KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mürselât Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

1. Âyetin Tefsiri

1. Ardarda gönderilenlere…
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

2. Böylece estikçe esenlere…
Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

3. Yaydıkça yayanlara…
Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

4. Böylece, ayırdıkça ayıranlara…
Bu bölümü tek başına aç →

5–6. Âyetlerin Tefsiri

(yemin ederim ki)[2276] Allah Teâlâ meleklerinden öyle gruplara yemin etmektedir ki

onları emirleri ile göndermiş, onlar da Allah’ın emrine yüksünmeden uy-duklarını göstermek için ‘rüzgâr gibi’ gitmişlerdir. Bir grup da vahyi indi-rirken havada kanatlarını açmışlar veya yeryüzünde şeriati yaymışlar veya vahyettikleri şeyle ‘inkâr ve cehalet anlamında ölü’ olanları diriltmişler; böylece hak ile batılın arasını ayırmışlar ve ilahî mesajı peygamberlerle bu-luşturmuşlardır (ilkā) ki hak taraftarlarına mazeret, batıl taraftarlarına ise uyarı olsun…

[2277] Veya Allah o azap rüzgârlarına yemin etmektedir ki onları gön-dermiş ve onlar da kasıp kavurmuştur. Yine o rahmet rüzgârlarına yemin etmektedir ki onlar da -“Onu küme küme yaparak…” [Rûm 30/48] âyetin-deki gibi- havada bulutları yaymış ve aralarını ayırmıştır.

[2278] Veya ölü topraklara yayılan bulutlara yemin etmektedir ki -“On-ları bol su ile suvarırız ki; bununla onları sınayalım...” [Cin 72/16-17] âyetin-deki gibi- Allah’a şükredenlerle nankörlük edenleri birbirinden ayırsın. Ve bunlar zikri ilkā etmişlerdir ki ya Allah’ın yağmurdaki nimetini görerek tevbe ve istiğfarlarıyla Allah’a özür beyan edip nimete şükredenler için bir mazeret olsun veya Allah’a şükrü terkederek yağmuru yıldızların hareketle-rine nispet edenlere uyarı olsun. (Bulutlar) zikri ilkā edici kabul edilmiştir; zira onlar sebebiyle gelen nimete şükredildiğinde veya nankörlük edildiğin-de bunun meydana gelmesine onlar sebep olmaktadır.

[2279] Şayet “ًא ْ ُ in anlamı nedir?” dersen şöyle derim:“At yelesindeki kıllar gibi birbiri peşi sıra gönderilenlere…” demektir; câû ‘urfen vâhiden (Tek sıra hâlinde geldiler.) denir; yine, insanlar birinin başına toplandıklarında hum ‘aleyhi ke-‘urfi’d-dab‘i (Koltukaltı kılları gibi yığıldılar adamın üzeri-ne!) denir. “Yadırganan, kötü görülen”in zıttı olan ma‘rûf anlamına da gelir.

Mansûb olması mef‘ûlün leh olması sebebiyledir; iyilik ve ikram için gön-derildiler demektir. İlk anlama göre mansūb olması ise hâl olduğu içindir. Ağırlaştırılarak ‘urufen şeklinde de okunmuştur. Tıpkı ُْכ nukur okunduğu gibi.Şayet“ت َ ْ ُ -azap melekleri’ olarak [da] tefsir edil‘ (gönderilenler) اmişti. Bu durumda, nasıl iyilik için gönderilmiş olurlar?”dersen şöyle de-rim:Bu, kâfirler açısından iyilik olmasa bile, Allah’ın onları kendileri adına cezalandırdığı peygamberler ve müminler için iyiliktir.

