KEŞŞÂF TEFSİRİ
Mücâdele Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
bulunan kadının söylediklerini Allah işitmiştir. Allah ikinizin diyaloğunu dinlemekteydi... Allah gerçekten işitir, görür (Semî’, Basîr).
[1269] “Gerçek şu ki; Allah işitmiştir.” Hazret-i Âişe demiştir ki “İşitmesi tüm sesleri kuşatan Allah’a hamdolsun ki o mücadeleci kadın (yani Havle bint Sa‘lebe) Peygamber (s.a.)ile evin bir kenarında konuşuyordu. Ben Pey-gamber’in yanında olduğum hâlde işitemiyordum; ama Allah kadını işitti.” [İbn Mâce, “Mukaddime”, 13] Rivâyete göre bu kadın [Halife] Ömer’in huzuruna vardığında, Ömer ona ikramda bulunur ve “Allah bu kadını işitmiştir.” derdi.
כَُ) [1270] אدِ َ ُ yerine) tuhâviruke şeklinde de okunmuştur ki muhâvere eden1 demektir. Yine tuhâviluke şeklinde de okunmuştur ki “senden talepte bulunan” demektir.
[1271] Bu kadın, -Ubâde [b. Sāmit]’in kardeşi olan- Evs b. Sāmit’in ka-rısı Havle bint Sa‘lebe’dir. Evs, kendisini güzel vücuduyla namaz kılarken görmüş ve namazı bitirince, ondan kâm almak istemişti; kadın kabul etme-yince de kızmıştı. Tez canlı, evhamlı biriydi. Derhal Havle’ye zıhâr verdi. Havle, Peygamber’e (s.a.) gelip, şöyle şikâyette bulundu: “ Evs; ben genç ve alımlı biriyken benimle evlendi. Nihayet yaşım ilerleyip ‘karnımı’2 saçınca -yani çocuklarım çoğalınca- beni kendisine anası gibi kıldı!..” Rivâyete göre kadın, Hazret-i Peygamber’e “Benim küçük yavrularım var; onları Evs’e bı-rakırsam, zayi olur giderler; kendime alırsam aç kalırlar.” demiş; Peygamber yine “Senin için yapabileceğim bir şey yok.” demişti. Bir rivâyete göre de Hazret-i Peygamber kadına “Sen artık ona haramsın.” buyurmuş; kadın da “Yâ Resûlallah! O herhangi bir boşama lâfzı zikretmedi ve hâlâ çocukları-mın babası ve insanların bana en sevgili geleni!” demişti. Hazret-i Peygam-ber yine “Sen artık ona haramsın!” buyurunca, kadın bu sefer “Muhtaçlığı-mı ve hüznümü Allah’a şikâyet ediyorum!..” demişti. Peygamber “Sen artık ona haramsın!” dedikçe, kadın feryat edip hâlini Allah’a arz ediyordu. Sûre, işte bunun üzerine nâzil oldu.1 Muhâvere “dönme” anlamındaki havr kökünden; yani sen bir şey dedikçe o da bir şey söyleyen; seninle
[itirazvari] konuşmasını sürdüren. / ed.2 Zıhâr, zahr (sırt) ile bağlantılı olup kişinin “Sen artık bana anamın sırtı gibisin!” diyerek karısını kendisine
haram kılmasıdır. “Sırt” derken izdüşümü, yani cinsel organın bulunduğu ‘karın’ kastedilmektedir. / ed.
[1272] “Kocası hakkında” yani onun durumu ve kastı ile ilgili olarak… “Allah gerçekten işitir, görür.” O’nun işitmeye konu olabilecek her şeyi işit-mesi ve görmeye konu olabilecek her şeyi görmesi sahihtir.
[1273] Şayet“ ْ َ ... ifadesinde َ ’ın anlamı nedir?” dersen şöyle de-rim:Bunun anlamı ümit beslemektir; çünkü hem Peygamber (s.a.)hem de mücadeleci kadın Allah’ın, kadının mücadelesini ve şekvâsını işitmesini ve bu hususta kadını ferahlatacak bir şey indirmesini umuyorlardı.
2. Âyetin Tefsiri
[1274] “İçinizden zıhar yapanlar” derken, bu “içinizden” ifadesiyle Araplar kınanmakta; zıhar alışkanlıkları ayıplanmaktadır; çünkü bu, diğer toplumların değil, sadece bunların Cahilî yemin geleneklerindendi. “Onlar (yani zıhar yaptıkları eşleri), anneleri değildir.” Hicaz ve Temîm kabilele-rinin lügatlerine göre merfû‘ olarak ْ ُ ُ א َ ا ّ א şeklinde de okunmuştur. İbn Mes‘ûd’un kıraatinde ise bi-ummehâtihim şeklinde yer almış olup Bâ, mansūb kılanların lügatinde ektedir. Mâna şöyledir: Karısına “Sen bana anamın sırtı gibisin!” diyen kişi, eşiyle ilgili bu sözüne “ana” ifadesini ekle-miş ve karısını anası gibi kılmış olmaktadır. Oysa bu iki durumun birbirin-den farklı oluşu sebebiyle bu hükümsüz bir benzetmedir.
[1275] “Çünkü anneleri, sadece onları doğuran kadınlardır.” buyurarak, gerçek annelerin ancak doğuran kadınlar olduğu; bunların dışındaki [anne]lerin ise onların hükmüne dâhil olmaları sebebiyle onlara mülhak oldukla-rı kastedilmektedir. Meselâ sütanneler bir çeşit annedirler; çünkü emzirdik-leri vakit, bu emzirme sebebiyle “anne” hükmüne dâhil olmuşlardır. Yine Peygamber’in (s.a.) eşleri de müminlerin anneleridirler; çünkü Allah onları nikâhlamayı ümmete haram kılmış olup böylece onlar da bu sebeple “anne” hükmüne dâhil olmuşlardır. Zevcelere gelince, bunlar annelik kavramına en uzak şeylerdir; çünkü ne gerçek mânada annedirler ne de anne hükmüne dâhildirler. Dolayısıyla, zıhar yapanın sözü, hakikatin de şer‘î hükümlerin de yadırgadığı “çirkin ve asılsız bir sözdür!” Yani haktan sapmış hükümsüz bir yalandır! “Ama Allah” tövbe edilip de bir daha tekrarlanmadığı takdirde zıharla ilgili önceden geçenleri “gerçekten affedicidir, bağışlayıcıdır.”
