KEŞŞÂF TEFSİRİ
Muhammed Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Cübeyr Mekke’de nâzil olduğunu söylemişlerdir. Bir diğer ismi Kıtâl sûresidir. 39 âyettir; 38 âyet olduğu da söylenmiştir.
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
başkalarını da uzaklaştırmaya çalış)anların çalışmalarını Allah hedefinden saptırır.
] 397[ وا َ yani “İslâm’a girmekten yüz çevirdiler, imtinâ ettiler” veya وَ“başkalarını İslâm’a girmekten uzaklaştırmaya çalıştılar” demektir. İbn Ab-bas (v. 68/688) bunların Bedir günü [müşrik askerine] yemek yedirenler ol-duğunu söylemiştir. Mukātil’e (v. 150/767) göre bunlar müşriklerden 12 kişi idiler; insanları İslâm’a girmekten uzaklaştırıyor ve onlara kâfir olmayı emrediyorlardı. Şu da söylenmiştir: Bunlar, Ehl-i Kitap’tan inkâra saplanan bazı kimselerdi; gerek kendilerinden gerek başkalarından İslâm’a girmek isteyenleri engellemeye çalışıyorlardı. Bunun, inkâr edip İslâm’dan uzak duran ve başkalarını da uzaklaştırmaya çalışan kimselerin hepsini kapsayan genel bir ifade olduğu da söylenmiştir.
[398] “Allah onların çalışmalarını hedefinden saptırmış”; onları iptal edip boşa çıkarmıştır. Bu ifadenin hakiki anlamı şudur: Allah onların amellerini işe yaramaz, kaybolmuş ve zayi olmuş vaziyette kılmıştır. Onu kabul edebi-lecek ve ona karşılık verecek kimse yoktur. Tıpkı sahibi ve koruyup gözeteni olmayan kaybolmuş bir deve gibi. Veya Allah onların amellerini, sütün içinde kaybolmuş su gibi, inkârları ve günahları içinde batıp kaybolmuş vaziyette kılmıştır. “Amelleri”nden maksat; kâfir oldukları hâlde işledikleri ve “faziletli davranışlar” diye isimlendirdikleri sıla-i rahim, köle azadı, misafirleri doyur-ma ve komşularını koruyup kollama gibi amellerdir. Şöyle de denilmiştir: Al-lah Teâlâ, kendilerine karşı peygamberine yardım etmek, onun dinini bütün dinlere üstün kılmak suretiyle kâfirlerin Peygamber’e (s.a.) karşı kurdukları tuzakları ve insanları Allah yolundan çevirme çabalarını boşa çıkarmıştır.
2. Âyetin Tefsiri
[399] “İman edenler”den maksat Mukātil’e (v. 150/767) göre Kureyş’ten bir kısım kimselerdir. Bunların; (i) Ensar’dan olduğu veya Ehl-i Kitap’ın inananları olduğu; (ii) bunların hepsini kapsayacak şekilde genel olduğu da söylenmiştir. “Muhammed’e indirilene iman edenler” ifadesi, iman edilmesi gerekenler arasında Peygamber’e (s.a.) indirilene inanmanın önemini özellik-le vurgulamak içindir. Bundan da maksat, Peygamber’e (s.a.) indirilen şeyin şanını yüceltmek ve onu insanlara bu şekilde öğretmektir; çünkü ona inan-madan iman ne sahih olur ne de tamamlanır. Nitekim “Rablerinden gelen hakkın ta kendisi olarak” ara cümlesiyle bu mânayı iyice pekiştirmiştir. İfade-nin “Muhammed’in dini haktır, gerçektir” anlamında olduğu da söylenmiş-tir; çünkü o, önceki dinleri neshetmiş olup kendisi neshedilmeyecektir.
ل) [400] fiili) meçhul olarak َل ِّ ُ (peyderpey indirildi) ve unzile (indi-rildi) şeklinde, ma‘lûm olarak nezzele ([Allah] indirdi) ve şeddesiz, ma‘lûm olarak nezele (indi) şeklinde okunmuştur.
[401] “Onların kötülüklerini örter.” Günahlarından tevbe edip dön-dükleri için, imanları ve sâlih amelleri sebebiyle onlardan sâdır olan küfür ve mâsiyetleri Allah örter; onları din işlerinde başarılı kılmak, yardım ve desteğiyle dünyayı ellerine vermek suretiyle “durumlarını düzeltir.”
3. Âyetin Tefsiri
] 402[ ِכَ mübtedâ, cümlenin devamı onun haberidir; yani iki (bu) ذgruptan birincinin amellerinin boşa gitmesi ve ikinci grubun günahlarının örtülmesi, birinci grupta olanların bâtıla, ikinci grupta olanların ise hak-ka uymaları sebebiyle gerçekleşmiştir. َِכ -nin gizli bir mübtedânın habe’ذri olması da caizdir; yani “Durum, aynı sebeple, tıpkı anlatıldığı gibidir.” Câr-mecrûrun mahalli buna göre, (hâl olmak üzere) mansūb; birinci ihti-male göre ise (haber olmak üzere) merfû‘dur.
[403] Bâtıl kendisinden faydalanılamayan şeydir. Mücahid’den (v. 103/721) gelen açıklamaya göre; “Bâtıl, şeytandır.” Beyan âlimleri, bu tür açıklamalara tefsir derler.1
[404] “Allah insanlara kendi durumlarını işte böyle” bir anlatışla “anlatır.” ْ ُ َ َא ْ daki (durumlarını) zamir insanlara râcidir. Veya “İnsanlar bunlardan’ اibret alsınlar diye, Allah onların durumunu anlatır.” anlamında, zikredilen her iki gruba da râcidir. “Peki, temsilî anlatım (darb-ı mesel) âyetin neresin-dedir?” dersen şöyle derim:Darb-ı mesel, bâtıla uymanın kâfirlerin ameline, 1 Yani sözlüklerde bâtıl; “kendisinden faydalanılamayan”, “gerçek dışı” anlamına gelmekle birlikte, bu
âyet itibariyle şeytan olarak tefsir edilmiş olmaktadır. / ed.
hakka uymanın da müminlerin ameline mesel kılınmasındadır. Yahut sap-tırmanın kâfirlerin hüsranına, günahların örtülmesinin de müminlerin kurtuluşuna mesel kılınmasındadır.
4. Âyetin Tefsiri
] 405[ ُ ُ َ (karşılaştığınızda) kelimesi “savaş” anlamındaki likādan gel-mektedir.َِאب ِّ ا بَ ْ َ َ ifadesinin aslı ise fa’dribu’r-rikābedarben (Boyunlarını sağlamca vurun!) şeklindedir; fiil hazfedilmiş, masdar öne alınmış ve mef‘ûle izâfe edilerek fiilin yerine geçirilmiştir. Böylece, tekit anlamını da vermekle beraber, cümle kısaca ifade edilmiştir; çünkü sen masdarı zikreder, ondaki nasb ile fiili göstermiş olursun. “Boynun vurulması” öldürmekten ibarettir; zira birini öldürebilmek için, boyun dışındaki diğer organları değil, özellikle boynu vurman gerekir. Komutan birini öldürdüğü zaman Araplar bunu ifa-de etmek için; “Komutan falanın boynunu vurdu!”, “boynunu kesti”, “iki gözünün üzerinde bulunduğu uzvunu kesti” gibi cümleler kullanırlar; çünkü öldürme esnasında her ne kadar kişinin boynu dışında diğer azalarına da vu-rulsa da, insanlar genelde boyunları vurulmak suretiyle katledilmektedir. Bu sebeple, ibare öldürme anlamında kullanılmıştır. Nitekim bu hususla ilgili“(Başınıza gelenler) ellerinizin yaptıkları yüzündendir.” [Şûrâ 42/30] âyetinin tefsirinde açıklamalar yapmıştık. Kaldı ki “boynu vurma” ibaresinde öldürme lafzında bulunmayan bir katılık ve şiddet de vardır; çünkü boynu kesmek ve bedenin başını, en yüksek, en belirgin uzvunu uçurmak suretiyle ölümün en berbat şekilde gerçekleşmesi tasvir edilmektedir. Nitekim “Artık siz de vurun boyunlarının üstüne! Vurun onların bütün parmaklarına!” [Enfâl 8/12] âyetin-de, öldürmedeki bu şiddet ve katılık daha da artırılmıştır.
[406] ْ ُ ُ ُ ْ َ ْ -ifadesi “katı nesne” anlamındaki eş-şey’u’s-sehīnden gel اmekte olup “onları öldürmeyi çoğaltıp, bariz biçimde katli artırdığınızda” veya “onları öldürerek ve yaralayarak, ayağa kalkamayacak derecede sıkış-tırdığınızda” anlamındadır.