[2280] Şayet“ر ْ ُ ve ر ْ ُ nedir ve ne ile mansūb olmuşlardır?” dersen şöy-le derim:Mastardır; biri “kötülüğü yok etti” anlamındaki ‘azeradan, diğe-ri “bir fiilden sakındırdı, korkuttu” anlamındaki enzeradandır; tıpkı küfr ve şükr [masdarları] gibi. ‘Mazeret’ ve ‘uyarma’ anlamındaki veya ‘mazur gören’ ve ‘uyaran’ anlamındaki ‘azîr ve nezîrin çoğulu olmaları da caizdir. Mansûb olmaları ilk iki veçhe göre ا ً -dan bedel veya mef‘ûlün leh olmaları sebebiy’ذِכْledir. Üçüncü veçhe göre ise “mazeret vererek veya uyararak” anlamında hâl olmaları sebebiyledir. Bu iki kelime tahfîf ile de teskîl ile de1 okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

7. Tehdit edildiğiniz şey kesinlikle gerçekleşecek!..
Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

8. (Ne zaman? Söyleyeyim:) Yıldızlar söndüğünde,
Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

9. Gök yarıldığında,
Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

10. Dağlar savrulduğunda,
Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

11. Elçiler için vakit belirlendiğinde...
Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

12. Hangi güne ertelendi (bütün bunlar)?
Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

13. Ayrım gününe!
Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

şınıza gelecek! Bu, kasemin cevabıdır.

[2282] Âlimlerden biri de [ Zeccâc, ilk beş âyetin başına رب takdir ede-rek) mânanın “Gönderilenlerin (…) Rabbına yemin olsun ki…” şeklinde olduğunu söylemiştir.

] 2283[ ْ َ ِ ُ “silindi, azaltıldı” demektir. Nuru giderildi, kendisi de noksanlaştırıldı şeklinde de anlam verilmiştir. Bu “yıldızlar saçıldığında” [İnfitār 82/2] ve “yıldızlar döküldüğünde” [Tekvîr 81/2] âyetlerine de uygundur. Nurları azaltılıp ışıkları az bir şekilde etrafa dağıtılmaları da mümkündür.

] 2284[ ْ َ ِ ُ “açıldı, kapı kapı oldu”. Şair şöyle demiştir:

1 Yani Zel’in sükûnuyla da zammesiyle de. /ed.

Emîr’in kapalı kapısını açanlar.] 2285[ ْ َ ِ ُ (savruldu), hububatın elekle elenmesi gibi. Tıpkı “Dağlar

paramparça olup da” [Vâkıa 56/5], “O (granit gibi) dağların kum yığınına döndüğü gün...” [Müzzemmil 73/14] âyetlerindeki gibi. Şöyle de denilmiştir: Bir şeyi hızla kaptığımda söylediğim inteseftu’ş-şey’e cümlesinden; “Yerlerin-den sür‘atle alındıklarında.”

[2286] Fiiller; şeddeli olarak ْ َ ِّ ُ ، ْ َ ِّ ُ ، ْ َ ِّ ُ şeklinde de okunmuştur.1 [2287] ( ْ َ ِّ -Vav ve Hemze ile, şeddeli ve şeddesiz okunmuştur.2 Aslo (أُ

lan Vav’lı olmasıdır. Resullerin vakitlendirilmesinin anlamı ümmetlerine şahitlik etmek için geldikleri vaktin açıklanmasıdır.

[2288] Tevkîtvaktten geldiği gibi, te’cîl de ecelden gelir. “Hangi güne ertelendi (bütün bunlar)?”ifadesi(yani م ’in nekire getirilmiş olması) o gü-nün vahametini belirtip, şaşılacak bir dehşete sahip olduğunu ifade etmek içindir. “Ayrım gününe!” ifadesi bu işlerin ertelendiği günü açıklamaktadır; yani mahlûkat arasında nihaî hükmün verileceği gün. Doğru olan; vukkıte-tin anlamının; “bekleyip durduğu mîkāta -yani kıyamet gününe- ulaştırıl-dı” şeklinde olmasıdır. Üccilet ise tehir edildi demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

olmuş?” dersen şöyle derim:ٌ ْ aslında kendi fiilinin yerine geçen mansūb وَbir mastardır. Lâkin helâkin beddua edilen kimse için sabit ve daimi oldu-ğuna delâlet etmesi için onu merfû‘a çevirmiştir. Tıpkı ْ כُ ْ َ َ مٌ َ َ (“Selâm olsun size!” [En‘âm 6/54]) âyetindeki gibi. Nasb ile veylen olması da caizdir; ancak o şekilde kıraat edilmemiştir. Veylen le-hû veylen keylen (Mahvolsun! Kendisine biçilen cezayı bularak mahvolsun!) şeklinde bir deyim vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

16. Öncekileri helâk etmedik mi?
Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

17. (Siz) sonrakileri de bunların peşine takacağız (demek ki)...
Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

18. -Mücrimlere hep böyle yaparız!-
Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

ile nehlik okumuştur. ‘ Accâc şöyle demiştir:

Üzerinde duran herkesi helâk eden bir çöl

1 Bu durumda mânalarında teksir ortaya çıkar; “Yıldızlar birer birer söndüğünde…” “Gök çak çak açıl-dığında…” “Bütün dağlar savrulduğunda…” / ed.

2 Tef‘îlden; ْ َ ِّ .vukkıtet; sülâsîden ise ukıtet - vukıtet. / ed - أُ3 Genel kıraat ise“helâk oldu” anlamındaki lâzimî helekenin if‘âl kalıbındandır. / ed.

] 2291[ ُ ِ ْ ُ (Sonra onların peşine takarız!) ifadesi, başlangıç cümlesi olarak merfû‘ olup Mekkelileri tehdit etmekte; “Bunların daha sonra ge-len benzerlerine de öncekilere yaptığımızı yapacağız! Onları da öncekilerin girdiği yola sokacağız; çünkü öncekiler gibi bunlar da yalanlıyor!” demek istemektedir. İbn Mes‘ûd’un sümme se-nutbi‘uhum (Sonra ileride onların peşine takacağız.) kıraati de bu anlamı kuvvetlendirmektedir. [ ُ ِ ْ ُ ifade-si] ِْכ ْ ُ ’e atfen cezimle de okunmuştur;1 o zaman mâna şöyle olur: Allah; öncekilerden Nûh, Âd ve Semûd kavimlerini helâk etmiş; sonra artlarından gelen Şu‘ayb, Lût ve Mûsâ kavimlerini de peşlerine takmıştır.

[2292] (Mücrimlere) yani cürüm işleyen herkese “böyle”, işbu ağır fiil gibi “yaparız!” Bunu, cürmün âkıbet ve kötü tesirinden sakındırmak ve uyarmak için söylemektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

20. Biz sizi değersiz bir sudan yaratmadık mı?!
Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

21. Sağlam bir yere yerleştirmedik mi onu
Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

22. Belli süreliğine?!
Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

23. (Bu süreyi de) Biz takdir etmişizdir. Biz hep böyle güzel takdir ederiz!
Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

tardaki vakte kadar; yani dokuz ay veya biraz az veya biraz fazla. َא رْ َ َ yani bu süreyi de “Biz ölçüp biçmişizdir!”אدرون yani (i) “Biz” onu “hep böyle اgüzel ölçüp biçeriz!” (ii) Veya “Biz buna kādiriz, hem de ne kãdiriz!..” Şedde ile fe-kaddernâ okuyanın kıraati ve “Bir nutfeden yarattı; (ecelini, rızkını...) programladı.”[Abese 80/19] âyeti sebebiyle, ilk anlam daha şâyan-ı tercihtir.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

25. Biz, Arz’ı toplanış yeri hâline getirmedik mi
Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

26. Hem dirilere hem de ölülere?!
Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

27. Oraya, çakılı uludağlar yerleştirip de tatlı bir su içirmedik mi size?
Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

] 2294[ אت َ nesneyi kattı, ekledi, topladı” anlamına gelen kefete’ş-şey’e“ כِifadesinden gelmiştir. אت َ ;katılan, eklenen ve toplanan şeylerin ismidir כِnitekim Araplar bunlara [aynı kalıpta] אم َ ِ ve אع َ ِ da derler; meselâ hâ-ze’l-bâbu cimâ‘u’l-ebvâb (Bu bâb, bütün babların toplandığı yerdir.) denir. אً ا َ ْ אءً وَاَ َ ْ kelimeleri de bu kelimeyle mansūb olmuştur; sanki kâfiteten ahyâen اَve emvâten (diri ve ölü olarak toplayan) denmiş gibi. Veya onunn delâlet ettiği gizli bir fiil ile mansūb olmuştur ki o da tekfitu (topluyor) fiilidir. 1 Yani “Öncekileri helâk etmedik mi? Sonrakileri de onların peşine takmadık mı?!” Bunun ilkinden farkı;

