KEŞŞÂF TEFSİRİ
Kalem Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
1. Âyetin Tefsiri
Nun sâkin olarak, fetha ve kesreyle de okunmuştur, tıpkı ص’da1 olduğu gibi. Kasıt, bu harfin alfabe harflerinden olduğunu bildirmektir. (ii) Bazılarının; “Nûn hokkadır.” sözlerine gelince, bunun vad‘-ı lügavî mi yoksa vad‘-ı şer‘î mi olduğunu2 bilmiyorum. Hokkanın ismi olursa mutlaka ya cins olmalı-dır veya alem; cins ise o zaman i‘râb ve tenvin nerede; alem ise i‘râb nerede? Bunlardan hangisi olursa, onun sözün dizilişinde mutlaka bir yeri olmalı-dır.Şayet “Nûn kendisine yemin edilen şeydir.” dersen, o zaman eğer cins ise onu cer edip tenvinli okuman ve yeminin de ‘bilinmeyen meçhul bir hokka’ya edilmiş olması gerekir. O zaman sanki “Herhangi bir hokkaya ve malum kaleme yemin olsun ki…” denilmiş olur. Eğer alem ise onu munsa-rif ve mecrur yapman veya alemlik ve müenneslik sebebiyle gayr-i munsarif yapıp fethalaman gerekir. (iii) Nûn’un balık olduğunu3 söylediğimizde de tefsir bu şekildedir. Ya balıklardan herhangi biri kastedilmiştir veya -[Arz’ı üzerinde taşıdığını] iddia ettikleri- Yehemût’a alem yapılmıştır. Nurdan veya altından yaratılmış bir levha ve bir cennet nehri ile tefsir etmek de böyledir.
[1745] Allah kalemi yüceltmek için ona yemin etmektedir; çünkü kale-min yaratılıp düzenlenmesinde büyük bir hikmete işaret vardır. Aynı şekil-de kalemde tarif edilemeyecek kadar çıkar ve fayda vardır.
[1746] “Satır satır yazdıklarına” yani yazanın yazdığına “yemin olsun ki...” “Hafaza4 meleklerinin yazdıklarına” şeklinde de mâna verilmiştir. א َ mevsûle veya masdariyedir. Kalem ile kalem erbabının kastedilmesi ve ونَ ُ ُ ْ َ ’daki zamirin onlara gitmesi de mümkündür. O zaman, “Kalem erba-bına ve yazdıklarına -veya yazmalarına- yemin olsun ki” denilmiş gibi olur ki o zaman bütün yazı yazanlar kastedilmiş olur. Veya Hafaza melekleri (Yazıcı melekler) kastedilmiştir.1 Yani Nûn, Nûne ve Nûni şeklinde… Tıpkı Sād (38) sûresinin birinci âyeti olan ص’da olduğu gibi. O
âyete bkz. / ed.2 Yani Nun’un “hokka” anlamının, kelimenin sözlükte -veya din terminolojisinde- ‘ilk konulduğu anlam’
olup olmadığını… / ed.3 Yani tıpkı Enbiyâ 21/87’deki Nûn gibi ki, bu sûrede (Kalem 68/48’de) “balık (ت olarak tefsir ”(ا
edilmiştir. / ed.4 Bütün amellerimizi kayıt altına alan değerli yazıcılar (kirâmen kâtibîn melekleri). / ed.
2. Âyetin Tefsiri
dersen şöyle derim:Nefyederek (yani Peygamber’in öyle olmadığını bildi-rerek) ٍن ُ ْ َ (cinli) kelimesine taalluk ediyor. Tıpkı senin isbat ederek (yani olumlayarak) ente bi-ni‘meti’llâhi ‘âkılun sözünde, âkılun (akıllı) kelimesi-ne taalluk ettiği gibi. Bu konuda ‘var veya yok olduğunu’ bildirmesi eşit-tir. Tıpkı darabe zeydun ‘amran ( Zeyd, Amr’ı dövdü.) ve mâ darabe zeydun ‘amran ( Zeyd Amr’ı dövmedi.) sözünde eşit olduğu gibi; yani fiili tek bir i‘mâl ile müsbet ve menfî olarak amel ettiriyorsun. Mahalli hâl olarak nasb olup bir bakıma şöyle buyurmuş oluyor: “Sen cinli değilsin! Ve senin bun-dan selâmette olman sana nimet olarak verilmiştir.” Bâ, ن kelimesinin, öncesinde amel etmesini engellemez; çünkü o nefyi tekit etmek için gelmiş zâid bir harftir. Maksat Mekke kâfirlerinin düşmanlık ve hased ile Hz. Mu-hammed’e nispet ettikleri şeyin (aklen) uzak olduğunu, Allah’ın lutfuyla, nübüvvete ehil olmak için gerekli olan akıl ve zekâ kuvvetinde yüksek bir mevkide bulunduğunu bildirmektir.
3. Âyetin Tefsiri
laştığın acılara göğüs gerip bunlara sabretmene karşılık, “sana bitmez tü-kenmez bir ecir” ve sevap “vardır.” Tıpkı “Ardı arkası kesilmeyen bir ‘ver’gi olarak...” [ Hûd 11/108] âyetindeki gibi. Veya minnet edilmeyecek; başına kakılmayacak bir ecir. Çünkü o sana amelinin gereği olarak verilen bir ‘se-vap’tır, karşılıksız ‘lutuf ’ değildir. Lutuflar başa kakılabilir; ama amellerin karşılığı böyle yapılamaz.
4. Âyetin Tefsiri
tinin en güzel şekilde olması ve rıfk ile muamele etmesi sebebiyle Allah onun ahlâkını yüceltmektedir ki bu, Allah’ın, “(Resulüm!) Sen affı benimse, mâ-rufu emret ve cahillerden yüz çevir” [A‘râf 7/199] sözüyle emrettiği ahlâk idi.
[1750] Rivayete göre Sa‘d b. Hişâm, Hz. Âişe’ye (v. 58/678) Peygam-ber’in (s.a.) ahlâkını sorunca o şöyle cevap vermiş: “Onun ahlâkı Kur’ân idi; sen Kur’ân okumuyor musun? ‘Şu müminler kesinlikle felâha ermişlerdir ki…’ [Mü’minûn 23/1] diye başlayan sûreyi oku!” [ Ahmed b. Hanbel, XLII, 183]
5. Âyetin Tefsiri
6. Âyetin Tefsiri
[1751] (Dilde; “sınanmış” anlamına gelen) ن ُ ْ َ kelimesi, burada “aklın-dan zoru olan (cinli)” demektir; zira cinli kimse cinnet ile “imtihan edilmek-te”dir. Veya Araplar deliliğin cin çarpması sonucu oluştuğunu iddia ettikleri, aralarındaki delilere füttân (mfr. fâtin) dedikleri için... -Bu durumda ( ِّכ ’daki) Bâ zâittir.- Veya ن ُ ْ َ ma‘kûl ve meclûd gibi mastardır; yani hanginizdeymiş bakalım bu delilik!? Veya ikinizden hangi grup deliymiş bakalım; müminler grubu mu kâfirler grubu mu!? Yani bu isme müstahak kimseler hangi grubun içindeymişler bakalım!? Bu ifadede Ebû Cehl [Amr] b. Hişâm (v. 2/624), Velîd b. Muğîre (v. 1/622) ve benzerlerine tariz vardır. Tıpkı “(Ey Salih!) Yalancı şımarık kimmiş yarın öğrenecekler!..”[Kamer 54/26] âyetindeki gibi.
