KEŞŞÂF TEFSİRİ
Müddessir Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
] 2098[ ُِّ ُ ْ üst elbise (disâr) giyen” demektir. Bu elbise iç çamaşırın“ ا
(şiâr) üstüne giyilen elbisedir. İç çamaşır ise vücuda dokunan elbisedir. Bu mânada Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Ensar, iç elbisedir (bana daha yakındır), diğer insanlar ise dış elbisedir.” [Buhārî, “Megāzî”, 56]
[2099] Bunun ilk inen sûre olduğu söylenir. Câbir b. Abdullah (v. 78/697) Peygamber’den (s.a.) şöyle rivayet etmiştir: “Ben Hira dağının üzerindeydim. Bana ‘Ey Muhammed! Sen Allah’ın resulüsün!’ diye nida edildi. Sağıma-soluma baktım, bir şey göremedim. Yukarı bakınca bir şey gördüm.” Bu, Hz. Âişe rivayetinde şöyledir: “Üst tarafıma baktım, bir de ne göreyim; yerle gök arasını kaplayan bir taht üzerine oturmuş ( Cebrâil)! Birden korktum, Hatice’nin yanına döndüm ve ‘Elbiseyi üzerime örtün, el-biseyi üzerime örtün!’ dedim. Bunun üzerine Cebrâil indi ve ‘Ey elbisesine bürünen!’ dedi.” [Benzer bir rivayet: Buhārî, “Tefsîr”, 74/1]
[2100] Zührî’den (v. 124/742) şöyle nakledilmiştir: “İlk nâzil olan; ْ َ א َ ْ َ ْ َ “(bilmediklerini) ifadesine kadar כ א ر أ َ ”…Rabbinin adıyla oku“) اِ[‘Alâk 96/1-5]) âyetleridir. [Sonra bir müddet vahiy kesilmiş ve] Peygamber (s.a.) buna çok üzülerek, kendini dağlara vurmaya başlamıştır. Bunun üzerine Cebrâil gelip “Sen Allah’ın peygamberisin!” demiş; o da hemen Hz. Ha-tice’nin yanına dönüp “Beni elbiseyle örtün ve üzerime soğuk su dökün!” demiştir. İşte, “Ey elbisesine bürünen!” âyetleri bunun üzerine nâzil olmuş-tur [Buhārî, “Ta‘bîr”, 1].
[2101] Söylendiğine göre; (Peygamber) Kureyş’ten hoşlanmadığı sözler işitip üzülmüş, kederli kimselerin yaptığı gibi elbisesine bürünerek düşün-ceye dalmıştı. Bunun üzerine, kötü sözler söyleseler de eziyetler etseler de onları uyarmayı terketmemesi kendisine emredilmiştir. İkrime’nin ( ِّ اkelimesini; meçhul) düssirahû kalıbından ism-i mef‘ûl sîgasıyla (el-müddes-ser) okuduğu ve şöyle dediği nakledilmiştir: Yani bu işle kuşandın; bu vazife sana sarıldı.
2. Âyetin Tefsiri
3. Âyetin Tefsiri
رْ] [2102] ِ ْ אَ َ yani] Müzzemmil’de buyrulduğu gibi; yattığın yerden kalk veya azim ve kararlılıkla kalk! Kavmini iman etmedikleri takdirde başları-na gelecek olan Allah’ın azabından sakındır. Doğru olan, anlamın| uyarıyı kimseye has kılmadan “Uyarıyı yap!” şeklinde (umumî) olmasıdır.
[2103] “Yalnızca Rabbini ‘büyük’ kabul et”, büyüklüğü Rabbine has kıl. Bu, O’nun kibriyâ sıfatıyla vasıflandırılması ve Allāhu ekber! [Tek büyük Allah’tır!] denilmesidir. Rivayete göre bu âyet inince Peygamber (s.a.), Allāhu ekber demiş; hemen peşinden Hz. Hatice de sevinçle tekbir getirmiş ve bunun vahiy olduğuna kesin olarak inanmış. (Bu emir) namazdaki tekbire de hamledilebilir. ( ْ ِّ כَ ’deki) Fâ şart mânası sebebiyle gelmiştir. Âdeta şöyle buyrulmaktadır: Ne olursa olsun O’nu ‘tek büyük’ kabul etmeyi bırakma!
4. Âyetin Tefsiri
tertemiz olmasını emretmektedir; çünkü elbise temizliği namaz için şart-tır, namaz ancak bununla sahih olur. Bu, namazın dışında da önemli ve güzeldir. Zira tertemiz1 bir müminin, üzerinde pislik taşıması çirkin bir şeydir. Âyetin; elbiseyi kısa tutmayı ve elbiselerini uzatma ve eteklerini yer-de sürüme konusunda Araplara muhalefeti emrettiği de söylenmiştir. Zira (elbise uzun olup yerde süründüğünde), ona necasetin bulaşmasından emin olunamaz.
[2105] Âyetin; nefsi tiksindirici fiillerden ve çirkin âdetlerden temizle-meyi emrettiği de söylenmiştir. Arapçada bir kimsenin ayıplardan ve kötü ahlâktan temiz olduğunu bildirmek için fülânün tāhiru’s-siyâbi ve tāhiru’l-cey-bi ve’z-zeyli ve’l-erdâni (Falancanın elbiseleri temiz, yakası, etekleri ve yenleri temizdir.) denir. Hâin ve güvenilmez kimse için de fülânün denisü’s-siyâbi (Falancanın elbisesi kirlidir.) denir. Bu, elbisenin insana dokunup devamlı onunla beraber olması ve onu kuşatması sebebiyledir. Bundan dolayı “elbi-se” ile insanda bulunan ve ondan hiç ayrılmayan huylar kastedilmiştir. Dik-kat edersen, Araplar; a‘cebenî Zeydün ‘akluhû ve hulukuhû ( Zeyd, yani aklı ve ahlâkı hoşuma gitti.) dedikleri gibi şöyle de derler: A‘cebenî Zeydün sevbühû ( Zeyd, yani kisvesi [ahlâkı] hoşuma gitti.) Aynı şekilde el-mecdü fî sevbihî (Şeref onun elbisesindedir.), el-keramu tahte hulletihî (Değer / cömertlik; onun elbisesinin altındadır.) ifadelerini de kullanırlar. Çünkü genelde içini temizleyip arındıran bir kişi, dışının temizliği ve arınmasına da özen göste-rir; her hususta mutlaka pislikten kaçınır ve temizliği tercih eder.
5. Âyetin Tefsiri
] 2106[ َ ْ kelimesi (ve’r-ricze - ve’r-rucze şeklinde) kesreyle de zamme وَاile de okunmuştur; azap demektir. Yani azaba götüren putlara tapma gibi gü-nahlardan uzaklaş. Burada kastedilen günahlardan kaçmaya devam etmesi, bu konuda sebat etmesidir; zira (Peygamber) zaten günahları işlemekten uzaktır.