[1276] Daha sonra Allah Teâlâ “O hâlde, kadınlarınazıhar yaptıktan sonra tekrar kendi söylediklerine dönenlerin…” [3-4] buyurmuştur:
4. Âyetin Tefsiri
[1277] (i) Yani bu nâhoş sözü söyleme alışkanlığı bulunup da, Müslü-manlık sayesinde bunu bıraktıktan sonra, tekrar bunun aynısına dönenlerin kefareti bir köle azat edip, zıhar yaptığı kadınla ilişkiye girebilecek olmasıdır; karısıyla, ancak kefaret verdikten sonra ilişkiye girebilir. (ii) Şu şekilde de yo-rumlanabilir: “Sonra tekrar kendi söylediklerine dönenler” demek, “bu söyle-diklerini daha sonra telafi edenler” demektir; çünkü bir şeyi telafi eden, o işe avdet ed(ip çöz)en demektir; ‘âde ğaysun ‘alâ mâ efsede (Yağmur onun bozduğu şeye avdet etti.) darbımeseli de bu kabil olup “Yağmur düzelterek onu telafi etti.” demektir. Buna göre âyet; “Bu sözün karşılanması ve telafisi, o kişinin kefaret ödemesi ve nihayet her ikisinin durumunun zıhardan önceki duruma dönmesiyle olur” anlamında olur. (iii) Üçüncü yorum ise, “söylemiş olduk-ları şey” ile insanların zıhar lâfzını kullanarak kendilerine haram kıldıkları şeyin kastedilmesidir ki, bu da “söz”ün, “söz konusu olan” şeyin konumuna konması şeklinde olur. Tıpkı “O söylediği şeylere Biz mirasçı olacağız ve Bize tek başına gelecek!” [Meryem 19/80] âyetindeki gibi. Buna göre âyetin anlamı; “Sonra da cinsel ilişkiye dönmek isteyenlerin...” şeklinde olur.
[1278] Mumâsse cinsel birleşme, şehvetle dokunma veya cinsel organına şehvetle bakma yoluyla kadından yararlanmaktır.
[1279] “İşte bu” hüküm “ile size öğüt veriliyor.” Kefarete hükmedilmesi bir suç irtikâp edildiğinin delilidir. Binaenaleyh, bu hüküm sayesinde öğüt almanız gerekiyor ki, bir daha zıhara dönmeyesiniz ve Allah’ın cezalandır-masından korkasınız!
[1280] Şayet“Bu lâfzın (“Sen bana anamın sırtı gibisin” ifadesinin) dışında başka sözler de zıhar olarak değerlendirilebilir mi?” dersen şöy-le derim:Evet. Kişi “sen” yerine kadının “baş”, “yüz”, “boyun”, “ferc” gibi bütününün ifade edildiği herhangi bir uzvunu yahut “sırt” yerine annenin bakılması haram olan “karın” ve “baldır” gibi başka bir uzvunu
ya da “anne” yerine nesep, süt, nikâh akrabalığı veya cinsel ilişki anlamın-da kişiye haram kılınmış bir mahremini koyması hâlinde bu da zıhar olur. Sözgelimi (karısına); “Sen bana süt kızkardeşimin sırtı gibisin!” veya “Ne-septen halam gibisin!” yahut “Gelinim gibisin!” veya “Üvey annem gibisin” veya “Kayınvalidem gibisin!” yahut “Üvey kızım gibisin!” demesi hâlinde de kişi zıhar yapmış olur. Bu, Ebû Hanîfe ve ashabının mezhebi olup Ha-san-ı Basrî, Neha‘î, Zührî, Evzâ‘î, Süfyân-ı Sevrî ve diğerlerinden de rivâyet edilmiştir. Şâfi‘î ise, “Zıhar sadece anne lafzıyla gerçekleşebilir.” demiştir ki, bu da Katâde ve Şa‘bî’nin görüşüdür. Şa‘bî’nin; “Allah kız evlâtları, kız kar-deşleri, hala ve teyzeleri zikretmeyi unutmamıştır ki..; zira zıharın sütanne-lerle değil, ancak kişiyi doğuran annelerle yapılabileceğini haber vermiştir.” dediği rivâyet edilir. Bazılarından; “Zıhar olabilmesi için zahr (sırt) lâfzının mutlaka zikredilmesi gerekir.” şeklinde bir nakil vardır.
[1281] Şayet“Zıhar yapan erkeğin kefaret ödemekten kaçınması hâlin-de kadının onu mahkemeye verme hakkı var mıdır?” dersen şöyle derim:Kadının böyle bir hakkı vardır ve hâkimin o kişiyi kefaret ödemeye zorla-ması ve hapsetmesi gerekir. [Normalde] hiçbir kefaret icbara ve hapse konu olmaz; ancak zıhar kefareti böyle değildir; çünkü kişi kefaret ödemeyerek ve (cinsel ilişkiyle kendisinden) yararlanmaktan kaçınarak kadına zarar ver-mektedir. Dolayısıyla, kadının hakkının ifası lâzım gelir.
[1282] “Peki kefaret ödemeden önce cinsel temasta bulunursa ne lâ-zım gelir?” dersen şöyle derim:Ona düşen, istiğfar etmesi ve kefaret öde-medikçe bir daha bunu tekrarlamamasıdır; çünkü rivâyete göre Seleme b. Sahr el-Beyâdī’nin Peygamber’e (s.a.); “Karıma zıhar yaptım; daha sonra mehtaplı bir gecede onun halhalını görüp kendisiyle cinsel ilişkiye girdim!” demesi üzerine, Hazret-i Peygamber: “Rabbinden bağışlanma dile ve kefa-ret ödemedikçe bir daha tekrarlama!” buyurmuştur [Benzer rivâyetler için bkz. Tirmizî, “Talâk”, 19; Nesâî, “Talâk”, 33]
[1283] Şayet“Zıhar kefaretinde ne tür bir köle [azat etmek] gerekir?” dersen şöyle derim:Müslüman da kâfir de olabilir; çünkü bu köle âyette herhangi bir kayıt konmaksızın zikredilmiştir. Şâfi‘î’ye göre ise köle mümin olmalıdır; çünkü katil kefareti hakkında “…bir mümin köleyi azat etmesi...” [Nisâ 4/92] buyrulmuştur. Kefaret ümmüveled1 ile, müdebber2 ve belli bir ödeme yapmış bulunan mükâteb3 köle ile olmaz.4 Şayet (mükâteb) herhangi bir ödeme yap-mamışsa [bunun azat edilmesi] kefaret sayılır. Şâfi‘î’ye göre ise sayılmaz. 1 Sahibine çocuk doğuran cariye. / çev. 2 Efendisinin; “Ben ölürsem sen hürsün!” diye şart koştuğu köle. / çev. 3 Yazışmalı köle; özgür kılınması, efendisine belli bir malî bedel ödemesi şartına bağlı olan köle. / çev.4 Çünkü bunlar kısmen de olsa kölelik mefhumu dışında kalmış gibidirler. / çev.
[1284] “Peki, kölenin bir uzvunu azat edip veya orucun bir kısmını tu-tup, sonra cinsel temasta bulunsa?” dersen şöyle derim:Ebû Hanîfe’ye göre ister unutarak ister kasten olsun, cinsel temas gündüz ya da gece olsun o günü yeni baştan tutar. Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre kölenin (bedeni-nin) bir kısmını azat etmek, onun tamamının azat edilmesi demek olup bu kifayet eder. Şayet temas orucu bozarsa bunu gelecekte karşılar; değilse üzerine devam eder.
[1285] Şayet“Yedirme hususunda yoksula ne kadar verilecek?” dersen şöyle derim:Ebû Hanîfe’ye göre buğdaydan yarım sā‘1, buğday dışındaki-lerdense bir sā‘ kadar. Şâfiî’ye göre ise kişinin azıklandığı kendi beldesinin yiyeceğinden bir müd2 kadar.
[1286] Şayet“Cinsel temasın, (köle azadı ve peş peşe iki aylık oruçtan ibaret olan ilk) iki kefarette zikredilip de ‘yedirme’de zikredilmemesinin açıklaması nedir?” dersen şöyle derim:Bu hususta ihtilâf edilmiştir. Ebû Hanîfe’ye göre cinsel temastan önce gerçekleştirilme gereği açısından üç ke-faret arasında fark yoktur. “Yedirme” sadedinde cinsel temasa yer verilmemiş olması, sırf onun yedirme arasında vücut bulması hâlinde, tıpkı bu du-rumdaki (aralanan) oruca yeniden başlandığı gibi başlanmayacağına delâlet etmesi içindir. Başkalarına göre ise, cinsel temasın zikredilmemesi, kefaret ödemenin öncesinde de sonrasında da eşit olduğuna delâlet etmesi içindir.
[1287] Şayet“... ikisinin cinsel temasta bulunmasından önce’ fiilindeki (tesniye) zamirinin mercii nedir?” dersen şöyle derim:Sözün delâlet ettiği şeydir; yani zıhar yapan erkek ile kendisine zıhar yapılan kadın.
[1288] “Bu” hükümlerin açıklanması, öğretilmesi ve bunlara dikkat çe-kilmesi, zıhar ve diğerleriyle ilgili olarak teşrî kıldığı yasalarıyla amel etme ve Cahiliye döneminizde üstlendiğiniz şeyleri terk etme hususunda “Al-lah ve Resulü’nü” tasdik edip etmediğinizi “görmek içindir. Evet, bunlar Allah’ın çektiği” aşılması caiz olmayan “sınırlardır.” Bu sınırlara uymayan ve onlara göre davranmayan “inkârcı nankörlerin hakkı ise can yakıcı bir azaptır!..”
6. Âyetin Tefsiri
[1289] “... sınır çekme yarışına girenler” yani karşı kampta yer alanlar ve cepheleşenler, “kendilerinden önceki” peygamber düşmanlarının “bur-nu sürtüldüğü gibi kendilerinin burnu da sürtülecek” rüsva olup helâk edi-lecekler“dir.” Burada, burunlarının Hendek savaşında sürtülüp alçaltılma-larının kastedildiği söylenmiştir.
[1290] “Oysa biz” o elçinin doğruluğuna ve getirdiklerinin sağlıklı olu-şuna delâlet eden “apaçık âyetler indirdik.” Bu âyetleri “inkâr eden nankör-ler için” izzet ve kibirlerini yok eden “alçaltıcı bir azap vardır.”
[1291] [ مَ ا (Allah’ın onları dirilteceği gün)] cümlesinin başındaki َم ya “o inkârcı nankörler için” ifadesiyle veya “alçaltıcı” ifadesiyle yahut o günü azametli kılmak için gizlenmiş bir “Hatırla” emriyle mansūbdur.
[1292] “Tamamını...”Yani içlerinden diriltilmemiş hiç kimse bırakıl-maksızın tamamını veya hayyun cemî‘un (ittifak etmiş bir kabile) sözündeki gibi tek pozisyonda toplanmış oldukları hâlde. Onları mahcup etmek, kı-namak ve durumlarını teşhir etmek için “yaptıklarını kendilerine bir bir haber verecektir” de onlar bu esnada herkesin gözü önünde kendilerine ilişen rezillik sebebiyle alelacele ateşe sevk edilmeyi arzulayacaklardır.
[1293] Hiçbir şeyin atlatamayacağı “Allah, onu bir bir kaydetmişti;” miktarını eksiksiz bilmekte idi. “Onlarsa bunları” irtikâp ettikleri vakit önemsemedikleri ve günahları alışkanlık hâline getirmelerinden ötürü al-dırış etmedikleri için “unutmuşlardı!” Oysa ancak işlerin mehabetli olanları koruma altına alınır.
7. Âyetin Tefsiri
] 1294[ ن כ א (olsa/gerçekleşse) ifadesindeki َכאن tam olup ifade Yâ ile de Tâ ile de okunmuştur. Yâ’lı okuyuş, ى َ ْ ’nın hakiki mânada müennes olmaması ve (kendisiyle כאن arasına) bir fâsıla ( ْ ِ ) girmesine yahut “gizli kapaklı konuşma adına her ne şey1 olursa” anlamına dayanmaktadır.1 Zira “şey” lâfzı müzekkerdir. / çev.
] 1295[ ى gizlice sırlaşmak demektir ki bu da başka değil, ya min اnecvâ selâseti neferin (üç kişinin gizli kapaklı konuşması adına) anlamına gelecek şekilde üç kişiye izâfe edilir ya da min ehli necvâ selâsetin (üç kişilik gizli kapaklı konuşanlardan) anlamına gelecek şekilde bu “üç kişi” ile sıfat-lanmış olup ehl (muzâfı) hazfedilmiştir. Yahut א ِ َ ا ُ َ َ (“[Ondan ümitlerini ke-since] bir yana çekilerek fısıldaşmaya başladılar.”[Yûsuf 12/80]) âyetindeki gibi içlerine abartılı bir fısıldaşma yerleştirmişlerdir. İbn Ebû ‘Able, (v. 151/768) yetenâcevne (gizli kapaklı konuşuyorlarken) fiilini gizleyerek, hâl üzere selâse-ten ve hamseten şeklinde mansūb okumuştur; çünkü ى lâfzı bu fiile delâlet etmektedir veya (bu okuyuş), ى َ ْ َ ’nın mütenâcîne (karşılıklı gizli kapaklı ko-nuşanlar) anlamında tevil edilip, onun mansūb kılınışı, bu (çoğul ism-i fâ‘il kelimenin) içindeki gizli zamirden (hâl vaki olmasından) ötürüdür.