] 407[ َאقَ َ وا ا ّ ُ (ipi sıkı bağlayın) ifadesi “onları esir alın” demektir. Vesâk ve visâk kendisiyle bir şey bağlanan nesnenin ismidir. א َ veًاء ِ kelimeleri te-munnûne mennen ve tufdûne fidâen şeklinde gizli iki fiille mansūb olup; “Onları ya lutfedip karşılıksız serbest bırakırsınız veya fidye alarak serbest bırakırsınız” demektir. Bu ifade kâfirleri esir aldıktan sonra onları ya bedelsiz ya da fidye karşılığı serbest bırakma hususunda Müslümanlara tercih hakkı vermektedir.
[408] Şayet“Müşrik esirlerin hükmü nedir?” dersen şöyle derim:Ebû Hanîfe (v. 150/767) ve arkadaşlarına göre iki şeyden biri yapılır: Başka-nın kararına göre ya öldürülürler veya köleleştirilirler. “Bedelsiz veya fidye karşılığı serbest bırakma” ile ilgili olarak da “Bu hüküm Bedir günü indi; daha sonra neshedildi.” diyorlar. Mücahid (v. 103/721) de “Bugün artık ne bedelsiz ne de fidye karşılığı serbest bırakma vardır. Esir alınan müşrik ya Müslüman olur veya boynu vurulur.” demiştir. Menn ile esirleri öldürmeyip köleleştirme anlamı da murat edilmiş olabilir. Veya ehl-i zimmet olarak cizye-yi kabul etmeleri sebebiyle serbest bırakılmaları da kastedilmiş olabilir. Fidâ ile Müslüman esirlerle müşrik esirlerin takas edilmesi kastedilmiş de olabilir; Tahâvî (v. 321/933) bunu Ebû Hanîfe’nin bir görüşü olarak rivayet etmek-tedir. Meşhur görüşüne göre Ebû Hanîfe, Müslümanlarla tekrar savaşmaya dönecekleri endişesiyle, esirlerin ne mal ne de başka bir şey karşılığı serbest bırakılmasını uygun görmüştür. Şâfi‘î (v. 204/820) ise şöyle demiştir: “So-rumlu makam, Müslümanların maslahatına uygun düşecek şekilde şu dört ihtimalden birini seçer: Öldürmek, köleleştirmek, Müslüman esirlerle takas yapmak ve karşılıksız serbest bırakmak.” O bu görüşüne; Peygamber’in (s.a.) Ebû Urve el-Hacebî ve Sümâme b. Üsâl el-Hanefî’yi (v. 12/633) karşılıksız serbest bırakmasını ve iki Müslüman esirin hürriyeti karşılığında bir müşrik esiri serbest bırakmasını [Buhārî, “Cihâd”, 70; Müslim, “Cihâd”, 59] delil getirmiştir. Ancak Ashâb-ı Rey’e göre bütün bu deliller mensuhtur.
] 409[ اءً kelimesi Fâ’nın fethasıyla ve kasr ile feden şeklinde de okun-muştur. “Savaş ağırlıkları”, savaşın ancak kendisiyle gerçekleşebileceği silah, heybe gibi alet ve ağırlıklardır. el- A‘şâ (v. 7/629) şöyle demiştir:
Savaş için gereken ağırlıkları hazırladım; uzun mızrakları ve erkek atları
Savaş aletleri ve silahlar “ağırlık” olarak isimlendirilmiştir; çünkü savaşta bu alet ve silahların taşınması zaruri olduğundan, sanki savaş bu aletleri sırtına alıp taşımakta, taşırken iyice ağırlaşmakta, savaş sona erince de sanki onları sırtından yere bırakmaktadır. “Savaş ağırlıkları” ifadesinin “savaşın günahları” anlamında olduğu da söylenmiştir; yani “Savaşın diğer tarafı olan müşrikler, Müslüman olup şirklerini ve masiyetlerini terk edinceye kadar…”
[410] Şayet“ َ (…ene kadar) ifadesi nereye bağlıdır?” dersen şöyle derim:Ya “boyun vurma ve esir alma”ya veya “bedelsiz veya fidye karşılığı serbest bırakma”ya bağlıdır. Şâfi‘î’ye (r.a.) göre her iki ihtimale de bağlıdır; yani müşriklerle savaş sona erinceye kadar Müslümanlar sonsuza kadar böyle yapmaya devam ederler. Bu da müşriklerin artık savaşacak güçlerinin kalma-dığı zamanda olacaktır. -Bunun Meryem oğlu Îsâ’nın ineceği zaman olacağı söylenmiştir.- Ebû Hanîfe Rahimehullah’a göre ise, “…ene kadar” ifadesi, “boyun vurma ve esir alma”ya bağlanırsa hattâ “Müşrikler, savaş -cinsi-1 ağır-lıklarını bırakıncaya kadar öldürülürler ve esir edilirler.” anlamında olur. Bu da müşriklerin savaşacak güçlerinin kalmadığı bir zamandır. “Bedelsiz veya fidye karşılığı serbest bırakma”ya bağlanırsa o zaman “ Bedir savaşı ağırlıkları-nı bırakıncaya kadar, ya karşılıksız veya fidye karşılığı serbest bırakılırlar.” an-lamında olur; ancak menn ve fidâ kelimeleri yukarıda söylediğimiz anlamda2 te’vil edildiğinde “ Bedir savaşı” kaydını getirmeye gerek kalmaz.
[411] “İşte böyle.” Yani işte durum böyledir (ref‘). Veya böyle yapınız (nasb). “Allah dileseydi, onlara karşı tek başına da galip gelirdi.” Yani ye-rin dibine geçirme, deprem, gökten taş yağdırma, suda boğma ve toplu ölüm gibi helâk sebeplerinden biriyle onları mutlaka cezalandırırdı; fakat müminleri kâfirlerle, kâfirleri de müminlerle imtihan etmek için size sava-şı emretti. Müminlerin kâfirlerle imtihanı; cihad etmeleri, sabretmeleri ve böylece büyük mükâfat elde etmeleridir. Kâfirlerin müminlerle imtihanı ise müstehak oldukları azabın bir kısmını Allah’ın müminler eliyle onların tepesine hemen indirmesidir.
] 412[ ا ُ ِ ُ fiili; şeddesiz olarak kutilû (öldürülenlerin), şeddeli olarak ve aynı anlamda kuttilû (teker teker öldürülenlerin), katelû (öldürenlerin)ve kātelû (savaşanların) şeklinde okunmuştur. ( ْ ُ َ א َ ْ ا
ِ ُ ْ َ َ [Allah onların yaptık-larını asla hedefinden saptırmaz.] ifadesi) meçhul sîgasıyla fe-len tudalle a‘mâlu-hum (onların amelleri asla hedeflerinden saptırılmaz) ve yine aynı anlamda fe-len yedılle a‘mâluhum (onların amelleri asla hedeflerinden sapmaz) şek-linde de okunmuştur.
[413] Katâde’den bu âyetin Uhud günü indiği nakledilmiştir.
5. Âyetin Tefsiri
6. Âyetin Tefsiri
1 Yani Bedir vb. özel bir savaş değil, herhangi bir savaş. / ed.2 Yani menn “köleleştirme ve cizye alma”, fidâ ise “Müslüman esirlerin müşrik esirlerle takas yapılması”
anlamında. / çev.
[414] Allah onlara cenneti tanıtmış ve her bir kişiye, cennetteki yerini ve derecesini kendisiyle bileceği şeyi beyan etmiştir. Mücâhid (v. 103/721) demiştir ki “Cennet ehli cennetteki yerlerini, sanki yaratıldıkları andan iti-baren oranın sâkinleriymiş gibi, hiç kimseye sormadan ve bir hata yapmadan kolaylıkla bulurlar.” Mukātil (v. 150/767) de demiştir ki “Dünyada kişinin amelini yazmakla görevlendirilen melek, âhirette de onun önünde yürür ve Allah’ın ona verdiği nimetleri tanıtır.” Veya א َ َ fiili “güzel koku” anlamın-daki ‘arftan gelmekte olup “Allah o cenneti müminler için güzel kokularla tezyin etmiştir.” anlamındadır. Nitekim şöyle bir söz vardır: ‘Azfun ke-nevhi’l-kamârî ve ‘arfun ke-fevhi’l-kamârî (Kumru kuğurdusu gibi bir ses; mis gibi1 bir koku…) Yahut Allah onlar için her bir cennetin sınırlarını belirlemiştir. Her bir müminin cennetinin sınırları belirlenmiş ve başkalarının cennetinden ay-rılmıştır. Nitekim bu mâna ‘arrafe’d-dâra ve errefehâ (Evin sınırlarını belirle-di.) sözünden alınmıştır. el-‘Uraf ve el-‘uraf, hudat yani sınırlar anlamındadır.
