KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mâûn Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…

1. Âyetin Tefsiri

1.Bak şu yargı gününü yalanlayana?!
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

] 2992[ َ ,Hemze’nin hazfiyle erayte şeklinde de okunmuştur; ama bu أرأHemze’nin hazfedilmesinin sırf muzâri‘ fiile özgü olması sebebiyle, tercih gören bir kıraat değildir; üstelik Araplardan [Hemze olmaksızın] rayte şeklinde sahih bir okuyuş da nakledilmemiştir. Bu Hemzenin (hazif ) durumunu kolaylaştıran sadece, sözün öncesinde soru harfinin yer almış olmasıdır.1 Bunun örneği, şairin şu şiiridir:

Arkadaş! Sen hiç, (sağıp) süt küleğine biriktirdiği sütü tekrar memeye döndürebilmiş bir çoban gördün mü ya da duydun mu?!

İbn Mes‘ûd, hitap harfi ekleyerek eraeyteke şeklinde okumuştur ki benzeri ََכ أرأ َ ْ ى כَ ا ا (“Benden değerli kıldığın şeye bak!...”[İsrâ 17/62]) âyetidir.

[2993] Mâna şöyledir: “Sen, yargı gününü yalanlayanın kim olduğunu biliyor musun? Şayet bilmiyorsan (şimdi beni dinle): Yargı gününü yalanla-yan var ya; “odur işte yetimi itip kakan” yani kabaca ve eziyet ederek sertçe kovan ve ezmeye çalışarak, haşin bir tavırla çirkin bir şekilde geri çeviren! ع ُ َ yede‘u şeklinde de okunmuştur; yani (yetimi) terkedip ona acı çektiren!..

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

düşkünü doyurmak için harcama yapmaya motive etmeyen…

[2995] Allah Teâlâ, ma‘rûfu (aklın ve dinin benimsediği şeyi) engelle-meyi ve zayıfı incitmeye kalkışmayı, yargı gününü yalanlamanın bir ni-şanesi kılmıştır. Bu demektir ki şayet o kişi yargı gününe inanıp, tehdide konu olan azaba katıksız bir inanç besleseydi, Allah’dan ve cezalandır-masından mutlaka korkar ve bu işe kalkışmazdı. Bu işe kalkıştığına göre onun bir yalanlayıcı olduğu bilinmiş olur. Şu hâlde, bu ne şiddetli bir söz, ne kötü bir durum e günahtan ne yaman bir sakındırmadır! O günah da iman zayıflığına ve katıksız iman bağının gevşekliğine delil kılınmaya pek yaraşmaktadır! 1 Yani aynı fiilde iki Hemze bulunmasının yol açtığı ağırlık sebebiyle Hemze hazfedilebilmiştir. / çev.

[2996] Sonra Allah Teâlâ sözünü şununla irtibatlandırmıştır:

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

4. Yazıklar olsun o namaz niyaz sahiplerine ki,
Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

5. namazlarını, niyazlarını ciddiye almazlar.
Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

6. Onlar ki gösteriş yap(arak saçıp savur)urlar;
Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

namazı kaçıracak yahut namazın vakti çıkacak derecede ona çok az ilgi gös-tererek namazın anlamından bîhaber olanlara yazıklar olsun!” Veya “Onlar ki namazı Peygamber (s.a.)ve selefin kıldığı gibi kılmazlar; fakat huşû ve tevazu söz konusu olmaksızın, sakalla, elbiseyle oynamak, esneyip durmak, sağa sola dönmek gibi namazda hoş karşılanmayan şeylerden kaçınmaksı-zın; kaç rekât kıldığını ve hangi sûreyi okuduğunu bilemeyecek şekilde ku-şun yem topladığı gibi alelacele kılarlar.” Yahut amellerinde gösteriş yapma ve mallarının hakkını vermeme alışkanlıkları olan; gördüğün çoğu insanın namazı gibi (namaz kılanlara yazıklar olsun) demektir. Âyetin anlamı: “Bu kimseler, dinin direği olan ve iman ile inkârın ve -şirkin bir kolu demek olan- riyanın farkını ortaya koyan namazı - niyazı ciddiye almamalarının ve namazın ayrılmaz ikizi ve “İslâm’ın köprüsü” olan zekâtı vermemelerinin, onların yargı gününü yalanlayanlar olduklarının bir nişanesi olmasını pek de hak etmektedirler!” şeklindedir. İslâm kisvesine bürünmüş olanlardan; hatta ulemadan gördüğün niceleri vardır ki bu sıfatı taşımaktadır! Vay başımıza gelenlere!..

[2998] Bir başka yorum tarzı da כ ...’nin ب כ ى -üzerine at [1] ...اfedilmiş olmasıdır ki bu ya zâtın zâta1 ya da sıfatın sıfata atfedilmesidir. Buna göre ارا (“Gördün mü?” [1]) fiilinin cevabı, sonrasının kendisine delâleti sebebiyle hazfedilmiştir. Sanki: “Söyle bakalım! Yargı gününü ya-lanlayan, yetimi inciten ve yoksulu yedirmeyen kimse hakkında ne dersin? Onun bu yaptıkları hoş mu?” denmiştir. Bunun ardından; “Yazıklar olsun o namaz niyaz sahiplerine ki...” buyurmuştur; yani onun kötülük işleyen biri olduğu bilindi ya, artık bu namaz niyaz sahiplerine yazıklar olsun, de-mektir; yani “Böylelerine yazıklar olsun!”. Şu var ki onların zamirlerinin yerine sıfatları konmuştur; çünkü onlar yalanlamanın yanı sıra kendilerine nispet edilen “namazı niyazı ciddiye almayanlar”, “mürailer”, “mallarının zekâtını vermeyenler” şeklindeki sıfatları beraberlerinde taşımaktadırlar. 1 Örneği: Velîd b. Muğîre vb. / çev.

Şayet“İkisi de aynı olduğu hâlde, nasıl ‘namaz niyaz sahipleri’ kelimesini ‘yalanlayan’a râci zamirin yerine ikame ettin?” dersen şöyle derim:Bunun anlamı birlikteliktir; çünkü bununla cins kastedilmektedir.1

[2999] Şayet“ (namazlarından, niyazlarından) buyurulmuş ol-masıyla, senin (namazlarında, niyazlarında) demen arasında ne fark vardır?” dersen şöyle derim: (…dan) getirilmesi, onların namazı niyazı terkedecek türden namazı ciddiye almamaları ve namaza pek az iltifat etme-leri anlamına gelir ki münafıkların yahut müslümanlardan hilebaz fâsıkların fiilidir. harf-i ceri ise şeytanın vesvesesiyle yahut içten konuşma sebebiyle namazda, niyazda insanlara ârız olan yanılgı anlamına gelir ki bu da herhan-gi bir Müslümanın neredeyse hiç uzak kalamayacağı bir husustur. Nitekim başkaları şöyle dursun, Peygamber’in (s.a.) bile namazında yanıldığı olmuş-tur. [ Ebû Dâvûd, “Salât”, 197 benzer lafızlarla] Bundan dolayı fıkıhçılar kitaplarında “Sehiv Secdesi” isimli bir konu başlığına yer vermişlerdir. Enes’in (r.a.); “ ن א (namazlarında, niyazlarında) demediği için Allah’a hamdolsun!” dediği rivayet edilmiştir. İbn Mes‘ûd (ن א yerine) َن ُ okumuştur.2

[3000] ŞayetMurâât (riyâ’ / riâ’) ne anlama geliyor?” dersen şöyle derim:Bu, irâe (göstermek) mastarının mufâ‘ale kalıbıdır; çünkü mürâî yaptıklarını insanlara gösterir, insanlar da bu işe binaen ona övgü ve beğeni gösterirler (böylece karşılıklı bir “gösteriş” söz konusu olur). Kişi, -fariza niteliğindeki- yararlı bir işi ortaya koyup sergilemekle mürâî olmaz; zira farizaların hakkı aleni yapılıp sergilenmeleridir; çünkü Peygamber (s.a.): “Allah’ın farz kıldıklarında asla gizlilik olmaz!” demiştir. Nitekim bunlar İs-lâm’ın işaretleri ve dinin nişaneleridir; bunları terkeden yerilmeyi ve öfkeyi hak etmiş olur. Dolayısıyla (bu vecibeleri) açıktan yaparak töhmeti bertaraf etmek gerekir. Şayet (o ibadet) nafile ise bunun hakkı da gizli tutulması-dır; çünkü bu, terkinden dolayı kişinin kınanmayacağı ve töhmet barın-dırmayan türdendir. Şayet [kişi] takip edilme amacıyla bu nafileyi açıktan yaparsa bu da güzel olur. Riya ancak kişinin, başkaları kendisini görsün de iyi insan olmakla övülsün diye ibadeti açıktan yapmayı amaçlamasıdır. Rivayete göre birisi, bir adamın mescitte şükür secdesi yaptığını ve bunu uzun tuttuğunu görünce: “Bu, evinde olsaydı ne güzel olurdu!” demiş ki bunu, adamda riya ve elâleme beğendirme amacı sezdiği için söylemiştir. 1 Yani aynı hakikatin iki farklı özelliği birleştirilmiş olmaktadır ki bu da mantıktaki “Hakikatleri farklı olan-

lara sorulan ‘Bu nedir?’ sorusunun müşterek cevabı demek olan “cins” kavramını betimlemektedir. / çev.2 Yani “Onlar ki namazlarında boş işlerle oyalanırlar!” / ed.

Şu da var ki riyadan kaçınmak, ihlâsın dışında kalan şeylere karşı perhiz-kâr olandan başkasına çok zordur. Bundan dolayı Peygamber (s.a.):“Riya, siyah karıncanın karanlık gecede siyah kilim üzerinde yürümesinden daha gizlidir.” buyurmuştur.

[3001] Mâ‘ûn zekât demektir. Râî (v. 97/716[?]) şöyle demiştir: [Mürted Araplar] zekâtı ve tehlîli1 reddederlerkenİslâm üzerinde sebat gösterebilmiş bir kavimdir bunlar!

İbn Mes‘ûd’un ise mâ‘ûnu; iş görme geleneği dâhilinde insanların bir-birinden rahatlıkla ödünç aldıkları balta, tencere, kova, çakmak vb. şeyler olarak yorumladığı rivayet edilmiştir. Hz. Âişe’nin de bunu; su, ateş ve tuz olarak yorumladığı rivayet edilmiştir. Çaresizlikten dolayı ödünç istenmesi hâlinde bu nesnelerin esirgenmesi şer‘an sakıncalı olurken, zaruret hâli dı-şında esirgenmesi ise insaniyet yönünden çirkin olacaktır.2

[3002] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki “Her kim Era’eyte [Mâ‘ûn] sûresini okursa, zekâtı hakkıyla veren biri olması hâlinde Allah onu bağış-lar.”

1 ‘Allah’tan başka ilâh yok!’ demeyi. / ed.2 Mâ‘ûn sûresinde, dini reddedenlerin “dindarlık” algısı kınanmakta; kendilerinden başka dindar tanı-

mayan putperestler hedef alınmaktadır. Sûrede yetimlerin, düşkünlerin hayatî sorunlarına karşı vur-dumduymazlık içinde olan “dindar” Müşrikler kınanmakta ise de ‘dindar müşrik’ kavramı kulakları tırmaladığı için Mâ‘ûn sûresi, asıl muhatabı Müslümanlar imiş gibi yorumlanagelmiştir. -Yani sûrenin mefhumî anlamı esas anlamını bastırmıştır.- Oysa dindarlık (salât) Müslümanlara has bir şey değildir; bütün din mensupları hakkında genel bir olgudur; Salât hiç kimsenin reddetmediği makbul bir şey ise de onun hakkıyla ifasında sorun yaşanmaktadır. Kur’ân’ın onayladığı dindarlık itikat ve ritüellerle yetin-meyen, maşerî sorunlara cevap üretmeye çalışan, -sözgelimi- etrafındaki muhtaçlara ilgi alâka gösteren küllî bir hassasiyettir. Nitekim Kur’ân’da “salâtın ikāme edilmesi” yani dosdoğru, tastamam ve eksiksiz yerine getirilmesi istenmekte; salâta aykırı tutum ve davranışlar içinde bulunan kişiler yerilmektedir. Sözgelimi Meryem 19/59’da vahyin kaynağından uzaklaşan Ehl-i Kitab’ın “salâtı “zāyî ettikleri” belir-tilirken Mâ‘ûn sûresinde de Müşriklerin namazın, niyazın, dindarlığın anlamından bî-haber oldukları; herkes gördüğü esnada gösteriş için nice ameller sergiledikleri, ama hiç kimse yokken esirgenmesi düşü-nülemeyecek balta, tuz gibi en basit şeyleri bile ver-e-medikleri ifade edilmektedir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →