KEŞŞÂF TEFSİRİ

İnsan Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla…

1. Âyetin Tefsiri

belli bir zaman geçmiştir.] 2208[ ْ َ kad anlamındadır, yani kesinlik bildirir. Özellikle soru cüm-

lelerinde kullanılır ve aslı e-heldir. Şairin şu sözü de buna delildir:Bizde (bir zaaf ve korkaklık) gördüler mi [e-hel raevnâ…]tepeleri bulunan o vâdinin yamacında?!

Mâna; hem takrir hem de takrib ile; e-kad etâ -yani “yakın zaman önce insanın üzerinden geçmiştir”- şeklindedir; henüz (insan olarak) anılmaz-ken, üzerinden uzunca bir zaman geçmiştir.Yani sulpte; unutulmuş, hatır-lanmayan, kendisinden bahsedilmeyen bir nutfe iken.

[2209] “İnsan”dan murad, Âdemoğulları cinsidir. Delili de şu âyettir: “Gerçek şu ki; Biz insanı katışık bir nutfeden yarattık.” [İnsân 76/2]

] 2210[ ٌ ا (belli bir zaman) yani uzayıp giden uzun zamandan bir parça.

[2211] Şayet “رًا כ ً כ (Henüz anılır bir şey değilken) cümlesi-nin mahalli nedir?” dersen şöyle derim:Onun mahalli אن ın hâli olarak’اnasbdır. Sanki şöyle denilmiştir: İnsanın üzerinden; zamandan, (insan ola-rak) anılmadığı bir vakit geçmiştir. Veya ٌ kelimesinin sıfatı olarak ref ’dir; tıpkı ه ٌ و ي وا א ً (“Babanın, oğlu adına hiçbir şey ödeyemeyeceği bir gün[den sakının]!” [Lokman 31/33]) âyetindeki gibi.

[2212] Bu âyet bir zâtın yanında okununcaleytehâ temmet! demiş ve; “Bu -anılır olmadığı- hâl keşke tamama erdirilseydi de insan hiç yaratılma-saydı, hiç mükellef tutulmasaydı!” demek istemiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

] 2213[ אج ifadesi, burmetün a‘şârun (parçalanmış (katışık bir nutfe) أtencere), bürdün ekyâşun (iki defa atılmış yünden örülen hırka) terkipleri gibidir. Bunlar cemî‘ değil müfret lafızlardır. Bu sebeple müfret kelimelere sıfat olmuşlardır. Aynı şekilde nutfetün meşîcun ifadesi de kullanılır. Şemmâh (v. 30/650) şöyle demiştir:

Bir süre kendilerini sakladı iç organlar;karışımı değersiz bir suya karşı [hamile kalmaktan uzak durdu]!

אج -kelimesinin meşicin kırık çoğulu (cem-‘i mükesseri) olması doğ أru değildir; bilakis ikisi de müfretlikte birbirine benzer; çünkü ikisiyle de müfred kelime nitelenmiştir. Meşecehû ve mezecehû aynı anlamda kullanılır (ona karıştı). ٍאج ٍ أ “kendisinde iki suyun karıştığı bir nutfeden” de-mektir. İbn Mes‘ûd’un “O nutfenin damarlarıdır.” dediği nakledilir. Katâde emşâcın çeşitler ve merhaleler anlamına geldiğini söylemiş ve bununla, (in-sanın) önce nutfe, sonra aleka, sonra mudğa oluşunu kastetmiştir.

] 2214[ ِ َ ْ َ ifadesi hâl makamındadır; yani “onu sınayarak, yani sına-mayı murad ederek” yarattık. Tıpkı merartu bi-raculin ma‘ahû sakrun sāiden bi-hî (Yanında yarınavlanacağı bir şahin bulunan bir zâta uğradım.) de-men gibi ki; “Yarın kendisiyle avlanmak istediği.” demek istersin. ِ َ ْ َ nin “Onu hâlden hâle intikal ettirerek.” anlamında olması da mümkündür ki o zaman, bunun ‘sınama’diye isimlendirilmesi isti‘âre yoluyla olur. [ ِ َ ْ َ ’nin tefsirinde] İbn Abbas; “Annesinin karnında onu [karışık] nutfeye, ondan da alekaya […] çeviriyoruz.” demiştir.

[2215] Burada “Biz onu sınamak için işitir ve görür kıldık.” anlamında bir takdim-tehir olduğu da söylenmiştir. Ancak bunda bir miktar zorlama vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

[2216] “Şükreden” ve “nankör” kelimeleri “kendisine yolu gösterdik” kelimesindeki zamirin iki hâlidir; yani iki hâl için de ona imkân ve güç verdik. Veya onu aklî ve naklî delillerle İslâm’a davet ettik; iman veya inkâr edeceği bilindiği hâlde kendisine itiraz hakkı bırakmamak için böyle yap-tık. Bu iki kelimenin yoldan hâl olması da mümkündür; yani ona yolu öğ-rettik, ya şükreden yol, ya da nankörlük eden yol. Tıpkı “İki de yol göster-medik mi ona?” [Beled 90/10] âyetindeki gibi. Yol’un şükür ve nankörlükle tavsif edilmesi ise mecazdır. Ebu’s-simâl א daki Hemze’yi fethalı okumuştur’إki bu güzel bir okuyuştur. Mâna şöyle olur: Şükretmesi, bizim muvaffak kılmamızladır; nankörlük edişine gelince bu da kendi kötü tercihi iledir.

[2217] İki gruptan bahsedince, peşinden tehdit ve vaat getirmiştir:

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

bir Ateş hazırlamış bulunuyoruz!

] 2218[ tenvinsiz selâsile ve tenvinli selâsilen şeklinde okunmuştur. İkinci okuyuş; iki şekilde açıklanabilir: 1) Bu Nun’un ıtlak harfinden (selâ-silâdaki Elif ’ten) bedel olması ve vaslın vakıf yerine geçmesidir.1 2) Bu oku-yuşun sahibi, şiir rivayetine alışık biridir ve dili, gayr-ı munsarif kelimeyi munsarifmiş gibi okuyuvermiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

5. ‘İyi’ler ise kâfur katkılı bir kâseden içerler.
Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

akıtırlar onu.] 2219[ ار -berr veya bârrın çoğuludur; rabb - erbâb, şâhid - (iyiler) ا

hâd gibi. Hasan-ı Basrî, “İyiler karıncayı bile incitmeyen kimselerdir.” de-miştir. س س içinde içecek bulunan cam kadehtir. İçeceğin kendisi כَ diye כَisimlendirilmiştir.

[2220] “Karışım”ı yani kendisine karıştırılan şey “kâfur” suyu olup kâ-fur da suyu kâfur beyazlığında, koku ve soğukluğunda olan bir cennet pına-rının adıdır. ًא (pınar) da ondan bedeldir. Katâde şöyle demiştir: Onlar için kâfur karıştırılır ve içine misk konulur. “Onda kâfur kokusu, beyazlığı ve serinliği yaratılır ve sanki kâfûr karıştırılmış gibi olur.” diyen de olmuştur. Bu iki görüşe göre ًא , muzāfın hazfedildiği düşünülerek ٍس -in mahal’ כlinden bedel olur. Âdeta; “Orada bir şarap içerler, bir pınarın şarabından.” denmektedir. Veya özellik ifade etmesi için mansūb olmuştur.2

[2221] Şayet “İçme fiili [neden] önce başlangıç harfiyle, sonda ilsāk har-fiyle nitelenmiş?” dersen şöyle derim:Çünkü kadeh içme fiillerinin başlan-gıcıdır; ilk gâyesidir. Pınar ise içeceklerine karıştırdıkları şeydir. Bir bakıma; “Allah’ın kulları içtiklerini bununla içerler.” denmektedir. Tıpkı “Suyu balla içtim.” demen gibi.

] 2222[ ا ً ِ ْ َ א َ و ُ ِّ َ ُ yani bulundukları yerden istedikleri yere, engellen-meksizin “kolayca akıtırlar onu.”

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

dığı hâlde, durulmuş gibi selâsilâ okunuyormuş gibi, sondaki Elif Nun’a çevrilmiştir. / ed.2 “Hele o Allah’ın muvahhit kullarının içeceği pınar!..” mealinde. / ed.

[2223] “Çünkü adaklarını yerine getirirlerdi.”ifadesi “Neden bu şekilde rızıklandırılıyorlar?” diye bir soru sorabilecek kimseye cevaptır. “Adağı ye-rine getirmek” tabiri de yapmaları gereken şeyleri hakkıyla yerine getirme özelliklerini vurgulu bir şekilde dile getirmektedir. Zira bir kişi Allah rızası için kendine vacip kıldığı bir şeyi yerine getiriyorsa, Allah’ın ona vacip kıl-dığı şeyi daha çok yerine getirir.

] 2224[ ا ًِ َ ْ ُ (kapsayan) yani “yayılmış, dağılıp en ücra köşelere kadar

ulaşmış.” Kelime; istetāra’l-harîk ve istetāra’l-fecr (“Yangın yayıldı.” “Fecr ya-yıldı.”) kullanımlarından alınmıştır. Nefera fiilinden türeyen istenfera (mü-balağa ifade ettiği) gibi bu da tāra fiilinden türemiştir.

[2225] (“Kendileri de onu arzulamalarına rağmen” anlamındaki) ِّ ُ ifadesindeki zamir yemeğe aittir; yani yemeğe iştah ve ihtiyaçları varken. Tıp-kı “Sevdiği hâlde malından veren…” [Bakara 2/177], “Sevdiğiniz şeylerden in-fak etmedikçe, asla ‘iyi’liğe erişemezsiniz!” [Âl-i İmrân 3/92] âyetlerindeki gibi.

] 2226[ Fudayl b. Iyâz’ın (v. 187/803) “Allah’a olan muhabbetleri sebe-biyle (yedirirler).” dediği nakledilmiştir.

] 2227[ ا ً -Hasan Basrî’den şöyle nakledilmiştir: Peygam (…Esiri) وأber’e (s.a.) bir esir getirilirdi. Onu Müslümanlardan birine verir ve “Ona iyi davran!” buyururdu. Esir iki, üç gün onun yanında kalır; o zât da esiri ken-dine tercih ederdi.1 Âlimlerin çoğunluğuna göre İslâm diyarında kâfirlere iyilik etmek câizdir; ancak (zekât gibi) farz olan mallar onlara harcanamaz. Katâde şöyle demiştir: “O gün onların esirleri müşrik idi. Müslüman karde-şin ise senin yemeğini yemeye daha çok hak sahibidir.” Sa‘îd b. Cübeyr (v. 94/713) ile Atā (v. 114/732), “O ehl-i kıbleden olan esirdir.” demişler; Ebû Sa‘îd el-Hudrî (v. 74/693-94), “O köle ve mahpustur.” demiştir. Peygam-ber (s.a.) borçluyu esir diye isimlendirmiş ve şöyle buyurmuştur: “Borçlun senin esirindir, esirine iyilikte bulun!”