7. Âyetin Tefsiri
[1752] Delileri yani Allah “yolundan sapanları” gerçek bir bilişle “en iyi senin Rabbin bilir!” Akıllı olanları “en iyi bilen de O’dur” ki, onlar da hidâyete erenlerdir. Veya ifade; “Her iki grubun alacağı karşılığı da en iyi bilen O’dur” anlamında bir tehdit ve vaattir.
8. Âyetin Tefsiri
9. Âyetin Tefsiri
onlara uymama ve karşı gelme konusundaki azmini harekete geçirmek ve bileylemek içindir. Peygamber’in (s.a.) bir müddet Allah’a, bir müddet de kendi ilâhlarına kulluk etmesini istiyorlar, böylece onu ilâhların vereceği zarardan koruyacaklarını düşünüyorlardı.
[1754] “Sen taviz veresin”, yumuşak davranasın, alttan alasın… “Onlar da taviz vereceklerdir.” Şayet “َن ُ ِ ْ ُ َ cümlesi niçin merfû‘ yapıldı da gizli :ile mansūb yapılmadı; oysa temennînin cevabıdır?” dersen şöyle derim أنBurada başka bir yol izlenmiş, ن (onlar taviz vereceklerdir) anlamın-da mahzuf bir müptedanın haberi yapılmıştır. Tıpkı ًא ْ َ אفُ َ َ َ َ ِّ َ ِ ْ
ِ ْ ُ ْ َ َ אً َ َ رَ -Artık kim Rabbine iman ederse, ne yaptığı iyiliklerin eksiltilece…“) وَğinden korkar ne de üzerine kötülüklerinden fazlasının yükleneceğinden...” [Cinn 72/13]) [âyetindeki gibi.] Mâna şöyledir: İstediler ki sen taviz veresin… O zaman onlar da taviz vereceklerdir. Veya senin taviz vermeni istediler; çünkü onlar şu anda senin taviz vermeni umarak taviz veriyorlar. Sîbeveyhi (v. 180/796), “Hârûn, bu kelimenin Mushafların birinde ا ُ ِ ْ ُ َ ُ
ِ ْ ُ ْ َ وَدوا şeklinde1 olduğunu iddia etmiştir.” demiştir.1 Yani “İstiyorlar ki sen taviz veresin de kendileri de taviz versinler.” / ed.
10. Âyetin Tefsiri
11. Âyetin Tefsiri
12. Âyetin Tefsiri
13. Âyetin Tefsiri
14. Âyetin Tefsiri
15. Âyetin Tefsiri
diyene...] 1755[ فٍ َ ‘gerçek yalan her konuda yemin edip duran’ demektir. Ye-
mini alışkanlık hâline getirenleri bundan menetmeye bu ifade kâfidir. Tıpkı “Yeminlerinizde Allah’ın adını anarak iyilik etmeye, fenalıktan sakınmaya ve insanların arasını bulmaya (bu yemini) engel kılmayın!” [Bakara 2/224] âyetin-deki gibi. ٍ َ (adi) “azlık ve değersizlik” anlamındaki mehânetten gelir; görüş ve temyiz kabiliyetindeki azlığı -veya çok yalancı oluşu- kastedilmektedir; zira böyle biri insanlar yanında hakir ve değersizdir. ٍאز َ ‘çok ayıplayan, çokça ku-sur bulan’ demektir. Hasan-ı Basrî’den şöyle nakledilmiştir: “İnsanların arka-sından ağız büker.” ٍ َ ِ אءٍ ٓ َ ‘insanların arasını bozan, kovuculuk yapmak ve aralarını bozmak için bir kavimden diğerine söz nakledip duran’ demektir. ve nemîme kovuculuk yapmaktır. Arap’ın biri bana şu şiiri okumuştu:
(Ey ateş!) Kovuculuğun alevi gibi alevlen;Zehrâ’nın, (komşusu Temîme’ye) götürdüğü söz gibi alevlen!
] 1756[ ِ ْ َ ْ ِ אعٍ َ cimri demektir; hayr da mal anlamınadır. Veya ailesi-ne hayrı -yani İslâm’ı- yasaklayan demektir; o zaman, ‘yasakladığı’ (hayır) zikredilmiş, ‘yasak koydukları’ (ailesi) zikredilmemiş ve âdeta mennâ‘in mi-ne’l-hayri (hayrı engelleyip duran) buyrulmuş olur.
[1757] Burada kastedilenin Velîd b. Muğîre el-Mahzûmî olduğu söyle-nir. Zengin birisiydi, on tane oğlu vardı. Onlara ve akrabalarına: “Sizden kim İslâm’a girerse ona iyilik ve ihsanda bulunmayacağım!” derdi. -Bu gö-rüş İbn Abbas’tan gelmiştir.- Yine ondan; kastedilenin Ebû Cehl olduğu nakledilmiştir. Mücâhid’den (v. 103/721), Esved b. Abdiyeğûs olduğu; Süddî’den (v. 127/745) ise Ahnes b. Şerîk olduğu nakledilmiştir. O aslen Sakîflidir, ancak Zühre kabilesinden sayılmakta, onların arasında bulun-maktadır, kendisine işbu sebeple ِ .1 denilmiştir(dakma) زَ
] 1758[ ٍ َ ْ ُ zulümde haddi aşan, ٍ ٍ ,çok günah işleyen اَ ّ ُ ُ de katı, kaba demektir. “Kaba ve katı bir şekilde sevk etti.” demek olan ‘ateleden gelir. َ ْ َ ِכَ ,yani sayılan bütün bu kötülük ve kusurlarından başka ,(bundan sonra) ذbir de “dakma” yani kendisini babasından başkasına nispet eden biri!..
1 Soyu-sopu belli olmadığı hâlde, bir aile tarafından nesebe geçirilmiş (takılmış, takma) kimse. / ed.
[1759] Hassân [b. Sâbit r.a.; v. 60/680] şöyle demiştir:Hâşimoğullarının gerisinde soysuzun tekisin!Süvarinin, terkisine koyduğu o tek kadeh gibi!..
[1760] Velîd aslen Kureyşli olmayıp, bu kabileye nispet edilmiştir. Ba-bası onu on sekiz yaşından sonra evlat edinmişti.1 Şöyle de denilmiştir: Annesi zina etmişti ve o bunu bu âyet ininceye kadar bilmiyordu. Allah Teâlâ onun kabalığını ve soysuzluğunu en büyük ayıbı olarak saymış oldu; çünkü tabiatı katı ve kaba olunca kalbi de katılaşmış ve her tür masiyete cüret etmiş olacaktır. Ve genellikle insanın tohumu pis olunca ondan neş’et eden şey de pis olur. Nitekim [iddiaya göre]2 Peygamber (s.a.), “Veled-i zinâ da, oğlu da, oğlunun oğlu da cennete giremez!” buyurmuş.
] 1761[ ِכَ ذ َ ْ َ ifadesi, ا ُ َ ا َ ا َ ِ כَאنَ ُ (“Ayrıca, iman edip…” [Beled 90/17]) âyetindeki ُ gibidir. Hasan-ı Basrî, yerme mânası vermek için ref‘ ile ‘utüllün okumuştur. Bu kıraat, כ ذ ’nin delâlet ettiği mânayı güçlen-dirmektedir. ِ -keçinin boğazındaki deriden kesilip sallanır vaziyette bı“ زَrakılan parça” anlamındaki zenemeden gelir; çünkü o, ailesinden başkasına yamanmış bir fazlalık idi!
[1762] “Sırf mal-mülk sahibi olmuş diye.” Bu ifade, “itaat etme” [10] cümlesine bağlıdır; yani bu kadar kötü vasfı varken, malı var diye itaat etme buna! Yani zenginliği ve dünyadan nasibinin çokluğu sebebiyle itaat etme! Şu mânada olmak üzere sonrasına bağlanması da caizdir: “Mal sahibi kılındığı ve oğlan çocuklarıyla desteklendiği için âyetlerimizi yalanladı.” َْأن אلَ nın cevabı olan’إذا de’כَאنَ amel etmez -çünkü şarttan sonrası, öncesinde amel etmez- ancak cümlenin delâlet ettiği ‘yalanlama’ anlamı amel eder.3
[1763] Ayrıca (َכَאن -istifham üzere e-en kâne şeklinde de okun ,(أنَْ muştur; yani mal ve çocuk sahibi oldu diye mi yalanladı?! Veya mal sa-hibi oldu diye mi ona itaat edeceksin?! Zübeyrî (v. 236/851) ise, Nâ-fi‘den (v. 169/785) kesreyle ve muhatap için olan şart ile in kâne diye rivayet etmiştir; yani yemin edip duran hiç kimseye zenginliğini şart koşarak itaat etme; çünkü kâfire zenginliği sebebiyle itaat ettiğinde,
2 Dinin ruhuna ve ‘sorumluluğun şahsiliği’ ilkesine aykırı bir rivayet. Ancak dinî itikadî bir hüküm olarak değil de ‘gayrimeşru ilişkilerin vahametini anlatmak üzere, etkileyici bir vaaz’ ifadesi olarak dü-şünülebilir. / ed.
3 Yani “malvarlığına ve evlâtlarına dayanarak ‘öncekilerin masalları!’ dedi.” -şeklinde değil de- “… dayana-rak yalanladı.” / ed.
itaat etmek için âdeta zenginliği şart koşmuş gibi olmaktadır. Burada şartı muhataba yönlendirmek, ُ כ َ َ َ ُ َ َ (“belki düşünüp ders çıkarır” [TāHâ 20/44]) âyetindeki teraccînin muhataba yönlendirilmesi gibidir.1
16. Âyetin Tefsiri
le yüzün en değerli yeridir. Bu sebeple onu izzet ve hamiyyet yeri olarak görmüşler ve ondan el-enefetu (izzet, hamiyet) kelimesini türetmişler; “Şe-ref burundadır.”, “İzzetini korudu.”, “Falanca şereflidir.” demişlerdir. Zelil kimse için de “Burnu kırıldı.”, “Burnu yere sürtüldü.” derler ve “Burun üzerine damga vurmak” tabiriyle zillet ve alçaklığın zirvesini ifade ederler. Zira yüzdeki bir alâmet, utanç ve alçaklık vesilesidir. Bir de bu alâmet, yüzün en şerefli yerinde olursa nasıl olur?! Abbas (r.a.) (v. 32/653) devele-rinin yüzlerine damga vurmuştu. Peygamber (s.a.) ona “Yüzlerin şerefini koruyun!” buyurdu. O da bunun üzerine, damgayı develerin arka baldırla-rına vurdu [Benzer bir rivayet: Müslim, “Libâs”, 108]. م ُ ْ ُ lafzında2 hafife alma ve alçaltma vardır. Mânanın şöyle olduğu da söylenmiştir: Kıyamet günü onu çirkinleştirici bir alâmetle damgalayacağız; diğer kâfirlerden bununla ayrılacak. Tıpkı Peygamber’e (s.a.) diğerlerinden ayrılacak derecede büyük bir düşmanlık yaptığı gibi. Söylendiğine göre; Bedir günü burnuna bir kılıç darbesi almış ve burnunun üzerinde iz kalmıştır. Şöyle bir mâna da veril-miştir: Onu iki dünyada da bu tahkir ile teşhir edeceğiz; onun bu hâli, burnun üzerindeki damga gibi asla gizli kalmayacak. Nadr b. Şümeyl’den (v. 204/820) şöyle nakledilmiştir: م ُ ْ ُ şarap demektir; âyet “Onu şarap içmesi sebebiyle cezalandıracağız!” anlamındadır. Bu, tekellüf barındıran zorlama bir görüştür. Şaraba م ُ ْ ُ denildiği gibi sülâfe de denmiştir; çünkü üzüm sıkılınca ilk çıkan odur veya o genizde uçuştuğu için [م ُ ْ ُ denilmiştir.]
18. Âyetin Tefsiri
19. Âyetin Tefsiri
(tayfun) bahçeyi sardı
20. Âyetin Tefsiri
21. Âyetin Tefsiri
1 Yani “belki” diyen Allah değildir; tereccî Mûsâ ve Hârûn’a yönlendirilmekte, onlara ceberut firavun kar-şısında umut aşılanmaktadır. Âyetin tamamı şöyledir. ْ َ ُ اَوْ כ َ َ َ ُ َ َ אً ِّ َ ً ْ َ ُ َ َ ُ َ (“Ve ona yumuşak söz söyleyin; belki düşünüp ders çıkarır ya da saygılı olur.”) / ed.
2 Yani burun anlamında enf yerine م ُ ْ ُ denmesinde… / ed
23. Âyetin Tefsiri
24. Âyetin Tefsiri
Mekkelileri “de” Peygamber’in (s.a.) bedduası sebebiyle “sınamakta;” kıtlık ve açlık belâsına uğratmakta“yız.”