[1296] Şayet“Sayının 3 ve 5’e tahsis edilmesini gerektiren sebep nedir?” dersen şöyle derim:Bu iki şekilde açıklanabilir. 1. Münafıklardan bir grup müminleri öfkelendirmek için gizli kapaklı konuşmak için bu üç ve beş sayı-sınca bir halka oluşturmuşlardı da bunun üzerine şöyle denilmişti: “Onların şu şekilde gizli kapaklı konuştuklarını gördüğünüz gibi içlerinden üç ve beş kişi ve onların bu sayılarından daha az veya daha çok da olsalar,” karşılık-lı olarak gizli kapaklı konuşsalar Allah mutlaka onlarla beraberdir; onların söylemekte oldukları şeyi işitir.” İbn Abbas’dan Rivâyete göre, bu âyet Amr [b. ‘Âs]’ın iki oğlu Rebî‘a ve Habîb ile Safvân b. Ümeyye hakkında inmiştir. Bunlar bir gün kendi aralarında konuşuyorlardı; içlerinden biri “Allah’ın bi-zim söylediklerimizi bildiği görüşünde misin?” demiş; bunun üzerine diğeri “Bir kısmını bilir, bir kısmını bilmez” demiş; üçüncüleri de “Eğer bir kısmı-nı biliyorsa hepsini biliyordur!” demişti ve doğru söylemişti; çünkü eşyanın bir kısmını sebepsiz bilen, tamamını da bilir; zira Allah’ın sebepsiz bilmekte oluşu, her bilinenin O’nunla birlikte sabit olması anlamına gelir. 2. Allah Teâlâ (bu sayıyla) gizli kapaklı konuşanların ve şûra için seçilenlerin sayısıyla ilgili cari olan geleneği zikretmeyi kastetmiştir. Bu şûra için kabul edilenlerse her bir kimse değildir; onlar ancak akıl ve fikir sahiplerinden seçkin bir grup ile görüş ve tecrübe sahiplerinden bir tayfadır. Onların başlangıç sayısı da ikiden itibaren durumun gereğine ve mâkul görmenin hükmüne göre beş ve altıya kadar çıkar. Dikkat edersen, Ömer b. Hattāb (r.a.) işi altı kişilik bir şûraya bırakıp, bunu yediye vardırmamıştı. İşte, Allah Teâlâ da 3 ve 5 sayı-sını zikredip,“bundan daha az...” buyurarak, 2 ve 4; “veya daha çok...” bu-yurarak da bu sayıya yakın düşeni göstermiştir. İbn Mes‘ûd’un mushafında
“Üç kişi kendi aralarında gizli-kapaklı bir konuşma yapsa, dördüncüleri mutla-ka Allah’tır; dört kişi yapsa beşincileri mutlaka Allah’tır. Beş kişi yapsa, altıncıları mutlaka Allah’tır. Bundan daha az veya daha çok da olsalar, gizli-kapaklı konuş-tuklarında Allah mutlaka onlarla beraberdir.” şeklinde yer almaktadır.
[1297] ’nın cinsten hükmü nefyetmeye1 özgü olmasına binaen و أد
َ َ כ و أכَ -nın ’sının mahalline at’و أد .şeklinde mansūb da okunmuştur ذَfen, merfû‘ olarak ve lâ ekseru şeklinde gelmesi de caizdir.2 Tıpkı senin, ilkini ل) ) nasb, ikincisini (ة ) ref‘ ederek lâ havle ve lâ kuvvetun illâ bi’llâh demen gibi ki, bu yine lâ havlun ve lâ kuvvetun illâ bi’llâh demendeki gibi; ikisinin de mübtedâ olmak üzere merfû‘ olmasıyla caiz olduğu gibi, ى َ ْ َ ْ ِ ’nın ma-halline atfen merfû‘ olmaları da caizdir. Bu durumda, âdeta “(Bundan) daha az veya daha çok da olsalar, Allah mutlaka onlarla beraberdir.” denmektedir. Yine her ikisinin (yani أد ve أכ kelimelerinin, lafzî i‘râb olmak üzere, doğ-rudan) ى ’ya atfen mecrûr olmaları da caiz olup âdeta “Bundan daha az veya daha çok olmak üzere her ne varsa, Allah mutlaka onlarla beraberdir.” denmektedir. İfade, Bâ ile ve lâ ekber şeklinde de okunmuştur.
[1298] Allah’ın onlarla beraber olması, onların karşılıklı olarak gizli-ka-paklı konuştukları şeyleri bilmesi ve onların durumlarının O’na gizli kal-maması anlamına gelir. Böylece Allah, mekândan ve orada bulunmaktan münezzeh olmasına rağmen, sanki onlarla beraber ve onların yanıbaşında hazırmış gibi olmaktadır.
[1299] [ ْ ُ ُ ِّ َ ُ (bir bir kendilerine bildirecektir) ifadesi] şeddesiz olarak sümme yunbiuhum (kendilerine bildirecektir.) şeklinde de okunmuştur.
8. Âyetin Tefsiri
[1300] Yahudiler ve münafıklar kendi aralarında gizli-kapaklı konuşur ve müminleri gördüklerinde, onları öfkelendirmek amacıyla birbirlerine kaş-göz ederlerdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.)onları menetmiş; fakat onlar aynı fiillerine dönmüşlerdi. Onların karşılıklı olarak gizli-kapaklı konuşmaları 1 ’nın ismi fethalı geldiğinde, “cins” denen kategoriye ait tüm fertler olumsuzluk hükmü altına girer. / çev.2 Cümle arasına atıf edatı girdiğinde ma‘tūfun hem lafzen hem de ma‘tūfaleyhin i‘râbına tâbi olarak ma-
hallen i‘râb alması caizdir ki, bunun en güzel örneklerine “nida” cümlelerinde rastlanır. / çev.
günah, müminlere düşmanlık ve Hazret-i Peygamber’e karşı isyan ve muha-lefeti birbirlerine tavsiye etme türündendi. İfade, (ifti‘âl kalıbına aktarılarak ve ’in çoğul sîgası ve) Ayın’ın kesresiyle yentecûne bi’l-ismi ve’l-‘idvâni ve ma‘sıyâti’r-rasûl şeklinde de okunmuştur.
[1301] “Seni Allah’ın selâmlamadığı birtakım ifadelerle selâmlayıp…” Yani seni selâmlarlarken (“Selâm”ın Lâm’ını hazfederek); es-sâmu ‘aleyke yâ Muhammed! (Ölüm sana gelsin ey Muhammed!” deyip… - Sâm ölüm demektir.- Oysa Allah; “Selâm olsun O’nun seçkin kullarına!” [Neml 27/59]; “Ey Resul!” [Mâide 5/41] ve “Ey Nebi!” [Enfâl 8/64] demektedir.
[1302] “Söylediklerimiz yüzünden Allah bize azap etse ya!” Yani “Bu peygamberse, söylediklerimiz yüzünden Allah bize azap etsin diye neden beddua etmiyor?!” diyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ; azap olarak “on-lara cehennem yeter!” buyurdu.
9. Âyetin Tefsiri
[1303] “Ey iman edenler!” ifadesi; (kalpleriyle değil de sadece) dilleriyle iman eden münafıklar için bir hitaptır. Burada iman sahiplerine hitap edili-yor da olabilir; yani “Gizli gizli konuştuğunuzda, şunların şer konusundaki gizli konuşmalarına benzemesin bu!..” Aksine, “‘İyi’lik ve takvâ çerçeve-sinde konuşun.” Hazret-i Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki; “Üç kişi olduğunuzda, iki kişi arkadaşlarını bırakıp, kendi aralarında fısıldaşmasın! Zira bu onu üzer.” [Buhārî, “İsti’zân”, 47; Müslim, “Selâm”, 37]. -İfade, (dûne sā-hibihimâ [arkadaşlarını bırakıp] yerine) dûne’s-sâlis (üçüncü kişiyi bırakıp) şek-linde de rivâyet edilmiştir.-
[1304] İfade (tek Tâ ile) fe-lâ tenâcev şeklinde de okunmuştur. İbn Mes‘ûd’un (ifti‘âlden) ize’nteceytum fe-lâ tentecû şeklinde okuduğu rivâyet edilmiştir.
10. Âyetin Tefsiri
] 1305[ ى ا א -daki Lâm-ı ta‘rif günah ve düşmanlık hususunda’اki fısıldaşmaya işaret olup bunun delili “iman edenler üzülsün diye...”ifadesidir. Mâna şudur: Şeytan bu fısıldaşmayı onlara güzel göster-mekle, sanki o fısıldaşmalar, iman edenleri öfkelendirmek ve mah-zun etmek için (doğrudan) Şeytandanmış gibi olmuştur. “Ama” Şey-tan yahut hüzün “Allah’ın izni olmadıkça, onlara hiçbir zarar veremez.”
Şayet“Şeytan veya hüzün nasıl ‘ancak Allah izin verdiği takdirde’ onlara zarar verebiliyor?” dersen şöyle derim:Fısıldaşırken ve birbirlerine kaş-göz eder-ken, Müslümanların zihninde savaşçılarının mağlup olacağı ve yakınlarının katledileceğine dair vehimler uyandırıyorlardı. İşbu sebeple “Allah’ın izni ol-madıkça, Şeytan veya hüzün bu evhamlarla onlara zarar veremez.” buyruldu; yani bu ancak Allah’ın izniyle -yani meşîetiyle- olabilir ki o da müminlerin yakınları için ölüme veya savaşçıları için yenilgiye hükmetmesidir.
[1306] Fiil [sülâsîden ve rubâ‘îden] َن ُ ْ َِ ve li-yuhzine şeklinde okunmuştur.1
11. Âyetin Tefsiri
[1307] “Mecliste2 yer açın” yani şöyle bir çekilip, birbirinize yer açın! -Tefessuh; Arapların efsih ‘annî (Beni sıkıştırma!) demesinden alınma olup “Biraz öte git!” demektir.- ve birbirinizin üstüne yığışmayın! Fiil tefâsehû (Karşılıklı olarak birbirinize yer açın!) şeklinde de okunmuştur. Kastedi-len, Peygamber meclisidir. Onlar Hazret-i Peygamber’e yakın olma yarışı ve onun sözünü [yakından ve daha net] dinleme hırsıyla bu mecliste birbirle-rinin üstüne yığışıyorlardı. Bunun, savaş meclislerinden bir meclis olduğu da söylenmiştir. Bunlar gazilerin toplanma merkezleriydi. Nitekim “(Hani, müminlere) savaşacakları yerleri hazırlamak üzere (erkenden ailenden ay-rılmıştın...)”[Âl-i İmrân 3/121] buyrulmuştur. İfade ِ ِ א َ َ ِ ا (meclislerde) şeklinde de okunmuştur. Söylendiğine göre önemli bir zat (meclisteki) safa gelip, “Biraz yer açar mısınız!” dediğinde, insanlar (Peygamber’i yakından) müşahede etme tutkuları sebebiyle bunu yapmıyorlardı. Lâm’ın fethasıyla fi’l-meclesi şeklinde de okunmuştur ki “oturma” demektir; yani oturmaları-nızda genişleyin, birbirinizi sıkıştırmayın “ki Allah da size yer açsın.” Bu, insanların mekân, rızık, gönül, kabir vb. hususlarla ilgili olarak kendisinde genişlik talep ettikleri her şeye dair genel bir ifadedir.
[1308] “Kalkın!” Yani yüz tutup gelenlere genişlik olsun diye “doğrulun!” veya “Kalkıp ayrılmakla emredildiğiniz vakit Peygamber meclisinden kalkıp ayrılın; o mecliste dikilip kalmakla Allah Resulü’nü usandırmayın!” yahut “Kalkıp harekete geçmeniz istendiğinde namaza, cihada ve hayır işlerine kal-kıp yönelin, öyle çöküp kalmayın, gevşeklik göstermeyin “ki Allah da içi-nizden iman edenleri” Allah ve Resulü’nün emirlerine sarılmaları sayesinde müminleri; onların da bilhassa âlim olanlarını“derece derece yükseltsin.” 1 (i) İmân edenler mahzun olsun diye… (ii) İman edenleri üzmek için… / ed. 2 Müfesirin, kelimenin tekil okunuşunu esas aldığı anlaşılmaktadır. / ed.
[1309] “Yaptıklarınızdan Allah (haberdardır!)” (ن ifadesi) Tâ ile de Yâ ile de okunmuştur [Yaptıklarınızdan - Onların yaptığından].
[1310] Rivâyete göre; İbn Mes‘ûd[r.a.]bu âyeti okuduğu vakit: “Ey insan-lar! Bu âyeti iyi belleyin ve bu âyet sizi ilme teşvik etsin!” dermiş. Hazret-i Pey-gamber’in de “Âlim ile âbid arasında yüz derece vardır ve her iki derece arasın-da bakımlı bir yarış atının hızla koşarak kat edeceği yetmiş sene(lik bir mesafe) vardır.” buyurduğu rivâyet edilmiştir. Yine Hazret-i Peygamber’in: “Âlimin âbide üstünlüğü, dolunay gecesindeki Ay’ın diğer yıldızlara üstünlüğü gibi-dir.” dediği [ Ebû Dâvûd, “İlim”, 1; İbn Mâce, “Mukaddime”, 17]; keza, “Kıyamet günü üç grup şefaat edecektir: Peygamberler, sonra âlimler, sonra da şehitler.” bu-yurduğu rivâyet edilmiştir [İbn Mâce, “Zühd”, 37] Bu bakımdan, peygamberlik ile şehitlik arasındaki, -Peygamber’in şahitlik ettiği- bir mertebe ne kadar büyük-tür! İbn Abbas’tan gelen rivâyete göre; Hazret-i Süleyman ilim, mal ve saltanat arasında muhayyer bırakılmış; o ise ilmi seçmiş ve kendisine ilimle birlikte mal ve saltanat da verilmiştir. Yine Peygamber’in(s.a.): “Allah, İbrâhim’e: ‘Ey İbrâhim! Ben bilginim ve bilginleri severim.’ diye vahyetmiştir.” buyurduğu rivâyet edilmiştir. Yine bir bilgenin; “Keşke bilseydim; ilmi yitirenin başka ne elde etmiş olabileceğini ve ilmi elde edenin başka neyi yitirmiş olabileceğini!” dediği rivâyet edilmiştir. Ahnef ’ın (b. Kays) (v. 67/687) da; “Âlimler nerede ise rab1 olacaklardı! İlimle tahkim edilmemiş her izzet eninde sonunda zillete dönüşür.” dediği rivâyet edilir. Zübeyrî’nin (v. 236/851) ise: “İlim bir güçtür; ancak erlerin erkekliği hoşlanır ondan.” dediği rivâyet edilmiştir.
12. Âyetin Tefsiri
] 1311[ اכ يْ ifadesinde,2 gizli kapaklı konuşma, isti‘âre tarikıyla ‘iki kolu olan biri’ imiş gibi nitelendirilmiştir; “başbaşa konuşmadan evvel” demektir. Tıpkı “Şiir, Araplara verilen en faziletli şeylerdendir. Kişi onu ih-tiyacının önü sıra (emâme hâcetih) söylediğinde cömertlerin ‘yağ’dırmasını sağlarken, adileri aşağı indirir.”3 ifadesinde Hazret-i Ömer’in, “ihtiyacından önce (kable hâcetih)” anlamını kastetmesi gibi. 1 Müfessir Allah Teâlâ’nın “mahlûkātı yaratıp büyüterek yetiştirme (terbiye)” sıfatına telmihte bulunuyor gi-
bidir. Allah’ın bu sıfatı insanları eğitip - öğretip yetkinleştiren âlimlerde de tecelli etmektedir. Ayrıca, âlimler cahillerin, bilimde ileri olanlar olmayanların, teknoloji üretenler tüketenlerin ‘efendisi’ sayılabilir. / ed.
2 Bu ifade, “başbaşa konuşmanızın önünden...” anlamına gelmekle birlikte, mot-a-mot “gizli kapaklı konuşmanızın iki kolu arasında” anlamındadır. Müfessir işbu anlamı tahlil etmektedir. ي ifadesi Hucurât 49/1’de de tefsir edilmişti. / ed.
3 Şairlerin zengin, nüfuzlu kimselerden bahşiş alıp, nekes cimrilerden alamaması; birinin hâlden anlama-sına karşılık, diğerinin anlamazlıktan gelmesi… / ed.
[1312] “Bu” takdim, dininiz hususunda “sizin için daha hayırlıdır; daha nezihtir.”Çünkü sadaka bir temizliktir.
[1313] Rivâyete göre; insanlar istedikleri şeyler hususunda Peygam-ber’le, onu usandıracak ve canını sıkacak derecede başbaşa konuşmayı çok yapıyorlardı ki [bu âyetle] bundan geri durmaları istenmiş ve onunla başbaşa konuşmak isteyenlerin, bu konuşmalarından önce (fakir fukarâya) bir mik-tar sadaka sunmaları kendilerine emredilmiştir.
[1314] Hazret-i Alidemiştir ki “Bu âyet inince Peygamber (s.a.)beni çağırıp, ‘Bir altına ne dersin?’ buyurdu. Ben de ‘Buna güçleri yetmez.’ de-dim. ‘Ne kadar olsun?’ buyurunca; ‘Bir dâne veya bir arpa kadar.1’ dedim. Hazret-i Peygamber; “Sen gerçekten çok az talepkâr2 birisin!” buyurdu. Nihayet insanlar bunun kendilerine zor geldiğini görünce, fakirler darlığı, zenginler de cimriliği sebebiyle bundan geri durdular ve sunmak istemedi-ler.” [Tirmizî, “Tefsir”, 58]
[1315] Bunun on gece uygulanıp bilâhare neshedildiği de söylenmiştir. (Hatta) gündüzün ancak bir saati kadar uygulandığı da söylenmiştir. Yine rivâ-yete göre Hazret-i Ali “ Allah’ın Kitabında bir âyet var ki, benden önce onunla hiç kimse amel etmiş değildir; benden sonra da amel edecek değildir. Bir altı-nım vardı; onu bozdurmuştum. Hazret-i Peygamber ile her başbaşa konuştu-ğumda bir dirhem sadaka verirdim.” demiştir. Kelbî’nin dediğine göre; Haz-ret-i Ali o parayı Peygamber’e (s.a.) sorduğu on kelime için tasadduk etmişti. İbn Ömer’in (v. 73/693) de; “ Ali’nin üç şeyi var ki, onlardan sadece biri bile benim olsaydı, kızıl develere sahip olmaktan bana daha sevimli gelirdi: Fâtıma ile evlenmesi, Hayber günü sancağın ona verilmesi, bir de bu necvâ âyeti.”
[1316] İbn Abbas, âyetin bir sonra gelen âyetle neshedildiğini söylemiş-tir. Bunun zekât âyetiyle neshedildiği de söylenmiştir.
13. Âyetin Tefsiri
[1317] “Kaygılandınız demek?” Hoş karşılamadığınız bir infak türünü barındırması ve “Şeytan’ın içinize yoksulluk korkusu düşürmesi ve çirkin şeyler yapmanızı emretmesi”3 sebebiyle o sadaka vermek zorunuza gitti değil mi?! “Mademki” size emredileni ve size ağır geleni “yap(a)madınız 1 Her ikisi de takriben bir altının yüzde biri kadardır. / çev. 2 Hz. Ali diğer büyük hasletlerinin yanında, gerçekten zahitlerin de şahı idi… / ed.3 Bakara 2/268’e gönderme yapıyor. / çev.
ve Allah tövbenizi kabul eyledi;” sizi mâzur görüp, bunu yapmama husu-sunda size ruhsat tanıdı; o hâlde namaz, zekât ve diğer itaatler hususunda işi eksik tutmayın!
[1318] “Yaptıklarınızdan (Allah haberdardır!)” (ن ـ א ifadesi) Tâ ile de Yâ ile de okunmuştur [Yaptıklarınızdan - Onların yaptığından].
14. Âyetin Tefsiri
[1319] Münafıklar; -“Onlar, Allah’ın lânetlediği ve gazabına uğrattığı kim-selerdir.” [Mâide 5/60] âyetinde belirtildiği üzere- Allah’ın gazap ettiği kimseler olan Yahudileri velî ediniyor, onlara hayırhah dileklerde bulunuyor ve mümin-lerin sırlarını onlara taşıyorlardı. “Ama” ey Müslümanlar “onlar ne sizdendirler ne de onlardan!” Yani ne de Yahudilerden!.. Tıpkı “Onlara da, bunlara da iltihak etmeksizin; ikisi arasında bocalayarak...” [Nisâ 4/143] âyetindeki gibi.
[1320] “Yalan yere” yemine konu olan şeyin katıksız bir yalan olduğunu “bile bile and içiyorlar!..” Yani “Vallahi, biz gerçekten Müslümanız!” diyerek, İslâmlık iddiasından ibaret olan yalan üzere yemin ediyorlar. Şayet “Bile bile” ifadesinin ibareye kattığı anlam nedir?” dersen şöyle derim: Yalan; haberin, haber verilene muvâfık düşmemesidir ki bu hususta haber verenin gerçeği bilip bilmemesi fark etmez. Buna göre mâna şu şekildedir: Onlar haber veren kimseler olup haberleri, haber verdikleri şeye aykırıdır. Üstelik kendileri de bunu bilmektedirler ve ğamûs1 yemini ile (yani geçmişte yaşananın hilâfına, bile bile) yemin eden kimse gibi bunu kasten yapmaktadırlar.
15. Âyetin Tefsiri
[1321] Söylendiğine göre; münafık Abdullah b. Nebtel, Peygamber’in (s.a.) meclisinde oturur, sonra da onun konuştuklarını Yahudilere taşırdı… Peygamber, odalarından birinde bulunuyorken ashabına; “Şimdi içeriye öyle biri girecek ki kalbi zorba birinin kalbi, bakışları da Şeytan bakışları-dır!” buyurmuş ve müteâkiben İbn Nebtel içeri girmişti. -Mavi gözlü bi-riydi.- Hazret-i Peygamber ona “Sen ve adamların neye binaen bana küfre-diyorsunuz?” buyurunca, o bunu yapmadığına dair Allah’a yemin etmişti. Bunun üzerine Peygamber (s.a.); “Yaptın!” buyurunca, bu derhal yola ko-yulup bu sefer adamlarını getirmiş ve onlar da Hazret-i Peygamber’e söv-mediklerine dair yemin etmişlerdi. İşte âyet bunun üzerine nâzil olmuştur. 1 Bu yeminin ğamûs (daldıran) diye isimlendirilmesi, sahibini günaha / cehenneme daldırması sebebiyle-
dir. / çev.
[1322] “Şiddetli bir azap” yani gittikçe şiddetlenen bir azap türü. “Çün-kü yapmakta oldukları şey gerçekten kötü idi!” Yani onlar uzun süreli bir geçmiş zaman diliminde kötü fiil üzere olup bunda ısrar ediyorlardı. Yahut bu, onlara âhirette söylenecek olanın (dünyaya ait) bir hikâyesidir.
16. Âyetin Tefsiri
[1323] (“Yeminlerini” anlamındaki א ْ -îmânehum (imanlarını) şeklin (أde de okunmuştur; yani ettikleri ‘yemin’leri veya sergiledikleri ‘iman’ları “bir kalkan” yani müminler ve onların kendilerini öldürmeleri karşısında gizlen-dikleri bir perde “edinerek” bu güvence ve barış ortamında insanları “Allah’ın yolundan döndürdüler!” Karşılaştıkları kimseleri İslâm’a girme hususunda oyaladılar ve Müslümanları onlara zayıf gösterdiler. Allah onlara bu rüsva edici ve alçaltıcı azabı sırf inkârları ve saptırmaları sebebiyle vaat etmiştir. Tıpkı “İnkâr edip de Allah yolundan alıkoyanların, azabına azap katmışızdır bozuculuk edip durduklarından dolayı!” [Nahl 16/88] âyetindeki gibi.
17. Âyetin Tefsiri
[1324] “Allah’a” yani Allah’ın azabına “karşı kendilerine hiçbir şey” en ufak bir yarar (sağlamayacaktır). Rivâyete göre bunlardan biri “Kıyamet günü kendimiz, mallarımız ve çocuklarımız sayesinde mutlaka yardım gö-rürüz!” demişti.
18. Âyetin Tefsiri
[1325] Menfaat adına “bir başarı elde edecekleri zannıyla, tıpkı bu-gün” yani dünyada buna “yemin ettikleri gibi” âhirette de Müslüman ol-duklarına dair Allah’a “yemin ede(rek mazeret ürete)ceklerdir.” Sırlardan bî-haber birer beşer olmanız hasebiyle size yemin etmeleri; canlarını ko-rumak ve birtakım dünyevî faydalar elde etmek için bu yeminde men-faatlerinin bulunması ve bunu tehdit edildikleri şeyin bilgisine mecbur tutulmadıkları bir dünyada yapıyor olmaları şaşılacak bir şey değil. Asıl şaşılacak olan, herhangi bir menfaat söz konusu olmamasına ve pey-gamberlerin kendilerini uyardığı şeyin bilgisine mecbur kılınmalarına rağmen1 görünmeyeni de görüneni de bilen Allah’a yemin etmeleridir! 1 Yani peygamber haberleri dünyada sadece imana konu olmasına, âhirette ise -bizzat yaşandığı için- ar-
tık hakka’l-yakin mecburî bir bilgiye dönüşmesine rağmen… / ed.
Maksat, onları; derin ve ustalıklı bir nifakla ve ölüp yeniden diriltildikleri hâlde ikiyüzlülüğün kendilerinde öylece duruyor oluşuyla betimlemektir. Tıpkı “Geri döndürülselerdi, kendilerine yasaklanan şeylere yine dönerler-di!” [En‘âm 6/28] âyetindeki gibi.
[1326] Âlimler bunların âhirette söyleyecekleri yalan konusunda ihtilâf etmiştir. Kur’ân bunun olacağını çok açık bir şekilde dile getirmektedir. Tıpkı burada ve şu âyetlerde gördüğün gibi: “([Bizi] ayartmak adına söyleye-bilecekleri tek şey) ‘Rabbimiz Allah’a yemin ederiz ki; biz müşrik değildik!’ (demekten ibaret olacaktır.) Bak; nasıl kendi aleyhlerine yalan söylediler ve uydurageldikleri şeyler nasıl kaybolup gitti zihinlerinden?!”[En‘âm 6/23-24] Yemin ettiklerinde bir menfaat elde edeceklerini sanmalarının benzeri, o zahirî imanlarının kendilerine fayda verecek bir şey olduğu zannıyla, (âhi-rette) nurlarından yararlanmak için müminlerden kendilerine bakmalarını istemeleridir.1 Söylendiğine göre; ağızları tam bu esnada mühürlenecektir2.
[1327] “Bakınız; bunlardır işte yalancılar!” Yani yalancılığın dibindekiler! Zira yalan söyleme konusunda, dünya ve âhiretteki halleri fark etmemektedir.
19. Âyetin Tefsiri
[1328] “Dizginlerini eline geçirmiş;” onları altına almıştır! ذ ,fiili اhâze’l-himâru’l-‘ânete sözünden alınmadır ki erkek eşeğin, dişisine galebe çalarak onun kasığını önüne alması hâlinde söylenir3. “Ahvezî türüdür; ku-maşı sağlamdır (yani sevk ve idarede eşsizdir).” deyimi de bu köktendir. ذ tıpkı istasvebe (doğru buldu) ve istenveka (aziz iken zelil oldu; dişi اdeveye döndü) fiilleri gibi aslı üzere yapılanan4 fiillerden biridir. Demek istiyor ki “Şeytan” kendilerinden istediği her hususta ona itaat etmeleri se-bebiyle onları öylesine ele geçirmiştir ki sonunda onları kendi tebaası ve birliği hâline getirmiş “ve onlara Allah’ı anmayı” kökünden “unutturmuş-tur” yani kalpleriyle de dilleriyle de [Allah’ı anmamaktadırlar!]
[1329] Ebû Ubeyde “Şeytan’ın birliği Şeytan’ın ordusu demektir.”demiştir.
20. Âyetin Tefsiri
düşüklerin içindedirler! 1 “Kadın erkek bütün münafıkların, iman edenlere; ‘Bize bakın da nurunuzdan faydalanalım!’ diyecekleri
gün... Onlara: ‘Arkanıza dönüp orada arayın nuru!’denir ve aralarına tek kapılı öyle bir sur çekilir ki, içi tamamen rahmet; dışı ise azabın geleceği taraftır.” (Hadîd 57/13) / ed.
2 Yani ağızları mühürlenip, organları konuşturulacaktır. / ed. 3 Bu yönüyle, “şeytanın insanı ele geçirmesini” çok etkili bir şekilde anlatmış olmaktadır. / ed.4 Yani normalde, istehâze, istesābe, istenâka olmaları gerekirken… / ed.
21. Âyetin Tefsiri
[1330] “En düşüklerin”, yani daha düşüğünü göremeyeceğin; Allah’ın yarattıklarının en düşüğü olan bir yekûn “içindedirler! Çünkü Allah mut-laka Ben ve peygamberlerim” hüccet ve kılıçla veya ikisinden biriyle “galip geliriz! diye” Levh-i Mahfûz’da “hükme bağlamıştır.”
22. Âyetin Tefsiri
[1331] “Sen [şöyle şöyle] bir toplum bulamazsın...” ifadesi bir tahyîl1 olup “müşriklerle2 velâyet ilişkisinde bulunabilecek bir mümin topluluğu bulma-nın imkân dışı ve muhâl olduğunu” hayal ettirmektedir. Bununla kastedilen, böyle bir şeyin olmaması gerektiği, bunun hakkının ‘imkânsızlık ve hiçbir şekilde varlık sahnesine çıkmamak’ olduğunu göstermektir; bunu yasaklama-da ve böyle bir duruma düşmekten caydırmada, Allah düşmanlarından kaçıp uzaklaşma ve onlarla içiçe olmaktan ve güzel geçinmekten korunma konula-rında tavizsiz olma tavsiyesinde mübalağa edilmesidir. Bunu daha da pekişti-rip güçlendirmek için;“kendi babaları... bile olsa” ve “Allah, imanı bunların kalbine yazmış...” ifadelerinin yanı sıra, -“İşte onlar Şeytan’ın taraftarlarıdır!” ifadesine mukabil- “İşte bunlar da Allah’ın taraftarlarıdır” ifadesini eklemiştir. Bu bakımdan, Allah’ın velîleri3 ile velâyet ilişkisi kurmaktan ve Allah düşman-larını düşman bilmekten daha çok kişiye ihlâs kazandıran bir şey bulamazsın. Hatta bu, ihlâsın ta kendisidir. 1 Tahyîl, olmayan bir şeyi zihinde canlandırmak demektir; âyette mealen “Allah düşmanlarını velî edinen
bir mümin grup bulamazsın” buyrulmakla birlikte, âyetin inzâl edildiği ortamda Peygamber pekâla ‘Allah düşmanlarını velî edinen müminler’ bulabiliyordu. Zaten murat, bunları o yanlış tutumlarından vazgeçirmekti; yani böyle biri gerçek anlamda mümin olamaz denmektedir. / ed.
2 Müfessir, “müşriklerle” diyorsa da, âyette “Allah düşmanlarıyla” buyrulmaktadır. Müşrikler ‘Allah düş-manı’ olsalar bile, burada “Allah ve Resulü ile sınır çizme yarışındaki” Yahudilerle koalisyonlarını devam ettiren Medineli imanlı kabileler eleştirilmektedir. / ed.
3 “Allah’ın velîleri” çift taraflı bir kavramdır; yani “Sadece Allah’ı velî tanıyanlar” ve “Allah’ın velî olarak kabul ettikleri.” Kişi sadece Allah ve Resulü ile müminleri velî bildiği takdirde, onun velîsi de mevlâsı da Allah Teâlâ olmaktadır. Şeytanı, tāgutu, kâfiri -yahudiyi, hıristiyanı, müşriği- velî edinen biri Allah’ın velisi olamaz. Yalnız, velî edinmek “bunları kendi üzerinde siyasî otorite kabul etmek” anlamındadır; arkadaşlık etmek anlamında değil… / ed.
[1332] “Allah, imanı bunların kalbine yazmış” kendilerini muvaffak kıldığı o şeyi kalplerine perçinlemiş ve zihinlerini ona açmış“ve bunları kendi ruhuyla” kalplerinin kendisiyle hayat bulacağı katından bir lutufla “desteklemiştir.” Zamirin “iman”a ait olması da caizdir; o zaman “bir iman ruhuyla (desteklemiştir)” anlamında olup bu da imanın bizzat ‘kalplerin hayat bulduğu ruh’ olması esasına göredir.
[1333] Rivâyete göre (Süfyân-ı) Sevrî (v. 161/778); “Onlar1 bu âyetin sul-tanla beraber olanlar hakkında nâzil olduğu görüşünde idiler.” demiştir. Yine rivâyete göre; [sūfi] Abdülaziz b. Ebû Revvâd (v. 159/776), tavaf esnasında (Halife) Mansūr (v. 158/775) ile karşılaşmış. Abdülaziz onu tanır tanımaz, bu âyeti okuya okuya yanından uzaklaşmış. Rivâyete göre Hazret-i Peygam-ber şöyle dermiş: “Allah’ım! Hiçbir fâcirin, hiçbir fâsıkın nimetini bana nasip etme! Zira ben, senin bana vahyettiklerinin içinde; ‘Sen [şöyle şöyle] bir toplum bulamazsın!’ buyurduğunu görüyorum.” Âyetin Hazret-i Ebû Bekrhakkın-da nâzil olduğu da rivâyet edilir. Şöyle ki (babası) Ebû Kuhâfe (v. 14/635) Peygamber’e (s.a.) küfretmişti; Ebû Bekr ona öyle bir tokat indirdi ki yere düştü [ihtiyar]! Bunun [kedisine anlatıldığı] Hazret-i Peygamber, Ebû Bekr’e; “Gerçekten bunu ona yaptın mı!?” buyurdu; Ebû Bekr; “Evet.” deyince; “Bir daha yapma!” buyurdu. Ebû Bekr ise; “Vallahi, kılıç yakınımda olsaydı onu öldürürdüm bile!” dedi. Bu âyetin, Uhud günü babası Abdullah el-Cerrâh’ı öldüren Ebû Ubeyde b. Cerrâh (v. 18/639) hakkında nâzil olduğu da söy-lenmiştir. Yine, Bedir günü oğlunu vuruşmaya davet eden ve Peygamber’e (s.a.); “Bana müsaade et de ilk atlılar grubunda hücum edeyim!” diyen ve Hazret-i Peygamber’in; “Bizi kendinden mahrum etme yâ Eba Bekr! Bilmez misin ki, sen benim gözüm kulağım konumundasın!” dediği Ebû Bekr hak-kında nâzil olduğu da söylenmiştir. Yine âyetin, Uhud günü kardeşi Ubeyd b. Umeyr’i öldüren Mus‘ab b. Umeyr (v. 3/625) hakkında; Bedir günü dayısı Âs b. Hişâm’ı öldüren Ömer hakkında; Bedir günü Rebî‘a’nın iki oğlu Utbe ve Şeybe ile Velîd b. Utbe’yi öldüren Hazret-i Ali, Hazret-i Hamza ve Ubeyde b. Hâris (v. 2/624) hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir.
[1334] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki; “Her kim Mücâdile sûre-sini okursa, kıyamet günü Allah’ın taraftarlarından yazılır.”
1 Muhtemelen selef-i sālihîn, yani ilk Müslümanlar. / ed.