‘onlar’ zamirinin mercii değişerek, ifadenin Mekkelilere yönelik ‘açık bir tehdit’ olmaktan çıkmasıdır. Ama tehdit dolaylı olarak yine devam etmektedir. / ed.

Anlam şöyle olur: Canlıları üstünde, ölüleri ise içinde toplar. Şâfi‘î Rahi-mehullah’ın ashabından bazıları; “Allah’ın toprağı ölüler için toplanma yeri yapması”nın toprağın içini onlar için korunak kılması hasebiyle, kefen hır-sızının, -korunaklı bir yerden çalmış olacağı gerekçesiyle- elinin kesilmesine delil getirmişlerdir.

[2295] Şayet “ًא ا َ ْ وَاَ אءً َ ْ kelimeleri neden nekire gelmiş, oysa yeryüzü اَbütün diri ve ölüleri toplamaktadır?” dersen şöyle derim:Bu kelimelerin nekire gelmesi, onların büyüklüğünü ifade etmek içindir. Bir bakıma; “Sa-yısız canlıyı ve sınırsız ölüyü toplamaktadır.” denmektedir. Kaldı ki; insan-ların dirileri ve ölüleri, dirilerin ve ölülerin tamamı değildir. İfade; “Yeryüzü sizi; diriler ve ölüler olarak toplar.” Anlamına da geliyor olabilir ki bu du-rumda zamirin hâli olarak mansūb olur; çünkü toprağın ‘sadece insanların toplandığı yer’ olduğu bilinmektedir. “Peki ٍאت َ ِ א َ َ

ِ (çakılı uludağlar) رَوَاile ًא ا َ ُ אءً َ (tatlı bir su) kelimeleri neden nekire gelmiş?” dersen şöyle de-rim:Kısmîlik ifade etmek için gelmiş olması muhtemeldir; çünkü gökte de dağlar vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “O; ‘dolu’ yüklü bulut dağlarını gökten indirip…” [Nûr 24/431] Aynı şekilde, gökte tatlı su bulunmaktadır; hatta tatlı suyun asıl kaynağı ve aktığı yer orasıdır.2 [Nekire kullanımı] bunların anlam ve önemini hissettirmek için de olabilir.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

29. Haydi, yürüyün şu yalanlayıp durduğunuz şeye!
Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

30. Haydi yürüyün, şu üç kola ayrılmış gölgeye (duman gölgesine)!..
Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

31. -Ki ne gölgelendirir ne de alevden korur.-
Bu bölümü tek başına aç →

32–33. Âyetlerin Tefsiri

32-33. ‘Gemi halatı gibi tutuşmuş bir kütük’ misâli kıvılcım saçar.
Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

1 Bulutlar, içinde küçük dolu taneleri bulunan muazzam yoğun dağlar görünümündedir. Ama bu ben-zerliği, uçağa binip de bulutların arasında seyahat edenler kadar anlayamayabiliriz. “O dolu dağlarını gökten indirip, onunla dilediklerini vuran da, dilediklerini esirgeyen de O’dur.” mealindeki bu âyette, dolu yağdıran bulutlar dağlara benzetilmekte; bulutların büyüklüğü ve taşıdıkları muazzam su miktarı betimlenmektedir. / ed.