[1766] Bahçe sahipleri; namaz - niyaz ehli bir topluluk idi. Bahçe de ba-balarına aitti. San‘a’nın iki fersah altında idi. (Baba) ondan senelik azığını alır, kalanını tasadduk ederdi. Tırpanın kesmediği mahsulleri, yığınların alt tarafını, toplama zamanından sonraya kalan üzümleri, ürünler toplandık-tan sonra ağacın altına serilen serginin üzerinde kalan meyveleri yoksullara bırakırdı. Böylece onlar için çokça meyve toplanırdı. Adam ölünce oğulları, “Babamızın yaptığı gibi yaparsak dara gireriz; çünkü bizim kalabalık âilele-rimiz var.” dediler. “Sabahın alaca karanlığında” yoksullardan gizlice “bağın meyvelerini toplayacaklarına” yemin ettiler. Yemin ederken in şâallāhu (Al-lah dilerse.) demiyorlardı. Allah da bahçelerini yaktı! -Bunların İsrâiloğul-larından olduğu da söylenmiştir.-
] 1767[ ِ ِ ْ ُ “sabaha girerlerken; erkenden” demektir. [1768] “İstisna etmiyorlardı”, yani in şâallāhu (Allah dilerse.) demiyorlardı.
Şayet “Neden istisnâ diye isimlendirildi, oysa o şarttır?” dersen şöyle derim: Çünkü o istisnanın yaptığı işi yerine getirmektedir; zira senin, “Allah dilerse çıkacağım.” sözünle “Ancak Allah dilerse çıkacağım.” sözünün anlamı birdir.
[1769] “Saran” bir belâ -veya helâk- “bahçeyi sardı!” Tıpkı “Nitekim ürünü çepeçevre (afetle) kuşatıldı!” [Kehf 18/42] âyetindeki gibi. ( ٌ א ) tayfun şeklinde de okunmuştur.
[1770] “Kapkara bir ‘anız’a döndü orası!..” Meyveleri helâk olduğu için hasat edilmiş gibi oldu. ِ َ ’in “gece” anlamında olduğu da söylenmiştir; yani yandı ve simsiyah kesildi. “Gündüz” anlamında olduğu da söylenmiş-tir; yani kurudu ve yeşilliği gitti veya orada bir şey kalmadı. Araplar bardağı boşaltan biri için beyyada’l-inâe derler. ِ َ ’in kum anlamında olduğu da söylenmiştir. ِאر َ “hasad edenler” demektir.
[1771] Şayet “[ ِכ ْ َ وا ُ ْ ?yerine] ‘uğdû ilâ harsikum denilse olmaz mıydı أُ‘Alâ’nın anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Bahçeye gidiş, hasad etmek ve kesmek için olunca ğudüvven ‘alâ diye ifade edilmiştir. Tıpkı ğadâ ‘aleyhimü’l-‘adüvvu (Sabahleyin düşman üzerlerine baskın yaptı!) sözünde olduğu gibi.
Ğudüvv kelimesinin tazmin yoluyla yönelme anlamını içermesi de mümkün-dür. Arapların yuğdâ ‘aleyhi bi’l-cefeneti ve yurâhu (Sabah akşam ona tencerey-le yemek getirilir.) demeleri gibi. Hasılı; “erkenden bağınıza doğru yönelin!”
] 1772[ نَ ُ َ א َ َ َ “aralarında gizliyorlardı.” Hafâ, hafete ve hafede kelime-lerinin üçü de gizlemek anlamındadır. Bundan hareketle yarasalara hufdûd denilmiştir.
[1773] [“Oraya kimse girmesin” anlamındaki] א َ ُ ْ َ -mü أن ifadesindeki ...أنْ fessiredir. İbn Mes‘ûd (v. 32/653) gizli bir “diyorlardı” takdir ederek, أن’siz okumuştur; yani “Gizli gizli ‘oraya kimse girmesin’ diyorlardı!” Yoksulun girmesini yasaklamak, ‘Aman buna imkân vermeyelim!’ diye birbirlerine yasak koymaktır; yani yoksula imkân vermeyin ki bahçeye girmesin! Tıpkı “Seni bir daha burada görmeyeyim!” demen gibi.
25. Âyetin Tefsiri
] 1774[ د ْ َ haradeti’s-senetü (Bu sene bizi nimetlerinden menetti, kurak geçti.) ve hâradeti’l-ibilu (Develer, sütlerinden menettiler.) kullanımından alınmıştır. Âyetin anlamı şöyledir: (i) Fayda sağlamaktan âciz olarak değil de nekeslik niyetiyle1 -yani miskîne2 zarar verme, onu mahrum bırakma az-miyle- erkenden gittiler; oysa ona fayda sağlamaya pekala güçleri yetiyor-du. Aslında bahçelerine, malları ellerinden alınmış muhtaç bir vaziyette, [yani] ellerinden; zarar ve mahrumiyet yaşamaktan başka bir şey gelmeyecek şekilde gidiyorlardı. Miskîni yoksun bırakmak isterlerken, yoksunluk ve düşkünlüğü kendi üzerlerine çekmişlerdi! (ii) Veya bahçelerinin hayır ve faydalarına ermeye kādirken, bahçelerinden menedilmeye ve hayrını yok etmeye kādir olarak gittiler; yani yararlanmak yerine mahrumiyeti elde ede-rek gittiler. (iii) Veya “Erkenden mahsulünüzün başına gidin!” dedikleri sırada niyetleri bozulmuş bulunuyordu! Allah da; bahçelerinin, (mahsulü-nü) esirgeyip hayrından mahrum bırakmakla onları cezalandırdı da, harsa değil harda3 gittiler! Bu durumda, אدر kelimesi alay etmek için zıt anlam-da söylenmiş bir söz olmaktadır; yani azmettikleri ‘hasad ederken, miskîni yoksun bırakma’ya kādir olarak gittiler!4 [Demek ki] ٍد ْ َ ifadesi אدر ’nin sılası değildir.1 Yani kimseye bir şey koklatmamayı tasarlayarak… אدر kelimesi -buna göre- bilinen “kudretli” anlamın-
da değil, “ölçüp biçen / tasarlayan, niyetli” anlamındadır. / ed.2 Miskîn, “zavallı, düşkün, yoksulun da yoksulu” demektir; malî açıdan fakirden daha zor durumda ol-
mayı ifade eder. / ed.3 Yani hasada değil kesada… Bol mahsul beklerlerken, bir mezbelelikle karşılaştılar. / ed.4 Çok kādirdiler… he he!.. O umdukları mahsulün yerinde yeller esiyordu; ne ‘kādir’i!.. / ed.
] 1775[ د ْ َ ’ın harad (öfke) anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim ‘alâ haradin şeklinde de okunmuştur; yani güçleri sadece birbirlerine kin ve öfke duymaya yettiği hâlde gittiler erkenden. Tıpkı [30. âyetteki] “Birbirlerini kınıyorlardı.”ifadesi gibi.
] 1776[ د ْ َ ’ın yönelmek ve sürat anlamında olduğu da söylenmiştir. Ha-radtu hardeke (Hızla sana yöneldim.) denir. Şair şöyle demiştir:
Sel yöneldi ve Allah’ın emriyle geldi!Süratle gidiyor meyveli bahçeye.
Katā hırâdün “sür‘atli bağırtlak kuşları” demektir. Yani bahçelerine doğru hızla ve sevinç içinde erkenden yola çıktılar. Kendilerine göre işi yapabile-ceklerini düşünüyorlardı. “Bizim onu toplamaya ve yoksulların ondan isti-fade etmesini engellemeye gücümüz yeter” diyorlardı.
] 1777[ د ْ َ ’ın bahçenin özel ismi olduğu da söylenmiştir; yani -kendi-lerince- ‘ürünlerini toplamaya kādir’ olarak -veya ‘mahsulü devşirme’ ve ‘(miskîni) mahrum bırakma’ arzularının gerçekleşmesini takdir ederek- söz konusu bahçeye doğru erkenden yola çıktılar.
27. Âyetin Tefsiri
hâlde yanlış bir yere geldik!” Bahçemizi kaybettik, bizim bahçemiz bura-sı değil! “dediler.” Biraz düşünüp bahçelerinin burası olduğunu anlayınca “Aksine, düpedüz mahrum bırakılmışız!” Kendi kendimize yaptığımız kö-tülükten dolayı bahçenin hayrından mahrum bırakılmışız, dediler.
29. Âyetin Tefsiri
] 1779[ ُ َ ,içlerinden en âdil ve en hayırlı olanı, demektir. Bu ifade أوArapların hüve min sitati1 kavmihî (O kavminin en hayırlılarındandır.) ve a‘tınî min sitāti mâlik (Bana malının en güzel kısmından ver.) sözlerinden alınmıştır. Tıpkı “mutedil bir ümmet” [Bakara 2/143] âyetindeki gibi.1 Yani âyetteki evsat ile aynı kökten… / ed.
[1780] “(Allah’ı) tenzih ve takdis etsenize!” Yani keşke Allah’ı zikretseydiniz, kötü niyetinizi terk edip O’na yönelseydiniz. Öyle anlaşılıyor ki buna1 niyet ettik-leri zaman en iyileri, onlara, “Allah’ı ve O’nun mücrimleri nasıl cezalandırdığını hatırlayın, derhal bu kötü kararınızdan tevbe edin, başınıza ceza gelmeden onun şerrini kırmaya gayret edin.” demişti de ona karşı çıkmışlardı. Şimdi o da onları, bu davranışları sebebiyle ayıplamaktadır. Bunun delili de; “Rabbimizi tenzih ve takdis ederiz; gerçekten biz zalimmişiz!” demeleridir. Hatayı işledikten sonra en hayırlılarının, söylemelerini istediği şeyi söylediler ama ba‘de harâbi’l-Basra!2
[1781] Tesbîhten muradın in şâallah (Allah dilerse) demek olduğu da söy-lenmiştir; çünkü ikisi de Allah’ı yüceltmekte birleşir. Zira “Allah dilerse” demek, işi O’na havâle etmektir; tesbîh de O’nu tenzih etmektir. Tesbih ve tenzihin her biri tâzimdir. Hasan-ı Basrî’den tesbîhin namaz olduğu rivayet edilmiştir. De-mek ki, namaza önem vermiyorlardı. Yoksa namaz onları fuhşiyattan ve çirkin şeylerden alıkoyardı. Aynı zamanda üzerlerine Allah’ın lutfunun inmesine se-bep olurdu da “Allah dilerse” der, bahçelerinin hayrından mahrum kalmazlardı.
[1782] “Rabbimizi tesbih ederiz” [diyerek] Allah’ı tesbih ettiler ve O’nu zulümden, her türlü çirkin şeyden tenzih ettiler. Sonra iyiliği esirgemekle ve “Allah dilerse” demeyi terk etmekle zulmettiklerini itiraf ettiler.
30. Âyetin Tefsiri
31. Âyetin Tefsiri
32. Âyetin Tefsiri
sadece Rabbimize bel bağlarız.”] 1783[ ن وَ َ َ yani birbirlerini kınamaya… Zira kimi bu işi3 güzel göster-
miş, kimi kabul etmişti; kimi [bu işten] el çekmeyi emredip mazeret beyan etmiş, kimi de emre karşı çıkmıştı; kimi ise bu yapılanlara râzı olarak susmuş idi.
[1784] (“Bize bunun yerine [daha iyisini] verir” anlamındaki) َא َ ِ ْ ُ -şed أنْ deli ve şeddesiz okunmuştur.
[1785] “Sadece Rabbimize bel bağlarız”, hayrı O’ndan ister ve affını umarız.
33. Âyetin Tefsiri
Keşke bilmiş olsalardı![1786] “İşte azap böyledir.” Yani Mekkelileri ve o bahçe sahiplerini
müptelâ eylediğimiz bu azap gibidir dünya azâbı! Ama “âhiret azabı elbette” bundan çok daha sert ve vahimdir. 1 Yani miskine bir şey koklatmamaya… / ed.2 Bu tabir, meşhur ‘zenciler isyanında’ hicrî 256’da Basra’nın harabeye çevrilmesi, bunlarla mücadeleye ise
Basra dâhil pek çok kent yakılıp yıkılıp yağmalandıktan sonra girişilmesi ile ilgili olup “iş işten geçtikten sonra tedbir almanın anlamsızlığını” ifade eder. / ed.
3 Yani miskine bir şey koklatmamayı… / ed.
[1787] “Bahçe sahipleri”nin cennetlik mi cehennemlik mi olduğu Katâ-de’ye sorulmuş, o da, “Üzerime yorucu bir iş yükledin!” demişti. Mücâhid ise, “Tevbe ettiler ve kendilerine ondan daha iyisi verildi.” demiştir. İbn Mes‘ûd’dan da şöyle rivayet edilmiştir: “Bana ulaştığına göre; ihlâslarından dolayı, Allah sadakatlerini görmüş ve o bahçenin yerine onlara ‘berhayat’ denilen öyle bir bahçe vermiş ki bir üzüm salkımını bir katır anca taşıyabiliyormuş...”
34. Âyetin Tefsiri
dır” ki orada zevkle yaşama dışında hiçbir şey yoktur; dünya bahçelerine bulaştığı gibi onlara, keder veren bir durum karışmaz.
35. Âyetin Tefsiri
lümanların nasiplerinin ise azlığını görüyorlar, âhiretten bahsedildiğini ve Allah’ın Müslümanlara vaad ettiği şeyleri duyunca, “Muhammed ve yanın-dakilerin iddia ettiği gibi, tekrar dirileceğimiz doğruysa, onların ve bizim hâlimiz ancak yine şu dünyadaki gibi olur. Bizden daha fazla malları ol-maz, bizden üstün olamazlar, en fazla bize eşit olurlar!” dediler.1 İşte bunun üzerine, “Hükümde zulmederek Müslümanları kâfirler gibi mi yapacağız?” denmiş; sonra iltifat tarikiyle onlara şöyle denilmiştir:
37. Âyetin Tefsiri
38. Âyetin Tefsiri
verebiliyorsunuz?!” Sanki karşılık verme işi size havale edilmiş de diledi-ğiniz hükmü verebilecekmişsiniz gibi! “Yoksa” gökten gelmiş “bir kitabı-nız var da” tercih edip istediğiniz her şeyin gerçekleşeceğini “o” kitap“tan mı öğreniyorsunuz?!” Tıpkı “Yoksa sizin apaçık bir güçlü kanıtınız mı var? Doğru söylüyorsanız, getirin kitabınızı!..” [Sāffât 37/156-157] âyetinde buy-rulduğu gibi.
[1791] Aslolan, ibarenin; ّأن’nin fethasıyla “tercih ettiğiniz her şe-yin size verileceğini mi öğreniyorsunuz?” şeklinde olmasıdır; çün-kü bu öğrenilen bir şeydir. Fakat [ כ ’de] Lâm gelince kesre okunmuş-tur. Öğrenilen şeyin, olduğu gibi hikâye edilmiş olması da caizdir.2 1 Bkz. Kehf 18/36; Meryem 19/77-78; Fussilet 41/50. / ed.כ 2 כ - (!?Tercih ettiğiniz her şeyin mutlaka size verileceğini) ...أن Tercih ettiğiniz her şey mutlaka) إن
size verilecek’ [diye]?!)
Tıpkı َ َ א َ ْ ِ ا حٍ ُ َ مٌ َ َ َ ِ ْ ِ ا ِ ْ َ َ َא כْ َ َ Sonrakiler arasında güzelce yâd“) وَedilmesini sağladık: Herkesçe selâmlanmaktadır şimdi Nûh!” [Sāffât 37/78-79]) âyetindeki1 gibi.
[1792] Tehayyera’ş-şey’e ve ihtâra’ş-şey’e ifadeleri “Onu seçti; iyi olanını aldı.” demektir. Benzeri; “[eleğin üstündekini bırakıp] alta elenenleri aldı” anla-mında tenahhalehû ve intehalehû kelimeleridir.2
39. Âyetin Tefsiri
[1793] Birine bir şeyi garanti ettiğinde ve onu gerçekleştirmek için yemin ettiğinde li-fulânin ‘aleyye yemînun bi-kezâ dersin; yani ‘yoksa size garanti mi verdik, sözümüzü güçlendirmek için son derece güçlü yeminler mi ettik?!’
[1794] Şayet “‘Kıyamet gününe kadar sürecek’ ifadesi nereye bağlıdır?” dersen şöyle derim:Zarftaki mukadder kelimeye bağlıdır; yani [hiye sâbitetun…] bu, kıyamet gününe kadar uhdemizde sabit kalacak ve ancak o gün üzerimiz-den kalkacak bir borç mudur!? ٌ א kelimesine de bağlanabilir; “hükmetme yetkisini size vereceğiz diye ettiğimiz yeminden hiçbir şey iptal olmaksızın, tam o güne kadar ulaşacak, o güne kadar sürecek [bir yemin]…” anlamında. Ha-san-ı Basrî, zarftaki zamirin hâli olarak nasb ile bâliğaten şeklinde okumuştur.
[1795] “Hükmettiğiniz her şey mutlaka sizin olacak!” ifadesi kasemin cevabıdır. “Yoksa sizin için yeminler mi etmişiz!?”cümlesinin anlamı em aksemnâ le-kumdur (Sizin için yemin mi ettik?!).
40. Âyetin Tefsiri
41. Âyetin Tefsiri
doğruysalar!..[1796] Kavmi adına konuşan bir lider ve garantör (kefîl), kavmin işini
tekeffül ettiği gibi “hangisi bu” hükmü yerine getirecek, doğruluğuna delil getirecek?
[1797] “Yoksa ortakları mı var;” yani onlara ortak olan, bu konuda on-lara uyan, onların görüşüne sahip olan insanlar mı var? “Öyleyse getirsin-ler” onları, iddialarında “doğruysalar.” Yani hiç kimse onlar için böyle bir şeyi kabul etmez; bu konuda onlara yardımcı olmaz. Ayrıca onlar için böyle bir şeyi söyleyen herhangi bir kitap, Allah katında bir söz yoktur ve bunu yerine getirecek bir kefîl yoktur.
43. Âyetin Tefsiri
[1798] “Baldırın açılıp halhalların ortaya çıkması”, vaziyetin şiddetini, durumun zorluğunu temsil eder. Aslı, korku ve hezimet esnasında kaçar-ken kadınların paçalarını sıvamaları ve bu esnada halhallarını açmalarıdır. Hâtim (v. 578) şöyle demiştir:
Harp durduğunda kendini gemler savaşçı;Ama kızışırsa harp, sıvar paçaları!..
İbn Rukayyât (v. 75/694) da şöyle demiştir:Olgun insana evlâdını unutturur (baskın);gün yüzü görmemiş bâkireye sıvatır paçaları!
[1799] O zaman, “baldırın açıldığı gün” ifadesi; “durumun şiddetlendiği, iyice kötüleştiği zaman” ifadesiyle aynı anlamdadır; ortada ne açmak vardır, ne de baldır. Tıpkı (meselâ) elleri kesik bir cimri için1 “elleri bağlı” demen gibi ki ortada ne el vardır ne de bağ; bu sözle cimrilik anlatılır. Teşbih eden-lere2 gelince, Beyan ilmindeki nosyonlarının yetersizliği ve incelemelerinin azlığı sebebiyledir. Bunları bu konuda aldatan, İbn Mes‘ûd’un naklettiği şu rivayettir: “Rahmân baldırını açar; müminler O’nun için secdeye kapanırlar. [Dünyada gösteriş için namaz kılan] münafıkların sırtı ise sanki baston yutmuşlar gibi kat kat olur, eğilemezler.” [Buhārî, “Tefsîr”, 68] Mâna şöyledir: Rahmân’ın ‘emr’i3 sertleşir; yaydığı dehşet iyice artar -ki kıyamet günü yaşanacak ‘en bü-yük korku’4 budur.- Hem o teşbihçinin dediği gibi olsaydı sâk (baldır) kelime-sinin ma‘rife olması gerekirdi. Çünkü o özel, bilinen bir baldırdır, Rahmân’ın baldırı! “Peki [âyetteki] temsilde neden nekire gelmiş?” dersen şöyle derim:Bunun, şiddeti bilinemeyen, alışılmışın dışında garip bir durum olduğuna delâlet etmesi için. Tıpkı ٍ כُُ ءٍ ْ َ اعِ اِ عُ ا ْ َ مَ ْ َ (“Görülmemiş bir şeye çağırdığı gün o çağıran…” [Kamer 54/6]) âyetindeki gibi. Bir bakıma “korkunç ve deh-şetli bir durumun yaşanacağı gün” denilmiş olmaktadır. -Söz konusu teşbih Mukātil’den (v. 150/767) nakledilmiştir.- Ebû Ubeyde der ki: Horasan’dan iki [büyük] adam çıktı; biri - Mukātil b. Süleyman- temsîle düşünceye kadar teşbih etti; diğeri - Cehm b. Safvân- ta‘tîle5 varıncaya kadar tenzih etti. Kim bu ilme sahip olmamanın getirdiği büyük zararın farkına varırsa, ne kadar büyük faydaları olduğunu da kavrar. 1 Yani adamın elleri olmadığı hâlde… / ed.2 Burada edebiyattaki ‘benzetme’ sanatından ziyade, Tanrı’yı yaratıklarına benzeten Müşebbihe kastedili-
yor olmalıdır. / ed.3 İlk bakışta “buyruğu” anlamında gibi; ancak “işi, durumu” daha uygun. / ed.4 Bkz. Enbiyâ 21/103. / ed.5 Yani Hak Teâlâ’yı yaratıklara benzetmeme adına, O’nu tamamen işlevsiz imiş gibi bırakma. / ed
[1800] ( ُ َ כُْ مَ ) Nun ile yevme nekşifu (açtığımız gün) şeklinde okunmuş; ayrıca, Tâ ile ma‘lûm ve meçhul sîgada yevme tekşifu ve yevme tukşefu da okun-muştur; fâ‘il kıyamet veya durumdur; “durum -veya kıyamet- sertleştiğinde” demektir. Tıpkı mecâzen “Harp baldırını açtı.” dendiği gibi. Yine, Tâ’nın zam-mesi ve Şın’ın kesresi ile tukşifu şeklinde de okunmuştur ki “açmaya başla-dığında” kullanılan ekşefe fiilinden alınmıştır. Ekşefe’r-raculu fe huve mukşifun (Adamın ön dudağı geri döndü; dişleri açıkta kaldı.) sözü de bu köktendir.
[1801] Zarfı (َم ) nasbeden, [41. âyetteki] ا (getirsinler) cümlesi veya giz-li bir “an” cümlesidir; yahut durum sertleştiği zaman şöyle şöyle olur, demek-tir; ama yaşanan dehşetin vahametini ve burada anlatılamayacak büyüklükte olaylar gerçekleşeceğini bildirmek için [cümlenin ikinci kısmı] hazfedilmiştir.
[1802] İbn Mes‘ûd şöyle demiştir: Belleri bütünleştirilir, yani eklemsiz tek parça kemik hâline getirilir, kalkarken ve eğilirken asla esnemez. Hadis-te de “Münafıkların sırtı sanki baston yutmuşlar gibi kat kat olur!” [Buhārî, “Tefsîr”, 68] -yani tek bir omur hâline gelir- denmişti.
[1803] Şayet “Orada mükellefiyet söz konusu olmadığı hâlde neden secdeye çağrılıyor olsunlar ki?” dersen şöyle derim:Secdeye, ibadet ve mü-kellefiyet anlamında çağrılmayacaklar; sırf azarlanmak ve dünyada secdeyi terk ettikleri için kendilerine sert davranılmak üzere böyle denilecektir. Bel-leri katılaştırıldığı, secde edebilmeleri engellendiği hâlde, dünyada belleri ve eklemleri sağlamken, imkânları varken, kendilerinden istenen ibadet husu-sunda herhangi bir hastalıkları yokken secdeye çağrıldıkları zaman fırsatı kaçırdıkları için onları pişman etmek için (böyle yapılacaktır).
44. Âyetin Tefsiri
[1804] “Onu bana bırak!” denir ki; “Onu bana havâle et, onunla ilgili ola-rak ben sana yeterim!” demek isterler. Âdeta şöyle demektedir: “Bunu bana bı-rakman ve onunla benim aramdan çekilmen, yapacak iş olarak sana yeter. Ona ne yapılmak gerektiğini biliyorum ve buna gücüm yetiyor!” Kastedilen şudur: “Kur’ân’ı yalanlayanı cezalandırma hususunda ben yeterim, kalbini onun duru-muyla meşgul etme! Ona hak ettiği cezayı verme konusunda bana güven.” Bu söz Peygamber’i (s.a.) teselli, yalanlayanları da tehdit etmek için söylenmiştir.
[1805] Kişi, bir şeyi basamak basamak indirip bir şeyin içine düşür-düğünde istedracehû ilâ kezâ denir. “Allah’ın asileri istidrac etmesi”, onlara sıhhat ve nimet vermesi, onların da Allah’ın rızkını inkârcılıklarının ve gü-nahlarının artmasına sebep ve basamak yapmalarıdır.
[1806] “Kendilerinin bilmediği”, yani istidrac olduğunu hissetmedik-leri “bir yönden…” ki bu yön, kendilerine nimet bahşedilmesidir; çünkü [Allah tarafından] tercih edildiklerini, müminlerden üstün tutulduklarını sa-nıyorlardı! Oysa bu zenginlik onların helâk sebebi idi!
45. Âyetin Tefsiri
mındadır]. Tıpkı “Sırf günahları artsın diye onlara mühlet veriyoruz.” [Âl-i İmrân 3/178] âyetindeki gibi. Sıhhat, rızık, ömrün uzun olması, Allah’ın ih-sanı ve lutfudur. Bunlara şükretmek ve Allah’a itaat etmek gerekir. Ancak onlar hür iradeleriyle bunları inkârlarının sebebi yapıyorlardı. İşte, bizzat kendileri böyle derece derece helâke sürüklenince, derece derece helâke sü-rükleme (istidrac) fiili nimeti ihsan edene izâfe edildi.
[1808] Denmiştir ki ihsanda bulunularak derece derece helâke sürük-lenen nice insan var! Alkışlara, övgüleremeftun olan [bunlara aldanan] nice insan var! Hataları örtülüyor diye aldanışa sürüklenen nice insan var!
[1809] Allah Teâlâ ihsanda bulunmasını ve imkân vermesini istidrac olarak isimlendirdiği gibi tuzak (ي olarak da isimlendirmiştir; zira bu (כihsanlar, helâke düşmeye sebep olması sebebiyle tuzak suretindedir. Ve ih-sanının helâke sebep olma konusundaki güçlü tesirinden dolayı tuzağı da sağlamlıkla ( ) nitelemiştir.
