KEŞŞÂF TEFSİRİ
Mümtehine Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
kimseler)i velî edinmeyin. Size gelen gerçeği nankörce inkâr etmiş oldukları hâlde, siz bunlara muhabbetlerinizi iletiyorsunuz! Hem Peygamberinizi hem de sizi, sırf Rabbiniz Allah’a iman ettiniz diye yurdunuzdan çıkardıkları hâlde -Benim uğrumda cihad etmek ve Benim rızamı kazanmak amacıyla çıkmışsanız tabiî!- Siz bunlara hâlâ gizliden gizliye sevgi gösteriyor (savaş plânlarını onlara sızdırıyor)sunuz! Oysa Ben sizin gizli-açık bütün yaptıklarınızı çok iyi bilmekteyim! Hanginiz böyle bir şey yapmışsa, düz yoldan sapmış demektir!
[1392] Rivâyete göre; Ebû Amr b. Sayfî b. Hâşim’in Sâre isimli azatlı bir cariyesi, Medine’de Mekke’nin fethi için hazırlanmakta olan Peygamber’e (s.a.) gelmişti. Hazret-i Peygamber ona: “Müslüman olarak mı geldin?” diye sorunca, kadın: “Hayır!” demişti. Hazret-i Peygamber: “Peki, muhacir olarak mı geldin?” deyince, kadın yine: “Hayır!” demişti. Bu sefer Hazret-i Peygam-ber: “Öyleyse seni getiren nedir?” diye sorunca, kadın: “Sizler ehilsiniz; sahip-lersiniz; aşiretsiniz. Sahipler gittiler; yani Bedir günü öldürüldüler. Bu yüzden şiddetli bir ihtiyaca duçar oldum!” demişti. Bunun üzerine, Abdulmuttalib oğulları bu kadına yardım edilmesini teşvik etmişlerdi de insanlar bu kadını giydirip, binit sahibi yapmış ve kendisine yol azığı sağlamışlardı. Hâtıb b. Ebû Belta‘a (v. 30/650) da bu kadına gelip, on dirhem vermiş, bir parça elbise giydirmiş ve Mekkelilere bir mektup götürmesini istemişti. Mektupta şunlar yazıyordu: “ Hâtıb b. Ebû Belta‘a’dan Mekke halkına: Biliniz ki, Peygamber’in (s.a.) hedefindesiniz; tedbirinizi alın!” Sâre yola çıkınca Cebrâil haber getirdi. Peygamber (s.a.)derhal Ali, Ammâr, Ömer, Talha, Zübeyr, Mıkdâd ve Ebû Mersed’i gönderdi. Bunlar atlıydılar. Kendilerine: “Hāh bahçesine varıncaya dek gidin! Orada hevdeç içinde bir kadın olacak. Beraberinde Hâtıb’ın Mek-kelilere yazdığı bir mektup var. Mektubu kadından alın ve kendisini serbest bırakın! Direnirse boynunu vurun!” buyurdu. Derken, kadına yetiştiler. Ka-dın yemin billâh inkâr edince, geri dönmeye niyetlendiler. Ancak Hazret-i Ali: “Vallahi, Allah Resulü yalan söylemez! Biz de yalan söylemiyoruz.” de-yip kılıcını çekti ve “Ya mektubu çıkarırsın ya da kellen gider!” dedi. Kadın derhal mektubu saç örgüsünden çıkarıp verdi. -Rivâyete göre Peygamber (s.a.)Mekke fethedildiği gün, dört kişi hariç bütün insanlara aman tanımıştı;
bu kadın da bu dörtlüden biriydi.- Peygamber (s.a.) Hâtıb’ı huzuruna ge-tirtip; “Seni bu işe sevk eden neydi?” diye sordu. “Ya Resûlallah! Müslüman olduğumdan beri küfre düşmemişimdir, seni tasdik ettiğimden beri seni aldatmamışımdır, onlardan ayrıldığımdan beri de onlara sevgi beslememi-şimdir! Fakat ben Kureyş’in, bağrına bastığı dışarıdan biriyim. -İçlerinde bir yabancıyım!’şeklinde de rivâyet edilmiştir.- Ben hiçbir zaman onlardan ol-madım. Senin beraberindeki Muhacirlerden benden başka her birinin Mek-ke’de, ailelerini ve mallarını koruyacak yakınları var. Dolayısıyla, ailem adına endişelenip bu yüzden Mekkeliler nezdinde bir tutamağım olsun istedim. Aslında ben, mektubun onların hiçbir işine yaramayacağını; Allah’ın onların tepesine azabını indireceğini biliyordum!” diye cevap vermiş; Peygamber de onu tasdik edip, özrünü kabul etmişti. Hazret-i Ömer: “Ya Resûlallah! Bırak, şu münafığın boynunu vurayım!” demiş ise de Peygamber: “Nereden bilecek-sin yâ Ömer; belki de Allah, Bedir gazilerinin durumuna muttali olmuş ve onlara: ‘Siz istediğinizi yapın!.; çünkü sizi bağışladım!’ buyurmuştur!” deyin-ce, Ömer’in gözleri yaşla dolmuş ve; “Allah ve Resulü daha iyi bilir!” demişti.
] 1393[ َ َ وا yani) ا ) kendisine iki mef‘ûl almıştır ki, bunlar ِّوى ve אءَ -kelimeleridir. ‘Aduvv lâfzı ‘adâ (aştı/geçti) fiilinin fe‘ûlun kalıbıdır. Tıp اوkı ‘afâ (affetti) fiilinden gelen ‘afuvvun (affedici) kelimesi gibi. Ayrıca mastar vezninde olması sebebiyle, tekil için kullanıldığı gibi çoğul için de kullanılır.