2 “Yağmurun gökten yağdığı”nı belirten Bakara 2/22 (ًאء אء ل ا -vb. âyetlere istinaden, Tefsir gelene (وأğinde; yağmurun kaynağının gök olduğu düşünülmektedir. Bunun sebebi ’deki başlangıç anlamıdır; bu harf, yağmurun gökte başlayıp, yani orada neşet edip yere indiğini gösterir. Buna karşılık, bilim konula-rıyla daha yakından ilgili olanlar, yağmurun aslının yerdeki su kaynakları olduğu, buradan göğe ağdığı ve oradan yere yağdığı görüşündedirler. İşin gerçeği de budur. Kur’ân’ın bu vb. pek çok âyetinde belirtilen ise, yerdeki su kaynaklarından göğe yükselip, zamanla üstü üste birikerek belli bir ağırlık kazanan su buharla-rının, daha sonra, rüzgâr ve tozların da yardımıyla sağa sola yağmur hâlinde indirildiğidir. Bu durumda, Zemahşerî’nin söylediği sadece şu mânada doğru olmaktadır; yerden neşet eden ‘buhar’ın, ‘yağmur’ olarak inmeye başladığı nokta göktür; yağmur bu anlamda gökten indirilmektedir. / ed.

[2296] Yani onlara denir ki; “Haydi, yürüyün şu yalanlayıp durduğu-nuz” azaba!.. İkinci ا ُ ِ َ ْ tekrardır; ama intalakû (onlar da (haydi yürüyün) اِyürüdüler) şeklinde mazi olarak da okunmuştur; bu durumda, verilen em-rin gereğini yerine getirdikleri bildirilmiş olur. Çünkü buna mecburdurlar, yapmamaya güçleri yetmez.

[2297] “Gölgeye” yani cehennem dumanına. Tıpkı “Âteşîn bir duman gölgesi, üzerlerinde...” [Vâkı‘a 56/43] âyetindeki gibi. [Öyle bir duman ki;] bü-yüklüğü sebebiyle “üç kola ayrılmış.” Büyük dumanlar böyle olur; onu dal-lara ayrılmış görürsün. Söylendiğine göre cehennemden bir dil çıkıp bütün kâfirleri çadır gibi kuşatacak; dumanından üç kol ayrılıp, hesapları bitince-ye kadar üzerinde duracak; müminler ise Arş’ın gölgesinde olacaklar imiş.

[2298] “Ne gölgelendirir” ifadesi, onlarla alay eden ve ‘gölge’lerinin müminlerin gölgesi gibi olmadığını bildiren bir tarizdir.(“Ne de korur” anlamındaki) ِ ْ ُ cer mahallindedir; yani alevin sıcaklığından hiçbir şeyi onlardan uzaklaştıracak değildir.

[2299] “[O gölge] saray misali bir kıvılcım” -ٍر َ َ ِ bi-şerârin şeklinde de okunmuştur- [“saçar!”]; yani her bir kıvılcım saray kadar büyüktür. Kasrın “kalın ağaç kökü (kütüğü)” anlamına geldiği, tekilinin kasratun olduğu da söylenmiştir; cemretun - cemrun gibi. İki fetha ile ke’l-kasari şeklinde de okunmuştur ki deve boynu veya hurma ağacının boynudur; şeceratun - şece-run gibi. İbn Mes‘ûd “saraylar gibi” anlamında ke’l-kusuri okumuştur; reh-nun - ruhunun gibi. Sa‘îd b. Cübeyr (v. 94/713) kasaratun (ağaç kökü, kütük) kelimesinin çoğulu ile ke’l-kısari okumuştur; hâcetun - hivecun gibi.

[2300] Cimâlâtun lâfzı, cimâlin çoğuludur. Veya cemâletun [olup], cemelin çoğuludur.1 Alevler önce saraylara, sonra da teşbihi açıklamak için develere benzetilmiştir. Dikkat edersen, Araplar develeri yüksek saray ve köşklere benzetirler. Kelime; “köprü halatları” anlamında, zamme ile cumâlâtun da okunmuştur; “gemi halatları” anlamında olduğu da söylenmiştir. Tekili cumâletundür. Cimâl ile aynı anlamda, kesre ile cimâletun de okunmuştur. Zamme ile cumâletun de okunmuştur ki, o da halat demektir.