[2228] “Sizi tamamen [Allah rızası için] doyuruyoruz.” Bu sözün başına kavl (“derler”) takdir edilir. Bunun, yaptıklarının benzeriyle karşılık verilmesini veya teşekkür etmelerini önlemek için dil ile söylenmiş olması da mümkün-dür; çünkü onların iyiliği Allah rızası için yapılmıştır, bu sebeple yaratıkla-rın karşılık vermesine gerek yoktur. Onların bu sözü, (doyurdukları kimse-lerin) gönüllerini hoş etmek ve yaptığını tamamen Allah için yapan birinin nasıl olması gerektiğini anlatmak ve buna dikkat çekmek için de olabilir. 1 Yemez yedirir; içmez içirirdi. / ed.

Hz. Âişe Radıyallâhu anhâ’dan rivayet edildiğine göre o, bir ev halkına sadaka gönderir; sonra elçiye “Ne dediler?” diye sorarmış. Eğer elçi o ev halkının ettiği bir duadan bahsederse Hz. Âişe de aynı şekilde onlara dua edermiş1 ki, sadakasının sevabı Allah katında tamamen kendisine kalsın. Bu cümlenin, herhangi bir şey demiş olmasalar bile onların inançlarını ve niyetlerinin doğ-ruluğunu açıklayıp ortaya koymak için gelmiş olması da mümkündür. Mü-câhid şöyle demiştir: “Dikkat edin, onlar bu sözü söylemediler; ancak Allah onların kalbindeki bu düşünceyi bildiğinden, onları bu sebeple övmektedir.

[2229] Şükûr ve küfûr kelimeleri, şükr ve küfr gibi iki mastardır.[2230] “Korkuyoruz.” ifadesinin anlamı şöyle olabilir: (i) Size olan bu

iyiliğimiz, o günün şiddetinden korktuğumuz içindir, yoksa siz karşılık ve-resiniz diye değil. (ii) Sadakaya mukabil bir karşılık istemeyi Allah’ın ceza-landıracağından korktuğumuz için sizden bir karşılık istemiyoruz.

[2231] “Gün”ün “asık suratlı” (س ُ َ ) diye nitelenmesi iki yolla mecaz-dır: Gün, cehennemlik olan ehlinin sıfatıyla nitelenmiştir. Tıpkı Arapların “(Adamın) gündüzü oruçlu.” demeleri gibi. Rivayete göre kâfir, o gün su-ratını öyle bir asarmış ki iki gözü arasından katran gibi ter akarmış. Ayrıca şiddeti ve zararı sebebiyle bu “gün”, ciddî duran aslana veya cesur kahrama-na benzetilmiştir.

] 2232[ ِ َ ْ َ iki gözünün arası bir araya gelecek şekilde suratını iyice asan demektir. Zeccâc (v. 323/921) şöyle demiştir: Deve kuyruğunu ve burnunu kibirle kaldırdığı zaman א ّت ا ْ denir. O bu kelimenin ا َ ’dan türediğini ve Mîm’in ziyade olduğunu söylemiştir. Esed b. Nâ‘isa şöyle demiştir:

Göğüs geriyorum harp ateşine; şerri fazla, sabahı şiddetli her gün!..

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

neşelendirecek şeylerle karşılaştırdı onları:[2233] “Sabretmelerine karşılık,” yani îsâra (muhtacı kendisine terci-

he) sabretmeleri sebebiyle “Allah da yüzlerini ağartıp neşelendirecek şey-lerle karşılaştırdı onları.” Yani günahkârların surat asıklığına ve hüznüne karşılık, onların yüzüne parlaklık ve kalbine sürur verdi. Bu da o “gün”ün, ehlinin surat asıklığı ile nitelendiğini gösterir.

[2234] İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre Hz. Hasan (v. 49/669) ile Hüseyin (v. 61/680) hastalanmışlardı. Peygamber (s.a.) yanında bazı insanlar olduğu hâlde onları ziyaret etti. İnsanlar (Hz. Ali’ye), “Yâ Ebe’l-Hasen! Keşke çocukların için bir adak adasan.” dediler. Hz. Ali, Hz. Fâtıma (v. 11/632) 1 Yani bilmukabele onlara dua etmekle, onların kendisi için ettikleri duayı [bir nev-i] sıfırlarmış… / ed.

ve cariyeleri Fıdda, çocuklar iyileşirse üç gün oruç tutmayı adadılar. Ço-cuklar şifa buldular; ama yanlarında yiyecek namına bir şey yoktu. Hz. Ali, Hayberli Yahudi Şem‘ûn’dan üç sā‘ arpa ödünç aldı. Hz. Fâtıma bir sā‘ını öğütüp aile sayısınca beş adet ekmek pişirdi. İftar etmek için önlerine koy-dukları sırada, yanlarına bir dilenci gelip, “es-Selâmu aleyküm ey Muham-med’in hane halkı! Ben yoksul bir Müslümanım. Beni doyurun ki Allah da sizi cennet sofralarında doyursun.” dedi. Onlar da onu kendilerine tercih ettiler ve sudan başka bir şey tatmadan o gece yattılar. Sabah tekrar oruca niyet ettiler. Akşam olup yemeği önlerine koyunca yanlarına bir yetim gel-di. Onu da kendilerine tercih ettiler. Üçüncüsünde; yanlarına bir esir geldi; yine aynı şeyi yaptılar. Sabah olunca Hz. Ali, Hasan ile Hüseyin’in ellerin-den tutup Peygamber’in (s.a.) yanına gittiler. Peygamber onların kuş yav-rusu gibi açlıktan titrediğini görünce, “Sizi bu hâlde görmek beni ne kadar üzdü [bir bilseniz]!” dedi. Kalkıp onlarla birlikte gitti. Fâtıma’yı ibadet yerin-de sırtı karnına yapışmış ve gözleri çökmüş vaziyette görünce çok üzüldü. Bunun üzerine Cebrâil Aleyhisselam inip, “Al bunu ey Muhammed! Allah Ehl-i beyt’in konusunda seni tebrik ediyor!” dedi ve ona bu sûreyi okuttu.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

nedir?” dersen şöyle derim:Îsâra ve yol açtığı açlık ve çıplaklığa sabretme-nin karşılığı olarak onlara içinde hoş yiyeceklerin bulunduğu bir hasbahçe; ve kıymetli giyeceklerin yapılacağı bir ipek verilecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

[2236] Yani cennetin havası ılımandır, ne yakıcı güneş sıcağı, ne de ra-hatsız edici soğuk vardır. Bir hadiste, “Cennetin havası ılımandır, orada ne sıcak ne de soğuk vardır” diye geçer.

[2237] Zemherîrin ay olduğu söylenmiştir ki Sa‘leb bunun Tayy kabile-sinin dilinde olduğunu söylemiş ve şu şiiri inşad etmiştir:

Karanlığı koyulaşmış nice gecede yol aldım ben!Ay bile hâla doğmamış, ışık vermemişti.

Mâna şöyledir: Cennet ışıktır; orada güneşe, aya ihtiyaç duyulmaz.

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

mesafeye kadar eğilmiştir (ağaçlar).

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

kristal kupalarla;

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

ifadesi neye atfedilmiştir?” dersen şöyle derim:Öncesindeki cümleye atfe-dilmiştir; çünkü o, mükâfatlandırılan kimselerin hâli idi; bu da tıpkı onun gibi bunların hâlidir. Zira ’deki zamir onlara râcidir; ancak ً َ müfred داbir isimdir, bu cümle ise müfred hükmünde bir cümle olup ibarenin takdiri “orada güneş ve ay görmedikleri (hâlde) ve gölgeleri üzerlerine inmiş oldu-ğu hâlde” şeklindedir: Vav iki durumun da onlar için bir arada olacağına delâlet etmek için cümlenin başına gelmiştir. Sanki şöyle denilmiş olmak-tadır: Onların alacağı karşılık, ‘sıcaktan ve soğuktan uzak kalma’ ile ‘gölge-lerin üzerlerine eğilmiş olma’ hâllerini bunlar bir araya getirmiş oldukları hâlde (câmi‘îne) cennettir. Bununla birlikte, ifade; א ُ mübtedâ, َ de داonun haberi olmak üzere, ve dâniyetün şeklinde ref‘ ile de okunmuştur. Bu durumda cümle hâl yerinde olur ve mâna şöyle olur: Lâ yeravne … ve’l-hâlu enne zılâlehâ dâniyetun… (Gölgeleri üzerlerine inmiş olduğu hâlde orada ne güneş görürler ne de soğuk.) כ ون , ve ً َ -ifadelerinin hepsini “cen داnet”in sıfatı yapmak da mümkündür. ً َ ifadesinin ’e atfedilmesi de وداmümkündür; yani bir cennet daha vardır ki gölgeleri, üzerlerine eğilmiştir. “İki cennet vardır, Rabbinin huzuruna çıkacağı korkusuyla yaşayan kim-seye.” [Rahmân 55/46] âyetinde olduğu gibi onlara iki cennet vaat edildiğini kabul ettiğimizde durum böyle olur; çünkü “Rabbimizden korkuyoruz.” [10] âyetinde korku ile nitelenmişlerdir.

[2239] Şayetْ َ ِّ neye atfedilmiştir?” dersen şöyle derim: Ma‘tūf وذُaleyh, -şayet merfû‘ okursan-ً َ dür; böylece fiil cümlesi mübtedâ haber’داcümlesine atfedilmiş olur. ً َ ْ i hâl olarak mansūb okursan, o zaman’دا َ ِّ وذُde ً َ ün hâli olur; yani dalları kolayca koparabilecekleri mesafeye kadar’داeğilmiş vaziyetteki ağaçlar kendilerini gölgelemektedir. Veya yine ً َ -e atfe’داdilmiştir; ve dâniyeten… ve müzelleleten kutûfuhâ (gölgeleri üzerlerine inmiş olduğu ve dalları kolayca koparabilecekleri mesafeye kadar eğilmiş oldu-ğu hâlde). Eğer ً َ ْ i sıfat olarak nasbedersen’دا َ ِّ .de onun gibi sıfat olur ذُDikkat edersen, cenneten züllilet kutûfuhâ (dalları, kolayca koparabilecekleri mesafeye kadar eğilmiş bahçe) dediğin zaman, ifade doğru olmaktadır.

[2240] Meyvelerin ve salkımların emre âmâde kılınması, itaatkâr olup istedikleri gibi kolayca toplamalarına engel olmamasıdır. Veya onlar için aşağı eğdirilmesi, kısa olmasıdır. Tıpkı duvar kısa olduğunda, Arapların hâitun zelîlün demeleri gibi.