6. Âyetin Tefsiri
tur. ُِ כْ َ ْ َ merfû‘dur, ancak hâl olduğu için mahallen mansūbdur. Verdiğini
çok görerek veya daha fazlasını isteyerek verme, demektir. (Allah) “kişinin; bir şeyi, hibe ettiği kişiden verdiğinden fazlasını bekleyerek hibe etmesi” anlamındaki istiğzârı yasaklamaktadır. Bu câizdir ve şu hadis bu konudadır: “Daha fazlasını umarak bir şey hibe eden kişi, hibesi sebebiyle sevap kaza-nır.” (Bu âyetteki yasak) iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi, bunun Peygam-ber’e (s.a.) has bir yasak olmasıdır; çünkü Allah Teâlâ onun için edeplerin en şereflisini ve ahlâkın en güzelini seçmiştir. İkincisi, kendisi ve ümme-ti için tahrîmî değil, tenzîhî bir nehiy olmasıdır. Hasan-ı Basrî sükûn ile ِْ כْ َ ْ َ okumuştur ki bu okuyuş üç şekilde açıklanabilir: (i) ْ ُ ْ َ den bedel’و
yapılabilir. Bu durumda şöyle denilmiş gibi olur: “Başa kakma; verdiğini çok görme!” O zaman; “… daha sonra, infak ettikleri şeyin ardından başa kakmayan ve incitmeyen herkesin…” [Bakara 2/262] âyetindeki ‘başa kakma’ א] َ ] ile aynı anlamda olur; zira başa kakan kimsenin âdeti, verdiğini çok görmek, onu gözünde büyütmektir. [(ii) َو ُ
ِ כْ َ ْ َ ’nin son iki harfi olan] َو ُِ ifadesi
‘adude kelimesine benzetilmiş;1 ru da hafifletmek için sâkin kılınmıştır. (iii) Durma hâline itibar edilmiştir. A‘meş (v. 148/765) gizli bir En takdir ede-rek nasb ile okumuştur. Tıpkı şairin sözündeki gibi;
Be hey benim savaşa gelmemi engelleyen kişi!..2
İbn Mes‘ûd’un ve lâ temnun en testeksira kıraati de bu görüşü destekler. [Genel kı-raat olan] ref‘ hâlinde de En hazfedilerek, amelinin iptal edilmiş olması da müm-kündür. Nitekim zikrettiğimiz şiir ehduru’l-veğâ şeklinde de rivayet edilmiştir.
7. Âyetin Tefsiri
sabrı. [İfadenin tefsirinde;] “Müşriklerin eziyetlerine (sabret)”; “farzları edâ etmeye (sabret)” de denilmiştir. Naha‘î (v. 96/714) ise, “sana bahşedilene (sabret)” şeklinde anlamış; ifadeyi bir bakıma önceki cümleye bağlamış; 1 Peltek Se’nin esresinden Râ’nın zammesine ve peşinden gelen Vav’ın fethasına geçmek dile ağır geldiği
için Râ sâkin kılınarak hafifletilmiştir. Nitekim َ ُ َ kelimesinin okunuşu da zor olduğu için Dāt sakin kılınarak hafifletilmekte; َ ْ َ şeklinde okunmaktadır. / çev.
“daha fazlasını istemeyerek, bahşedilmiş olana sabretmek” şeklinde anla-mıştır. Doğru olan ise sabrın kendisinin emredilmiş olması ve genel olarak bütün sabredilecek hususları içine almasıdır ki bu durumda, kâfirlerin ezi-yetlerine sabretmek de kastedilmiş olur; zira o, bu genel anlamın muhteva-sına dâhil olan hususlardan biridir.
8. Âyetin Tefsiri
9. Âyetin Tefsiri
10. Âyetin Tefsiri
ِ ُ אِذَا َ ’nın Fâ’sı se-beplilik bildirir; âdeta şöyle denmektedir: Bunların eziyetlerine sabret; zira, yaptıkları eziyetlerin cezasıyla mutlaka karşılaşacakları zorlu bir gün var ön-lerinde! Ki o gün sen de buna sabretmiş olmanın mükâfatı ile karşılaşacak-sın. َِכ َ ’deki Fâ ise (şarttan sonra gelen Fâ-i) cezâiyyedir.
[2110] Şayet “إذا ne ile mansūptur ve ٍ ِ َ ْ َ ’in َ مٌ ْ َ ’in zarfı olarak gel-mesi nasıl doğru olur?” dersen şöyle derim:إذا cezanın delâlet ettiği şeyle mansūptur; zira ifade “Boru öttürüldüğünde, kâfirlerin işi zorlaşacaktır!” anlamındadır. ٍ ِ َ ْ َ ’in َ مٌ ْ َ ’in zarfı olarak gelmesini caiz kılan da mânanın şöyle olmasıdır: “İşte Borunun öttürülmesi, o zor günün meydana geldiği zamandır.” Çünkü kıyamet günü, Boruya öttürüldüğünde gerçekleşecektir; ancak bu öttürmenin, Sûr’a ilk üfleme mi, ikinci üfleme mi olduğu ihtilaf-lıdır. ٍ ِ َ ْ َ ’in mebnî olması ve כ den bedel olarak mahallen merfû‘ olması’ذda mümkündür. َ مٌ ْ َ de haberdir, sanki; Sûr’a üflendiği gün, zorlu bir gündür!” denmiş olmaktadır.
[2111] Şayet “ ٍ َ ُ ْ َ (kolay geçmeyecektir) ifadesinin burada zikre-dilmesinin faydası nedir? Normalde ٌ َ (çok zor) kelimesi buna ihtiyaç bırakmamaktadır?” dersen şöyle derim:İnkârcı nankörler için” ifadesiyle zorluğu onlara hasredince, o günün müminlere olduğunun aksine inkârcı-lar için kolay ve hafif geçmeyeceğini bildirmek için “kolay geçmeyecektir” demiştir. Kâfirleri tehdit edip öfkelendirmeyi ve müminleri müjdeleyip te-selli etmeyi aynı anda ifade etmek için böyle bir üslûp kullanmıştır. Dünya işlerindeki zorluğun kolaylığa dönüşmesi umulduğu gibi bu zorluğun ko-laylığa dönmesinin ümit edilemeyeceği kastedilmiş de olabilir.
11. Âyetin Tefsiri
12. Âyetin Tefsiri
14. Âyetin Tefsiri
la baş başa bırak, çünkü ondan senin intikamını almaya Ben yeterim, başka cezalandırıcılara gerek yok! 2) Onu ben tek başıma yarattım; onu yara-tırken hiç kimse bana ortak olmadı. Veya mahlûktan hâl olup “Onu tek başına, yalnız olarak yarattım; ne malı vardı, ne de evlâdı.” anlamındadır. Tıpkı “İşte, Bize; sizi ilkin nasıl yarattıysak aynen öyle (yapayalnız ve teker teker) geldiniz…” [En‘âm 6/94] âyetindeki gibi.
[2113] Bu âyetin Velîd b. Muğîre el-Mahzûmî (v. 1/622) hakkında in-diği söylenmiştir. O kavmi içinde vahîd (bir tane) diye lakaplandırılırdı… Belki de âyetin inişinden sonra bu şekilde lakaplandırılmıştır. Daha önce lakaplandırıldıysa, âyet onunla ve lakabıyla alay etmekte; onu liderliği, zen-ginliği ve dünyalıkta ileri oluşu sebebiyle kavminin ‘bir tane’si olarak görüp medh ü senâ etme yönündeki maksatlarını yerme ve ayıplamaya çevirmek-tedir. Bu da şöyledir: O tek başına yaratıldı; ne malı ne de evlâdı vardı; bunları ona Allah verdi, ancak o Allah’ın nimetlerine nankörlük etti, ona şirk koştu ve diniyle alay etti.
] 2114[ ودًا ُ ْ َ (nice), yaygın, çok demektir. Veya (malların) artıcı özel-liği ile desteklendi, zenginliği daimi kılındı anlamındadır. Bu mâna med-de’n-nehru ve meddehû nehrun âharu (Nehrin suyu arttı; onu başka bir ne-hir artırdı.) şeklindeki kullanımdan alınmıştır. Rivayete göre Velid’in ekili arazileri, sağmal hayvanları ve ticarî faaliyetleri varmış. İbn Abbas’tan (v. 68/688) rivayet edildiğine göre; bu mallar, Mekke ile Tāif arasında bulunan farklı türlerdeki mallar imiş. Onun Tāif ’te bir bahçesi olduğu ve meyve-lerinin yaz kış hiç kesilmediği söylenmiştir. Bin, dört bin, dokuz bin veya bir milyon miskal (parası) olduğu söylenmiştir. İbn Cüreyc (v. 150/767) bahçelerinden her ay ürün alabildiğini söyler.