[2301] Cins kastedilerek, ْ ُ denmiş (yani kelime çoğul getirilmiş)tir; ْ ُ sarımtırak siyahtır. İmran b. Hıttān el-Hāricî’nin (v. 84/703) şiirinde

şöyle geçer:1 Bu açıklamayı ٌ א ِ ve ٌت א ِ kıraatlerine göre yapmaktadır. / ed.

‘Kavurup kafa derisini soyan [cehennem]’ olanca sesiyle çağırıp kâfirleri;[öyle kıvılcımlar] püskürttü [ki] onlara ‘siyahî birer halat’ misâli!..

Ebü’l-‘Alâ [el-Ma‘arrî]1 (v. 449/1057) de şöyle demiştir:[Konuklarına öyle muazzam bir ateş yakarlar ki;] kızıl parlak ‘kol’ları‘deri otağlar’ misali kıvılcımlar saçar karanlıkta!

Kıvılcımları büyüklük ve kızıllıkta ‘deri otağlara’ benzeten Ma‘arrî, üste çıktığı vehmiyle övünmek kendisine pek bir cazip geldiği için habisçe Kur’ân’daki teşbihten daha edebî ve etkili bir benzetme yapmaya çalışmış! Dikkatleri ateşe çekmek ve dinleyenleri ona hazırlamak için, beytin başına اء (kızıl) kelimesini getirmiş; fakat -iki cihanda dakör olasıca!- âyetteki

ٌ ْ ُ ٌ َ א َ ِ ُ -ifadesine dikkat etmemiş; oysa bu, “kızıl bir ev gibi” demek כَאَle eşdeğerdir ve onun “sanki kızıl bir ev” sözü yerindedir. Üstelik; ’a -saray/kale anlamıyla- benzetildiğinde, benzetme iki yönden -büyüklük ve göğe yükselme yönünden-; halata benzetildiğinde ise üç yönden; büyük-lük, uzunluk ve sarımtraklık yönünden gerçekleşmektedir. Ma‘arrî’nin deri çadırlarında ortaya koyduğu gariplikleri ve bunu özgün ve ilginç bularak şişinmesini Allah bizden uzak etsin!

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

35. Bu gündür işte, dillerinin tutulacağı gün;
Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

36. Kendilerine, bahane üretme izninin verilmeyeceği (gün)...
Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

A‘meş’tir-; yani size anlatılan bu olaylar o gün meydana gelecektir.2 Kıya-met ‘gün’ü; muhtelif yerleri ve vakitleri olan uzun bir zaman dilimidir. Bir vakit konuşurlar, diğer vakit konuşmazlar. Bu sebeple, Kur’ân’da iki durum da gelmiştir. Veya onların konuşmaları konuşmama kabul edilmiştir; çün-kü bu konuşma ne fayda verecek ne de dinlenecektir.

] 2303[ رُونَ ِ َ ْ َ َ fiili ُذَن ْ ُ fiiline atfedilerek, olumsuzluk zincirine katılmış-tır. Anlam şöyledir: Onlar için ne izin söz konusudur ne de bunu takiben bir mazeret ileri sürme hakkı! Yani özür beyan etmek, iznin bir sonucu ya-pılmamış olmaktadır. [رُوا ِ َ ْ َ َ şeklinde] mansūb olsaydı, o zaman hiç şüphesiz iznin sonucu olurdu.1 el-Fusûl ve’l-Gāyât adlı eserini, Kur’ân-ı Kerim’e nazire olarak yazdığı düşünülmektedir. Devrin ümerâ

ve ulemasını eleştirdiği için pek fazla sevilmeyen, felsefî mânada ‘hakikat âşığı’ bir kişilik olduğu söyle-nebilir. “İki cihanda dakör olasıca!” derken Zemahşerî, Ma‘arrî’nin âmalığına işaret etmektedir. / ed.

2 Diğer kıraat ise meale yansıttığımız şekilde; “Bu, konuşamayacakları gündür!” anlamındadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

38. Bu gündür işte ayrım günü!.. Sizi ve öncekileri bir araya getirdik;
Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

Bana!

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

40. Yalanlayanların hâli haraptır o gün!
Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

41. Müttakîler ise gölgeliklerde ve pınarbaşlarındadır;
Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

42. Canlarının istediği meyveler içinde...
Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

43. “Kendi yaptıklarınıza karşılık yiyin-için afiyetle!”
Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

rım günü!..” ifadesini açıklamaktadır. Zira o gün cennetliklerle cehennem-likler ve peygamberlerle ümmetleri arasında ayrım ve karar günü olduğuna göre, öncekileri ve sonrakileri toplamak zaruridir ki hüküm verilip aralarını ayırmak mümkün olabilsin.

[2305] “Varsa (kurtuluş için) bir ‘numara’nız, onu sergileyin hemen Bana!” ifadesi, Allah’ın dînine ve mensuplarına tuzak kurdukları için kafa-larına kafalarına vurmakta, âcizlik ve sefaletlerini tescillemektedir.

[2306] “Yiyin-için” emri “[müttakiler] gölgeliklerdedir” ifadesindeki zarf-ta yer alan -müttakilere râci- zamirden hâl makamındadır; yani kendilerine bu söz söylendiği hâlde gölgeliklere yerleşmişlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

45. Yalanlayanların hâli ise haraptır o gün!
Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

46. Yiyin, eğlenin biraz!.. Gerçekten mücrimsiniz!
Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

dersen şöyle derim:Bu onlara âhirette, dünyada bu şekilde söylenmeyi hak ettiklerini bildirmek için söylenecektir. İğrenç hâlleri ve ebedî nimetleri ve mülkü terkedip az bir menfaati seçerek nefislerine kötülük ettikleri hatırla-tılarak buna lâyık oldukları bildirilecektir. Şu şiir de bu usulle söylenmiştir:

Sakın helâk olmayın kardeşlerim!Lâkin, vallahi helâk oldular!

Şair “Hayattayken size böyle seslenilmesini hak ediyordunuz!” demek istiyor. Allah da bunu, mücrim olmalarıyla gerekçelendirmekte; böylece, mücrimler için ancak az bir süre ye(yip iç)me ve eğlenmenin sözkonusu olduğunu, sonra ebedî helâk içinde kalacaklarını göstermektedir.

[2308] “Yiyin, eğlenin!”ifadesinin dünyada yalanlayanlara hitap eden yeni başlanmış1 bir cümle olması da caizdir.

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

49. Yalanlayanların hâli haraptır o gün!
Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

bunlar?![2309] “Rükû‘ edin”, vahyi kabul edip dinine uyarak Allah’a boyun

eğin ve O’na tevazu gösterin; bırakın şu kibirlenmeyi, büyüklenmeyi! [denince] boyun eğmezler; bunu kabul etmezler, kibirlerinde ısrar ederler. Araplara rükû ve secdeden daha ağır gelen bir şeyin olmadığı söylenir. Bu âyetin Sakîf kabilesi hakkında indiği de söylenmiştir. Peygamber (s.a.) on-lara namazı emredince, “Biz öyle eğilip bükülüp, başımızı yerlere komayız! Bu bizim için hakarettir!” demişler de Peygamber (s.a.);“Rükû‘u, secde-si olmayan dinde hayır yoktur!” buyurmuştur [ Ahmed b. Hanbel, IV, 218; Ebû Dâvûd, “Harâc”, 26].

[2310] “Ondan sonra” yani Kur’ân’dan sonra… Demek istiyor ki; in-dirilen kitaplar arasında Kur’ân, doğruyu gösteren bir âyet, açık bir mu-cizedir. Ona bile inanmıyorlarsa, ondan sonra hangi kitaba “inanacaklar bunlar?” Tâ ile َن ُ ِ ْ ُ (… inanacaksınız?!) şeklinde de okunmuştur.

[2311] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki; “Her kim Ve’l-murselât sûresini okursa, onun için, müşriklerden olmadığına dair bir beraat yazılır.”

1 Yani âhiret günü kâfirlere söylenen önceki cümlelere dahil olmayan. Âdeta, âhiretteki feci durumlarını anlatırken, yaşayanlara dönüp bunu söylemiş olmaktadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →