî menşe’li ‘söz’lerle mutlaka düzeltilir. Peygamberler -sözgelimi- eşleriyle sürdürdükleri karı koca ilişkileri bağlamında elbette âşıkane sözler sarf edebilirler. Burada (Necm 53/3-4’te) kastedilen, Peygamber’in mübarek ağzından “Kur’ân-ı Kerîm olarak” çıkan sözlerin onun heva-sından kaynaklanmadığıdır. Müşriklerle cedel konusu olan husus Kur’ân’dır; hadis-i şerifler değil… / ed.

yerlerinde kalakalması; peygamberlerin yanına iniş ve çıkışının göz açıp ka-pamaktan daha hızlı olması; Kudüs bölgesinde bir dağ yolunda yürürken İblis’in İsa (a.s.) ile konuştuğunu görünce kanadının bir fiskesiyle onu Hin-distan dağlarının en ötesine fırlatması Cebrâil’in kuvvetine örnektir.

[900] “Deha sahibi,” yani aklında ve görüşünde sapasağlam, inancında metanetli.

[901] (“Ve aynı düzeye gelmiştir” anlamındaki) ى َ ْ א َ vahyi her getirdi-ğinde girmiş olduğu insan suretine değil gerçek suretine büründü demektir. Nitekim vahiy getirirken genellikle Dıhyetu’l- Kelbî suretinde gelirdi.

[902] “… onunla, en yüce ufukta.” Şöyle ki; Hz. Peygamber Cebrâil’i yaratıldığı aslî suretiyle görmek istedi. O da en yüksek ufukta -ki bu, güneş ufkudur- aslî suretine eksiksiz olarak büründü ve tüm ufku kapladı. Denil-miştir ki; Hz. Muhammed dışında hiçbir peygamber Cebrâil’i gerçek sure-tinde iki defa görmemiştir. Hz. Muhammed Cebrâil’i bir kere yeryüzünde bir kere de semada görmüştür.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

8. Sonra yaklaşıp iyice sarkmış
Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

yakın olmuştur. [903] Sonra Peygamber’e (s.a.) “yaklaştı ve” aşağıya doğru “sarktı.” Hava

boşluğunda onun yukarısında asılı durdu. Tedelleti’s-semeretü (Meyve sarktı.) ve dellâ ricleyhi mine’s-serîri (İki ayağını yataktan aşağıya sarkıttı.)deyimleri de bu kullanımdandır. ed-Devâlî asılı meyve demektir.Şair şöyle demiştir:

Bir sütuna bağlı iple sarktı (arının / kovanın üzerine… bal toplamak için)

Yine denmiştir ki; “Martı gibidir; yiyecek bulursa süzülür; çeker gider bu-lamazsa.”

] 904[ אب “iki Arabî yay miktarı” demektir. Kāb, kayb, kād, kayd, kays kelimeleri miktar anlamındadır. Zeyd b. Ali (v. 122/740), kāde şek-linde okumuştur. Kayd ve kadr şeklinde de okunmuştur. Ölçümler; kavs (yay), rimh (mızrak), sevt (kamçı), zirâ‘ (arşın), bâ’ (kulaç), hatve (adım), şibr (karış), fetr (baş parmakla şehadet parmağı açılarak) ve ısba’ (parmak) ile yapılırdı.“Güneş iki mızrak yükselinceye kadar namaz kılınmaz.” ifadesi de bu anlamdadır.Hadiste de şöyle geçer: “Cennette; birinizin yayı ve kam-çısı kadar yer, dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır.” [Buhârî, “Rikâk”, 51] el-Kaddu kamçı demektir. Yine, “aralarında birkaç adım var” denilir.

[905] Şayet“ ِ ْ َ ْ َ َאبَ َכَאنَ açılımı nasıldır?” dersen şöyle derim:Fe-kâne mikdâru mesâfeti kurbihî misle kābe kavseyni (Yaklaşma mesafesinin miktarı iki yay kadar oldu). Aradaki tüm bu muzāflar hazfedilmiştir. Tıpkı Ebû Ali’nin şu şiirinde olduğu gibi:

Beni Hazîme’ye bir parmak kadar yaklaştırdı.Yani, bir parmak mesafesi miktarınca.

[906] “Hatta daha da yakın,” yani sizin ölçülerinize göre. Tıpkı َون ُ َ اَوْ (Veya daha fazla) [Sāffât 37/147] âyetindeki gibi1.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

memiş olsa da, א َ ِ ْ َ َ (“yeryüzünde” [Fâtır 35/45]) âyetindeki gibi2 karıştır-ma ihtimali bulunmadığından, direkt zamir kullanılmıştır.

[908] “Ne vahyetmişse...” Bu ifade Cebrâil’in (a.s.) ilettiği vahyin aza-metini göstermektedir. Söylendiğine göre, Cebrâil’in ilettiği vahiy şu imiş: “[Ey Muhammed!] Sen girmedikçe cennet diğer peygamberlere, ümmetin gir-medikçe de diğer ümmetlere haram kılınmıştır.”

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

11. Gördüklerinde yalan söylememektedir (Peygamber’in) gönlü.
Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

ne dair gördüğü şey konusunda “yalan söylememektedir,” yani onun gönlü gördüğü şey için “seni tanıyamadım” dememiştir; bunu söyleseydi yalancı olurdu; çünkü onu tanımıştı; yani Cebrâil’i gözleriyle görmüş, kalbiyle ta-nımış, gördüğü şeyin hak ve hakikat olduğu konusunda şüphesi kalmamış-tır. İfade, mâ kezzebe (yalanlamamaktadır) şeklinde de okunmuştur; yani gördüğünü doğrulamış; görünen varlığın kendi suretindeki Cebrâil oldu-ğundan kuşku duymamıştır.