] 2115[ دًا ُ ُ َ َ yani Mekke’de kendisiyle (sürekli yanında olan oğullar) وَberaber duran çocuklar verdim; herhangi bir iş ve ticaret için yanından ay-rılmazlardı, çünkü babalarının nimetlerinin bolluğu onlara yeter, kazanma-ya ve kendi maişetlerini temine ihtiyaç hissetmezlerdi. O evlatlarıyla birlik-teydi; kalbi onların yokluğuyla ve seferin tehlikelerine muhatap olacakları kaygısıyla meşgul olmuyor, ayrılıkları ve özlemleriyle mahzun olmuyordu. دًا] ُ ُ ’in] şu anlamda olması da mümkündür: Oğulları toplantı yerlerinde ve mahfillerde kendisiyle birlikte hazır bulunur; herhangi bir muhakeme olduğunda şahitliklerine başvurulurdu.
[2116] Mücâhid’den (v. 103/721); Velîd b. Muğîre’nin on çocuğu oldu-ğunu söylediği nakledilmiştir. On üç olduğu da söylenmiştir; yine, tama-mı erkek yedi kişi oldukları da söylenmiştir: Velid b. Velid, Hâlid, Umâre, Hişâm, Âs, Kays, Abdüşems. Bunların üçü müslüman olmuştur: Hālid [bin Velîd (r.a.)], Hişâm ve ‘Umâre.1
[2117] “Önüne serdikçe serdim...” Ona geniş bir makam ve kavmi ara-sında lider olma nimeti verdim, mal ve makam nimetlerinin ikisini de bir-birini tamamlamak üzere ona verdim ki bunların bir araya gelmesi dünya ehline göre kemaldir; nimetlerin zirvesidir. Nitekim edâma’llāhu te’yîdeke ve temhîdeke (Allah sana olan destek ve ihsanını daim eylesin!) derler ve makam ve çevresinin artmasını kastederler. Velîd, Kureyş’in şereflilerinden ve büyüklerinden idi; bu sebeple vahîd (bir tane) ve reyhânetü Kureyş ( Ku-reyş’in ballısı) diye anılırdı.2
15. Âyetin Tefsiri
16. Âyetin Tefsiri
17. Âyetin Tefsiri
ulaşamayacağını ve yanlış bir şey olduğunu bildirmektedir; yani ona verilen zenginlik ve bolluk daha fazla artırılmayacaktır. Rivayete göre “Muham-med doğru söylüyorsa, cennet ancak benim için yaratılmıştır.” dermiş!..
[2119] “Asla!” ifadesi onu azarlayarak isteğinin olmayacağını bildirmek, ümidini ve tamahını kırmak içindir. “Çünkü âyetlerimize inatla direnmek-te!” Yeni bir cümle ile isteğinin neden yerine getirilmeyeceği bildirilmek-tedir. Sanki biri “Niçin artırılmayacak?” demiş de ona şu şekilde cevap verilmiştir: “Çünkü nimeti verenin âyetleri karşısında inat etti ve böylece O’nun nimetlerine nankörlük etti! Nankör ise (nimetin) artırılmasını hak etmez!” Rivayete göre âyetin inmesinden sonra malı azalmaya başlamış ve nihayetinde ölüp gitmiştir.
[2120] “(Aksine) sarp bir yokuşa sardıracağım onu!..” Onu çıkılması zor bir yokuşa sardıracağım. Bu ifade, güç yetmeyecek zor ve meşakkatli bir azapla kar-şılaşmayı anlatan bir meseldir. Peygamber’den (s.a.) şöyle nakledilmiştir: “Ona cehennemde bir yokuşa çıkması emredilir. Elini üzerine her koyduğunda erir; kaldırdığında eski hâline döner. Ayağını üzerine koyduğunda yokuş yine erir, 1 Doğru olan, ‘Umâre yerine Velîd’in zikredilmesidir; zira Velîd müslüman olmuş ve gizlice hicret etmiş-
tir ( Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 239; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VIII, 226-227). ‘Umâre ise kâfir olarak ölmüştür (İbn Hacer, el-İsābe, V, 216). / çev.
2 Mekkelilerin gözünde o kadar büyük bir yeri vardı ki “Allah -verseydi şayet- peygamberliği Muham-med’e değil, Velîd b. Muğîre’ye verirdi!” diyorlardı. Bkz. Keşşaf, Zuhruf 43/31-32 hk. / ed.
kaldırdığında yine eski hâline döner.” Yine ondan (s.a.) şöyle nakledilmiş-tir: “د ُ َ ateşten bir dağdır; yetmiş yılda onun tepesine çıkar, sonra aynı sürede aşağı iner; bu şekilde sonsuza kadar (inip çıkmaya) devam eder!” [ Ahmed b. Hanbel, III, 75; Tirmizî, “Sıfatü Cehennem”, 2, “Tefsîr”, 74/2]
19. Âyetin Tefsiri
20. Âyetin Tefsiri
Âdeta, Allah; inadı sebebiyle zenginlikten sonra fakirlik vererek, izzetten sonra da dünyada zelil kılarak tehdidi hemen gerçekleştirmiştir. Âhirette ise -düşünerek, Kur’ân’a sihir demekle inatta zirveye, son noktaya ulaştığı için- azabın en şiddetlisi ve en korkuncu ile cezalandırılacaktır!
[2122] İsteğinin yerine gelmeyeceğini azarlayarak bildiren kelimenin ( -nın, 17. âyetteki) “(Aksine) sarp bir yokuşa sardıracağım onu!..” ifa’כdesine bağlı olması da mümkündür. Böylece ‘cennetin ancak kendisi için yaratılmış olabileceği’ iddiası reddedilmiş ve cehennem ehlinin en şiddetli azap görenlerinden olacağı bildirilmiş; bunun sebebi olarak da inadı gös-terilmiş olur. Bu durumda “Çünkü düşündü; ölçtü, biçti!” âyeti, inadının iç yüzünü açıklamak için “Çünkü âyetlerimize inatla direnmekte!” cümle-sinden bedel olur ve anlam şöyle olur: O, Kur’ân hakkında ne diyeceğini “düşündü” ve içinden ne diyeceğini “ölçtü, biçti;” tasarladı.
[2123] “Nasıl da ölçtü biçti kahrolası!” ifadesi, onun ölçüp biçmesine, insanları iknâ etmesine ve Kureyş’in meylettiği hedefi vurmasına hayret et-tirmektedir. Veya alay etme maksatlı bir övgüdür. Veya ( Kureyş’in) kutile keyfe kaddar (Nasıl da ölçtü biçti, kahrolası!) diye tekrar edip durdukları bir sözü nakletmektir. Böylece (Velid’in) ölçüp biçmesini beğenmeleriyle ve onun sözünü büyük görmeleriyle alay edilmiş olur. Katelehu’llāhu mâ eşca‘ahû ve ahzâhu’llāhu mâ eş‘arahû1 diyen kimsenin sözü şu anlamı his-settirir: O öyle bir seviyeye ulaştı ki bu konuda ona haset edilmesi ve haset eden kimsenin bu sözlerle ona beddua etmesi normaldir.
[2124] Rivayete göre Velîd, Mahzûm oğullarına: “Vallahi az önce Mu-hammed’den öyle bir söz işittim ki insanların sözlerinden de cinlerin sözlerin-den de değildi. Öyle bir tatlılığı, öyle bir revnak ve güzelliği vardı ki sormayın! 1 “Allah kahretsin, ne kadar da cesur! Allah’ın cezası, ne de şairane konuşuyor!” / ed.
Üst tarafı bol meyveli, alt tarafı verimli ve bereketli! Mutlaka üstün gelir, kesinlikle yenilmez!” demiş... Bunun üzerine Kureyşliler; “ Velîd de dinden çıktı vallahi!.. Allah’a ant olsun ki artık bütün Kureyş dinini değiştirir!” demişler. Ebû Cehl “Siz bu işi bana bırakın!” diyerek, hüzünlü bir edâ ile Velîd’in yanına oturmuş ve onun hamiyetini kabartacak şekilde konuşmuş. Velîd de kalkıp Kureyşlilerin yanına gelmiş ve; “Muhammed’in cinli ol-duğunu söylüyorsunuz; siz hiç onun boğulduğunu, nefesinin daraldığını gördünüz mü?! ‘Kâhin!’ diyorsunuz; hiç onun kâhinlik yaptığını gördünüz mü? ‘Şair’ diyorsunuz; hiç onun şiire daldığını gördünüz mü? ‘Yalancı’ di-yorsunuz; hiç onun yalana benzer bir söz söylediğine tanık oldunuz mu?” diye sormuş. Her bir soruya: “Hayır, kesinlikle!” cevabını veriyorlarmış. Sonra; “Peki ne öyleyse bu!?” demişler. Velîd bir müddet düşünüp; “Sihir-bazdan başka bir şey değil! Görmüyor musunuz, adam ile karısının, çocu-ğunun ve kölelerinin arasını ayırıyor. Onun sözleri Müseylime ve Bâbil eh-linden naklettiği sihirden başka bir şey değil!” demiş. Bunun üzerine meclis sevinç çığlıklarıyla çınlamış. ( Velîd’in) sözünden hoşnut olarak ve (üstün zekâsına) şaşırmış bir vaziyette dağılmışlar.
21. Âyetin Tefsiri
22. Âyetin Tefsiri
23. Âyetin Tefsiri
24. Âyetin Tefsiri
25. Âyetin Tefsiri
ruşturdu; arkasına dönüp yürüdü, o çirkin söz aklına geliverince göz ucuyla kibirli kibirli baktı ve (Kur’ân’a) bununla iftira atmak istedi. [Burada Allah] Velîd ile alay etmek için ürettiği iftirayı ararken takındığı tavrı, o zamanki eşkâlini çizmektedir. Şöyle bir mâna da verilmiştir: “Ne diyeceğini ölçüp biçti; sonra onun üzerinde düşündü; sonra çare bulamadığı ve ne diyeceğini bilemediği için surat astı.” Şöyle de açıklanmıştır: Peygamber’in (s.a.) yüzü-ne karşı kaşlarını çatıp yüzünü buruşturdu; “sonra” haktan “geri döndü” ve ona karşı “büyüklendi” ve sözünü söyledi.
[2126] “Şöyle bir baktı.” cümlesi, [18. âyete; yani] “çünkü düşündü, öl-çüp biçti” cümlesine atıftır. Dua cümleleri de ikisinin arasında birer ara cümledir. “Peki, beddua tekrar edilirken başa gelen ُ ’nin mânası nedir?” dersen şöyle derim:Bu; ikinci duanın birinciden daha beliğ, daha kuvvetli olduğuna delâlet etmektedir. Tıpkı şairin [düşman oymağını kızdırmak amacıyla söylediği] şu ifadesindeki gibi:
Bakın! Hey!.. “Esen kal, evet esen kal… Evet esen kal!”[demekten başka bir şey yapmadım ki ben Serha’ya]
“Peki, ondan sonraki fiillerin arasına giren ُ ’lerin anlamı ne?” dersen şöyle derim:Bu onun teennî ile düşündüğüne ve yavaş davrandığına delâ-let etmektedir. Nitekim birbirine uyumlu olan fiillerin arasında bir zaman aralığı ve bir uzaklık olmuştur. Şayet “Öncesinde ُ ile atıf yapıldığı hâlde daha sonra niçin Fâ ile ا ٓ َ אلَ اِنْ َ َ denilmiş?” dersen şöyle derim:Çünkü iyice düşünüp zihninde tasarladıktan sonra ne diyeceği hatırına geliverince kendi-ne hâkim olamayarak hiç beklemeden onu söyleyivermiştir. Şayet “[24 ve 25 âyetlerde] iki cümle arasına neden atıf harfi gelmemiş?” dersen şöyle derim:Çünkü ikinci cümlenin birinci cümleye göre konumu, tekit edenin tekit edi-lene göre konumu gibidir (yani onu pekiştirip kuvvetlendirmektedir).
26. Âyetin Tefsiri
27. Âyetin Tefsiri
28. Âyetin Tefsiri
29. Âyetin Tefsiri
30. Âyetin Tefsiri
31. Âyetin Tefsiri
nankörce inkâr edenler için bir ayartılma vesilesi kıldık ki; kitap verilenler yakînen iman etsin, iman edenlerin de imanı artsın. Evet, kitap verilenler ile müminler şüphe etmesin; kalplerinde maraz bulunanlarla inkârcı nankörler ise; “Allah bu temsille ne murad eder ki?!” desin!.. Allah; böyle böyle, dilediklerini saptırmakta dilediklerini doğruya iletmektedir. Aslında, senin Rabbinin ne kadar askeri olduğunu kendisinden başkası bilmez; bu (gibi âyetler), insanlar için sadece bir öğüttür.
] 2127[ َ َ َ ِ ْ אُ َ âyeti, دًا ُ َ ُ ُ ِ אرُْ َ ([Aksine] sarp bir yokuşa sardıracağım onu!.. [17]) âyetinden bedeldir. İçine atılan bir şeyi yok etmeden “bırakmaz”, o şey yok olduğunda da tekrar eski hâline getirilinceye kadar [bekler], ölü hâl-de bırakmaz. Veya hiçbir şey üzerinde helâkten bir şey bırakmaz, helâk etme-den terketmez; aksine içine atılan her şey mutlaka helâk olur.
] 2128[ ٌ َ ا َ (kavurdukça kavurur) ifadesi, levhu’l-hecîri (öğle sıcağının yakması, karartması) tabirinden alınmıştır. Şair şöyle demiştir:
“Ey yolcu, seni ne yaktı / ne kararttı böyle?” diyor.Ey amcamın kızı! Öğle sıcağındaki yolculuklar kavurdu beni!
Şu da söylenmiştir: Cildi iyice yakar ve onu geceden daha karanlık bir vaziyete getirir. ا derinin üst kısımlarıdır. Hasan-ı Basrî (v. 110/728); “İnsanlara görünür [bu Kavurucu]!” diye tefsir etmiştir. Tıpkı “Evet çaresi yok! Onu kesin bir şekilde göreceksiniz!” [Tekâsür 102/7] âyetindeki gibi. Ce-hennemin dehşetini ortaya koymak için hususiyet mânasını ifade etmek üzere levvâhaten diye mansūb da okunmuştur.
[2129] “Üzerinde” onun işleriyle ilgilenen ve içindekilere hükmeden “on dokuz melek vardır.” Bununla birlikte, “(on dokuz) sınıf melek” de denilmiştir. “(On dokuz) saf ” diyen de olmuştur. Bunların “(on dokuz) temsilci” olduğunu söyleyen de olmuştur. Bir isim hükmündeki bir ifadede harekelerin peşpeşe gelmesi sebebiyle Ayın’ın sükûnu ile tis‘ate‘şara şeklinde de okunmuştur. Tis‘atu a‘şurin diye de okunmuştur. A‘şür; yemîn - eymün örneğinde olduğu gibi (arkadaş anlamındaki) ‘aşîrin çoğuludur.
[2130] Allah (cehennem bekçilerini), orada azap gören insan ve cinlerin cinsinden farklı oldukları için meleklerden tayin etmiştir ki cinsin cinse karşı göstereceği şefkat ve inceliği göstermesinler ve onlara karşı sakinleş-mesinler; çünkü onlar Allah’ın hakkını alma ve O’nun için gazaplanma hususunda Allah’ın en kuvvetli yaratıklarıdır; işte (bekçiler farklı cinsler-den seçilmiştir) ki yumuşak davranmalarından emîn olunsun; çünkü onlar mahlûkatın en kuvvetlileri ve yakalaması en çetin olanlarıdır! Amr b. Dinar (v. 126/744) şöyle demiştir: “Onlardan biri, bir ittirmede, Rebî‘a ve Mudar kabileleri mensuplarından daha fazlasını1 cehenneme atar.” Peygamber’den (s.a.) de nakledilmiştir ki “Gözleri şimşek gibidir, azı dişleri büyük boy-nuzlar veya kale burçları gibidir, saçlarını yerlerde sürürler. Tek biri, bütün insanların ve cinler kadar güçlüdür. Tek biri bir ümmeti götürür, boynunda da bir dağ vardır. O ümmeti ateşe atar ve dağı da üzerlerine koyar!”
[2131] Rivayete göre “Üzerinde ‘on dokuz’ [görevli melek] vardır.” âyeti inin-ce Ebû Cehl, Kureyşlilere; “Ey anası kendilerin kaybedesiceler! İbn Ebû Keb-şe’nin2 size cehennem bekçilerinin 19 tane olduklarını bildirdiğini duyuyorum. Siz kalabalıksınız, içinizden her on kişi onlardan bir adamı tutamaz mı?” demiş. Bunun üzerine, çok kuvvetli biri olan Ebü’l-Eşed b. Üseyd b. Kele-de el-Cumahî de “Ben sizin için onların on yedisinin hakkından gelirim; 1 Muhatabın aşina olduğu, gücünü kuvvetini bildikleri kabileler. Günümüz anlayışıyla, Çinlilerden, Hin-
dulardan… / ed.2 Mekkeliler Hazret-i Peygamber’e “İbn Ebu Kebşe” (Ebu Kebşe’nin oğlu!) diye hitap ederlerdi. Bu,
peygamberlerin kumaşının hemşehrilerinden farklı olduğunu gösterir. Araplar içinde Akyıldız’a (şi`râ) ilk tapan, peygamberin büyük atalarından Ebu Kebşe imiş; yani herkes putlara taparken, Ebu Kebşe; “Bütün yıldızlar Samanyolu’nu boyuna kat’ettiği hâlde, Akyıldız hepsinden farklı olarak enine kat’edi-yor.” gerekçesiyle Akyıldız’a tapmayı tercih etmekte imiş. İşte, Hazret-i Peygamber de Araplara farklı bir sistem getirince, onu atalarından başka birine nispetle değil de Ebu Kebşe’ye nispet ederek andılar. / ed.
diğer ikisini de siz hallediverin!” demiş. İşte, “Biz, Ateş’in görevlilerini hep melek yaptık!” âyeti bunun üzerine indi; yani onları, sizin cinsinizden adamlar yapmadık ki onlara gücünüz yetsin!
[2132] Şayet “Kâfirlerin, zebânilerin sayısıyla fitneye düşmeleri, Ehl-i kitabın yakîne ermelerine, müminlerin imanının artmasına, kâfirlerle münafıkların da alay etmesine sebep kılınmıştır. Böyle bir şey nasıl doğru olabilir [açıklar mısın]?” dersen şöyle derim:Bütünbunlara, ‘sayıyla fitneye düşmeleri’ değil, ‘sayının kendisi’ sebep kılınmıştır. Bu sebeple, “Sayılarını da nankörce inkâr edenler için bir ayartılma vesilesi kıldık.” sözünden kasıt “onların sayısını da ancak on dokuz yaptık” demektir. “Nankörce inkâr edenler için bir ayartılma vesilesi” ifadesi, “on dokuz”un yerine konulmuş-tur; çünkü Allah’a ve hükmüne iman etmeyen kimse, yirmiden bir eksik olan bu sayıyla fitneye düşer/ayartılır; buna itiraz eder, onunla alay eder; hikmet tarafı kendisine kapalı olsa bile mümin gibi boyun eğmez. Bir ba-kıma şöyle denilmiş olur: Onların sayısını öyle bir sayı yaptık ki onun özel-liklerinden biri, müminlerin yakîne ermesi, kâfirlerin şaşkınlığa düşmesi ve Ehl-i kitabın yakîne ermesi için kendisiyle fitneye düşülmesidir; çün-kü onların sayısı iki kitapta da on dokuzdur. Bunun benzerini Kur’ân’da işittiklerinde onun Allah tarafından indirildiğine kesin olarak inanırlar. Müminlerin imanlarının artması ise diğer indirilenleri tasdik ettikleri gibi bunu da tasdik etmeleri, Ehl-i kitabın bunun böyle olduğunu kabul ve tas-dik ettiğini görmeleri sebebiyledir.
[2133] “Peki, neden ‘Evet, kitap verilenlerle müminler şüphe etmesin’ dedi, oysa yakîne ermek ve imanın artması şüphenin yokluğuna delâlet eder?” dersen şöyle derim:Çünkü onlarda yakînin varlığını ve şüphenin yokluğunu bir arada zikrederse bu, onların nefislerinin sükûnetini ve kalp-lerinin itmi’nanını tarif etmede daha kuvvetli ve daha belâgatlı bir ifade olur. Zira bu sözde bunların dışındaki kimselerin hâline bir târiz vardır. Sanki şöyle demektedir: Onların hâli, nifak ve küfür ehlinden kalbinde şek ve şüphe taşıyan kimselerin hâlinden farklı olsun [diye..].
[2134] Şayet “Sûre Mekke’de nâzil olduğu hâlde, ‘kalplerinde hasta-lık olanlardan’ nasıl bahsedilebilmiş? Zira bunlar münafıklardır; Mekke’de nifak yoktu ki… Medine’de başgösterdi?” dersen şöyle derim:Cümlenin anlamı; “Gelecekte, hicretten sonra Medine’de başgösterecek olan mü-nafıklarla Mekke’deki kâfirler “Allah bu temsille ne murad eder ki?!” de-sinler diye…” şeklindedir. Yani diğer gaybî haberlerde olduğu gibi bura-da da salt ileride meydana gelecek bir şeyi haber verme söz konusudur.
Bu da sûrenin Mekkî olması ile çelişmez.1 “Hastalık”la şek ve şüphenin kastedilmiş olması da mümkündür; zira Mekkelilerin bazıları (Kur’ân’ın) yalan olduğuna kesin kanaat getirmiş durumda iken çoğu şüphe içinde idi!
[2135] Şayet “Onların sayısının on dokuz olmasına; yakîn sahibi ol-mak, şüphe olmaması ve münafık ve kâfirlerin söyledikleri sözler sebep gös-terilmiş. Haydi, yakîn sahibi olmak ve şüphenin olmaması maksat olabilsin diyelim, peki münafık ve kâfirlerin sözlerinin bir maksat olması nasıl doğru olabilir?” dersen şöyle derim:Lâm illet ve sebep anlamı ifade eder; ancak illetin mutlaka bir maksat olması gerekmez. Dikkat edersen, haractu mi-ne’l-beledi li-mahāfeti’ş-şerr (Şer korkusundan şehirden çıktım.) dersin ki bu sözünde korkuyu, çıkışına illet yaparsın, ama bu senin maksadın değildir.
] 2136[ ً َ َ (temsil) kelimesi, ا َ (bu) ism-i işaretinin temyizi veya hâli-dir. Tıpkı ً َ ْ ا َכُ
ِ ّ ُ ا َ َא ه ِ [ Hûd 11/64]2 Şayet “Bunu neden temsil diye isimlen-dirmişler?” dersen şöyle derim:ً َ َ kelimesi “verilen mesel”den isti‘âredir; zira [bu sayı] eşi benzeri olmayan fazla duyulmamış bir sözdür. İşte, [Mekkeli-ler] on dokuz sayısını garip karşıladıkları ve farklı gördükleri için bir isti‘âre olarak değerlendirmişlerdir. Bu durumda mâna şöyle olmaktadır: Bu şaşır-tıcı sayıyla Allah neyi murad etmiş olabilir ki? Melekleri düz yirmi değil de on dokuz adet kılarak nasıl bir amaç gütmüş olabilir ki!? Asıl maksatları ise (Kur’ân’ı) kökünden inkâr etmek, onun Allah katından olmadığını iddia etmek, “Allah katından olsaydı bu eksik sayı ile gelmezdi!” demektir.
[2137] (“Böyle böyle” anlamındaki) َِכ nin Kâf’כَ ’ı nasb hâlindedir. َِכ ذise öncesindeki saptırma ve hidâyet etme anlamına işarettir; yani söz ko-nusu saptırma ve hidâyete benzer şekilde kâfirleri saptırmakta, müminleri hidâyete erdirmektedir. Yani O, hikmete ve doğruya dayalı güzel bir iş ya-par; müminler onu hikmet olarak görürler ve ‘O’nun bütün fiilleri güzel ve hikmetlidir.’ diye inandıkları için ona boyun eğerler; bu da imanlarını artırır. Kâfirler ise onu inkâr eder, onda şüphe ederler, Allah da onların küfrünü ve sapıklığını artırır.
1 Bilindiği gibi, Mekkî sûrelerde Medenî âyetler, Medenî sûrelerde de Mekkî âyetler olabilmektedir. Medine’de nazil olduğu anlaşılan ً כ אر إ אب ا א أ א âyeti buraya, sonraki arzalarda Peygamber tarafından bir وnev-i dipnotu ve tefsir kabilinden yerleştirilmiş olmalıdır. Tıpkı Müzzemmil’in - Medenî olduğu anlaşılan; ama daha sonra nazil olduğu kesin olan- son âyetinin, sûrenin başında emredilenlerin zamanla insanlara meşakkatli gelmesi üzerine, gece kıyamını hafifleterek yeniden düzenlemesi, sonra da sûrenin sonuna yerleş-tirilmesi gibi. Kaldı ki, her iki âyetin de ‘ Medenî nesir üslubu’ taşıdığı aşikârdır. Allāhu a‘lem. / ed.
2 Yani “kanıt olarak” veya “kanıt olmak bakımından” da işte size Allah’ın devesi! / ed.
[2138] “Aslında senin Rabbinin ne kadar askeri olduğunu kimse bilmez” Bir kısmı tam sayıda, bir kısmı eksik ve küsuratlı sayıda olduğu için her ordunun özel olarak hangi sayıda olduğunu ve her ordunun özel sayısının hikmetini kimse bilemez; “Sadece O bilir.” Kimsenin bunu bilme imkânı yoktur. Tıpkı göklerin, yerlerin, senenin ve ayların günlerinin, burçların, gezegenlerin, aynı şekilde, şeriatteki nisap miktarlarının, hadlerin, kefâret-lerin ve namazların adetlerindeki hikmeti hiç kimse bilmediği gibi. Veya sayısının çok fazla olması sebebiyle Rabbinin ordularını kendisinden başka-sı bilmez. Cehennem bekçilerinin sayısını yirmiye tamamlamak onun için zor değildir; ancak bu özel sayıda sizin bilmeyip O’nun bildiği bir hikmet vardır. Bu cümlenin, Ebû Cehl’in “Muhammed’in Rabbinin on dokuzdan başka yardımcısı yok mu?” sözüne cevap olduğu söylenmiştir.
] 2139[ אرِ אبَ ا َ ْ َא اَ ْ َ َ א َ َ dan’وَ ُ ّ ya kadar ara cümledir. (“Bu tamamen’اِbir öğüttür!” anlamındaki) ى ذِכْ ّ اِ َ
ِ א َ ) ifadesi, Kavurucu’yu وَ ) nite-lemekle alâkalı olup َ
ِ (bu) da ona râci bir zamirdir; yani “Kavurucu ve [sayılan] nitelikleri, insanlar için sadece bir öğüttür.”1 Veya َ
ِ sûredeki bütün âyetlerin yerini tutan bir zamirdir (Yani bu sûredeki âyetler insanlar için tamamen bir öğüttür).
32. Âyetin Tefsiri
33. Âyetin Tefsiri
34. Âyetin Tefsiri
35. Âyetin Tefsiri
36. Âyetin Tefsiri
37. Âyetin Tefsiri
ihtimal de söz konusudur]![2140] Kavurucu’yu, insanlar ibret alsın diye öğüt kıldığı hâlde onlar
bundan öğüt almadıkları için, َכ (Hayır!..) lafzı onların bu hâlinin çirkinli-ğini bildirmektedir. Veya Kavurucu’nun insanları uyaran büyük öğütlerden biri olduğunu inkâr eden kimseleri reddetmektedir.
[2141] Debera َ َ َ anlamındadır;2 tıpkı اَدْ َ ْ َ anlamındaki (yöneldi) أَ َ َ gibi. Sārû ke-emsi’d-dâbir (Dönüp gelen akşam gibi oldular.) ifadesi bu kabildendir. Debera’l-leylu’n-nehâra (Gece gündüzün ardından geldi.) ifa-desinden alındığı da söylenmiştir. Âyet َ َ (geceye, hani dönüp gelir ya) اِذْ اَدْşeklinde de okunmuştur.
1 Yani Allah’ın şiddetli cezalandıracağını hatırlatan bir tehdit. / ed. 2 Müfessir; َ َ َ ,kıraatini değil (geceye, hani dönüp gelir ya) إذْ أدْ َ şeklindeki (dönüp geldiğinde geceye) إذَا دَ
kıraati esas almaktadır. / ed.
] 2142[ ِ َ כُ ْ ا ى َ ْ ِ َ א َ -O [Kavurucu], gerçekten büyük [öğüt]lerden biri) اِdir.) ifadesi, kasemin cevabıdır veya neden “Hayır!..” dediğini gerekçelen-dirmektedir; [ikinci ihtimalde] kasem tekit için ara cümle yapılmış olur. َ כُkübrânın çoğulu olup müenneslik Elif ’i müenneslik Tâ’sı gibi yapılmıştır; fu‘let kalıbı fu‘al vezninde çoğul yapıldığı için, fu‘lâ da bu kalıpta çoğul yapılmıştır. Tıpkı َאء
ِ א َ ’nın ِ ا َ َ şeklinde, אء א ’nın ise ا َ şeklinde çoğul yapılması gibi. Oysa fevâ‘ilu kalıbı fâ‘ilenin çoğuludur sanki.1 İfade, ‘belâ-lardan veya büyük musibetlerdan biri’ demektir. “Onlardan biri” olmasının anlamı da şudur: Kavurucu (cehennem), büyüklükte onların arasında bir tektir, benzeri yoktur. “O adamların bir numarasıdır.”, “O kadınların bir numarasıdır.” cümlelerinde olduğu gibi.
] 2143[ ا ً َ kelimesi ى َ ْ nın temyizidir; yani uyarıcılık bakımından’اِmusibetlerin biriciği. Tıpkı “O, iffet bakımından kadınların biriciğidir.” sö-zünde olduğu gibi. [ا ً َ ’ın] hâl olduğu da söylenmiştir; yine, sûrenin başına bağlı olduğu ve “Uyarıcı olarak kalk!” anlamında olduğu da söylenmiştir; ancak bu, tefsire sokulan bid‘atlerdendir. Übeyy’in kıraatinde اِن’nin habe-rinden sonra başka bir haber olarak veya mübtedâsı hazfedilmiş bir haber olarak ref‘ ile nezîrun okunmuştur.
] 2144[ مَ َ َ َ אءَ ,mübtedâ olarak ref‘ mahallindedir (öne geçmek) اَنْ ٓ َ ْ َ ِ (isteyenler) de onun öne alınmış haberidir. Tıpkı li-men tevaddae en yusallî (namaz kılmak için abdest alan kişi için) sözün gibi. Anlamı ise mutlak olup “Öne geçmek veya geri kalmak isteyenler için öne geçmesi veya geri kalması söz konusudur!” şeklindedir. “Öne geçmek”ten ve “geri kalmak”tan kasıt, hayra koşmak ve ondan geri kalmaktır. Tıpkı “Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” [Kehf 18/29] âyetindeki gibi. َאء ٓ َ ْ َ ِ ’nin ِ َ َ ْ
ِ ’den bedel olması da caizdir; yani kavurucu (cehennem), mükellef olup da bir iş yap-ma imkânına sahip olan; dilese öne geçip kazanacak, dilese geri kalıp helâk olacak kimseleri uyarıcıdır.
38. Âyetin Tefsiri
39. Âyetin Tefsiri
40–41. Âyetlerin Tefsiri
42. Âyetin Tefsiri
43. Âyetin Tefsiri
46. Âyetin Tefsiri
47. Âyetin Tefsiri
] 2145[ ٌ َ ِ ٌ kelimesi müennes olduğu için رَ َ رَ َ א כَ َ ِ ئٍ ِ ْ Çünkü“) כُ ا(Rabbinin katında) herkes, kendi yaptığına ipoteklidir.” [Tur 52/21]) âyetinde-ki َر’in müennesi değildir; zira sıfat kastedilseydi َر denirdi; çünkü mef‘ûl anlamındaki fe‘îl vezninde müzekker müennes aynıdır. Bu kelime “rehin” an-lamında isimdir, tıpkı şetm (sövme) anlamındaki şetîme gibi. Bir bakıma küllü nefsin bi-mâ kesebet rehnun (Herkes kendi yaptığına ipoteklidir.) denmektedir. Tıpkı [ Abdurrahman b. Zeyd’e ait] şu Hamâse beytindeki gibi:
(Babam, öldürüldüğü) o dağda; Küveykib dağında;taşlı topraklı kabrinde rehnedilmişken (fidye kabul edeceğim hâ)?!
Şair (rehînetu rems değil de) rehnu rems demiş gibidir. Âyetin anlamı şudur: Herkes yaptıklarıyla Allah katında rehindir; salıverilmez.
[2146] “Ancak sağ cenahtakiler müstesnâ…” Çünkü onlar güzel ameller işledikleri için boyunlarını ipotekten kurtarmışlardır. Tıpkı rehin alanın, hak-kı ödendikten sonra rehni salıvermesi gibi. Hz. Ali’nin (r.a), “sağ cenahtaki-ler”i çocuklar diye tefsir ettiği nakledilmiştir; çünkü onların rehin edilecek bir amelleri yoktur. İbn Abbas’ın (r.a) ise “Onlar meleklerdir.” dediği nakledilir.
] 2147[ אتٍ َ yani tavsif edilemeyecek güzellikteki “cennetlerdedirler; o mücrimleri soruştururlar (ن אء ), yani onları “birbirlerine” veya “başka-larına” sorarlar. Tıpkı de‘avtuhû ve tedâ‘aynâhu (“Onu çağırdım.” - “Onu çağırttık.”) demen gibi.
[2148] Şayet “Mücrimlere yöneltilen bir soru olan ‘Sizi sokan nedir [bu Kavurucu’ya]?’ ifadesi, mücrimler hakkında soru sormayı ifade eden ‘o müc-rimleri soruştururlar’ sözüne nasıl uymuş ki? ‘Sizi [buraya] sokan nedir, diye mücrimlere sorarlar.’ denseydi, ancak o zaman uyum olurdu.” dersen şöyle derim:ْ כَכُ َ َ א َ (Sizi [buraya] sokan nedir?) ifadesi onlar hakkında sorulan sorunun açıklaması değildir; o, kendisine soru sorulan kimselerin sözünün naklidir. Zira kendilerine soru sorulanlar, soranlara, mücrimlerle aralarında geçen diyaloğu nakletmektedir. “Biz onlara; ‘Sizi sokan nedir bu Kavuru-cu’ya?’ diye sorduk; onlar da ‘Gerçek dindarlardan değildik…’ dediler.” de-mektedirler. Bu sözde hazif ve kısaltma vardır. Bu, Kur’ân’ın mu‘cizevî nazmı-nın bir metod ve özelliğidir. -ض batıl ve lüzumsuz şeylere dalmak, onları اyapmaktır.- “Peki, bunu bildikleri hâlde niye onlara soruyorlar?” dersen
şöyle derim:Onları azarlamak ve yaptıklarına pişman etmek, bir de Allah’ın bu olayı kitabında zikretmesi işitenlere öğüt olsun diye. “Sağ cenahtakiler”in çocuklar olduğunu söyleyenlerin bir kısmı bu tefsirlerini şununla destekle-mişlerdir: (Sağ cenahtakiler) çocuk olmaları sebebiyle, cehenneme girmeyi gerektiren şeyi bilmedikleri için mücrimlere böyle sormaktadırlar.
[2149] Şayet “Her birinin cehenneme bu dört şeyin tamamı sebebiyle mi yoksa bazısının şu, bazısının da bu sebeple girdiğini mi kastediyorlar?” dersen şöyle derim:Her iki durum da muhtemeldir.“Peki, yalanlamayı neden sona bırakmış? Oysa günahların en büyüğü odur?” dersen şöyle derim:Bunla-rın hepsinden sonra, bir de âhireti yalanlayan kimseler olduklarını söylemek; böylece, yalanlamanın ne kadar vahim olduğunu vurgulamak istemişlerdir. Tıpkı “Ayrıca, iman edip birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden, birbirlerine merhameti tavsiye edenlerden olmaktır.” [Beled 90/17] âyetindeki gibi.
] 2150[ ُ َ ْ .ölüm ve öncesindeki alâmetlerdir ا
48. Âyetin Tefsiri
bile şefaatleri bunlara fayda vermiyor; çünkü şefaat Allah’ın razı olduğu kimseye edilir. Bunlara ise gazap edilmiştir. Bu sözde o gün şefaatin fayda vereceğine delil vardır; çünkü şefaat Allah’ın razı olduğu kimselerin derecesini artırır.
49. Âyetin Tefsiri
50. Âyetin Tefsiri
51. Âyetin Tefsiri
] 2152[ ةِ َ כِ ْ ِ ا َ ifadesi, ‘ani’t-tezkîr anlamında olup o da öğüttür. Bunun-la Kur’ân’ı veya onun dışındaki öğütleri kastetmektedir. َ ِ ْ ُ (yüz çeviriyor-lar) hâl olarak mansūbtur. Tıpkı mâ le-ke kāimen (Sana ne oluyor böyle ayakta duruyorsun?) demen gibi.
] 2153[ ةٌ َِ ْ َ ْ ُ “şiddetle kaçan” demektir; sanki kendiliklerinden kaçmak is-
tiyorlar, kaçmak için kendilerini topluyor, kışkırtıyorlar! Müstenferatun şeklin-de fetha ile de okunmuştur ki “ürkütülüp kovalanmış, kaçırılmış” demektir.
] 2154[ رة yaban eşeklerini avlayan okçular grubu demektir. Aslan anla-mında olduğu da söylenmiştir; lüyûsun kasâviru (ezici güce sahip aslanlar) şek-linde bir kullanım vardır; رة ‘üstün olmak, galip gelmek’ anlamındaki kasr kökünün fa‘veletun kalıbıdır. Aynı kalıpta aslan için kullanılan kelimelerden biri olan رَة َ ْ َ kelimesi vardır. [رة için;] İbn Abbas, “insanların rikzi,1 sesleri” derken, İkrime “gece karanlığı” demiştir. 1 Rikz; gizli, gizemli, alçak ses demektir. Avcının köpeğine gizlice seslenmesi gibi, uzaktan işitilen insan
sesi. / ed.
[2155] [Allah, müşrikleri] Kur’ân’dan, öğüt ve nasihatten yüz çevirmeleri ve bundan kaçmaları sebebiyle, korktuğu şeyden var gücüyle kaçan yaban eşeklerine benzetmektedir. Onları yaban eşeğine benzetmesinde açık bir yergi ve durumlarını alçaltma, çirkinliğini açıkça ortaya koyma söz konu-sudur. Tıpkı “Koca koca kitaplar taşıyan eşeğin durumuna benzer!” [Cum‘a 62/5] âyetindeki gibi. Bu ayrıca onların kıt akıllı ve ahmak olduklarını gös-termektedir. Bir tehlikenin kendisini kuşkulandırdığı yaban eşeğininki gibi bir kaçış, yaban eşeğininki kadar sürekli bir kaçış göremezsin. Bu sebeple, Araplar şiddetli koşuşu itibariyle develeri genellikle, suya gelip de orada bir avcı hisseden yaban eşeğinin koşuşuna benzetmişlerdir.
52. Âyetin Tefsiri
[2156] “Açıp okuyacağı sayfalar” yani kendisiyle yazışma yapılan mek-tup gibi açılıp okunan veya semada yazılıp, yazıldığı anda melekler tarafın-dan indirilen, elleri üzerine açılmış yeni, taze, henüz dürülmemiş sayfalar.
[2157] Bunun sebebi şudur: [Müşrikler] Peygamber’e (s.a.); “Gökyüzün-den; her birimize ‘Âlemlerin Rabbinden falan oğlu filana’ başlığını taşıyan ve içinde sana uymamızın emredildiği mektuplar getirmedikçe sana uymayız!” diyorlardı. Tıpkı “Oradan bize, (elimize alıp) bizzat okuyacağımız bir kitap indirinceye kadar da senin (miraçta göklere) yükseldiğine iman etmeyiz!” [İsrâ 17/93] dedikleri gibi; nitekim [aynı çerçevede] “(Resûlüm!) Şayet sana kâğıda/deriye yazılı bir kitap indirseydik ve ona bizzat elleriyle dokunsalardı… [inkâr-cı nankörler mutlaka şöyle derlerdi: Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değil!]” [En‘âm 6/7] buyrulmuştur. Şöyle dedikleri de rivayet edilmiştir: “Eğer Muhammed doğru söylüyorsa, sabah her birimizin başucunda cehennemden kurtulduğuna ve ondan emin olduğuna dair bir sahife olsun!” Şöyle dedikleri de nakledilmiştir: “Bize ulaştığına göre İsrail oğullarından bir adamın sabah başının ucunda günahı ve onun kefareti yazılı olurmuş; bize de bunun benzerini getir!” Bu son te’vilin “açılıp okunan sahifeler”le ilgisi yoktur; ancak “açılıp okunan sa-hifeler”le, görülebilen aşikâr yazılar kastedilirse başka.
] 2158[ Sa‘îd b. Cübeyr (v. 94/713) ikisini de hafifleterek, suhfen mun-şeraten okumuştur; çünkü َل َ لَ - َ ْ gibi1, enşera’s-suhufe ile neşşera’s-suhufe da أَaynı mânada kullanılır.1 Bu iki fiil normal kalıpları itibariyle farklılık arz etmekte ise de ikisi de ‘vahyi indirme; on insan aklıyla
buluşturma’ anlamında birbirinin yerine kullanılmaktadır. Farklılık; nezzelenin tef‘îl kalıbından kazan-dığı teksîr/çokluk anlamıyla; “çok sayıda indirişi” ifade etmesine mukabil, inzâlin salt indirmeyi ifade etmesidir. / ed.
53. Âyetin Tefsiri
54. Âyetin Tefsiri
55. Âyetin Tefsiri
56. Âyetin Tefsiri
sakınılması gereken de O’dur, bağışlama yetkisinin gerçek sahibi de...] 2159[ -sözüyle Allah onları bu istekten ve mu‘cize teklifin (.!Asla) כَ
den menetmiş; sonra da şöyle buyurmuştur: “Aksine! Sırf, âhiretten yana endişelenmedikleri için...” Yani kendilerine sahifeler verilmediği için değil, tamamen bu sebeple yüz çevirmekteler öğüt almaktan!..
[2160] Sonra onları öğütten yüz çevirmekten menetmiş ve “Bu sadece bir öğüttür!”; yani ne denli yeterli olduğunun künhüne varılamayacak ka-dar [son derece] etkili, yeterli bir öğüttür, buyurmuştur. “Dileyen” yani onu hatırlamak, unutmamak ve gözünün önünde tutmak isteyen, bunu yapar; zira bunun faydası tamamen kendinedir.
] 2161[ ُ هُ ve اِ َ َ ,kelimelerindeki zamir ذَכَ ِ ْ ُ ةِ َ כِ ْ ِ ا َ ْ ُ َ א َ َ (“O hâlde, ‘ne’leri var ki bu öğütten yüz çeviriyorlar?” [49]) âyetindeki ِة َ כِ ْ -ye ait ol’اmakla birlikte müzekkker kılınmıştır; çünkü zikr veya Kur’ân anlamında [müzekker]dir.
[2162] “Bunlar ise ders çıkarmıyorlar! Allah dilerse” yani onları öğüt almaya ezerek iter, zorlarsa “başka!..” Zira kalpleri mühürlüdür; isteyerek iman etmeyecekleri bilinmektedir.
[2163] “Asıl sakınılması gereken de O’dur, bağışlama yetkisinin gerçek sahibi de...” Kullarının kendisinden sakınmasına, azabından korkmasına ve kendisine inanıp itaat etmesine lâyıktır. İman edip itaatte bulundukla-rında onları bağışlamaya da lâyıktır. Enes, Peygamber’den (s.a.) şöyle riva-yet etmiştir: “Sakınılmaya ve sakınanları bağışlamaya lâyıktır O.” [Tirmizî, “Kitâbü’t-Tefsîr”, 44]
] 2164[ ونَ ُ כُ ْ َ kelimesi şeddeli - şeddesiz, Yâ ile de Tâ ile de okunmuştur.1
[2165] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki “Her kim Müddessir sû-resini okursa Allah ona, Mekke’de Muhammed’i (a.s) tasdik eden ve yalan-layan her bir kimse adedince on sevap verir.”