[1394] Şayet“ن fiili nereye bağlıdır?” dersen şöyle derim:Zamirin-den hâl vâki olmak üzere وا ’ya, sıfatı olmak üzere de אء -ya bağlı ola’أوbileceği gibi yeni bir cümle de olabilir. Şayet“Başkasına ait (bir sıfat) ola-rak geldiği hâlde bu fiil cümlesini אء ya sıfat yapıyorsan, tulkūne ileyhim’أوentum bi’l-meveddeti şeklinde kurgulanacak açık zamir nerededir?” dersen şöyle derim:(Nahiv âlimleri) bunu fiillerde değil, isimlerde şart koşmuşlar-dır; sıfat getirerek evliyâe mulkīne ileyhimbi’l-meveddeti denmiş olsaydı, o vakit mutlaka açık zamir gerekirdi.
[1395] İlkā, sevgiyi o Kureyşlilere ulaştırıp karmaktan ibarettir; (meselâ) elkā ileyhi harâşiyye sadrihî ve efdā ileyhi bi-şukūrihî (İçindeki sıkıntıları ona döktü ve ihtiyacını ona arz etti.) denir. دة א ’nin Bâ’sı ya; כ إ ِ ْ א ِ ا ُ ْ ُ و ُכ ْ -âye (Ellerinizi [yani kendi kendinizi] tehlikeye atmayın...” [Bakara 2/195]“) ا
tindeki benzeri gibi geçişliliği pekiştiren zait bir harf ya da ن ’nin mef‘ûlü hazfedilmiş olacak şekilde sâbit bir harftir. Mâna: “Sizinle onlar arasındaki sevgi sebebiyle Allah Resulü’nün haberlerini onlara iletiyorsunuz!” şeklin-dedir. دة א ون إ ّ
ِ ُ ifadesinde de böyledir; “sevginizi onlara gizlice ulaş-tırıyorsunuz!” yahut “Bu sevgi sebebiyle Allah Resulü’nün sırlarını gizlice onlara sızdırıyorsunuz!” demektir.
[1396] Şayet“وا ُ َ ْ כَ َ ifadesi (nankörce inkâr etmiş oldukları hâlde…) وَneyin hâlidir?” dersen şöyle derim:Ya وا (edinmeyin) ya da ن (ile-tiyorsunuz) ifadesinin hâlidir; mâna: “Onların durumu bu iken, onları velî edinmeyin yahut onlara sevgi beslemeyin!” şeklindedir. َن ُ ِ ْ ُ ifadesi ya onların inkâr ve küstahlıklarının tefsiri olacak şekilde bir başlangıç cümle-sidir ya da “nankörce inkâr etmiş oldukları hâlde” kısmının hâlidir. “İman ettiniz diye...” ifadesi de “çıkarıyorlar” fiilini gerekçelendirmektedir; yani sizi imanınızdan ötürü çıkardıkları hâlde…
[1397] “Çıkmışsanız…” kısmı, “edinmeyin!” ifadesine bağlıdır; “Beni velî kabul eden kimselerseniz, Benim düşmanlarımı velî edinmeyin.” demek-tir. Nahiv bilginlerinin bu tür cümleler hakkındaki görüşleri; bunların, öncesi delâlet ettiği için cevabı hazfedilmiş şart cümlesi oldukları şeklindedir.1
] 1398[ دة א ون ا ِّ ُ ifadesi başlangıç cümlesi olup anlamı: “Gizli saklı
yapmakla açıktan yapmanın, aralarında hiçbir fark olmaksızın benim il-mimde bir olduğunu ve benim, gizli saklı yaptıklarınıza Resulümü muttali kılacağımı bildiğiniz hâlde, böyle gizli kapaklı işlere tevessül etmekte sizin için ne tür bir fayda var ki!?” şeklindedir. “Hanginiz böyle bir şey yapmış-sa,” yani kim bu gizlemeyi işlemişse, hak ve doğru yolda yanılmış demektir.
[1399] Cahderî ( אءכ א yerine) li-mâ câeküm okumuştur; bu, “Size ge-len şeyden ötürü inkâr ettiler.” demektir ki iman etmelerinin sebebi olması gereken şeyi inkârlarına sebep kılmaları anlamındadır.
2. Âyetin Tefsiri
[1400] “Sizi bir ele geçirseler”; size galebe çalıp hakkınızdan gelseler, “size” katıksız bir düşmanlıkla “düşman kesilirler” ve -sizin onlara olduğu-nuz gibi- size dost olmazlar. Savaşma konusunda “ellerini ve” sövme konu-sunda “dillerini kötülükle size uzatırlar” ve keşke dininizden dönüp mürted olasınız diye arzularlar. O vakit böylelerine sevgi beslemek ve hayırhah dav-ranmak sizden yana büyük bir hata ve benlikleriniz için bir yanılgı olacak-tır. Tıpkı “Zira onlar size kötülük yapmaktan geri durmazlar.” [Âl-i İmrân 3/118] âyetindeki gibi. Şayet“Allah Teâlâ şartın cevabını (ا כ ), şart (olan כ ) gibi muzari getirip, sonra nasıl mazi sîgasıyla وَدّوا buyurdu?” dersen
şöyle derim:İ‘râb ilmi açısından, şart konusunda her ne kadar mazi, mu-zari yerine geçerse de burada [ekstra] bir nükte mevcuttur; âdeta “Onlar her şeyden önce sizin inkâra düşüp, mürted olmanızı isterler” buyrulmaktadır; 1 Yani “Yurdunuzdan Benim uğrumda çıkmışsanız, Benim düşmanımı velî edinmeyin!” Burada, “ Mek-
ke’den Benim uğrumda cihat etmek ve Benim rızamı kazanmak amacıyla çıkmışsanız tabiî!..” şeklinde bir tariz de bulunmaktadır. / ed.
yani onlar can alma, ırz ve namusu paralama adına size din ve dünyanın zararlarını topluca bulaştırmak isterler. Sizin birer inkârcıya dönüşmeniz ise onlara göre en öncelikli ve ilk sıradaki zarardır; çünkü dinin sizin açınızdan kendi canlarınızdan daha aziz olduğunu bilmektedirler; zira siz dinleri uğ-runda canlarını veren kimselersiniz. Düşmana göre en önemli şey de sahibi nezdinde en değerli olan şeye kastetmektir.