] 2241[ ارِ َ َ ا ارِ َ َ kelimeleri; ikisi de tenvinsiz, [sadece] birinci tenvinli ve ikisi de tenvinli olmak üzere (üç şekilde) okunmuştur. Bu tenvin Elif-i ıtlak’tan bedeldir; çünkü [iki âyeti birbirinden] ayırmaktadır (fâsıla). İkincide ise birinciye tâbî kılınarak getirilmiştir. ٍ ِ َ ارِ َ َ (gümüşî kristal) ifade-sinin anlamı, ‘gümüşten mamül” demektir; yani gümüşün beyazlık ve gü-zelliği yanında camın saflık ve şeffaflığına da sahiptir. “Peki, כא’in anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Bu, “Allah, bir şeyin olmasını diledi mi, ona sadece ‘Ol!’ der; anında olmaya başlar.” [Bakara 2/117] âyetindeki ن כ gibidir; yani iki zıt cevherin sıfatlarını bir araya getiren bu şaşırtıcı yaratılışın aza-metini göstermek için “Allah’ın yaratmasıyla kristal hâline geldi” denmek istenmiştir. رًا א כא ُ ا َ ِ (Kâfur katkılı [yani katkısı kâfur olan].” [İnsân 76/17]“) כאن âyetindeki kâne de aynı türdendir.

[2242] ( ٍ ِ َ ارِ َ َ ifadesi) hiye kavârîru takdiriyle ref‘ üzere kavârîru min fiddatin şeklinde de okunmuştur.

[2243] (“Onu [türlü] biçimlere sokarlar” anlamındaki) א رُو َ ifadesi َ ارِ َ َ ٍ ِ (gümüşî kristal kupalar)ın sıfatıdır. Bunları biçimlendirmelerinin an-lamı ise, içlerinden, bu kristallerin arzu ettikleri ölçü ve şekillerde olmasını belirlerler, o kupalar da tam istedikleri gibi gelir. Buradaki zamirin “Etraf-larında fır dönülmektedir.” [15] âyetinin delâlet ettiği o kristal kupaları do-laştıranlara gittiği de söylenmiştir. Kupalardaki içeceği susuzluk derecesine ayarlarlar. Bu, ne fazla ne de eksik, tam ihtiyaç nispetinde olduğu için, içen kimseye çok daha lezzetli gelir. Nitekim Mücâhid, “Ne fazla gelir ne eksik.” diye tefsir etmiştir. א رُو َ meçhul olarak kuddirûhâ şeklinde de okunmuştur ki şöyle açıklanabilir: Kuddira, kadderadan nakledilmiştir. Birisi seni bir şeye kā-dir kıldığında, sen “O şeye kādir oldum, falan beni buna kādir kıldı.” dersin. Bu durumda, anlam şöyle olur: Kupaları diledikleri gibi kullanmaya kādir kılınırlar ve arzu ettikleri gibi ayarlamalarına, şekillendirmelerine izin verilir.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

17. Orada kendilerine zencefil katkılı bir kadehten içirilir.
Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

Araplar onun lezzetinden ve kokusundan hoşlanırlardı. A‘şâ şöyle demiştir:Sanki karanfil, zencefil var hatunun ağzında;Arı kovanından yeni alınmış bal var âdeta!

Müseyyeb b. ‘Ales de şöyle demiştir:Tattığımda, zencefil tadı ve şarap lezzeti vardı âdeta (hatunun ağzında)

[2245] Selsebîl, boğazdaki akıcılığı ve içiminin kolay olması sebebiyle (bu ismi almıştır.) Yani zencefil tadındadır; ama zencefilin yakıcılığı yoktur; aksine bunun zıttı olan akıcılık vardır. Şerâbun selselün ve selsâlün ve selsebîlun denir. Sonuncuya Bâ eklenerek beş harfli olmuştur. Bu ekleme, son derece akıcı ve içimi kolay olduğuna delâlet eder. Zeccâc (v. 311/923) şöyle demiş-tir: Selsebîl lügatte, son derece akıcı olan şeyin sıfatıdır.

[2246] Alemlik ve müennesliğin kendisinde birleşmesi sebebiyle gayr-ı munsarif olarak selsebîle şeklinde de okunmuştur. Yine, Hz. Ali’ye (v. 40/661) nispetle selsebîlen ifadesinin; sel sebîlen (Bir yol sor!) anlamında ol-duğu söylenmiş ise de zâhiri itibariyle doğru değildir; ancak sel sebîlen (Bir yol sor!) diyen kimsenin işbu sözü, pınarın özel ismi kabul edilirse, tıpkı teebbataşerran ve zerrâhabben ifadelerindeki1 gibi o zaman olabilir. Bu du-rumda, ondan ancak salih amellerle ona yol arayan kimseler içebildiği için bu şekilde isimlendirilmiş olur. Bu açıklamalar Arapçaya uygun olmakla birlikte zorlama ve uydurmadır. Hz. Ali gibi bir zâta isnadı ise daha büyük bir uydurmadır! Sonradan ortaya çıkanlardan birinin şiirinde şöyle geçer:

Canının rahatı için bir yol ara oradaöyle bir şarapla ki selsebîldir âdeta!

] 2247[ ًא ْ َ (pınar), zencefilden bedeldir; kadehlerine pınarın kendisin-den [bi-‘aynihî] zencefil karıştırılacağı söylenmiştir. Veya içeceğin içinde Allah zencefil tadı yaratacaktır ki buna göre, ًא ْ َ kelimesi س den bedel’כَolur ve bir bakıma şöyle denmiş olur: Orada kendilerine bir kadehten, bir pınar kadehinden içirilir. ًא ْ َ kendisine özel önem verildiğini göstermek için de nasb edilmiş olabilir.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

[2248] (Hizmet için cennetliklerin etrafında fır dönen) çocuklar gü-zellik, renk berraklığı, meclislerine ve yerlerine dağılma hususunda sa-çılmış incilere benzetilmişlerdir. [Abbasi halifesi] Me’mûn (v. 218/833) ile ilgili şöyle bir olay anlatılır: Hasan bin Sehl’in kızı Bûrân’la zifa-fa girdiği gece, Me’mûn altın ile dokunmuş bir halı üzerinde oturu-yormuş. Hilâfet sarayının kadınları kendisinin üzerine inci saçmışlar. 1 Teebbataşerran (Şerrikoltukladı!) ifadesi; koltuğunun altına sakladığı kılıcıyla / hançeriyle, sürekli ‘kö-

tü’lüğe bulaşan bir Cahiliye şairi (Sabit b. Câbir [v. 530]) için, yine böyle bir yağmaya hazırlandığı sırada bizzat annesi tarafından kullanılmış ve zamanla bu herifin lakabı hâlini almış bir fiil cümlesidir; yani cümle olmakla birlikte özel isim olmuştur; fâ‘il de olsa, mef‘ûl de olsa değişmez. Zerrâhabben [To-humsaçtı]ifadeside öyle. Türkçedeki “Çatladıkapı” ve “İlgezdi” cümlelerinin isim olması gibi. / ed.

Halıya saçılmış incilere bakmış ve bu görüntü çok hoşuna gitmiş. Ve demiş ki: Ebû Nüvâs’ın (v. 198/813) Allah iyiliğini versin! Şu sözü söylerken sanki bu manzarayı görmüş:

Şarabın üzerindeki büyüklü küçüklü kabarcıklar:altunî bir toprak üzerindeki [irili ufaklı] inci taneleri gibi.

[2249] Bunların sedefinden yeni çıkarılmış nemli inciye benzetildiği de söylenmiştir; çünkü böyle bir inci su bakımından daha güzeldir, [tazeliği] daha fazladır.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

] 2250[ َ رأ fiilinin, -bu ‘gör’üş genel olsun, her şeyi (gördüğünde) إذا kapsasın diye- açık veya mukadder herhangi bir mef‘ûlü yoktur. “Göre-bildiğin yerde…” deniyor gibidir. Mâna şöyledir: Gören kimsenin bakışı nereye düşerse orada mutlaka nice nimet ve büyük bir saltanat algılar.

] 2251[ َ (orada) zarf olduğu için nasb makamındadır; “cennette” de-mektir. “ َ kelimesi mâ semme anlamındadır.” diyen hata etmiştir; çünkü bu durumda َ Mâ’nın sılası olur. Mevsûlü düşürüp, [geriye] sılayı bırakmak ise câiz değildir.

] 2252[ ا ً kelimesi geniş, rahat anlamındadır. Rivayete göre (büyük) כcennettekilerin en düşük derecede olanı, bin yıllık mesafeden mülküne ba-kacak ve en uzak kısmını, en yakın yerini gördüğü gibi görecekmiş. “Yok olmayacaktır” anlamında olduğu da söylenmiştir. “Bir şey istediğinde o he-men olur.” da denilmiştir. “Melekler onlara selam verir ve yanlarına girmek için onlardan izin isterler” de denilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

] 2253[ ُ َِ א (üstlerinde)kelimesisükûn ile ‘âlîhim şeklinde de okun-

muştur ki bu durumda müpteda olur; haberi ise ٍس ُ ُ אبُ ِ ifadesidir; “Üzer-lerindeki elbiseler ipek giysilerdir.” anlamında. ف ُ َ veya َ ْ

ِ َ cümle-lerindeki zamirden hâl olarak nasb ile ُ َ

ِ א َ şeklinde de okunmuştur; yani etrafında dönülen kimselerin üstünde giysiler olduğu hâlde gençler onların etrafında fır dönerler. Veya “Onları üstlerinde ipek elbise bulunan bir inci zannedersin.” Şunun kastedilmesi de mümkündür: “Nimetlere ve mülke nail olan; üzerlerinde elbiseler bulunan insanları görürsün.” ( ُ َ

ِ א ) yuka-rıda zikredildiği üzere ref‘ ve nasb ile ‘âliyehum - ‘âliyetehum şeklinde de okunmuştur. ‘Aleyhim diye de okunmuştur.

] 2254[ ق َ ْ َ ْ وإ ُ kelimeleri ُאب ِ ’ya hamledilerek ref‘ ile, ٍس ُ ُ ’e hamledile-rek de cer ile okunmuştur. ق َ ْ َ yabancı bir kelime olduğu için gayr-ı munsarif إolarak cer makamında nasb ile ve istebraka şeklinde okunmuştur; ama yanlıştır, çünkü kelime nekiredir, başına harf-i tarif gelir ve el-istebrak dersin. Ancak İbn Muhaysın (v. 123/741)1 elbisenin bu çeşidine özel isim yapıldığını zannetmiş-tir. Berîkdan istef‘ale kalıbında bir isim kabul edilerek, Hemze-i vasılla ve fet-ha ile ve’stebraka şeklinde de okunmuştur; ancak bu da doğru değildir; çünkü Arapçalaştırılmış bir kelimedir ve bu özelliği meşhurdur. Aslı istebrehtir.

] 2255[ ا ُ ف ifadesi, (15. âyetteki)و ُ َ ’e atfedilmiştir. Şayet “Bi-leziklerinin burada gümüşten, başka bir yerde2 ise altından olduğu zikre-dildi?” dersen şöyle derim:Kabul et ki; “Altından ve gümüşten bilezikler takınmışlar.” denilmiş... Bu doğrudur; sorun olmaz; çünkü iki cins bileziği de takıyorlardır; ya sırayla veya bir arada. Dünya kadınlarının, ziynet çe-şitlerini bazen sırayla bazen de hepsini birlikte takmaları gibi. Ne güzeldir üzerinde biri altın, diğeri gümüş iki bilezik bulunan bir bilek!

[2256] “Tertemiz içkiler”, yani dünya içkileri gibi pis değil. Çünkü iç-kinin pis olması aklen değil şer‘andır; âhiret ise mükellefiyet yeri değildir. Veya o sıkılmamıştır ki ona kirli eller değsin, pis ayaklarla ezilsin, temizliği-ne dikkat edilmeyen küplere ve ibriklere de konulmamıştır. Veya necasete dönüşmez; çünkü vücutlarından mis gibi güzel kokulu bir ter olarak çıkar.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

[2257] Yani cennettekilere “… bunlar” diye hitap edilmekte olup bun-lar Allah’ın cennettekilere söz konusu ihsanlarına işaret etmektedir. “Kendi yaptıklarınızın karşılığıdır bunlar;” yani kendi yaptıklarınızın karşılığıdır; sa‘yugayretinize teşekkür edilmesidir. -Bu teşekkür de mecazdır.-3

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

23. Kur’ân’ı sana peyderpey indiren gerçekten biziz biz!..
Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

ya da nanköre itaat etme.[2258] ( א ifadesinde) zamirin, İnne’nin ismi [Gerçekten Biziz Biz] إ

olduktan sonra tekrar edilmesi tekit üstüne tekittir; Kur’ân’ı indire-nin sadece Allah olduğu anlamını kuvvetlendirmektedir. Bu da şunun Peygamber’in (s.a.) gönlüne iyice yerleşmesi içindir: İndiren Allah ise 1 Yani söz konusu okuyuşun sahibi. / ed.2 Bkz. Hac 22/23. / ed.3 Şekûr ve Şâkir ism-i şerifleri bulunan ‘Yüce’ Allah’ın teşekkürünün / minnettar kalmasının anlamı,

iyiliklerin karşılığını mutlaka -hem de fazlasıyla- verecek olmasıdır; yapılan hiçbir iyiliğe nankörlük etmeyecek olması… / ed.

hangi şekilde indirilirse indirilsin O’nun indirmesi mutlaka hikmettir ve doğrudur. Âdeta şöyle denmiş olmaktadır: Beni her yaptığım şeyi hikmetle yapan bir hakîm olarak tanıdıysan, Kur’ân’ı sana peyderpey;kısım kısım, grup grup indiren tamamen benim, başkası değil. Büyük bir hikmet, ken-dini tutup savaştan geri durma ve sabretme emrini indirmemi gerektirdi. Bir müddet sonra sana savaşma ve intikam alma emrini indireceğim. “Rab-binin” hikmetten kaynaklanan “hükmüne”, işleri maslahatlara bağlaması-na, Mekkeli düşmanlarına karşı zafer kazanmanı geciktirmesine “sabret.” Onların eziyetlerine karşı sabrının azlığı ve zaferin gecikmesinden dolayı bunalman sebebiyle hiçbirine itaat etme.

[2259] Mekkeliler ona ve yanındakilere eziyet etme ve düşmanlıkta aşırı gitmekle birlikte, Peygamber’i (s.a.) iddiasından vazgeçmeye çağırıyor; çağ-rılarına icabet ederse kendisine bolca mal vereceklerini ve en değerli kızla-rıyla evlendireceklerini vaad ediyorlardı.

[2260] Şayet “Bunların tamamı kâfirdi; o hâlde ‘günahkâr veya kâfir’ şeklindeki bir taksimin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Mâna şöyledir: Bunların içindeki; günaha garkolup1 seni de günaha çağıran veya inkârcılık demek olan amelleri işleyip seni de ona çağıran kimseye itaat etme! Çünkü onlar onu ya günah ve inkârcılık olan bir işe veya ne günah ne de inkârcı-lık olan bir işe yardım etmeye çağırıyorlardı. İşte Peygamber’e (s.a.) ilk iki konuda onlara yardım etmesi yasaklanmış, üçüncü şık ise yasaklanmamış-tır. “Günahkâr”ın ‘ Utbe (v. 2/624), inkârcının da Velîd (v. 1/622) olduğu söylenmiştir; çünkü Utbe günaha dalmış biriydi, fıskın her çeşidini yapardı. Velîd de inkârcılıkta haddi aşmış, küstahlıkta gemi azıya almış biriydi.

[2261] Şayet “‘Veya’ (أو) kelimesinin anlamı, onlardan birine itaat etme demektir. İkisine birden itaati yasaklamak için ‘ve’ getirilmesi gerekmiyor muydu?” dersen şöyle derim:“Onlara itaat etme” denilseydi, onlardan birine itaat etmesi caiz olurdu. “Onlardan birine itaat etme” buyrulunca, anlaşıldı ki; birine itaati yasaklayan, ikisine birden itaat etmeyi haydi haydi yasaklamıştır. Tıpkı (birine), ana-babasına “öf” demesini yasakladığında, ana-babasını dövmesinin öncelikli olarak yasaklanmış olması gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

25. Sabah erkenden ve akşamüstü Rabbinin adını zikret;
Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

tenzih ve takdis et.[2262] “Sabah erkenden ve akşamüstü Rabbinin adını zikret.” Yani sa-

bah ve ikindi namazlarına devam et. 1 Mot-a-mot “günah bineğine binen.” / ed.

[2263] “Gecenin bir kısmında O’na secde et”, gecenin bir kısmında O’nun için namaz [teheccüd] kıl. Veya akşam ve yatsı namazlarını kastediyor.

harf-i ceri zarfın başına kısmilik ifade etmek için getirilmiştir. Tıpkı “… O da bir kısım günahlarınızı size bağışlasın.” [Nûh 71/4] âyetinde mef‘ûlün başına geldiği gibi [ כ .[ ذ

[2264] “O’nu geceleyin uzun uzun tenzih ve takdis et”, gecenin uzunca bir dilimini -üçte ikisini, yarısını veya üçte birini- O’nun için uyanık kal ve ibadet et.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

[2265] “Doğrusu bu” kâfir“ler ‘peşin’den hoşlanıyorlar;” onu sonrakine, dünyayı, âhirete tercih ediyorlar. Tıpkı “Siz ise aksine, dünya hayatını ter-cih ediyorsunuz!” [A‘lâ 87/16] âyetindeki gibi.

[2266] “Ağır bir günü ötelerine” ( yani önlerine veya sırtlarının ,(وراءötesine “atıyorlar;” ona önem vermiyor, hazırlık yapmıyorlar. Ağır sıfatı, o günün şiddet ve korkunçluğu sebebiyle, “taşıyana ağır ve zor gelen meşak-katli şey” tabirinden ödünç alınmıştır. Tıpkı “O(nun ne zaman kopacağına dair bilgi), göklerde ve yerde (bulunanlara) ağır gelir.” [A‘râf 7/187]

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

] 2267[ ْ -bağ, bağlamak” demektir. Adam bir kıdd ile -yani bağla“ أbağlanınca usira’r-raculu (Adam esir edildi; bağlandı.) denir. “Boynundan bağlı at”, “Sinirle bağlı kalkan” kullanımları da bu köktendir. Anlam şöy-ledir: Onun kemiklerinin bağlarını sıkıca birbirine bağladık, eklemlerini sinirlerle sağlamladık. Tıpkı Arapların câriyetun ma‘sûbetu’l-halk (yaratılışı sağlam -yani kumaşı sağlam dokunmuş, diri- genç kız) sözlerindeki gibi.

[2268] “Dilediğimiz vakit” onları helâk ederiz ve sağlam yaratışta “on-ları benzerleri ile değiştiririz.” -Diğer (uhrevî) yaratışı kastediyor.- İfadenin; “Yerlerine başkalarını -yani itaat edenleri- getiririz.” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu durumda kelimenin hakkı, إذا ile değil, ْإن ile gelmesiydi.1 Tıpkı “Siz yüz çevirirseniz, O sizin yerinize bir başka toplum getirir.” [Mu-hammed 47/38], “O, dilerse sizi götürür…” [Nisâ 4/133]

1 Çünkü إذا kesinlik, ْإن ise olasılık ifade eder. إذا kullanıldığında göre, kesin olan âhiret yaratılışı kastedi-liyor demektir. “Onları helâk edip yerlerine başkalarını getirme” ise sadece bir olasılıktır. Atıf yaptığı iki âyette dile getirildiği gibi, “Dilese onu da yapabilir.” / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

29. Bu sadece bir öğüttür; dileyen, Allah’a giden bir yol tutar.
Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

ilim ve hikmet sahibi’dir (Alîm, Hakîm).[2269] “Bu”, sûreye veya yakın âyetlere işarettir. “Dileyen”, yani kendisi

için hayrı ve güzel sonu tercih eden.

[2270] “Allah’a giden bir yol tutmak”, O’na yaklaşmak ve tâati [buna] vesile edinmekten ibarettir.

[2271] “Onlar ise”1 tâati “dilemiyorlar!.. Ancak “Allah” onları buna mecbur ederek “dilerse başka... Allah da” onların mevcut durumlarını ve daha sonra neler sâdır olacağını “çok iyi bilir;” onların (ne yapacağını) bil-diği hâlde onları yarattığına göre “mutlak hikmet sahibidir.”

[2272] Fiil Tâ ile teşâûne şeklinde de okunmuştur.

[2273] Şayet “ُ ا אء أن -cümlesinin mahal (Allah dilerse başka) إ li nedir?” dersen şöyle derim:Zarf olarak mansūbtur; aslında, illâ vakte meşîeti’llâh (ancak Allah’ın dilediği vakitte) şeklindedir. İbn Mes‘ûd’un (v. 32/653) kıraati de böyle, illâ mâ yeşâu’llāh şeklindedir; çünkü fiille birlikte gelen Mâ, onunla birlikte gelen En gibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

[2274] “O dilediğini sokuyor.” Diledikleri de müminlerdir. א nin’اmansūb olması َ ,”ifadesinin tefsir ettiği “vaat etti (Onlara hazırladı) أ“karşılık verdi” vb. bir fiil iledir. İbn Mes‘ûd ise ve li’z-zãlimîne okumuştur ki “Zâlimler için hazırladı.” demektir. İbn Zübeyr (v. 73/692) mübtedâ olarak ve’z-zãlimûne okumuştur; ama Mushaf ’a muhalif2 olmasının yanı sıra, bu okuyuşta ma‘tūf cümle ile ma‘tūf aleyh olan cümle arasındaki uyum ortadan kalktığı3 için, diğer okuyuşlar (yani nasb ve cer) daha evlâdır.

[2275] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki; “Her kim Hel etâ sûresini okursa Allah’ın ona vereceği karşılık cennet ve ipek olur.”

1 Müfessir, אءون א .kıraatini esas alıyor. / ed (!Onlar ise dilemiyorlar) و2 Çünkü kelime Mushafta Yâ’lıdır ن א -şeklinde Vav’lı değildir; dolayısıyla, resm-i osmanî diğer oku وا

yuşlara imkân verirse de buna elverişli değildir. / ed.3 Ma‘tūf aleyh fiil cümlesi, ma‘tūf ise isim cümlesi olmakla… / ed.

Bu bölümü tek başına aç →