] 910[ אرو fiili, “sürtüşme ve (?Yoksa onunla tartışıyor musunuz) أtartışma” anlamındaki mirâeden gelmektedir. Bu kelime, mera’n-nâ-kate (Sütünü sağmak için devenin memesini sıvazladı.) kullanımından alınmıştır. Tartışan iki kişiden her biri, [tartışma ve cedel esnasında söyledikle-riyle] âdeta karşısındakinin fikrini ‘sağmak’ istemektedir. Fiil, “Onu siz mi yeneceksiniz?!” anlamında mâreytuhû fe-maraytuhû (Onunla tar-tışmaya girdim ve fikrimi ona kabul ettirdim!) deyiminden; “Siz mi ye-neceksiniz onu?!” anlamında e-fe-temrûnehû şeklinde de okunmuştur. 1 Bu açıklamayı, “veya / yahut” [أو] ifadesinin Allah için yakışık almamasından dolayı yapmaktadır. Ni-

tekim biz de “hatta” diye çevirdik. / ed. 2 Ard (Yeryüzü) kelimesi geçmediği hâlde, א ifadesinde direkt ona râci bir zamir kullanılmıştır. / ed.

Fiile “galebe çalma” mânası yerleştirildiğinden, [ى א ifadesi] tıpkı ğaleb-tuhû ‘alâ kezâ (şu konuda onu yendim) örneğinde olduğu gibi, [ yerine] ‘alâ ile geçişli yapılmıştır. E-fe-temrûnehû kelimesinin, “Onu bile bile inkâr mı ediyorsunuz?” anlamına geldiği de söylenmiştir. Şairin, arkadaşına kendisi-ni kastederek şöyle demesi gibi:

Eğer sen dürüst ve kerem sahibi birini hicvediyorsanbunu sana yapmayan bir dostunla sürtüşüyorsun demektir!

[911] Birinin hakkını bile bile inkâr ettiğinde, meraytehû hakkahû de-nildiğini de söylemişlerdir. Fiilin ‘alâ edatıyla geçişli yapılması ancak taz-min ile [bir fiile başka bir fiilin mânasını ilave etmekle] gerçekleşir.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

13. Gerçek şu ki; o, onu bir başka inişinde daha görmüştür:
Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

14. (Sidretü’l-Müntehâ diye bilinen) sınır ağacının yanında;
Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

defa” anlamındadır. ً َ ْ َ kelimesi, zarf olarak kullanılan merratenin nasbına benzer şekilde mansūb olarak okunmuştur; çünkü fa‘leten kalıbı fiilin sayı belirten ismidir. Şu hâlde, ً َ ْ َ kelimesi merraten (bir defa) gibi kabul edilir. Anlam şöyledir: Cebrâil (a.s.) Hz. Muhammed’e bir kez daha kendi aslî sûretinde inmiş; o da kendisini o hâliyle görmüş idi ki bu, miraç gecesi ger-çekleşmiştir. Bunun ise sidretu’l-müntehâda gerçekleştiği söylenmiştir.

[913] Sidre-i Müntehâ hakkında denmiştir ki bu Arabistan kirazına ben-zer bir ağaç olup semanın yedinci katında, Arş’ın sağ tarafında bir ağaçtır; meyvesi Hecer kabilesinin testileri gibidir; yaprakları fil kulağına benzer. Di-binden Allah Teâlâ’nın Kur’ân’da sözünü ettiği ırmaklar fışkırır. Bir atlı, göl-gesinde yetmiş yıl yürüse onun sonuna ulaşamaz. Müntehâ [ism-i mekân olarak] “bitiş noktası” veya [mastar olarak] “bitiş” anlamındadır. Buna göre sidre cenne-tin bitiş noktasında ve sonundadır. Denilmiştir ki; orayı hiç kimse geçeme-miştir. Gerek meleklerin gerekse başkalarının bilgisinin son sınırıdır. Ötesini hiç kimse bilemez. Şehitlerin ruhlarının oraya kadar gideceği söylenir.

[914] “Me’va cenneti” takvâ sahiplerinin varacakları cennettir. Bu, Hasan-ı Basrî’nin (v. 110/728) görüşüdür. Denilmiştir ki [hesap gününe kadar] şehitlerin ruhları orada barınacaktır. Hz. Ali (v. 40/661), İbnü’z-Zübeyr (v. 73/692) ve bir grup âlim cennehu’l-me’vâ şeklinde okumuştur; yani cennet onu gölgesiyle örttü, o da oraya girdi. Rivâyete göre Hz. Aişe bu okuyuşu yadırgamış ve şöyle demiştir: “Kim böyle okursa Allah da onu gizlesin [adı sanı duyulmasın]!”

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

ifade etmektedir. Anlaşıldığında göre, o ağacı bürüyen ve Allah Teâlâ’nın azametini gösteren mahlukat öyle varlıklardır ki, hiçbir nitelemeyle mahi-yeti anlatılamaz; hiçbir vasıfla kuşatılamaz. Denilmiştir ki; çok sayıda me-lek ona uğrar ve onun yanında Allah’a kulluk ederler. Hz. Peygamber’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Ben onun her bir yaprağı üzerinde ayakta durup Allah’ı tesbih eden bir melek gördüm.” Yine Hz. Peygamber’den şöyle rivâ-yet edilmiştir: “Çok sayıda yeşil kuş, kanatlarını çırparak onu sarmaktadır.” İbn Mes‘ûd (v. 32/653) ve başkalarından şöyle rivâyet edilmiştir: “Onu al-tından kelebekler kuşatmaktadır.”

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

gördüğünden sapmaksızın ve onu aşmaksızın kesinlikle ve gerçek olarak ka-bul etmişti. Veya görmekle emredildiği ve kendisine görme imkânı verilen o hayret uyandırıcı şeyleri müşahede etmekten göz sapmamış ve taşmamıştı; yani neyi görmesi emredilmişse onu görmüştü.

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

رآه) [917] -va’llāhi le-kad ra’âhu (Vallahi, kesinlikle görmüştü.) an (و lamındadır. Semaya yükseltilip melekût âleminin hayret uyandırıcı yönleri kendisine gösterildiğinde “Rabbinin âyetlerinden” en büyüğünü ve en mu-azzamını [görmüştü.]

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

19. Peki, ne dersiniz Lât ve Uzzâ hakkında?
Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

dişidir. Lât, Sakif kabilesine ait olup Tāif ’te bulunuyordu. Lât’ın, Nahle denilen yerde olup Kureyş’in kendisine taptığı da söylenmiştir. Lât, levâ kökünden fa‘letun veznindedir; çünkü onlar kendisine yöneliyor, ona iba-detle meşgul oluyorlardı. Yahut onun etrafında dönüp, onu tavaf ediyor-lardı. el-Lâttu şeklinde şeddeli de okunmuştur. Bunun, hurmayı ezip yağla karıştırarak hacılara ikram eden bir adamın adı olduğunu iddia ediyorlar-dı. Mücahid’in (v. 103/721) rivâyet ettiğine göre, Taif ’te hurmayı ezen bir adam vardı. İnsanlar onun kabrini ibadetgah edinmişlerdi. Sonunda onu putlaştırmışlardı.

[919] ‘Uzzâ, Gatafan kabilesinin putu olup bir semura [yani sakız veya mugay-lan denilen bir çöl ağacı] idi. Aslında e‘azzu kelimesinin müennesidir. Hz. Peygam-ber Hālid b. Velid’i (v. 21/642) göndererek onu kestirdi. İçinden saçını başını dağıtıp, ellerini başının üzerine koyarak feryad u figan eden bir dişi şeytan1 çıktı. Halid şöyle diyerek onu öldürünceye kadar kılıcıyla vurmaya başladı:

“Ey Uzza! Seni inkâr ediyoruz, yüceltmiyoruz! Allah’ın da seni aşağıladığını gördüm!..”

Dönüp durumu Peygamber’e (s.a.) bildirince şöyle buyurdu: “İşte o Uzza idi. Bundan böyle hiçbir zaman ona tapılmayacaktır.”

[920] Menât bir kaya olup Huzeyl ve Huzâ‘a kabilelerinin putu idi. - İbn Abbas’dan (v. 68/688) rivâyet edildiğine göre ise Sakif kabilesine aitti.- Ve menâete şeklinde de okunmuştur. Öyle görünüyor ki menâet diye adlandırıl-ması, yanında kurbanlar kesilip kanları akıtıldığından dolayıdır. Menâetunev’ ء) )kökünden mef’aletu veznindedir. Sanki putperestler onun yanında ve onun bereketiyle yıldızlardan yağmur istiyorlardı. [Bu sebeple de kendisine o isim verilmişti.]

[921] “Diğerleri” ifadesi bir aşağılamadır; çünkü o geri planda, değeri düşük bir puttu. ى ْ kelimesinin bu anlamdaki kullanımına örnek ا َ א َ ْ ُ وُ ِ ْ ُ ْ -Diğerleri öndekilere” -yani değersiz olanları reis ve önderleri“) اُne- “derler ki...” [A‘râf 7/38]) âyetidir. Birincilik ve önceliğin -kendilerince- Lât ve Uzzâ’ya ait olması da mümkündür.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

21. Erkekler sizin, dişiler O’nun, öyle mi?!
Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

lara tapıyorlar; kendilerine Allah katında şefaat edeceklerini iddia ediyor-lardı. Oysa kendileri kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı. İşte onlara denildi ki “Erkekler sizin, dişiler O’nun, öyle mi?!” Şu da kastedilmiş olabilir: Lât, Uzza, Menât birer dişidir. Siz bunları Allah’a ortak kabul et-mişsiniz. Oysa siz kızları hor görüp, kız çocuklarınızın olmasını ve adınızla birlikte anılmalarını istememek şeklinde bir tutum içerisindeydiniz. Öyley-se nasıl oluyor da kadın adı taşıyan bu putları Allah’a ortak koşuyor ve tanrı diye adlandırıyorsunuz!?

[923] “Bu, insafsız” zalimce “bir taksim!” ى “birinin hakkını yemek” anlamındaki ه אزه kökünden alınmıştır; aslı زى ْ ِ ’dır; Yâ’sı korunsun diye ٌ kelimesine uygulananın aynısı buna da uygulanmıştır. Hemze’li olarak

زََه kökünden (ى ْ ِ ) ve Dād’ın fethasıyla (ى ْ َ ) şeklinde de okunmuştur.1 Yani cadı gibi bir kadın! / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

] 924[ (onlar) yani putlar, isimlendirileni tanımlamaktan uzak, içi boş “isimlerden başka bir şey değildirler.” Bu isimlerin altlarında gerçekte o isimleri taşıyan varlıklar yoktur; çünkü siz tanrı olmaya en uzak ve tanrılık-la en uyuşmayan nesnelerin tanrı olduğunu iddia ediyorsunuz. Bunun bir benzeri de şu âyet-i kerimedir: “Sizin O’nu bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın takmış oldukları adlardan başka bir şey değildir. (Bunlar içi boş birer kavramdır; reel varlıkları yoktur.) [Yûsuf 12/40]. Yahut zamir “isim-ler”i ifade etmektedir. Bu da onların Lât, Uzza, Menât dedikleri isimlerdir. Onlar bu isimlerle tanrıları kastediyorlardı; yani bu isimler olsa olsa kendi heva, heves ve keyfinize göre koyduğunuz isimlerdir. Doğru bir isimlendir-me yaptığınıza dair Allah’tan elinizde dayandığınız hiçbir delil yoktur.

[925] “Adlandırdığınız” ifadesi “... diye adlandırdığınız” anlamındadır. Semmeytuhû Zeyden (Ona Zeyd adını koydum.) da, semmeytuhû bi-Zeydin (Onu Zeyd diye adlandırdım.) da denilebilir.

[926] “Ancak zanna uymaktalar!” -[“uymaktasınız!” anlamında] Tâ ile de okunmuştur.- Üzerinde bulundukları yolun hak, tanrılarının şefaatçileri ve ‘daha canları ne istiyorsa o’ oldukları sanrısına kapılmaktalar! Kendilerine gelen hidayeti ve dinlerinin asılsız olduğuna ilişkin delili terk ediyorlar.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

24. Yoksa kendi tasarladığı her şey verilecek miymiş insana?!
Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

munkatı‘a olup [bel e açılımındaki Hemze] durumun hiç de öyle olmadığını be-lirtmektedir; yani “arzuladığı her şey insana verilmez.” Kastedilen, putların şefaatine ilişkin arzularıdır. Bu, Allah’a yönelik son derece uzak bir kuruntu-dur. Kastedilenin, inkârcıların “Olur da Rabbime döndürülürsem, şüphesiz O’nun nezdinde en güzeli yine benimdir!” [Fussilet 41/50] âyetinde dile geti-rilen sözleri olduğu da söylenmiştir; Velîd b. Muğîre’nin şu sözü olduğu da söylenmiştir: “Kesinlikle bana bol miktarda mal ve evlat verilecektir.” Yine bazılarının peygamber olmaya ilişkin temennisi olduğu da söylenmiştir.

[928] “Âhiret de Allah’ındır, dünya da...” Yani ikisi de O’nun mülkü-dür. Her ikisinden de dilediklerine verir; dilediklerine vermez. Allah iste-medikçe onlara ait herhangi bir şeyi vermeye hiç kimsenin yetkisi yoktur.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

[929] Yani şefaat yetkisi gayet kısıtlıdır. Şöyle ki son derece iyi ve Al-lah’a mânen yakın olmalarına, çokluklarına, semâvâtın kendileriyle dolup taşmasına rağmen melekler bile, hep birlikte bir kimseye şefaat etseler bu şefaat o kişiyi hiçbir tehlikeden koruyamaz ve ona fayda vermez. Olsa olsa Allah’ın izin vermesinden sonra, şefaat edilmesini istediği, razı olduğu ve buna ehil gördüğü kimseye fayda verebilir. Nasıl olur da putlar, Allah hu-zurunda kendilerine tapanlara şefaat edebilir?!

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

[930] “Melekler”den her birini “dişi olarak” adlandırmakta; çünkü on-lar “melekler Allah’ın kızlarıdır” derken onlardan her birini kız diye isim-lendirmiş olmaktadır. İşte dişi diye isimlendirmeleri budur.

[931] “Bu hususta” yani söylediklerine ilişkin “hiçbir bilgileri” -Übeyy b. Kâ‘b’ın kıraatinde [bi-hî yerine] bi-hâ şeklindedir; yani meleklere veya ad-landırmaya dair bilgileri- (yok.)

[932] “Gerçekten yana hiçbir şey ifade etmez.” Bir şeyin hakikati ve sa-hip olduğu realite demek olan “gerçek” ancak ilim ve kesin kanaat ile idrak edilebilir, zan ve hayal ile değil.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

[933] [Ey Muhammed!] Allah’ı anmaktan ve âhiretten yüz çevirdiğini, dünyalıktan başka hiçbir şeyi aramadığını gördüğün kimseyi davet etmek-ten “yüz çevir;” bunun Müslüman olması için kendini yiyip bitirme. Daha sonra şöyle buyurdu: “Elbette en iyi senin Rabbin bilir!” Yani senin çağrına kimin icabet edip etmeyeceğini ancak Allah bilir, sen bilemezsin. O hâlde kendini zorlama, kendini sıkıntıya sokma. Sen sevdiğini hidayete erdire-mezsin. Senin görevin sadece tebliğdir.

[934] “Erişebilecekleri bütün ‘bilgi’ budur” cümlesi, ara ifadedir; yani onu önemseme, ona karşılık da verme. Hiç şüphesiz kimin eğri yolda kimin doğru yolda olduğunu en iyi Rabbin bilir. Her iki gruba da hak ettikleri karşılığı verecek olan O’dur.

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

] 935[ يَ ِ ْ َِ ve َي ِ ْ َ ikisi de Yâ ile ve Nun ile okunmuştur.1 Mâna şudur:

Şüphesiz, Allah’ın âlemi yaratması, evreni dizayn etmesi bir amaç içindir: yükümlülük sahibi kullarından iyilik yapanlara mükafat, kötülük yapanla-ra ceza vermek. َي ِ ْ َ

ِ ’nin, önceki âyette geçen “Yolundan kimin saptığını elbette en iyi senin Rabbin bilir! Doğru yolda gideni en iyi bilen de O’dur.” cümleleriyle ilişkili olması da mümkündür; çünkü doğru ve eğri yolda olanları bilmenin doğal sonucu, yaptıklarının karşılığını onlara vermektir.

[936] “Yaptıklarıyla,” işledikleri kötülüklerinin cezasıyla. “Daha güzeliyle,” en güzel mükâfatla ki o da cennettir. Ya da, “İşledikleri kötülükler sebebiyle ve güzel davranışlar vesilesiyle [onlara uygun karşılığı vereceğiz.]” anlamındadır.

[937] “Büyük günahlar,” yani günahların büyük olanları; çünkü إ keli-mesi cins isim olup büyük günahları da küçük günahları da kapsar. א ,ise כcezası ancak tövbeyle düşenlerdir. Denilmiştir ki א -sahibinin alacağı mükâ ; כfata göre cezası da çok ağır olan günahlardır. ا ise, büyük günahların yüz kızartıcı olanlarıdır. [Âyette] sanki “özellikle de yüz kızartıcı olanlarından…” denilmiştir. ِ ْ ِ ْ َ ا

ِ א َ ifadesi kebîra’l-ismi (günahın büyüğü) (büyük günahlar) כَşeklinde de okunmuştur; yani ‘büyük’ günah nev‘inden. Ancak “günahın bü-yüğü” derken Allah’a şirk koşmanın kastedildiği de söylenmiştir. ا ise az ve ufak olanlar demektir. el-Lememu mine’l-cunûn (bir delilik dokunuşu), el-lev-setu minhu (akıl noksanlığı) ifadeleri de bu kullanıma örnektir. Kişi bir yerde az kaldığında, elemme bi’l-mekâni denir. Elemme bi’t-ta‘âmi ise “yemekten az bir şey yedi” anlamındadır. Şairin şu sözü de buna örnektir:

Samimi dostlarla buluşma az gelir.[Lememden] kasıt, küçük günahlardır.

] 938[ َ َ ّ ا -ifadesi ya istisnâ-i munkatı‘dır [yani küçük günahlar, kendi tü اِründen olmayan büyük günah ve hayâsızlıklardan istisna edilmiştir] ya da א ٓ َ ِ כَאنَ ْ َ ُ ّ ّ ا ٌ اِ َ ِ Şayet göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı…” [Enbiyâ“) ا21/22]) âyetinde olduğu gibi sıfattır. Bu durumda, sanki şöyle denilmiştir: 1 (i) “… karşılığını verebilir. - … ödüllendirebilir.” (ii) “… karşılığını verebiliriz. - … ödüllendirebiliriz.”

“Ufak tefek günahlar değil, büyük günahlar…” ve “Allah dışındaki tanrı-lar…” Ebû Sa‘îd el-Hudrî’ye (v. 74/694) göre lememe örnek, harama bir bakış, bir dokunuş ve öpmedir. Süddî’ye (v. 127/745) göre buna örnek, gü-nah işlemeyi aklından geçirmektir. Kelbî’ye (v. 146/763) göre ise, Allah’ın, hakkında bir dinî ceza ve azaba yer vermediği her türlü günahtır. Atā b. Ebu Rebah (v. 114/732) da, normal şartlarda zaman zaman nefsin işlemekten uzak kalamadığı günahlar olduğu görüşündedir.

[939] “Şüphesiz senin Rabbinin mağfireti geniştir.” Nitekim küçük gü-nahları büyük günahlardan sakınmakla, büyük günahları da tövbeyle bağışlar.

[940] “Kendinizi temize çıkarmayın;” kendinizi güzel işler yapan, bolca hayır ve taat işleyen büyük biri olarak nitelemeyin. Veya günahtan uzak, arı duru görmeyin; kendinizi övmeyin, mütevazı olun. Allah, başta da son-da da hatta sizi babalarınızın sulbünden çıkarmadan ve sizler annelerinizin rahminden çıkmadan evvel kimin temiz, takvâlı olduğunu bilmektedir.

[941] Söylendiğine göre bazı kimseler birtakım güzel işler yapar sonra da “Bizim namazımız… Bizim orucumuz… Bizim haccımız…” derlerdi. İşte âyet bunun üzerine nâzil oldu. Bu, belirtilen sözlerin kendini beğenmişlik ve gösteriş amacıyla söylenmesi durumundadır. Yaptığı güzel işlerin Allah’tan olduğuna, O’nun tevfik ve desteğiyle gerçekleştiğine inanan ve övünmeyi amaçlamayan kimse ise, kendini temize çıkaranlardan sayılmaz; çünkü Allah’a kulluktan mutluluk duymak da kulluktur; bundan bahsetmek de şükürdür.

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

33. Gördün mü şu yüz çevireni;
Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

34. birazcık verip daha sonra cimrileşeni?!
Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

kelimenin aslı “sert bir kayanın karşısına çıkarak kişiyi kazmaktan alıkoy-ması” anlamındaki ikdâu’l-hâfirdir. Bunun bir benzeri de ecbele’l-hâfiru (Yeri kazan kişi bir kütleyle karşılaştı.) ifadesidir. Sonra isti‘âre yoluyla, bir şair rakibine mağlup olduğunda söylenen ecbele’ş-şâ’iru (Şair sert kayaya tosladı!) deyiminde de kullanılmıştır.

[943] Rivâyete göre Hz. Osman (r.a) hayır yolunda malını bolca verir-miş. Sütkardeşi Abdullah b. [Sa‘d b.] Ebû Serh ona, “Bu gidişle pek yakında elinde avucunda bir şey kalmayacak!” demiş. Hz. Osman, “Benim günah ve hatalarım var. Ben bu yaptığımla Allah’ın rızasını arıyorum ve O’nun affını diliyorum.” diye cevap vermiş. Abdullah “Bana deveni yüküyle be-raber ver, ben de senin adına bütün günahlarını üstleneyim!” demiş. Hz. Osman da devesini ona vermiş; buna şahit tutarak iyilik yapmayı bırakmış.

İşte âyet bunun üzerine nâzil olmuştur. O zaman, “Yüz çevirdi,” ifadesi Uhud günü merkezi terk etti!1 anlamındadır. Âyetin inmesinden sonra Hz. Osman tutumuna geri dönmüş ve eskisinden çok daha fazla iyilikte bu-lunmuştur. “Görüyor.” Günahlarını sütkardeşinin üstleneceğine ilişkin söy-lediği -veya uydurduğu- şeylerin hak olduğunu [o ‘sahip olduğu’ gayb bilgisine dayanarak mı] biliyor!?2

Bu bölümü tek başına aç →

36–37. Âyetlerin Tefsiri

] 944[ ّ -fiili vefâ ve veffâ şeklinde şeddeli ve şeddesiz okunmuştur. Şed وَdeli okuyuş, [“verdiği sözü ve üstlendiği görevi yerine getiren” anlamındaki] şeddesizin pekiştirilmiş hâlidir. Veya “görevini eksiksiz yaptı, fazlasıyla yerine getirdi” anlamındadır. Tıpkı ُ َ אَ َ (“Onları hakkıyla yerine getirmişti [ İbrâhim].” [Ba-kara 2/124]) âyetinde olduğu gibi. ّ -fiilinin mutlak yani mef‘ûlsüz kullanıl وَması, yerine getirilmesi gereken ve bağlı kalınması gereken ne varsa hepsini yerine getirdiğini ve bağlı kaldığını ifade etmek içindir. İbrâhim’in (a.s.) tastamam yerine getirdiği görevlerin bazıları şunlardır: İlahi elçilik göre-vini yerine getirmesi, peygamberliğin ağır yüklerini tek başına üstlenme-si, evladını kurban etme emrine ve Nemrud’un ateşine sabretmesi, misafir ağırlaması ve bizzat kendisinin onlara hizmet etmesi. Hatta bir gün misafir gelmese dışarı çıkıp bir fersah kadar yürür, misafir arar, bulursa getirip ik-ramda bulunur, yoksa o gün oruca niyet edermiş. Hasan-ı Basrî demiştir ki; Hz. İbrâhim’e Allah neyi emretmişse mutlaka yerine getirmiştir.

[945] Huzeyl b. Şurahbil’den rivâyet edildiğine göre Nuh devrinden İbrâhim’e kadar geçen dönemde kişi başkasının suçuyla cezalandırılabili-yordu. Babası, oğlu, amcası ve dayısı yerine öldürülebiliyordu. Erkek, ha-nımının; köle, efendisinin yerine cezalandırılabiliyordu. Bu uygulamayı ilk değiştiren Hz. İbrâhim’dir.

[946] Atā b. Sâib’den (v. 136/753) nakledildiğine göre, Hz. İbrâhim, Allah’tan başka hiç kimseden bir şey istemeyeceğini ahdetmişti. Ateşe atı-lınca Cebrâil ve Mîkâil ona, “Bir ihtiyacın var mı?” dediler. “Size ihtiyacım olup olmadığını soruyorsanız, yok.” diye cevap verdi.1 Mekkî bir âyette Hz. Osman’ın bu şekilde anılıyor olması olacak şey değildir! Bu âyetlerde, Kur’ân’dan

yüz çeviren Müşriklerin kastedildiği açıktır. / ed.2 Bu âyetlerin içeriği, şirk nâmına Hz. Peygamber ile cedelleşirken, -“Hz. İbrâhim’in dini şöyle idi.” vs.

diyen ve güya- kendi geleneklerine atıf yaparak hak hakikat hakkında bilir bilmez konuşan Müşriklerle ilgilidir. / ed.

[947] Hz. Peygamber’den rivâyet edildiğine göre, Hz. İbrâhim her günün başında dört rekât namaz kılarak amelini tamamlardı. Bu da kuşluk namazı-dır. Yine rivâyete göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Allah’ın, ‘dost’u İbrâhim’i niçin “[verdiği sözü, üstlendiği görevi] mutlaka yerine getiren”diye ad-landırdığını size söyleyeyim mi? Çünkü o, sabah ve akşam şöyle derdi: ‘O hâlde, Allah’ı tenzih ve takdis edin akşama girerken ve sabaha ererken. -Ki göklerde ve yerde [yarattığı bunca nimete karşılık] hamd sadece O’na aittir.- Yine, karanlık iyice bastırdığında ve öğleyin o güçlü ışığı idrak ettiğinizde [de Allah’ı tenzih ve takdis edin]!’” [Rum 17-18] [ Ahmed b. Hanbel, XXIV, 388 benzer lafızlarla]

[948] Şu da söylenmiştir: İbrâhim (a.s.) İslâmî vasıflara tastamam bağlı kalmıştır. Bunlar otuz tanedir. On tanesi Tevbe sûresinde “tevbe edenler…” [Tevbe 9/112]; on tanesi Ahzab sûresinde “Elbette Müslümanlar…” [Ahzâb 33/35]; on tanesi de Mü’minûn sûresinde “Şu müminler kesinlikle felâha ermişlerdir ki…” diye anlatılan vasıflardır [Mü’minûn 23/1-9].

] 949[ ِ ُ ُ (sayfalar) kelimesi, tahfif ile suhfi şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

yükünü çekemeyeceği”;

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

39. “insanın ancak kendi çalışmasının karşılığını alabileceği”;
Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

40. “çalışmasının ileride mutlaka görüleceği”;
Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

şeddeli Enne’nin hafifletilmiş hâlidir; açılımı ennehû lâ teziru şeklindedir. Ennehûdaki zamir [kendisinden sonraki ifadenin önemine dikkat çekmek için kullanı-lan] zamir-i şe’ndir. Enne ve sonrası mâ fî suhufi mûsâ ifadesinin başındaki ’dan bedel olarak cer konumundadır. Veya huve en lâ teziru takdirinde huvenin haberi olarak merfû‘dur. Sanki biri, “ Mûsâ ve İbrâhim’in sahifele-rindeki neydi?” diye sorunca ona şöyle cevap verilmiştir: Huve en lâ tezi-ru… (O, hiç kimsenin bir diğerinin günah yükünü çekemeyeceğiydi.)

] 951[ َ א َ ّ -ifadesi illâ sa‘yehû (yani “ancak kendi çalışmasının kar اِşılığı”) demektir. Şayet“Ölünün yerine sadaka verilebileceği, hac yapı-labileceği ve kişinin yaptığının bazen kat kat sevapla karşılanacağı sahih rivâyetlerde yer almıyor mu?” dersen şöyle derim:Buna iki şekilde cevap verilebilir: 1) Başkasının çalışması kişiye ancak kendi çabasından dolayı fay-da verdiğine göre -ki bu şahsî çaba salih bir mümin olmasıdır- başkasının çabası sanki bizzat kendi çabası olmaktadır; çünkü kendi çabasına bağlı-dır ve onunla kaimdir. Amellerin kat kat sevapla karşılanması da böyledir.

2) Başkası o işi sırf kendisi için yapmışsa başkasına fayda vermez. Fakat o hayırlı işiyle o kişiyi kastetmişse bu, dinin hükmüne göre o kişinin yerine geçen naibi ve vekili gibidir.

[952] “Sonra ona eksiksiz ödenir.” Sonra kula çabasının karşılığı tasta-mam verilir. “Allah ona amelinin karşılığını gerçekten verdi!” denilir. Âyette ‘alâ harf-i ceri atılmış, fiilin etkisi direkt mef‘ûle yansıtılmıştır. Zamirin cezâya gönderilmesi ve bu ifadenin, ardından gelen و اء ا -eksiksiz kar) اşılık) ile açıklanmış olması da mümkündür. Yahut و اء ا وا ,ifadesi ا َ وَاَا ُ َ َ َ اَ ى َ ْ Bu sizin gibi bir insan değil mi?! O hâlde, göz göre göre kanacak“]) اmısınız bu büyüye?!” diye] kendi aralarında kulis yapmışlardır zalim olanları.) [Enbiyâ 21/3]âyetinde olduğu gibi, geçmiş bir zamirden bedeldir.

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

42. “sonunda mutlaka, senin Rabbine dönüleceği”;
Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

43. “güldürenin de ağlatanın da O olduğu”;
Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

44. “öldürenin de diriltenin de O olduğu”;
Bu bölümü tek başına aç →

45–46. Âyetlerin Tefsiri

olduğu”;

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

47. “uhrevî hayatı da mutlaka var edeceği”;
Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

lar Mûsâ ve İbrâhim’in sayfalarındadır” anlamında Hemze’nin fethasıyla okunmuştur. Yeni bir cümle olarak inne şeklinde de okunmuştur. Müteakip ifadeler de böyledir. ا “nihai dönüş” anlamında Mim’li mastardır; yani mahlûkat O’nun huzuruna varacak ve O’na dönecektir. Tıpkı ُ َ ْ ا

ِ ّ َ ا وَاِ(Yalnızca Allah’adır nihaî dönüşüm.) [Fâtır 35/18] âyetinde olduğu gibi.

[954] “Güldüren ve ağlatan.” Gülme ve ağlama kuvvelerini yaratan.[955] “Akıtıldığında” yani rahme bırakıldığında. Bu fiil menâ ve emnâ

şeklinde kullanılır. Ahfeş’ten rivâyet edildiğine göre “Meni akıtanın meni-sinden yaratıldığında” yani takdir edici [Allah] onu ölçüp biçtiğinde…

[956] [“Hayat / varoluş” anlamındaki] َאَة ْ ,kelimesi, neş’et okunduğu gibi اneşâet de okunmuştur. Yapılan iyilik ve kötülüklerin karşılığının verilmesi için ikinci yaratılış Allah’a vacip olduğundan, [zorunluluk bildirecek şekilde] (mutlaka var edecektir) buyrulmuştur.

] 957[ ْ -kunye veren” demektir; kunye, topladığın ve elinden çıkar“ وَاَmamaya karar verdiğin mal [yani sermaye]dir.

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

] 958[ ى Avcı takımyıldızıdır (Mirzemu’l-cevzâ’); Akyıldız (Akyıldız1) اAvcı takımyıldızının ardından doğar ve Avcı’nın Köpeğiadıyla anılır. İki şi‘râ vardır; el-gumeysā’ ve el-abûr; burada ‘abûr kastedilmektedir. Huzâ‘a kabilesi bu yıldıza tapardı. Onlar için bu âdeti başlatan, kabilenin ileri gelenlerinden Ebu Kebşe idi. Kureyş, dinlerine muhalefetinden dolayı Peygamber’i (s.a.) işbu kişiye benzeterek kendisine “[İbn] Ebu Kebşe” demiştir2. Âyette Allah’ın, onların bu ‘tanrı’larının da Rabbi olduğu ifade edilmek istenmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

50. “İlk Âd’ı O’nun helâk ettiği”;
Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

denilmiştir: Âyetteki “ilk”ten kasıt, ilk nesillerdir; çünkü bunlar Nuh kav-minden sonra helâk olan ilk milletlerin ilkidir. Veya dünyada iken kavim-lerinin başını çeken ileri gelenlerdir. [ و אدًا ا َ terkibi] ûlânın Hemze’si atılıp zammesi Lâm-ı tarife nakledilerek tenvin de Lâm’a idğam edilerk, ‘âdellûlâ şeklinde de okunmuştur.

[960] (“ Semûd’u bile…” anlamındaki) دًا ُ َ -kelimesi ve semûde şeklin وَde de okunmuştur3.

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

[961] “Daha zalim ve azgın;” çünkü Hz. Nuh’a çok eziyet ediyorlardı. Onu öyle dövüyorlardı ki hareket edecek hâli kalmıyordu. Ondan öylesine nefret ediyorlardı ki çocuklarını bile onu dinlememeleri konusunda uya-rıyorlardı. Yaklaşık bin yıla yakın yaptığı davet onları hiç etkilememişti!..

2 Böylece, “Sen de milleti Şi‘râ’ya taptırarak saptırmaya çalışan o adam gibisin!” demiş oluyorlardı. Me-tinde Ebu Kebşe ise de “Ebu Kebşe’nin oğlu” anlamında İbn Ebu Kebşe olarak düzeltilmiştir. / ed.

3 Müfessirin kelimenin munsarif okunduğu çoğunluğun kıraatini tercih ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca Furkān 25/38’deki ۬دَا ُ َ .kelimesine bkz. / ed وَ

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

53. “Altı üstüne getirilen (o lûtî) şehirleri aşağıya indirdiği”
Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

bunlar bildirilmedi mi ona?!)] 962[ َ כَ ِ َ ْ ُ ْ yani ahalisiyle birlilkte altüst edilmiş, yani ters çevrilmiş وَا

şehirleri... Bunlar Lût’un kavmidir. Bu kelime, efikehû fe’tefeke (altını üstü-ne getirdi o da alt üst oldu) şeklinde kullanılır; ve’l-mu’tefikâti şeklinde de okunmuştur.

[963] (“Aşağıya indirdiği” anlamındaki) ى ْ -kaldırıp yere çarptı” de“ اَmektir. Bunları Cebrâil, kanadıyla göğe doğru yükseltip, sonra da yere fır-latmıştır.

[964] “O kaplayanın!..”Bu, onların tepelerine indirdiği azabın ve üzer-lerine yağdırdığı sıra sıra taşların dehşet ve azametinin ifadesidir.

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

55. O hâlde, Rabbinin edimlerinden hangisi hakkında tartışıyorsun?!
Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

56. Bu da ilk uyarılar gibi bir uyarı işte...
Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

şüphe ediyor“sun!?”Hitap Peygamber’e (s.a.) veya genel olarak insanadır. Allah Teâlâ yukarıda bazı nimet ve azapları saydı ve hepsini birden âlâ’ (yani ni‘met1) diye adlandırdı; çünkü bunların azabında da -ibret alanlar için- dersler ve öğütler vardır.

[966] “Bu” Kur’ân “da ilk uyarılar gibi bir uyarı işte.” Yani Allah’ın, sizden öncekileri uyardığı eski uyarılar gibi bir uyarıdır. Veya bu pey-gamber önceki uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır. [İkinci ihtimalde] peygamber-lerin cemaat oluşu esas alınarak kelime ûlâ şeklinde müennes kullanıl-mıştır.

[967] “O yaklaşan da yaklaştı iyice!..” O ‘yakın’ diye nitelendirilen [kıya-met] de iyice yaklaştı. Tıpkı “O [kıyamet] saat[i] yaklaştı.” [Kamer 54/1]) âye-tindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

1 Müfessir kelimeyi “nimet” anlamında olumlu anlamda çevirip bunu gerekçelendimekte ise de âlâ’ lâfzı -Rahmân sûresinde tadat edilenlerden de anlaşılacağı üzere- “olumlu olumsuz her tür ilahi edim”i ifade etmektedir. / ed.

[968] “Onu açacak” yani ne zaman kopacağını açıklayacak bir kişi “yoktur!..” Tıpkı “[kıyametin] vaktini O’ndan başka kimse açıklayamaz.” [A‘râf 7/187] âyetindeki gibi. Veya “O felaket gerçekleştiğinde Allah’tan başka bunu engelleyecek kimse yoktur; ama Allah da engellemeyecektir.” Yahut şu anda “onu -ertelemek suretiyle- bertaraf edecek hiç kimse yok-tur.” ٌ -kelimesinin âfiyet gibi keşf kökünden mastar olduğu da söylen כאmiştir1. Talha [b. Musarrif ] âyeti; leyse le-hâ mimmâ yed‘ûne min dûnillâhi kâşifetun ve hiye ‘alâ’z-zālimîne sâeti’l-ğâşiyetu (Allah’tan başka taptıkla-rından onu ortadan kaldıracak yoktur! Ne kötü kuşatıcıdır o, zalimler için!..” şeklinde okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

59. Siz bu söze mi hayret ediyorsunuz!?
Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

60. Ve ağlayacağınıza gülüyorsunuz!..
Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

61. Bir de kafa tutuyorsunuz!..
Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

Ve ağlayacağınıza,” alay ederek “gülüyorsunuz!. Oysa size düşen ağlamak ve ürpermektir. Rivâyete göre bu âyetin gelişinden sonra Peygamber’in (s.a.) güldüğü görülmemiştir.

] 970[ نَ כُ َ ْ َ نَ وَ ُ َ ْ َ kelimeleri arada “ve” olmaksızın ta‘cebûne tedhakû-ne (gülüyor, hayret ediyorsunuz!.) şeklinde de okunmuştur.

[971] “Bir de kafa tutuyorsunuz!” Kibirlenip küplere biniyorsunuz! İfa-deye “eğleniyorsunuz” anlamı da verilmiştir ki bir zat, cariyesine [bu mânada] ismidî le-nâ demiştir; yani “Bizim için bir şarkı söyle de bizi eğlendir!”

[972] “Haydi, secde edin yalnızca Allah’a kulluk edin.” Sahte tanrılara tapmayın.

[973] Hz. Peygamber’den nakledilmiştir ki; “Her kim Necm sûresini okursa Allah ona Mekke’de Muhammed’i tasdik eden ve onu inkâr edenler adedince sevap verir.”

1 Bu durumda mâna şöyle olur: Kıyamet’in açıklanması / engellenmesi / bertaraf edilmesi diye bir şey söz konusu değildir! / ed.

Bu bölümü tek başına aç →