3. Âyetin Tefsiri
[1401] “Size” kendilerini korumak için inkârcıları velî edinip yakınlık kurduğunuz erhâmınız yani “akrabalarınız da fayda vermeyecektir çocuk-larınız da.” Sonra şöyle buyurdu: “Kıyamet günü sizinle” yakınlarınızın ve evlatlarınızın “arasını ayıracaktır.” “İşte o gün, kaçacaktır insan kardeşinden, annesinden, babasından, hayat arkadaşından, oğullarından...” [‘Abese 80/34-36] O hâlde size ne oluyor ki, yarın sizden kaçacak olanların hakkını gözetme adına Allah’ın hakkını terk ediyorsunuz?
[1402] Allah Teâlâ, onların inkârcılarla dostluk kurmalarının yanlışlığını; ilkin, dostluk kurdukları kimselerin hâline râci bir şey ile, ikincide ise ‘dostluk kurmayı’ [güya] gerektiren kimselere râci bir şey ile ortaya koymuş ve teveccüh ettikleri şeyin nereden bakarsan bak bâtıl olduğunu kendilerine göstermiştir.
[1403] ( ) meçhul sîga ile yufsalu ve yufessalu; ma‘lûm sîga ile yafsılu ve yufassılu şeklinde de okunmuştur ki fâ‘il (yani hükmünü vererek araları ayıracak olan) Allah Teâlâ’dır. Yine Nûn ile nafsılu ve nufassılu şeklinde de okunmuştur.1
5. Âyetin Tefsiri
yufassılu ([… Allah] bir bir ayıracaktır), nafsılu (… ayıracağız) nufassılu (… bir bir ayıcağız). / ed.
ة) [1404] -üsvetun ve isvetun şeklinde okunmuş olup örnek alınıp uyula (اcak olanın ismidir; yani onlarda [ İbrâhim ve beraberindekilerde] örnek alınıp takip edilecek güzel ve hoş bir yol vardır ki o da kavimlerinin inkârcılarına söylemiş oldukları şeylerdir. Şöyle ki onlara düşmanlığı açıkça sergilemişler, iç dünyala-rını bütün çıplaklığıyla kendilerine açıp,1 öfke ve düşmanlığı ortaya koymuş-lardı. Onlara olan öfke ve düşmanlıklarının sırf onların Allah’ı inkâr etmeleri sebebiyle olduğunu, bu sebep gündemde kaldıkça düşmanlığın da devam ede-ceğini, öyle ki inkârlarını izale edip, bir olan Allah’a iman ettikleri takdirde düşmanlığın dostluğa, öfkenin sevgiye, hışmın muhabbete dönüşeceğini açıkça ifade etmiş ve böylece şaibesiz bir iman sergilemişlerdi. “Sizi” ve Allah’tan başka tapmakta olduklarınızı “reddettik” demek, “Sizin durumunuzu da ilâhlarınızın durumunu da kāle almıyoruz; nezdimizde hiçbir değeriniz yok!” demektir.
[1405] Şayet“Yalnız İbrâhim’in (‘…’ şeklindeki) sözü başka’ ifadesi ne-yin istisnasıdır?” dersen şöyle derim:“Güzel bir örneklik”in istisnasıdır; çünkü “güzel bir örneklik”le inananların, ‘model almalarını ve izlenecek bir sünnet hâline getirmelerini gerektiren sözlerini’ kastetmiştir.
[1406] Şayet “ََכ ن َِ ْ َ ْ َ Senin bağışlanman için dua edeceğim.” ifadesi
“güzel bir örneklik”ten istisna kılınacaksa, ٍء ْ َ ْ ِ ِ َ ا ِ َכَ ِכُ ْ א ا َ Senin için) وَyapabileceğim başka bir şey yok!) ifadesi ne olacak? Zira bu, istisna kılma-ya uygun değil. “De ki: [Allah; Meryem oğlu Mesih’i, anasını ve yeryüzünde olanların tamamını helâk etmek istese] Allah’a karşı kim ne yapabilir?” [Mâide 5/17] âyetine dikkat et!”2 dersen şöyle derim:Allah Teâlâ Hazret-i İbrâhim’in, babası-na söylediği sözün tamamını istisna etmek istemiş olup istisnanın amacı ‘babasına kendisi için istiğfarda bulunacağına dair ileri tarihli bir randevu vermesi’dir;3 devamında yer alan kısım ise bunun üzerine kurulu ve buna tâbidir. Hazret-i İbrâhim, âdeta: “Ben senin için istiğfarda bulunacağım. Zaten istiğfardan başkasına da gücüm yetmez.” demektedir.
[1407] Şayet“Ya Rabbi! Sadece Sana güvenip dayandık...’ ifadesi nereye bağlıdır?” dersen şöyle derim:Bu, istisnanın öncesiyle irtibatlı olup “güzel örneklik” kapsamındadır. Mânanın, “Ya Rabbi!..’ deyiniz.” şeklinde olması da caiz olup bu da; (i) böyle söylemeleri konusunda Allah’tan müminlere bir emir ve talim, (ii) inkârcılarla alâkalarını kesip onlardan uzak durma ko-nusunda İbrâhim ve kavminin örnek alınmasına yönelik tavsiyeyi tamam-lama, (iii) kendilerinden sadır olan eksiklikler için istiğfarda bulunmaları1 Mot-a-mot: “Onlara değneğin kabuğunu soyup.” / çev.2 Yani, İbrâhim Peygamber ilgili Mâide âyetinde belirtilen gayet doğru ve isabetli bir söz söylemiş. Bu,
neden ‘örneklik’ten istisna edilmiş sayılıyor ki?! / ed.3 Yani ‘örneklik’ kapsamının dışına çıkartılan budur. / ed.
ve Allah’a yönelmeleri ve ehl-i küfrün baskı ve işkenceleri karşısında O’na sığınmaları gerektiğine dikkat çekme niteliğindedir.
اء) [1408] ) şurakâu vezninde buraâ’u, zırâfun vezninde birâ’un, kesre zammeye çevrilerek ruhâlun ve rubâbun vezninde burâ’un ve mastar ‘sıfat’ ya-pılarak berâ’un şeklinde okunmuştur ki berâ’un ve berâ’etun kelimeleri zamâun ve zamâetun kelimeleri gibidir.
6. Âyetin Tefsiri
[1409] Daha sonra Allah müminler için ekstra bir anlatım ve pekiştir-me olarak Hazret-i İbrâhim ve kavminin örnek alınması teşvikini tekrar-lamıştır. Pekiştirmenin son derecesi olması bakımından cümleyi kasemle başlatarak getirmesi de bu yüzdendir. “Allah’a ve ‘Son Gün’e yönelik endişe ve ümitleri bulunanlar için” ifadesini “sizin için”den bedel kılıp, hemen pe-şinden “Kim de yüz çevirirse, şüphesiz Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur; bizatihi hamde lâyıktır.” kısmını sevk etmiş ve böylece getirmediği tekit türü bırakmamıştır.
7. Âyetin Tefsiri
[1410] Bu âyetler nâzil olunca müminler, müşrik babaları, oğulları ve tüm akrabalarına karşı amansız bir düşmanlık ve boykot tavrı sergilemiş-lerdi. İşte Allah, onların böylesine ciddi ve sabırlı olduklarını ve (müşrik yakınlarıyla) dostluk ve irtibatı mübah kılacak sebebi temenni edip dur-duklarını görünce, onlara acımış ve arzuladıkları şeyi müyesser kılacağını onlara vaat etmişti. İşte kendilerine Mekke’nin fethini müyesser kılınca, onları bu temennilerine nâil eylemiş; kavimleri Müslüman olmuş ve karşı-lıklı sevgi ve samimiyet kemale ermişti. Söylendiğine göre Peygamber (s.a.)(Ebû Süfyân’ın kızı olan) Ümmü Habîbe (v. 44/664) ile evlenmiş; buna bağlı olarak da o esnada Ebû Süfyân’ın tabiatı yumuşamış ve düşmanlıktaki sertliği tavsamıştı. Ümmü Habîbe daha önce Müslüman olmuş ve koca-sı Ubeydullah b. Cahş ile beraber Habeşistan’a hicret etmişti. Ubeydullah (sonradan) Hıristiyan olmuş ve Ümmü Habîbe’yi de Hıristiyanlığa zorla-mıştı. Ümmü Habîbe ise bundan kaçınıp, dininde sebat göstermiş ve (bilâ-hare) kocası vefat etmişti. Nihayet Peygamber (s.a.)Necâşî’ye elçi gönderip,
Ümmü Habîbe’yi kendisine istetmiş, o da Ümmü Habîbe’ye mehir olarak Peygamber adına dört yüz altın vermişti. Bu haber Ümmü Habîbe’nin babası-na ulaşınca; “Tam bir babayiğit bu!..”1 demişti. [ Ebû Dâvûd, “Kitâbü’n-Nikâh”, 29]
[1411] “Ola ki...” Bu, hükümdarların âdetine göre Allah’ın bir vaadidir; zira hükümdarlar [kendilerine arz edilen] bir ihtiyacın görülmesi noktasında “olabilir” veya “belki” derler; ama işlerinin tamam olduğu konusunda ih-tiyaç sahiplerinde herhangi bir şüphe kalmaz. Yahut Allah Teâlâ bununla müminleri ümitlendirmeyi kastetmiştir.
[1412] “Allah” kalpleri dönüştürmeye, hâlleri değiştirmeye ve sevgi köprüleri kurmaya karşı “kudretlidir. Allah” Müslüman olacak müşrikleri “bağışlayıcıdır, merhametlidir.”
9. Âyetin Tefsiri
[1413] “...lara iyilik etmenizi.” ifadesi, “Sizinle din savaşı yapmamış olanlar”a; “...leri veli edinmenizi” ifadesi ise “sizinle din uğrunda savaşan kimseler”e karşılıktır. Mâna: “Allah şunlara iyilik etmenizi yasaklamaz. An-cak şunları velî edinmenizi yasaklar.” şeklindedir. Bu da aynı şekilde tavizsiz düşmanlıkları ve ciddiyetleri sebebiyle onlar için bir rahmet ve kavimleri-nin Müslüman olmasını müyesser kılması sebebiyle Allah’ın rahmeti için bir başlangıçtır. Şöyle ki; Allah müminlerle açıkça savaşmayan ve onları yurtlarından çıkarmayanlarla ilişki kurma hususunda müminlere ruhsat ta-nımıştır. Allah Teâlâ’nın bunlarla Huzâ‘a kabilesini kastettiği de söylenir; zira onlar kendisiyle savaşmayacakları ve onun aleyhine başkalarına yar-dım etmeyeceklerine dair Peygamber (s.a.)ile barış imzalamışlardı. Mü-cahid’den rivâyet edildiğine göre ise, bunlar Mekke’de iman edip, henüz hicret etmemiş olanlardır. Yine bunların kadınlar ve çocuklar olduğu da söylenmiştir. Yine denildiğine göre Ebû Bekr’in kızı Esma’ya annesi Katî-le bint Abdul‘uzzâ müşrik iken hediyeler getirmiş, Esmâ da bunları kabul etmemiş ve annesinin içeri girmesine izin vermemişti de bu âyet inmişti.عُ أ 1 َ ْ ُ כ ا mot-a-mot: “Bu aygırın burnuna vurulmaz!” Fahl hayvanlarda ‘güçlü erkek’ler için ذ
kullanılır. Kad-‘i enf ise üzerine binilmek istenen hayvanın burnuna vurulmasını ifade eder; burnuna vurulan hayvan, rahatça durup sahibini üzerine binmesine müsaade etmektedir. Demek istiyor ki; Mu-hammed, öyle burnuna vurularak üstüne binilebilecek bir aygır değil! [Tam bir babayiğit yani]! O sırada Müşriklerin elebaşı olan Ebu Süfyan’ın, bunu bir yandan nefretle ama ayrıca, belli belirsiz bir takdir hissiyle söylediği anlaşılıyor. İfadenin kerîm / değerli anlamında bir mecaz olduğu da söylenmiştir. / ed.
Bunun üzerine Peygamber (s.a.)Esmâ’ya annesini içeri almasını, hediyelerini kabul etmesini ve kendisine ikramda bulunup, güzel davranmasını emretmişti.
[1414] Katâde’den gelen rivâyete göre, savaş âyeti bu âyeti neshetmiştir. [1415] “Ve onlara eşit davranmanızı” onlara eşitlikle hükmetmenizi,1
onlara zulmetmemenizi… Allah’ın müminlere; müşriklere hakça muame-lede bulunmayı ve onlara zulmetmekten sakınmayı tavsiye etmesi, Müslü-man kardeşine zulme cüret eden bir Müslümanın durumunun vahamet ve çirkinliğini anlatmak açısından sana yeter.
10. Âyetin Tefsiri
[1416] “Mümin kadınlar, (hicret ederek) yanınıza geldikleri vakit...” Allah bu kadınları; kelime-i şehadeti söyleyerek, dilleriyle tasdik ettikleri ve kendi-lerinden buna aykırı bir şey ortaya çıkmadığı için -yahut imtihan vesilesiyle imanları yakında sübut bulacağı için- “mümin kadınlar” diye isimlendirmiştir.
[1417] “Onları imtihan edin.” İmanlarının doğruluğuna dair zann-ı galip sahibi olmanız için onlara yemin verdirerek ve emareleri inceleyerek onları sınayın! Peygamber (s.a.)sınanacak kadına: “Kocana olan öfkenden dolayı çıkmadığına dair, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’a yemin eder misin? Bir memleketi sevmeyip, başka bir memlekete rağbetten ötürü çıkmadığına dair Allah’a yemin eder misin? Herhangi bir dünyalık talebiyle çıkmadığına dair Allah’a yemin eder misin? Tamamen Allah ve Resulü’nün sevgisinden dolayı çıktığına dair Allah’a yemin eder misin?” diyordu.
[1418] “Aslında, iman edip etmediklerini Allah” sizden “daha iyi bil-mektedir.” Çünkü siz bu konuda iç dünyanızın tatmin olacağı bir bilgi kesp etmiş değilsiniz. Her ne kadar siz onları yemine çekseniz ve hâllerine muttali olsanız bile, bu husustaki gerçek bilgi Allah’ın nezdindedir. 1 Yani onlarla dindaşlarınız arasındaki dâvalarda taraf tutmamanızı. / ed.
[1419] Yemin verdirme ve emarelerin ortaya çıkması sayesinde oluşan zannı galipten ibaret; gücünüzün elverdiği bir bilgiyle “mümin olduklarını kesin olarak anlarsanız, onları inkârcı nankörlere iade etmeyin” yani müş-rik kocalarına geri vermeyin! Çünkü mümin bir kadınla müşrik bir erkek arasında hiçbir helâllik bağı yoktur.
[1420] “Yalnız, yaptıkları harcamaları” o kadınlara vermiş oldukları mehir-lerin muâdilini “onlara” kocalarına geri “verin.” Zira Hudeybiye anlaşmasında “Mekkelilerden size kim gelirse onlara iade edilecek; fakat sizden kim Mekke’ye gelirse size iade edilmeyecek.” deniliyordu. Bunu böylece yazılı bir belge hâlinde mühürlemişlerdi. Nihayet Hazret-i Peygamber Hudeybiye’de iken Eslem kabi-lesinden Sübey‘a bint Hâris Müslüman olarak gelmiş, bunun üzerine kadının kocası Müsâfir el-Mahzûmî -bir söylentiye göre Sayfî b. er-Râhib- çıkagelmiş ve “Muhammed! Karımı bana geri ver! Zira sen bizden sana gelenleri bize iade edeceğini şart koşmuştun. Daha yazılı anlaşmanın mührü kurumadı!..” demiş-ti. Bunun üzerine (durumu) açıklamak üzere bu âyet inmişti; zira söz konusu şart kadınlar değil, sadece erkeklere dairdi. Dahhâk’tan rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.)ile müşrikler arasında: “Bizden sana senin dininden olmayan bir kadın geldiğinde, onu mutlaka bize iade edeceksin! Şayet o kadın senin di-nine girerse ve onun da bir kocası varsa, o kocanın o kadına yaptığı harcamaları o kocaya iade edeceksin!” şeklinde bir sözleşme vardı. Hazret-i Peygamber de benzer bir şart koşmuştu. Katâde’den rivâyet edildiğine göre; Berâe sûresi son-radan bu hükmü ve anlaşmayı neshetmiştir. Bunun üzerine Peygamber (s.a.)kadına yemin ettirmiş, kadın yemin edince, Hazret-i Peygamber kadının ko-casına, yaptığı harcamaları vermiş, Hazret-i Ömer de kadını kendine almıştı.
[1421] Şayet“אت אن (Mümin olduklarını anlarsanız)ifadesinde, aslında zan olan bir kanaatten nasıl kesin bilgi diye bahsedilmiş?” dersen şöyle derim:Zann-ı galibin yanı sıra içtihat ve kıyasın ulaştırdığı şeyin bilgi yerine geçeceğini ve bunun sahibinin, “Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyin ardına düşme…” [İsrâ 17/36] âyetinin kapsamına dâhil olmayacağını bildirmek için.
[1422] Şayet“Allah onların imanlarını daha iyi bilir.’ ifadesinin sağla-dığı ekstra bilgi nedir; zira bu hiçbir şüpheye mahal kalmayacak derecede bilinmektedir zaten?” dersen şöyle derim:Bunun sağladığı ekstra bilgi, o kadınların imanının içyüzünü denetleme adına ruhun mutmain olacağı ve kalbin rahatlayacağı şeye sizin asla yol bulamayacağınızı beyan etmektir; zira bu, bütün gaypları bilen Zat’ın kendisine tahsis ettiği bir şeydir. Burada ayrıca, imtihanın sağladığı kadarlık bir bilginin bu konuda yeterli olacağı ve sizin sorumluluğunuzun bunun ötesine geçmeyeceği açıklanmaktadır.
[1423] Daha sonra Allah, ücretlerini, yani mehirlerini -zira mehir ka-dının cinsel organının ücretidir- verdikleri takdirde bu muhacir kadınların nikâhlanmasına dair vebali müminlerden nefyetmiştir. “Ücretler” ile de başka değil; ya (eski) kocalarına vermeleri için o kadınlara verilmiş olan şey kaste-dilmekte olup böylece onlarla evlenilmesinin mubah olabilmesi için onun önceden verilmesi şart koşulmaktadır ya da bunun kendilerine borç yollu verilmesi ve sonra kendileriyle evlenilmesi hâlinde bunda bir beis olmayaca-ğı yahut kocalarına verilenlerin mehir yerine geçmeyeceği ve mutlaka mehir verilmesi gerekeceğinin kendilerine açıklanması kastedilmektedir. İşte Ebû Hanîfe, iki eşten birinin Müslüman veya zimmî olarak dârulharpten çıkması ve diğer eşin dârulharpte kalması hâlinde ayrılık vâki olacağına bu âyeti hüc-cet getirmiş ve muhacir kadın için iddet beklemeyi gerekli görmeyip, hamile olmaması şartıyla onun nikâhlanmasını mubah görmüştür.
[1424] “Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın!” ( ِ ِ ا َ כَ ا ِ َ ِ ifade-sindeki) ‘ismet, sayesinde korunulacak akit ve sebep demektir; yani ne sizin ne onların… Sizinle onlar arasında herhangi bir evlilik tutamağı ve zevciyet alâkası kalmasın! İbn Abbas demiştir ki “[Muhacirlerden] her kimin Mekke’de kâfir bir karısı kalmışsa sakın onu hanımlarından saymasın! Zira yurt fark-lılığı (dârulislâm - dârulharp), kadının kocasıyla arasındaki nikâh bağını kopartır.” en-Naha‘î’den (v. 96/714) rivâyet edildiğine göre (söz konusu kadınlar) Müslüman oldukları hâlde dârulharbe iltihak etmekle kâfir olan kadınlardır. Mücahid’den rivâyet edildiğine göre Allah Teâlâ müminlere, kâfirlerle kalan karılarını boşamayı ve onlardan ayrılmayı emretmektedir.
[1425] “Ama hem siz” kâfirlere katılan eşlerinizin mehirleri namına “yaptığınız harcamaları isteyin hem de onlar” hicret eden kadınlarının me-hirleri namına “yaptıkları harcamaları istesinler.”
ا) [1426] כ -şeddesiz olarak ve lâ tumsikû, şeddeli olarak ve lâ tu (و messikû ve -lâ tetemessekû açılımında olmak üzere- lâ temessekû şeklinde okunmuştur.
[1427] “Bu”, yani bu âyette belirtilenlerin yekûnu “Allah’ın hükmüdür.”
[1428] “O, aranızda böyle hükmediyor.” ifadesi yeni bir cümledir. Yahut (i) zamirin hazfedilmesine binaen “Allah’ın hükmü”nden hâl vaki olmuştur; yani “Allah’ın hükme bağladığı” demektir. (ii) Yahut mübalağa tarzı üzere hüküm hâkim anlamında kullanılmıştır.1
1 (i) “Bu Allah’ın -kendisine hükmettiği- hükmüdür.” (ii) “Bu Allah’ın -hükmü bizzat ortaya koyan- hük-müdür.” / ed.
11. Âyetin Tefsiri
[1429] Rivâyete göre bu âyet inince, müminler kendilerine emredildiği şekliyle muhacir kadınların mehirlerini onların müşrik kocalarına ödemişler; müşrikler ise inkârcı kadınların mehirlerinden hiçbir şeyi onların Müslüman kocalarına ödememişlerdi; işbu sebeple şu âyet inmişti: “Şayet sizin eşleri-nizden bir şey” yani eşlerinizden herhangi biri, inkârcı nankörlere “kaçarsa,” yani sizi bırakıp gider ve sizden ayrılırsa. Nitekim İbn Mes‘ûd’un kıraatinde [ve in fâtekum] ahadun ([Şayet eşlerinizden] biri) şeklindedir. “Peki, bu bağlamda şey lâfzına yer vermenin bir faydası var mı?” dersen şöyle derim:Evet. Bun-daki fayda, kendisinden hiçbir şeyin bedel kılınamayacağı şekilde az da olsa, önemsiz de olsa bu ‘kaçan kadın türü’ namına hiçbir şeyin bırakılmamasıdır ki bu da söz konusu hükmü kıvama erdirip, güçlendirmek içindir.
] 1430[ א (ve... [ardı sıra izleyip] cezalandırırsanız...) ifadesi, “nöbet” an-lamına gelen ‘ukbet kökünden alınmadır. Şu Müslümanların şu inkârcıların hanımlarının mehirlerini ve şu inkârcıların da şu Müslümanların hanımla-rının mehirlerini ödemesi adına Müslümanlara ve inkârcılara uygulanacak hüküm, tıpkı binit hayvanlarında ve benzerlerindeki peş peşe gelme gibi insanların birbirini izlemekte oldukları bir işe benzetilmiş olmaktadır. Bu-nun anlamı “... ve mehrin ödenmesi adına (karşılıklı yapacağınız işe dair) sıranız gelince, karısı inkârcılara kaçan kişiye, muhacir kadınının mehrinin mislini verin de onu o kadının inkârcı kocasına vermeyin!” şeklindedir. Buna benzer olarak, onlara katılanın mehrinden (Müslümana) verileceğine dair Zührî’den (v. 124/742) de rivâyet edilmiştir.
[1431] İfade; [if‘âlden] fe-a‘kabtum, şeddeli olarak fe-‘akkabtum, şedde-siz olarak Kāf ’ın fethası ve kesresiyle fe-‘akabtum ve fe-‘akıbtum şeklinde okunmuştur. fe-A‘kabtum kıraati, “sıranız geldiğinde (size yaptıklarının benzerini siz de onlara yaptığınızda)” anlamındadır. fe-‘Akkabtum kıraati ise “onu izledi (takip etti)” anlamındaki ‘akkabehû ifadesinden alınmadır; çünkü birbirinin ardı sıra gidenlerin her biri arkadaşını izlemektedir. Şed-desiz olarak fe-‘akabtum kıraati de aynı mânaya gelmekte olup ‘akabehû - ya‘kubuhû (onu izledi; onu izliyor) denir. Yine fe-‘akıbtum kıraati de “tâbi olduğunuzda” anlamına gelir.
1 Zeccâc’ın tevcihine göre ise: “ve daha sonra (o inkârcılarla savaşarak onları) cezalandırı(p kendilerinden ganimet alı)rsanız…” / ed.
Karısı (öbür tarafa) kaçan kişiye ganimetten mehir verildiği için א ifa-desini Zeccâc (v. 311/923); “Onları savaşta, ganimet alabilecek derecede cezaya duçar ettiğinizde” şeklinde yorumlamıştır. Zeccâc diğer (şaz) kıraat-leri de “Sonuç sizin olunca”; yani “galibiyet sizin olup da, nihayet ganimet aldığınızda” şeklinde açıklamıştır.
[1432] Denilmiştir ki: Muhacir müminlerin, İslâm’dan dönerek müşriklere katılan hanımlarının yekûnu altıdır: (i) Iyâd b. Şeddâd el-Fihrî’nin nikâhında bulunan Ebû Süfyan kızı Ümmü’l-Hakem, (ii) Ömer b. Hattāb’ın nikâhında bulunan, Ümmü Seleme’nin kızkardeşi Ebû Ümeyye kızı Fatıma, (iii) Şemmâs b. Osman’ın nikâhında bulunan Berva‘ bint Ukbe, (iv) -kocası Amr b. ‘Abdivedd olan- ‘ Abde bint Abdul’uzzâ b. Nadle, (v) Hişâm b. Âs’ın nikâhında bulunan Ebû Cehl kızı Hind ve (vi) Hazret-i Ömer’in nikâhında bulunan Külsûm bint Cervel. Peygamber (s.a.) hanımlarının mehirlerinibunlara ganimetten vermiştir.
12. Âyetin Tefsiri
[1433] “Evlâtlarını öldürmeyecekleri…” ( َ ْ ُ ْ َ َ şeddeli olarak ve lâ (وَyukattilne (evlatlarını bir bir öldürmeyecekleri) şeklinde de okunmuştur. Kız çocuklarının diri diri gömülmesini kastediyor.
[1434] “Elleri ile ayakları arasında uydurdukları bir iftira getirmeyecek-leri...” (Cahiliye döneminde) kadın çocuk peydahlar, sonra da kocasına: “Bu çocuk senden.” derdi. Kadının elleriyle ayakları arasında uydurulmuş olan şey, asılsız olarak kocasına isnat ettiği çocuktan kinaye kılınmıştır; çünkü kadının, çocuğu içerisinde taşıdığı karnı iki elinin, çocuğu doğurdu-ğu ferci de iki ayağının arasındadır.
[1435] “Ve” senin, güzellik adına kendilerine emredeceğin ve çirkinlik adına onları yasaklayacağın “hiçbir meşru şeyde sana karşı çıkmayacakla-rı hususunda...” Denilmiştir ki; Allah’a itaate uygun düşen her ne varsa, o ma‘rûftur. Şayet“Sadece ‘Sana karşı çıkmayacaklarına…’ buyrularak söz kısa tutulsaydı olmaz mıydı? Zira Peygamber’in (s.a.) meşru (ma‘rûf) olandan baş-kasını emretmeyeceği zaten bilinmektedir?”dersen şöyle derim:Allah Teâlâ bununla Yaratan’a isyan hususunda yaratılmışa itaat etmenin, nihai derecede sakınılmaya ve uzak durulmaya yaraşır olduğuna dikkat çekmiştir.
[1436] Rivâyete göre, Peygamber (s.a.) Mekke fethedildiği gün erkeklerle biatlaşmayı bitirince, Safa tepesinde kadınlarla biatlaşmaya başlamıştı. Ömer b. Hattāb ise ondan daha aşağı bir yerde ve onun emriyle kadınlarda biat alı-yor ve onun adına kendilerine tebligatta bulunuyordu. Ebû Süfyân’ın karısı Hind bint Utbe, Peygamber’in (s.a.) kendisini tanımasından endişelendiği için örtüye bürünüp kendini tanınmayacak hâle getirmişti. Hazret-i Peygam-ber “Sizden; Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacağınıza... dair biat alıyorum” deyince, Hind başını kaldırıp şöyle dedi: “Biz gerçekten putlara tapıyorduk. Ama sen bizden; erkeklerden aldığını görmediğimiz bir biat alıyorsun! Er-keklerden; İslâm ve cihat üzere biat alı(rken, bizden olumsuzluklarla ilgili biat alı)yorsun! Bu sefer Hazret-i Peygamber “Hırsızlık etmeyeceklerine dair” deyince, Hind “ Ebû Süfyan gerçekten cimri bir kişidir. Onun malı adına benim nasibime (sadece) şer ve fesat şeyler düştü. Artık bilmiyorum; onlar bana helâl mi, yoksa değil mi?” dedi. Ebû Süfyan da “Geçmişte de gelecek-te de her ne almış ve alacaksan sana helâl olsun!” deyince, Peygamber (s.a.) güldü ve kadını tanıdı. Ona “Sen Utbe’nin kızı Hind’sin değil mi?” dedi. O da “Evet yâ Resûlallah! Geçmişte olanları affet; Allah da seni affetsin!” dedi. Yine Hazret-i Peygamber “Zina etmeyeceklerine dair” deyince, Hind “Hür kadın da zina mı edermiş!” dedi. -Bir rivâyete göre ise “Onların içinden hiçbir kadın zina etmemiştir.” dedi.- Hazret-i Peygamber “Çocuklarını öldürmeye-ceklerine dair” deyince, bu sefer Hind “Biz onları küçükken bakıp büyüttük; siz ise onları büyükken öldürdünüz! Siz de onlar da çok iyi bilirsiniz!” dedi; zira Hind’in oğlu Hanzale b. Ebû Süfyan Bedir günü katledilmişti. Bunun üzerine Ömer yerlere yatacak derecede gülmüş, Peygamber (s.a.) de tebessüm etmişti. Yine, “bir iftira getirmeyeceklerine dair” dedi. Bu sefer Hind “Valla-hi iftira gerçekten çirkin bir iştir! Sen bize ancak hakkı ve mekârim-i ahlâkı emretmektesin!” demişti. Hazret-i Peygamber “Hiçbir meşru şeyde sana kar-şı çıkmayacakları” hususunda...” deyince, Hind “Vallahi, sana karşı gelmeyi plânlasaydık şu oturduğumuz biat meclisinde oturmazdık!” dedi.
[1437] Söylendiğine göre biatlaşma şöyle gerçekleşmişti: Hazret-i Pey-gamber su dolu bir kâse istemiş ve elini bunun içine daldırmış, sonra da kadınlar ellerini daldırmıştı. “Hazret-i Peygamber elinde kırmızılı bir ku-maş parçası olduğu hâlde o kadınlarla tokalaştığı” da söylenmiştir. Hazret-i Ömer’in Hazret-i Peygamber adına onlarla tokalaşıp biat aldığı da söylenir.
13. Âyetin Tefsiri
[1438] Rivâyete göre bazı fakir Müslümanlar, meyvelerinden nasiplen-mek için Yahudilerle irtibat kuruyorlardı da bunun üzerine kendilerine: “Allah’ın gazap ettiği” gazaba uğramış “bir toplumu velî edinmeyin...” den-di. “İnkârcı nankörler” ölülerinin diriltileceğinden ve diri olarak tekrar ha-yata döneceğinden tamamen ümit kestikleri gibi bunlar da” Tevrat’ta vasfı geçen peygamber olduğunu bile bile Peygamber’e (s.a.) muârazada bulun-maları sebebiyle “âhiretten” (yani) âhirette kendileri için bir nasip buluna-cağından “ümit kesmişlerdir.”
[1439] Şu da söylenmiştir: ر ا אب ifadesi “inkârcılar”ı (kabirdekiler) اaçıklamaktadır; yani “kabre defnedilen inkârcıların âhiret hayrından ümit kes-tikleri gibi…” Çünkü onlar durumlarının çirkinliğinin ve uğrayacakları akıbe-tin kötülüğünün pekâlâ farkındadırlar [Onun için, âhiretten yana ümitleri yoktur].
[1440] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki; “Her kim Mümtehane sûresini okursa, tüm mümin erkek ve kadınlar onun için kıyamet günü şefaatçi olurlar.”