7. Âyetin Tefsiri
[415] Eğer “siz Allah”ın dinine ve Resulüne “yardım ederseniz, “O da” düşmanlarınıza karşı “size yardım eder;” size zafer verir savaş meydanların-da veya İslâm yolu üzere “ve ayaklarınızı yere sağlam bastırır.”
8. Âyetin Tefsiri
] 416[ وا ُ َ כَ َ ِ ifadesi mübtedâ olmak üzere merfû‘ (yani “Nankörce وَاinkâr edenler…”) ve ُ َ א ً ْ َ َ (Yıkılasıcalar!) ifadesini tefsir eden fiille mansūb olabilir; sanki et‘asellezîne keferû (Allah nankörce inkâr edenleri yıksın!) denil-miştir. Şayet“ ْ َ א َ ْ َ أ ifadesi nereye (.Ve çalışmalarını hedefinden saptırır) وأatfedilmiştir?” dersen şöyle derim:Ta‘sen kelimesini nasbeden fiile atfedil-miştir; çünkü mâna şöyledir: Allah ‘Yıkılasıcalar! Helâk olasıcalar!’ buyurdu veya onların helâkine hükmetti [ve çalışmalarını hedefinden saptırdı]. Ta‘sen le-hû ifadesi, le‘an le-hû tabirinin zıttıdır. Nitekim el- A‘şâ (v. 7/629) şöyle demiştir:
Ona, ‘Yaşasın!’ dememden daha lâyıktır ‘Yıkılsın!’ demem!Bu sözüyle, “Ayağının kayıp yıkılması, dimdik yaşamasından iyidir.” de-
mek istemektedir. İbn Abbas’a (v. 68/688) göre âyette; kâfirlerin dünyada öldürülmeleri ve âhirette ateşe atılmaları murad edilmiştir.
9. Âyetin Tefsiri
[417] Kur’ân’ı ve Allah’ın orada indirdiği mükellefiyet ve hükümleri be-ğenmemişlerdir; çünkü ihmale alışmışlar; şehvet ve zevklere dalmak üzere dizginleri salıvermişlerdir. Böyle olunca da Kur’ân ve ahkâmı onlara son derece ağır, büyük ve zor gelmiştir.
10. Âyetin Tefsiri
[418] Demmerahû “Onu helâk etti.”; demmera ‘aleyhi ise “Ona ait olan her şeyi helâk etti.” demektir. İfade; “Allah onların olan her şeyi; onlara ait bütün canları, malları, çocukları helâk etmiştir!” anlamındadır. “Bu inkârcı nankörler için de bunun benzerleri vardır!”א ُ א ْ daki zamir ya zikredilen‘ اakıbete veya tedmîrin delâletiyle helâke yahut “Bu, Allah’ın önceden gelip geçenler arasında cari uygulamasıdır.” [Ahzâb 33/62] âyetinin delâletiyle ‘Al-lah’ın değişmez kanunları’na râcidir.
11. Âyetin Tefsiri
[419] “İman edenlerin mevlâsı” demek, onların velî ve yardımcısı demek-tir. Nitekim İbn Mes‘ûd’un kıraati veliyyullezîne âmenû şeklindedir. Rivayete göre; Peygamber (s.a.) Uhud günü dağın bir geçidinde [sığınmış] idi. Müslü-manların arasında çok sayıda yaralı vardı. Bu âyet onlar hakkında inmiştir. Müşrikler; “Yüce Hubel!” diye bağırdılar. Buna karşılık Müslümanlar; Allāhu a‘lâ ve ecell (Allah daha yüce; daha büyük!) dediler. Bu kez müşrikler; “Güne karşı gün vardır;1 savaşta galibiyet el değiştirir. Bizim Uzzâ’mız var ama sizin Uzzâ’nız yok!” dediler. Bunun üzerine Peygamber (Müslümanlara, siz de on-lara) deyin ki “Allah bizim mevlâmızdır; ama size sahip çıkacak bir mevlâ yok! Ölüler çeşit çeşittir. Bizim ölülerimiz diridirler ve rızıklandırılıyorlar; sizin ölüleriniz ise ateşte azap görüyorlar.” buyurdu. [ Ahmed b. Hanbel, IV, 293]
[420] Şayet“Ve gerçek ‘mevlâ’ları Allah’a döndürülürler.’ [ Yûnus 10/30] âyeti bu âyetle çelişiyor.” dersen şöyle derim:Bu iki âyet arasında çelişki yok-tur; çünkü Allah, rableri ve işlerinin mâliki olmak anlamında bütün kulları-nın mevlâsı ise deyardımcı anlamında sadece müminlerin mevlâsıdır.
12. Âyetin Tefsiri
[421] Kâfirler, dünya nimetlerinden birkaç gün faydalanırlar; sonları-nı düşünmeden yerler içerler, öylesine yaşayıp giderler. Tıpkı hayvanların, neticede boğazlanacaklarından habersiz bir şekilde merada otladıkları gibi. Mesvâ, makam ve menzil anlamındadır.
13. Âyetin Tefsiri
] 422[ ْ ِّ -kelimesi kâ‘in vezninde kâin şeklinde de okunmuş (nice) כَאtur. Karye (şehir) kelimesiyle orada bulunan insanlar murat edilmektedir. Bu sebeple, devamında çoğul olarak “Biz onları helâk ettik.” buyurmuştur. Sanki şöyle demektedir: Seni yurdundan sürüp çıkaran kavminden daha güçlü nice kavimleri helâk ettik. “Seni çıkardılar” ifadesinin anlamı, “Senin oradan çıkmana sebep oldular” demektir.
[423] Şayet“Nasıl oldu da, geniş zaman kipiyle א (Artık onlara yardım edecek kimse yok) dedi? Oysa âyette bahsedilen olay geçmişte ol-muş bitmiş.” dersen şöyle derim:Bu ifade, hikâye edilen bir olayla ilgilidir. Âdeta “Onları hiç kimseden yardım göremedikleri bir hâlde helâk ettik.” buyrulmuştur.
14. Âyetin Tefsiri
[424] Kendilerine cazip gösterilen kişiler Mekkelilerdir; Allah’a şirk koşmayı ve Allah ve Resulü’ne düşmanlık yapmayı onlara Şeytan cazip gös-termiştir. “Rabbinden gelen apaçık bir kanıt üzere” -yani Allah katından gelen bir kanıt ve delil üzere ki, o da Kur’ân vd. mu‘cizelerdir- “bulunan” da Peygamber’dir (s.a.).
[425] İfade, e-men kâne ‘alâ beyyinetin şeklinde de okunmuştur. ْ َ edatı-nın lafzını dikkate alarak ِ ِ َ َ ءُ ُ (kötü ameli); anlamını dikkate alarak daا ُ َ .buyurmuştur (uydular) ا
15. Âyetin Tefsiri
[426] Şayet“[Mot-a-mot]müttakilere vaat edilen cennetin temsilinin ateş-te ebedi kalacak kimse gibi olmasının anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Bu, kabul suretinde ama red ve yadırgama anlamında bir sözdür; çünkü yadırgama harfiyle başlanan bir sözün hükmü altındadır; onun kapsamına girmekte ve onun hükmüne katılmaktadır. Bu söz de “Rabbinden gelen apaçık bir kanıt üzere bulunan kişi, ‘arzu ve ihtiraslarına uyarak işlediği kötülüklerin kendisine cazip gösterildiği kimse’ gibi olur mu hiç?!” [Muham-med 47/14] âyetidir. Âdeta şöyle buyrulmaktadır: “Cennetin misali, ateşte ebedi kalacak kişinin cezasının misali gibi olur mu hiç!?”
[427] Şayet“Bu [15.] âyetin başındaki yadırgama harfi niçin kaldırıldı; onun buradan alınmasının faydası nedir?” dersen şöyle derim:Yadırgama harfi atılmakla; Allah’tan gelen açık delile (Kur’ân’a) sımsıkı tutunan ile arzu ve ihtiraslarına uyanı eşit gören kimsenin yaptığı yanlışlık ziyadesiyle tasvir edilmiştir; çünkü böyle davranan kişi, içinden şöyle şöyle ırmakların aktığı cennet ile ahalisine kaynar su içirilen ateşi eşit seviyede gören biri gibi olmaktadır! Bunun benzeri, şairin şu beytinde yer almaktadır:
“O değerli insanlar helâk olsunlar da, bana da, süt vermeyenbirkaç tırık deve miras kalsın!” diye sevinirim tabiî ben!..
Beyitte, yadırgama harfinden arındırılmış olmakla birlikte, değerli insanla-rın helâk olup onlardan kalan birkaç cılız deveye vâris olmakla sevinmesi-nin söz konusu olmadığı söylenmektedir; çünkü bu beyit [üstündeki];
Kardeşin ölsün de sen de onun develerinin sahibi olasın ister misin; buna sevinir misin!?
ifadesinin hükmü altında bulunmaktadır. Dolayısıyla, söz konusu beyitte yadırgama harfinin atılmasıyla, kişinin itham edildiği kötülüğün etkili bir şekilde tasviri murat edilmiştir. İtham edilen kişi; “Benim gibi biri, değerli insanların yok olup onlardan kalacak, alıcısı yok denecek kadar az birkaç deveye sahip olmayı ‘ister’ tabiî!..” [Yani asla istemez!] demektedir; ama bu, altında her tür yadırgamanın bulunduğu bir ‘kabul’dür.
] 428[ ا ifadesi; “cennetin dikkat çekici ve hayranlık verici sı-fatı” demek olup mübtedâdır. Haberi ise ٌ ِ א َ َ ُ ْ َ -diye başlayan cüm כَledir. ٌאر َ ْ ا א َ ِ (Orada ırmaklar vardır.) diye başlayan cümle de sıla tekrar ediliyormuş gibi sılanın hükmüne dâhildir. Dikkat edersen, elletî fî-hâ enhârun (Öyle bir cennet ki orada ırmaklar var.) demen doğru olmakta-dır. Bunun; hiye fî-hâ enhârun (O [cennet], içinde ırmaklar bulunan bir yerdir.) şeklinde gizli bir mübtedânın haberi olması da caizdir. Sanki biri;
“O cennetin misali nasıldır?” diye sormuş da; “Orada ırmaklar vardır.” denmiştir. ٌאر َ ْ א ا َ ِ ifadesinin; “içinde ırmaklar bulunduğu hâlde” anlamında hâl konumunda olması da mümkündür. ا ifadesi Hazret-i Ali’nin (v. 40/660) kıraatinde emsâlu’l-cenneti şeklindedir; yani cennetin özellikleri cehennemin özellikleri gibi değildir.
] 429[ kelimesi esinin şeklinde de okunmuştur. Suyun tadı ve kokusu اbozulduğu zaman esine’l-mâu ve ecine denir. Mu‘âviye’nin oğlu Yezîd’e (v. 683) ait şöyle bir beyit nakledilir:
Tadı ve rengi bozulmamış öyle bir tükrükle suladı ki beni kadınkırıntılar hâlinde ince şaraba katılmış misk gibiydi [tükrüğü]!
[430] Tadı değişmeyen, zamanın geçmesiyle bozulup ekşimeyen, hoşa gitmeyen bir hâl almayan sütten [ırmaklar]. Dünya sütleri ise bir müddet sonra bozulur; tadı değişip ekşir.
] 431[ ة leziz anlamındaki lezz kelimesinin müennesidir. Veya masdar olarak sıfattır. Bu kelime üç harekeyle; yani ٍ kelimesinin sıfatı olarak cer ile, ٌאر -kelimesinin sıfatı olarak ref‘ ile, “içenlere lezzetli olması için” anlamın اda illet olarak da nasb ile okunmuştur. Mâna şöyledir: Cennet şarabı; içene sadece ve sadece lezzet verir; onda akıl gitmesi, sarhoşluk, baş ağrısı ve şarabın afetlerinden herhangi bir afet bulunmaz. yani saf ve tertemiz. Cennet balı, bal arısının karnından çıkmıyor ki ona mum veya başka bir şey karışsın.
[432] “Kaynar su…” Denilmiştir ki; cehennemliklere kaynar su içirile-cektir. Bu suya yaklaştıklarında yüzlerini dağlayacak ve kafa derileri soyula-cak; içtiklerinde ise bağırsakları parçalanacaktır!
16. Âyetin Tefsiri
[433] Bunlar münafıklardır. Peygamber’in (s.a.) sohbetine geliyorlar; ona önem vermediklerinden, anlamaya çalışmıyor, zihinlerini ona vermi-yorlardı. Huzurundan çıktıkları zaman da, ilim sahibi sahâbîlere alayvâri bir edayla; “Demin ne söyledi o?” diyorlardı.
[434] Denilmiştir ki: Peygamber hutbe irat ediyormuş; münafıklara ça-tınca oradan çıkıp âlim sahâbîlere böyle söylemişler. Rivayete göre; bunu İbn Mes‘ûd’a söylemişlerdi. İbn Abbas’ın “Ben de o ilim sahiplerindenim. ‘Kendisi-ne sorulanlar’ arasında benim ismim de geçmektedir.” dediği nakledilir.
] 435[ א ً kelimesi enifen şeklinde de okunmuştur; zarf olmak (demin) آüzere mansūbdur. Zeccâc (v. 311/923) şöyle demiştir: א ً -bir şeye başla“ آmak” anlamında kullanılan iste’neftu’ş-şey’e sözünden alınmıştır. “Bize yakın ilk vakitte ne söyledi acaba bu?” anlamında.
17. Âyetin Tefsiri
[436] Kendilerini muvaffak kılmak suretiyle Allah, onların “hidayetini artırmakta; onlara takvâlarını vermekte”; yani onlara takvâda yardım et-mekte veya takvâlarının karşılığını kendilerine vermektedir. Süddî’nin “Al-lah onlara sakınacakları şeyleri açıklamaktadır.” dediği nakledilmiştir. א آ(onlara vermektedir) ifadesi, a‘tāhum şeklinde de okunmuştur. زاد ifade-sinde, fâ‘il zamirinin (yani artıranın) “Peygamber’in sözü” veya “münafık-ların alayı”na râci olduğu da söylenmiştir.
18. Âyetin Tefsiri
] 437[ ْ ُ َِ َא א ,ifadesi (gelmesi) انْ -dan bedel-i iştimâldir. Tıpkı “onla’ا
rı ezip geçmeniz” ifadesinin, “mümin erkekler ve mümin kadınlar” [Fetih 48/25] ifadesinden bedel-i iştimâl olması gibi. ْ ُ َ
ِ َא א ,ifadesi (gelmesi) انْ اüzerinde vakıf yapılıp, cümleye şart ile başlanarak in te’tihim (şayet gelirse) şeklinde de okunmuştur. Nitekim Mekkelilerin mushaflarında böyledir. Şayet“Bu kıraate göre şartın cevabı nedir?” dersen şöyle derim:Şartın cevabı ّ א (neye yarayacak ki?!) ifadesi olup anlamı şöyledir: Şayet onlara kıyamet gelirse, o vakit geldiğinde öğüt almaları ne işlerine yarayacak ki!? Yani o an öğüt almak onlara bir fayda sağlamayacaktır. Nitekim bir başka âyette; “İşte o gün, insanoğlu düşünüp ders alır; ama ne fayda sağlar ki bu ders ona?!” [Fecr 69/23] buyrulmaktadır.
[438] Şayet“Her iki kıraate göre de‘Oysa onun şartları tahakkuk et-miş bulunuyor.’ ifadesi nereye bağlanacak?” dersen şöyle derim:“İlletin ma‘lûle bağlanması kabilinden, kıyametin gelmesine bağlanacaktır. Tıpkı in ekramenî zeydun fe-ene hakīkun bi’l-ikrâmi ukrimuhû ( Zeyd bana ikram ederse, ben ona ikram etmeye daha lâyığım; ben de ona ikram ederim.) demen gibi.
[439] Eşrât, alâmetler demektir. Ebü’l-Esved [ed-Düelî (v. 69/688)] şöyle demiştir:
Eğer sen aramızdaki sevgiyi kesip atmaya azmettinse[bunu gizlemene gerek yok;] alâmetleri ortaya çıkmaya başladı zaten!
Denilmiştir ki Hazret-i Muhammed’in, peygamberlerin sonuncusu ola-rak gönderilmesi -Allah ona da, bunlara da salâtuselâm eylesin-, Ay’ın yarıl-ması ve büyük bir duman çıkması bu alâmetlerdendir. Kelbî (v. 204/819) de demiştir ki malın ve ticaretin artması, yalancı şahitlik, sıla-ı rahmi kesmek, ikramı azaltmak ve kınamayı çoğaltmak da kıyamet alâmetlerindendir.