47. Âyetin Tefsiri
öğretme karşılığında sen onlardan bir ücret istemiyorsun ki mallarından çokça ücret alınması onlara ağır gelsin de onları iman konusunda ağır dav-ranmaya itsin!
[1811] “Yoksa gayb (bilgisi)” yani Levh-i Mahfûz “yanlarında da” ver-dikleri hükümleri oradan mı “yazıyorlar?”
50. Âyetin Tefsiri
[1812] “O hâlde, sen Rabbinin hükmüne”, onlara mühlet vererek, sana edeceği yardımı geciktirmesine “sabret de o balık sahibi” Yûnus (a.s.) “gibi olma. Hani, o” balığın karnında “öfke dolu olarak Rabbine seslenmişti...”مٌ ُ כْ َ (öfke dolu) kelimesi, kezame’s-sikāe (Su kabını doldurdu.) ifadesinden alınmıştır. [Yani] ondaki sıkıntı ve öfke hâli sende yok ki onun uğradığı belâya müptelâ olasın!
] 1813[ ( ارَכَ َ أن) (yetişmiş olmasaydı) ifadesinde, zamir arayı ayırdı-ğı için fiilin müzekker gelmesi güzel olmuştur. İbn Abbas ve İbn Mes‘ûd ise tedârakathu okumuşlardır. Hasan-ı Basrî, geçmiş hâli hikâye ederek, “Hakkında ‘Yetişecekti’ denmesi olmasaydı…” anlamında, [muzari fiille] ted-dârakehû -yani tetedârakahû- okumuştur. Tıpkı “ Zeyd kalkacaktı, falanca onu engelledi.” dendiği gibi. Yani Zeyd hakkında “kalkacak” deniliyordu. “ Zeyd’in kalkacağına yönelik bir beklenti vardı.” anlamında.
[1814] “Rabbinin nimeti”, tevbesini kabul edip Yûnus’a (a.s.) yardım ve tevfikini yetiştirmesidir. ’nın cevabında, hâl olan ٌم َ ifadesine itimad و edilmiştir; yani o boş alana atıldığı zaman hâli, yerilme durumunun tersine idi. Ama tevbe etmiş olmasaydı oraya yerilmiş bir hâlde atılmış olurdu!
[1815] Bu âyetin, Peygamber’in (s.a.) başına Uhud’da sıkıntılar gelip de dağılan askerlerine beddua etmek istediği zaman nâzil olduğu rivayet edilir. Sakîf kabilesine beddua etmek istediğinde indiği de söylenir.
[1816] [“Rabbinin katından bir nimet” anlamındaki ِّ ر ٌ ifadesi] rahmetun min rabbihî (Rabbinin katından bir rahmet) şeklinde de okunmuştur.
[1817] “Ama Rabbi onu derleyip kendine getirdi;” onu kendisine ya-kın kıldı, tevbesini kabul ederek kendisine yaklaştırdı. Tıpkı “Sonra Rabbi onu derleyip kendine getirdi de tevbesini kabul edip onu doğru yola iletti.” [TāHâ 20/122]1 [âyetindeki gibi.]
[1818] “Ve onu sâlihlerden” peygamberlerden “kıldı.” İbn Abbas şöyle demiştir: Allah ona tekrar vahiy gönderdi; kendisi ve kavmi hakkındaki şefaatini kabul buyurdu.
51. Âyetin Tefsiri
Rableri ikisini de tevbeleriyle derleyip kendine getirdi… İlkine َ َכُ َ َא ْ َ ْ َ َא وَ َ ِْ ْ َ ْ َ َא وَإِنْ َ ُ ْ َא أَ ْ َ َ َא رَ
َ ِ ِ א َ ْ ا َ ِ (A‘râf 7/23) dedirterek, ikincisine َ ِ ِ א ا َ ِ ُ ْ כُ ِّ إِ َכَ א َ ْ ُ َ ْ أَ إِ َ َ إِ َ (Enbiyâ 21/87) dedirterek… / ed.
52. Âyetin Tefsiri
] 1819[ aslen şeddeli olması gerekirken hafifletilmiştir, alâmeti de إنכ) ُ ِ ْ ُ َ ’deki) Lâm’dır. כ ُ ِ ْ ُ َ Yâ’nın zammesi ve fethası ile okunmuştur; çünkü zeleka ve ezleka aynı anlama gelir. “Başı tıraş etti” anlamında zele-ka’r-re’se de ezleka’r-re’se de denilebilir. َ ِ şeklinde de okunmuştur. Bu okuyuş zehekat nefsühû (Canı çıktı.) ve ezhakahâ (Canını aldı.) kullanımın-dan alınmıştır; yani düşmanlık ve öfke dolu gözlerini sana sert sert dikme-leri, kem gözle sana bakmaları sebebiyle neredeyse ayağını kaydıracak veya seni helâk edeceklerdi! Bu onların şu sözlerinden alınmıştır: “Bana öyle bir baktı ki neredeyse beni yere yıkacak, beni yiyecekti!” Yani eğer bakışıyla beni yıkabilse ve yiyebilseydi bunu mutlaka yapardı. Şair şöyle demiştir:
(İki düşman) karşılaştıkları yerde öyle bir bakış fırlatırlar ki birbirlerine bastıkları yerden kaydırır bu bakış (nazar), ayakları!..
[1820] Göz değmesi Esedoğulları kabilesine veril[diği düşünül]en bir özelliktir. Onlardan biri üç gün aç kalır ve yanından geçen bir şey için “Bu güne kadar hiç böylesini görmemiştim!” der ve ona nazar değdirirdi. İşte böyle nazar değdirmesiyle meşhur birinden Peygamber’e (s.a.) de nazar etmesi istenmiş; o da Peygamber’e nazar etmek için; “Bu güne kadar böyle bir adam görmemiştim!” demişti; ancak Allah onu korudu. Hasan-ı Basrî, “Göz değmesinin ilacı bu âyetin okunmasıdır” demiştir.
[1821] “Bu öğüdü” yani Kur’ân’ı “işittiklerinde” sana verilen nübüvvete hasetleri sebebiyle kendilerine hâkim olamadılar da “O kesinlikle cinlidir! dediler.” Bunu, onun durumu karşısındaki şaşkınlıkları ve insanları ondan uzaklaştırmak için söylüyorlardı. Oysa Hz. Muhammed’in, en akıllıları olduğunu bilirlerdi. Mâna şöyledir: Onlar Muhammed’in cinli olduğunu Kur’ân sebebiyle söylüyorlardı. “Oysa o, âlemlere (yani, herkese) açık bir öğütten (mev‘izadan) başka bir şey değil!..” Böylesi bir kitabı getiren kim-seye nasıl cinli denilebilir?!
[1822] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki: “Her kimKalem sûresini okursa Allah ona, ahlâkını güzelleştirdiği kimselere verdiği sevabı verir.”