] 440[ ً َ ْ َ (ansızın) kelimesi cerabbeten (yabani eşek sürüsü) sîgasında be-ğatteten şeklinde de okunmuştur ki kaynaklarda misli bulunmayan garip bir kıraat olup Ebû Amr’dan (v. 154/771) rivayet edilmiştir. Ben bu kıraatin, râvinin Ebû Amr’la ilgili bir hatası olduğundan endişe ediyorum.Doğrusu; daha önce geçtiği üzere, Hasan-ı Basrî’nin (v. 110/728) kıraatinde olduğu gibi Gayın’ın fethasıyla, şeddesiz beğateten şeklinde okunmasıdır.
19. Âyetin Tefsiri
[441] Müminlerin ve kâfirlerin durumlarını anlatınca şöyle buyurdu: Bunların saadette, şunların ise şekāvette olduğunu öğrendiğine göre, ar-tık alçakgönüllülük gösterip nefsini kırarak, hem kendi günahının hem de dinine girenlerin günahlarının bağışlanması için dua ederek, Allah’ın vahdâniyeti hususunda sahip olduğun ilimde sabit kal. “Allah” sizin bü-tün hâllerinizi, tasarruflarınızı, maîşetinizi temin etmek ve ticaret yapmak üzere bütün “dolaşmalarınızı bilir.” Yahut evlerinizde oturduğunuz yerleri, hayat esnasında “dolaşmalarınızı” ve kabirde “kalacağınız yerleri bilir.” Veya işlerinizi yapmak üzere “dolaşmalarınızı” ve cennet veya cehennemde “ka-lacağınız yeri” bilir. Böyle bir varlık da, korkulup sakınılmaya, kendisinden bağışlanma ve merhamet dilenmeye lâyıktır yani!..
[442] Süfyan b. Uyeyne’ye (v. 178/794) ilmin faziletinden sorulunca şöyle demiştir: “Allah Teâlâ’nın şu sözlerine nasıl başla[yıp devam et]tiğini işitmedi-niz mi? ‘Sen, Allah’tan başka ilah olmadığını bil ve hem kendinin hem de ka-dın-erkek (bütün) müminlerin bağışlanması için dua et’ buyurmuş; önce ilmi, sonra ameli emretmiştir. Yine, ‘Biliniz ki; dünya hayatı bir oyun ve eğlencedir (…) Rabbinizin mağfiretine koşunuz.’ [Hadîd 57/20-21] buyurmuştur. Yine, ‘Biliniz ki; mallarınız ve çocuklarınız fitnedir.’ [Enfal 8/28] dedikten sonra;1 1 Müfessir Enfal 8/28’deki ifade ile Teğâbun 64/14’teki ifadeyi aynı mânada oldukları için birleştirmiştir.
Teğâbun’deki âyette; “Ey iman edenler! Eşleriniz ve çocuklarınız arasında, şüphesiz size düşman olanlar var; onlara karşı dikkatli olun... ” buyrulmaktadır; yani “Biliniz ki” ifadesi yoktur; ancak إن ile bunun gerçekten böyle olduğu bildirilmekte ve bu hüküm bir âyet aşağıda bir daha pekiştirilmektedir. / ed.
‘Onlara karşı dikkatli olun!’ [Tegābün 64/14] buyurmuştur. Yine, ‘Biliniz ki elde ettiğiniz ganimetin beşte biri Allah’adır…’ [Enfâl 8/41] dedikten sonra bununla amel etmeyi emretmiştir.”
20. Âyetin Tefsiri
[443] Bazıları savaşmayı şiddetle arzu ettiklerini iddia ediyorlardı; bunu dilleriyle temenni ediyor ve müşriklerle savaşmamızı emreden “bir sûre indi-rilse ya!” diyorlardı. Fakat böyle bir sûre indirilip kendilerine o temenni ettik-leri ve ‘şiddetle arzuladıkları’ savaş emredilince geri durdular, bu iş onlara çok ağır geldi ve elleri (pişmanlık ve hasretle dövüp durdukları bağırlarından) iki yana düştü! Tıpkı şu âyetteki gibi: “… Üzerlerine savaş farz kılınınca, bir de ne görelim, içlerinden bir grup, tıpkı Allah’tan korkar gibi hatta daha şiddetli bir korku ile insanlardan korkmaya başlamamış mı?!” [Nisâ 4/77]
] 444[ ٌ َ כَ ْ ُ yani müteşâbih olmayan, savaşın farziyetini beyandan başka bir veche ihtimali olmayan, açık, net. Katâde (v. 117/735) demiştir ki “İçin-de savaş konusu geçen bütün sûreler muhkemdir. Kur’ân’dan münafıklara en ağır gelen sûreler de bunlardır.” Denilmiştir ki bu sûreye, neshedilmesi sözkonusu olmadığından muhkem denmiştir; çünkü savaşı emreden âyetler hoşgörülü olmayı ve savaştan geri durmayı emreden âyetleri neshetmiştir. Fakat bu kıtâl âyetleri kıyamet gününe kadar neshedilmeyecektir. Denil-miştir ki ٌ َ כَ ْ ُ , muhdesetun anlamındadır; çünkü bu âyetler yeni ve taze bir şekilde indiğinde onlara nesh bulaşamaz; daha sonra ya neshedilirler veya neshedilmeden o şekilde kalırlar. Nitekim İbn Mes‘ûd’un kıraati sûratun muhdesetun şeklindedir. Âyet fe-izâ nezelet sûratun ve zekere fî-he’l-kıtâle (Bir sûre inip de Allah orada savaşı emredince…) şeklinde de okunmuştur.
[445] “Kalplerinde maraz olanlar” uçurum kenarında olup da ayakları sabit kalamayanlardır. “Ölüm döşeğindeki birinin baktığı gibi...” Yani tıpkı ölüm esnasında kendisine baygınlık gelmiş kimse gibi, korku, sabırsızlık, telaş ve öfkeden gözleri belermiştir.
] 446[ ُ َ َ אوْ َ ifadesi “Yazıklar olsun bunlara!” anlamında bir tehdittir. Evlâ kelimesi yakınlık anlamındaki velyden ef‘alu kalıbında bir kelimedir. Bu ifade; “Hoşlanmadıkları şeyler peşlerini bırakmasın!” anlamında bir bedduadır.
21. Âyetin Tefsiri
] 447[ وفٌ ُ ْ َ لٌ ْ َ ٌ وَ َ א cümlesi, öncesinden bağımsız müstakil bir sözdür; yani itaat etmeleri ve uygun söz söylemeleri onlar için daha hayırlıdır. De-nilmiştir ki bu onların “Bize düşen, itaat etmek ve uygun söz söylemek-tir.” anlamındaki sözlerinin aktarılmasıdır. Nitekim Übeyy b. Ka‘b’ın (v. 33/654) yekūlûne tā‘atün ve kavlun ma‘rûfun (Bize düşen, itaat etmek ve uy-gun söz söylemektir, diyorlardı.) kıraati bu mânaya şahitlik etmektedir.
] 448[ ُ ْ ْ مَ ا َ َ َאذا “iş ciddiye bindiğinde” demektir. Aslında azim ve cid-diyet ‘iş’in değil iş sahibinin özelliğidir. Burada mecâz olarak ‘iş’e isnat edil-miştir. ِر ُ ْ ا مِ ْ َ ْ ِ َ ِכَ ذ ”.Bunlar, azim ve kararlılık gerektiren işlerdir“) ان [Şûrâ 42/43]) âyetinde de bu şekilde bir mecaz vardır.
[449] İddia ettikleri o ‘savaşmaya karşı duydukları şiddetli arzu’ ko-nusunda “Allah’a verdikleri sözde dursalardı…” Veya imanlarında samimi olup kalplerinde taşıdıkları, dillerinin konuştuğuna uygun düşseydi...
22. Âyetin Tefsiri
[450] ‘Aseyte ve ‘aseytum kelimeleri Hicâzlıların kullanımıdır. Temîmo-ğulları ise kelimeye zamir eklemeden ‘asâ en tef‘ale ve ‘asâ en tef‘alû derler. Nâfi‘ (v. 169/785) Sîn’in kesresiyle ‘asîtum okumuştur ki, gariptir.
[451] Âyette söz, iltifat yoluyla gaib sîgasından muhatap sîgasına nakle-dilmiştir ki ifade daha vurgulu olsun.
[452] Şayet “ِرْض ْ ِ ا وا ُ ِ ْ ُ ... ان ْ ُ ْ َ َ ْ َ َ (Yüz çevirdiğiniz takdirde, böl-gede bozuculuk yapmış olacağınızı…) sözünün anlamı nedir?” dersen şöy-le derim:Bu; “Sizden bozuculuk beklenir mi!?” anlamındadır. “Allah Teâlâ olmuş ve olacak her şeyi bildiğine göre O’nun kelâmında böyle bir ifade nasıl bulunabilir ki?”1 dersen şöyle derim:Bunun anlamı şudur: Tanın-dığınız ve bilindiğiniz kadarıyla siz şuna lâyıksınız: Sizi deneyen, imanda-ki maraz ve gevşekliğinizi bilen herkes size; ‘Be hey güruh! Ne dersiniz? 1 Allâmu’l-guyûb, böyle “ihtimalli” ve anlamaya çalışan biri gibi konuşabilir mi? Müfessir buna iki ih-
timalli bir cevap vermiştir; ancak Allah’ın şanına yakışmayan ‘belki’ ve ‘umulur ki’ gibi fiiller genelde muhatabın fiili olarak tefsir edildiğinden, “belki bozuculuk yapmış ve yakınlarınızla bağlarınızı param-parça etmiş olacaksınız” anlamındaki âyetin mealinin “Yüz çevirdiğiniz takdirde, bölgede bozuculuk yapmış ve yakınlarınızla bağlarınızı paramparça etmiş olacağınızıdüşünmüyormusunuz?!” şeklinde olması daha uygun gözükmektedir. Va’llāhu a‘lem. / ed.
Şayet siz insanların idaresini üstlenir, onlara yönetici olursanız -ki bu yönde sizden bazı alâmetler ve işaretler ortaya çıkmış durumda- mala mülke karşı aşırı hırsınız ve dünyalık için yanıp tutuşmanız yüzünden, yeryüzünde bo-zuculuk yapmanız ve yakınlarınızla bağınızı paramparça etmeniz beklenir mi sizden hâ!?’ diyebilir. Mânanın şöyle olduğu da söylenmiştir: Siz Pey-gamber’in (s.a.) dininden ve sünnetinden döner; Cahiliye dönemindeki gibi baskın yapmak, yağmalamak ve -akrabalarla savaşıp kız çocuklarını diri diri gömerek- sıla-ı rahmi kesmek suretiyle bölgede tekrar bozuculuk yapmaya başlar mısınız hâ?! ْ ُ ْ َ َ kelimesi velleytum şeklinde de okunmuştur. Haz-ret-i Ali’nin kıraati tuvillîtum şeklindedir; yani zalim mi zalim yöneticiler sizi göreve getirir, siz de onlarla beraber çıkıp onların sancağı altında yürür ve onların bozuculuğu ile bozuculuk yapar mısınız!?
] 453[ ا ِّ َ ُ .kelimesi tekattu‘dan ve tekatta‘û şeklinde de okunmuştur و
23. Âyetin Tefsiri
ettiği kimselerdir.[454] “Bunlar” derken, zikredilen kimselere işaret edilmektedir. Yaptıkla-
rı bozuculuk ve kestikleri sıla-ı rahim sebebiyle Allah onları lânetlemiş; onları lutfundan mahrum etmiş ve onları yardımsız kendi başlarına terk etmiştir; çünkü ilâhî öğütleri dinlemeye karşı sağır ve hidayet yolunu görmeye karşı kör davranmışlardır. [20. âyette sözü edilen] “iman edenler”, doğru yolda giden, temiz müminler de olabilir. Bunlar, inişi biraz gecikince iştiyakla vahyin gel-mesini bekliyorlardı. [O zaman, ifadenin devamındaki kınama şöyle bağlanmalıdır:] Ancak savaşı emreden bir sûre inince, bunların arasında bulunan münafıkla-rın o sûreden dolayı son derece daraldıklarını ve sıkıldıklarını görürsün.
24. Âyetin Tefsiri
[455] “Bunlar hiç Kur’ân üzerinde düşünmezler mi?” Derin bir bakışla Kur’ân’ı, ondaki öğütleri, uyarıları ve asilere yöneltilen tehditleri düşün-mezler mi ki, günah işlemeye cüret edemesinler. Sonra “Yoksa, kilit üstüne kilit mi var kalpler(i) üzerinde?!” buyurmuştur. ام Hemze-i takrir ile bel e anlamında olup kalplerinin, hiçbir öğüdün giremeyeceği, hiçbir nasihatin işlemeyeceği kadar kilitli olduğunu tescillemektedir.1
[456] Katâde (v. 117/735) şöyle demiştir: “Kur’ân üzerinde gerektiği gibi düşünselerdi, vallahi, orada kendilerini Allah’a masiyetten uzaklaştıra-cak nice öğütler bulurlardı. Fakat onlar müteşâbihlerin peşine düştüler ve helâk oldular.” 1 Evet, kilit üstüne kilit var kalplerinin üzerinde!. Hiçbir şey giremiyor içlerine. / ed.
[457] Şayet“Niçin ب ُ ُ (kalpler) nekire yapılıp אل ona izâfe (kilitler) أedilmiş?” dersen şöyle derim:Kulûb (kalpler) kelimesinin nekire olması iki şekilde açıklanabilir: Birincisi, ‘durumu müphem olan katı kalpler üzerinde’ anlamının kast edilmesidir. İkincisi, ‘bazı kalpler -yani münafıkların kalple-ri- üzerinde’ anlamının kast edilmesidir. Kilitlerin kalplere izâfe edilmesine gelince, bununla o tür kalplere özgü kilitler murat edilmiştir ki o da kalpleri bir daha açılmayacak şekilde kapatan küfür kilitleridir. א א -keli (kilitleri)أmesi masdar olmak üzere ikfâluhâ (kilitlenmeleri) şeklinde de okunmuştur.
25. Âyetin Tefsiri
] 458[ ْ ُ َ لَ َ אنُ ْ cümlesi (Şeytan kolaylaştırmıştır [o vahim günahları]) اmübtedâ ve haberden oluşmakta olup cümle hâlinde İnne’nin haberidir. Tıpkı inne Zeyden ‘Amrun merre bi-hî ( Zeyd, Amr’ın uğradığı kişidir.) sö-zünde olduğu gibi. َل َ gevşeklik ve rahatlık anlamındaki sevelden gelmekte olup ل َ ifadesi, “onlara büyük günahları işlemeyi kolaylaştırdı” demek-tir. Sarf ve iştikak ilmi alanında hiçbir bilgiye sahip olmayanlar ise, sevvele-nin su’l kökünden geldiğini söylemişlerdir!
] 459[ yani onları boş emellere ve kuruntulara daldırdı. İfade ve umlî ا le-hum diye de okunmuştur ki “Şeytan onları azdırıyor; ben de onlara mühlet veriyorum.” anlamındadır. Tıpkı ْ ُ َ
ِ ْ ُ א Onlara mühlet veriyoruz.” [Âl-i“) اİmran 3/178]) âyetindeki gibi. Meçhul olarak “Onlara mühlet verildi de azgınlık-lara dalıp gittiler” anlamında ve umliye le-hum şeklinde de okunmuştur. ( ل َ ifadesi) “Şeytanın hilesi onlara cazip gösterilmiştir” anlamında, meçhul olarak ve muzāfın hazfedildiği düşünülerek suvvile le-hum şeklinde de okunmuştur.
26. Âyetin Tefsiri
[460] Şayet“Burada kim kimdir?” dersen şöyle derim:Bunlar; Tev-rat’ta sıfatları anlatıldığından, kendileri açısından gerçek ayan beyan ortada olduğu hâlde, Hazret-i Muhammed’i inkâr eden Yahudilerdir. -Münafıklar olduğu da söylenmiştir.- “Söyleyenler” Yahudiler, “Allah’ın indirmekte ol-duğu âyetleri beğenmeyenler” ise münafıklardır. Bunun tam aksi de söylen-miştir. Bu, münafıkların Kurayza ve Nadīr’e dedikleri “ Medine’den sürgün edilirseniz biz de sizinle beraber çıkarız!” [Haşr 59/11] sözleridir.
[461] Denilmiştir ki “bazı hususlar” Peygamber’i (s.a.) veya lâ ilâhe illâl-lāh (Allah’tan başka ilâh yok!) sözünü yalanlamak veya Peygamber’in bera-berinde savaşmayı terk etmektir. Yine, denilmiştir ki bu söz, iki gruptan bi-rinin müşriklere verdiği “Muhammed’e düşmanlık ve onunla beraber savaşa çıkmama hususlarında size itaat edeceğiz!” sözüdür. ا ifadesi “bize emredeceğiniz hususlarda” veya “sizin için çok önemli hususlarda” demektir.
[462] “Oysa Allah bilmektedir sırlarını!”1 Kelime masdar olarak isrâra-hum (gizlemelerini) şeklinde de okunmuştur. Onlar yukarıda bahsedilen sözü aralarında gizli gizli konuşmuşlardı; fakat Allah onu ifşâ etti. O hâlde, onu nasıl uygulayacaklar!? Buna ne çare bulacaklar bakalım!?
28. Âyetin Tefsiri
[463] ( ْ َ َ ifadesi) teveffâhum şeklinde de okunmuştur ki bunun mazi olması da, iki Tâ’dan birinin hazfiyle muzari olması da mümkündür. Tıpkı ُ ِכَ َ ْ ا ُ ُ א َ َ َ ِ ا (Meleklerin, canlarını aldığı kimseler…” [Nisâ 4/97]“) ان âyetindeki gibi. İbn Abbas (v. 68/688) demiştir ki “Allah’a isyan hâlinde vefat eden herkesin yüzüne ve arkasına melekler tarafından vurulur!”
[464] “Bu” kelimesi, anlatılan ölüme işarettir. “Allah’ı öfkelendiren”, Hazret-i Muhammed’in ( Tevrat’taki) sıfatlarını gizlemeleri; “Allah’ı razı eden” ise, Peygamber’e (s.a.) iman etmektir.
29. Âyetin Tefsiri
] 465[ א -kinleri” demektir. “Allah’ın bu kini çıkartması” ise, Pey“ أgamber’e (s.a.) ve müminlere karşı kinlerini sergilemeleri, müminlerin de onların nifak ve düşmanlığına muttali olmasıdır; çünkü göğüsleri Müslü-manlara kin ve düşmanlıkla kaynıyordu.
30. Âyetin Tefsiri
[466] “Elbette onları sana gösterirdik.” Yani onları sana tanıtırdık, sana onları tanıyacağın ipuçları verirdik; sen de onları bu alâmetleriyle bizzat tanırdın ve sana gizli kalmazlardı. א (sîmâlarıyla) yani alâmetleriy-le. Bu, Allah’ın onları tanınacakları bir alâmetle damgalaması demektir. 1 Müfessirin, esrârahum (sırlarını) kıraatini esas aldığı anlaşılmaktadır. / ed.
Hazret-i Enes’ten (v. 93/712) şöyle rivayet edilmiştir: Bu âyet indikten sonra münafıklardan hiçbir şey Peygamber’e (s.a.) gizli kalmamıştır. Pey-gamberimiz onları alâmetleri sayesinde tanıyordu. Nitekim bir gazvede; insanların şikâyetçi olduğu dokuz münafık vardı. Bir gece uyudular; sabah kalktıklarında hepsinin alnında da ‘Bu münafıktır!’ yazıyordu.
[467] Şayet“ ْ ُ َ ْ َ َ َ َ (elbette onları tanırdın) ile ْ ُ َ ِ ْ َ َ -aslında sen on) وları tanıyorsun) kelimelerinin başındaki iki Lâm arasındaki fark nedir?” dersen şöyle derim:Birinci Lâmma‘tūfta tekrar edilerek, ْ ُ َאכَ ْ رَ (Elbette onları sana gösterirdik.) kelimesinin başındaki Lâm gibi Lev şartının ceva-bının başına gelmiştir. ْ ُ َ ِ ْ َ َ ifadesinin başındaki Lâm ise Nûn ile beraber وَmahzuf bir yeminin cevabının başına gelmiştir.
] 468[ ل -yani konuşma tarzlarından ve üslûplarından.1 İbn Ab اbas’tan şöyle nakledilmiştir: “Kastedilen; münafıkların ‘İtaat edersek kar-şılık olarak bize ne verilecek?’ demeleri; ama ‘Karşı gelirsek, cezamız ne olacak?’ dememeleridir.”2 Şu da söylenmiştir: Lahn; arkadaşın anlamaya çalışsın diye sözü ta‘riz, tevriye gibi herhangi bir yöne lahnetmek, yani çek-mektir. Nitekim şair şöyle demiştir:
Bakalım anlayabilecek misiniz diye lahin yaptım sizeZira lâhnı sadece zekiler anlar!
Konuşurken hata yapana da lāhinun denmiştir; çünkü ifadeyi doğru olan-dan başka yöne döndürmektedir.
31. Âyetin Tefsiri
[469] “Haberlerinizi” yani hakkınızda anlatılan; yapıp ettikleriniz hak-kında bilgi veren şeyleri ki bunların hangisi güzel, hangisi kötü bilinsin; çünkü haber, haber verilen şeye göre değerlendirilir. Haber verilen güzelse haber de güzel, haber verilen kötü ise haber de kötü olur.
[470] [ َ ُ ْ َ -ifadesini] Ya‘kūb (v. 205/821) Vav’ın sükû (değerlendireceğiz) وnuyla -ve nahnu neblû ahbârakum (Sizin haberlerinizi değerlendireceğiz.) takdirinde- ve neblû şeklinde okumuştur. Yâ ile ve le-yebluvennekum (Allah sizi elbette sınayacak), ve ya‘leme (bilecek), ve yebluve (değerlendirecek) şek-linde de okunmuştur. 1 Münafıkların jest ve mimikleri ile konuşma tarzları kendilerini ele veriyordu; çünkü antlı-yeminli, vurgulu
ve ağdalı konuşuyorlardı; çünkü muhataplarını ancak böyle inandırabileceklerini zannediyorlardı. / ed.2 Kendi lehlerine olanı iyi gözettikleri hâlde, aleyhlerine olacak şeyleri pek akıllarına getirmemektedirler. / ed. 3 Kur’ân’da Allâmu’l-guyûb olan Yüce Allah hakkıda -zahiren- “bir şeyi sonradan öğrenme” anlamına
gelen tabirlerin tefsiri için bkz. Murat Sülün, “Kur’ân’daki Genel İlahi İlim Telakkisine Aykırı Ayetlerin Yorumu”, Akademik Araştırmalar Dergisi, İstanbul, 2004, sayı: XXII, s. 185-203.
[471] Rivayete göre; Fudayl (v. 187/803) bu âyeti okuduğunda ağlar ve “Allah’ım! Bizi imtihan etme. Eğer bizi imtihan edersen bizi rezil eder, üzeri-mizdeki [günahlarımızı gizleyen manevî] örtüleri yırtar ve bize azap edersin!” dermiş.
32. Âyetin Tefsiri
[472] “O, bunların amellerini” yani sevap umarak yaptıkları dinî amel-leri “boşa çıkaracaktır”; çünkü Peygamber’i (s.a.) inkârla birlikte bu ameller bâtıl olmuştur. Bunlar Kurayza ve Nadīr Yahudileri idi. Veya Allah, onların yaptıklarını; Peygamber’i (s.a.) engellemek üzere kurdukları tuzakları1 boşa çıkaracaktır. Allah onların hepsini boşa çıkaracak ve asla hedeflerine ulaşa-mayacaklardır. Aksine, bu yaptıkları; ölüm ve vatanlarından sürgün edilme şeklinde kendilerine dönecektir. Bahsedilen kimselerin, Kureyş’in liderleri ile Bedir’de ordunun yemek ihtiyacını karşılayan(lar) olduğu da söylenmiştir.
33. Âyetin Tefsiri
[473] “Amellerinizi iptal etmeyin.” Yani işlediğiniz büyük günahlarla ta-atlerinizi boşa çıkartmayın. Tıpkı “Sesinizi Peygamber’in sesi üzerine yük-seltmeyin… Yoksa farkında olmadan amelleriniz boşa gider!” [Hucurât 49/2] âyetindeki gibi.
[474] Ebü’l-Âliye’den (v. 90/709) şöyle nakledilmiştir: Peygamber’in (s.a.) ashabı, şirkle beraber amel fayda vermeyeceği gibi imanla beraber de günahın zararı olmayacağını düşünüyorlardı. Bunun üzerine bu “Amelleri-nizi iptal etmeyin!” âyeti nâzil oldu. Bu sebeple, amellerinin boşa gitmemesi için büyük günahlardan korkmaya başladılar. Huzeyfe’nin (v. 665) de “Artık büyük günahların, amellerini boşa çıkarmasından korkmaya başladılar.” de-diği nakledilmiştir.
[475] İbn Ömer’den (v. 73/693) şöyle nakledilmiştir: “Biz, yaptığımız iyi-liklerin kesin kabul edildiğini düşünüyorduk ki ‘Amellerinizi iptal etmeyin!’ âyeti nâzil oldu. Bazılarımız; ‘Bizim amellerimizi boşa çıkaracak olan nedir?’ dedi. Bazılarımız da buna cevaben; ‘Büyük günahlar ve yüz kızartıcı çirkin fiiller.’ dedi. Bunun üzerine; ‘Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındakileri dilediği için bağışlayabilir.’ [Nisâ 4/116] âyeti indi. Artık bu hususta konuşmaktan vazgeçtik. Bundan böyle, büyük günah işleyenler hakkında korkar, bundan uzak kalanlar için de ümit besler olduk.” 1 Plân - program ve stratejileri; algı operasyonlarını, anti-propaganda tekniklerini. / ed.
[476] Katâde (v. 117/735) “Kötü amelleri sebebiyle iyi amellerini boşa çıkartmayan kula Allah rahmet etmiştir.” demiştir.
[477] Şu da söylenmiştir: “Allah ve Resulü’ne karşı gelerek amellerinizi boşa çıkartmayın.”
[478] İbn Abbas’tan “Görsünler, işitsinlerdiyerek, şüphe ve nifaka dü-şerek amellerinizi boşa çıkartmayın.” şeklinde nakledilmiştir. “Amelini be-ğenerek…” diyen de olmuştur; çünkü beğenme, ateşin odunu yakıp yediği gibi iyi amelleri yer bitirir!
[479] Yine denilmiştir ki “[Verdiğiniz kişiye] eziyet ederek ve baş(ın)a ka-karak sadakalarınızı boşa çıkartmayın.”
34. Âyetin Tefsiri
[480] Kâfir olarak ölenler, [ Bedir’de öldürülüp] o çukura gömülenlerdir; ancak âyetin zâhir anlamı geneldir.
35. Âyetin Tefsiri
[481] “Gevşemeyin”, zâfiyet göstermeyin ve düşmana boyun eğmeyin. “Mütarekeye siz talip olmayın.” Selm, silm olarak da okunmuştur. İkisi de “barışmak” anlamındadır.
[482] “Üstün” yani galip ve ezici güce sahip “olan sizsiniz. Allah da si-zinle beraber;” O sizin yardımcınızdır. Katâde’den şöyle nakledilmiştir: İki gruptan anlaşma için rakibine boyun eğen ilk grup siz olmayın.
] 483[ ا fiili, “bir topluluğu bir şeye çağırmak” anlamındaki idde‘â ve وtedâ‘â fiillerinden ve lâ tedde‘û (siz buyur etmeyin) şeklinde de okunmuştur. Tıpkı irtemev es-sayde ve terammevhu (‘Ava birlikte attılar.’ ‘Ava atmada ya-rıştılar.’) sözlerindeki gibi. ا nehyin hükmüne girdiği için meczum veya وbaşındaki gizli En ile mansūb olmuştur.
[484] “Üstün olan sizsiniz.” ifadesi [Allah’ın Firavun’un sihirbazları önünde korkuya kapılan Hazret-i Mûsâ’ya] “Şüphesiz üstün olan sensin!” [TāHâ 20/68] sözü gibidir.
] 485[ ْ כُ َِ َ ْ َ -ifa (.Amellerinizi sizden ayırıp sizi tek başınıza bırakmaz) وَ
desi, bir adamın çocuğunu, kardeşini veya can ciğer dostunu öldürüp -ya da onunla savaşıp- adamı tek başına bıraktığında söylediğin vetertu’r-racule sözünden alınmıştır. Aslında “Adamı yakınlarından veya malından mah-rum kılarak tek başına bıraktın!” anlamındadır. Kökü fert anlamındaki vitrdir. Burada Allah’ın; amel işleyenin amelini zayi kılıp ona hiçbir sevap vermemesi, [malını ve akrabalarını alarak kişiyi] yapayalnız bırakanın bu eyle-mine benzetilmektedir. Bu, sanatkârane bir sözdür. Peygamber’in (s.a.) şu sözü de böyledir: “İkindi namazını kılmayan kişi, sanki malını, ailesini ve adamlarını kaybetmiş gibidir!” [Buhārî, “Salât”, 14; Müslim, “Mesâcid”, 200] Yani ailesi ve adamları öldürülüp, malları yağma edilmiş de tek başına yapayalnız kalmış gibi!..
37. Âyetin Tefsiri
[486] “O, size ecrinizi” imanınızın ve takvânızın sevabını “verir ve siz-den malınızın tamamını istemez”; sadece kırkta birini ister. Daha sonra şöyle buyurmuştur: “Sizden bütün malvarlığınızı isteyip de sizi yalınayak, başıkabak bıraksa…” el-İhfâ, her şeyde mübalağa etmek ve son derece aşırı gitmek demektir. Bir konuda tüm ısrarlarını ortaya koyup bundan bir şey eksik bırakmayan için ahfâhu fi’l-mes’eleti denir. Bıyığını kökünden kazıyan için de ahfâ şâribehû denir.
[487] “Cimrilik ederdiniz ve bu, [Peygamber ve din ile ilgili] kafanızdaki kötü düşünceleri açığa çıkarırdı.” Peygamber’e (s.a.) kin beslerdiniz ve bu sebeple kalpleriniz daralırdı; bütün malınızı alıp götüren böyle bir dine kar-şı kötü düşüncelerinizi ve öfkenizi ortaya dökerdiniz. Yuhric (çıkarırdı) fili-nin fâ‘ili Allah’tır; yani Allah mallarınızın tümünü istemek suretiyle sizi kin tutmaya sevk ederdi. Veya fâ‘il cimriliktir; çünkü kinin sebebi cimriliktir. Nûn ile nuhric (açığa çıkarırdık) şeklinde de okunmuştur. Yine Yâ ve Tâ’nın fethi ve َכ א un ref‘i ile (adğânukum) de okunmuştur.1’أ
38. Âyetin Tefsiri
] 488[ ء ellezîne anlamında mevsūl olup sılası َن َ ُ (çağrılıyorsunuz) ifadesidir; yani çağrıda bulunulan sizlersiniz. Veya ey muhataplar! Şu şu şekilde nitelenenler sizlersiniz. Sonra da onların vasfını dile getirmektedir. Sanki onlar, “Bizim vasfımız nedir?” diye sormuşlar da; “Siz Allah yolunda harcama yapmaya çağrılanlarsınız” denmiş gibi. Bahsi geçen harcamanın savaş harcaması veya zekât olduğu söylenmiştir. Âdeta şöyle buyrulmakta-dır: Allah malınızın tamamını istediği takdirde kesinlikle cimrilik yapacağı-nızın, harcamayı kerih göreceğinizin ve kinleneceğinizin delili, kırkta birini vermeye çağrıldığınızda bile içinizden bazılarının cimrilik etmesidir. Sonra şöyle buyurmuştur: Sadaka vermekte ve zekâtı ödemekte kim cimrilik ya-parsa, onun cimriliğinin zararı sadece kendine dokunur. Bahiltu fiili (cim-rilik yaptım) anlamında ‘aleyhi ve ‘anhu harf-i cerleri ile kullanılır. Danintu da aynı anlamda ve aynı şekilde kullanılır. Sonra Allah bunları kendi ihti-yacı sebebiyle emretmediğini haber vermiştir; çünkü O Ganî’dir; bir şeye ihtiyaç duyması imkânsızdır. Dolayısıyla, Allah bunları sizin ihtiyacınız ve sevaba olan muhtaçlığınız sebebiyle emretmektedir.
[489] “Şayet yüz çevirirseniz…” ifadesi, [36. âyetteki] “şayet inanır ve sa-kınırsanız” ifadesine ma‘tūftur. “… sizin yerinize” sizin [kötü] vasıflarınızı taşımayan, iman ve takvâya rağbet eden, bunlardan yüz çevirmeyen “bir başka toplum getirir.” Nitekim “Sizi giderir ve yeni bir halk getirir.” [İbrâhîm 14/19] buyrulmuştur.
[490] Gelecek toplumun melekler olduğu da, Ensar olduğu da söylen-miştir. İbn Abbas Kinde ve Naha‘ kabileleri, Hasan-ı Basrî yabancı millet-ler, İkrime ise Farslar ve Rumlar olduğunu söylemiştir. Peygamber’e (s.a.) bunların kim olduğu sorulmuş; yanında da Selman varmış; Selman’ın di-zine vurarak şöyle buyurmuş: “Bu ve kavmidir. Canımı elinde tutan Zat’a and içerim ki; iman Ülker yıldızına bağlı olsaydı, Farslardan bazı adamlar onu yine ele geçirirlerdi!” [Buhārî, “Tefsîr 62/1”; Tirmizî, “Menâkıb”, 71]
[491] Peygamber’in (s.a.) şöyle dediği rivayet olunmuştur: Kim Mu-hammed sûresini okursa, ona cennet ırmaklarından içirmesi Allah için bir görev hâline gelir.