KEŞŞÂF TEFSİRİ

İbrâhîm Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mekke’de nâzil olmuştur, 52 âyettir.Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

1. Elif, Lâm, Râ. (Bu,) insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa; ‘mutlak izzet sahibi’nin, ‘bizatihi hamde lâyık’ın (Azîz, Hamîd) yoluna, çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

2. yani Allah’ın (yoluna)... ki göklerde ve yerde ne varsa O’nundur... Şiddetli bir azap karşısında vay hâline bu inkârcı nankörlerin!
Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

אبٌ [1315] .ifadesi ile sûre kastedilmektedir (Bir kitaptır) כِ

אسَ [1316] ا جَ ِ ْ ُ ِ (insanları çıkarman için) ifadesi li-yahruce’n-nâsu (in-sanların çıkması için) şeklinde de okunmuştur. Zulumât (karanlıklar) ve nûr (aydınlık) kelimeleri dalâlet ve hidayet anlamında isti‘âre olarak kullanılmıştır.

[1317] “Rablerinin izniyle” yani O’nun kolaylaştırması, müyesser kıl-ması ile. Bu ifade, perdenin kaldırılarak işin kolaylaştırılması anlamındaki izin ifadesinin isti‘âre olarak kullanımıdır. Allah’ın onlara kolaylaştırması ise kendilerine ihsan ettiği lütuf ve muvaffakiyet sayesinde olur. ِاط ِ إِ ِ ِ َ ْ ا ِ ِ َ ْ -ifa (Mutlak izzet sahibinin, ‘bizatihi hamde lâyık’ın yoluna) اdesi ِر َ ا َ ifadesinden bedel olup, burada tıpkı (aydınlığa) إِ ِ ا ُ َ َ ْ َאلَ ا ْ ُ ْ

ِ َ َ ْ آ َ ِ ا ُ ِ ْ ُ ْ َ ا ِ ِ ِ ِ ْ َ ْ ِ وا ُ َ َכْ ْ Kavminin büyüklük taslayan ileri) اgelenleri, güçsüz görülenlere -yani onların arasındaki müminlere- dediler. [A‘râf 7/75]) âyetindeki gibi âmil tekrar edilmiştir. Ayrıca bu cümlenin yeni bir cümle başlangıcı olması da mümkündür. Bu durumda sanki “Hangi aydınlığa?” diye sorulmuş ve buna cevaben “Mutlak izzet sahibinin, bizatihi hamde lâyıkın yoluna” denilmiştir. “Yani Allah’ın (yoluna)...” ifadesi ِ ِ َ ْ ِ ا ِ َ ْ ifadesinin atf-ı beyanıdır; çünkü (Mutlak izzet sahibinin, ‘bizatihi اhamde lâyık anlamındaki) Azîz ve Hamîd isimleri hususi olarak ve devamlı surette ibadete lâyık yegâne mabud olan Allah için kullanıldığı için, tıpkı (yıldız mânasına gelene) necmin hususen Süreyya yıldızının özel ismi gibi kullanılır olmasında olduğu gibi, adeta Yüce Allah’ın özel isimleri haline gelmiş ve bu şekilde kullanılmışlardır. Buradaki Allāh lafzı, anlamın “ki o, Allah’tır” anlamında merfû‘ olarak da okunmuştur.

[1318] ٌ ْ kurtuluş anlamındaki ve’lin zıttıdır. Bu kelime tıpkı helâk وَkelimesi gibi, bir mânanın ismidir. Ancak bu kelimeden fiil türetilmez; sa-dece veylen le-hû (Yazıklar olsun ona!) denilir ve mastarlar gibi nasp edilir. Sonra da devamlılık anlamı vermesi için mastarlar gibi ref‘ edilir ve veylün le-hû (Yazıklar olsun ona!) denilir. Bu kullanım tıpkı selâmun ‘aleyke (Sana selâm olsun!) ifadesi gibidir..

[1319] Yüce Allah burada küfrün karanlıklarından çıkıp imanın aydın-lığına ulaşan kimselerden söz edince, bunu takiben kâfirleri veyl ile (“Vay hallerine!” diyerek) tehdit etmiştir.

[1320] Şayet“ ٍ ِ َ ابٍ َ ْ ِ (Şiddetli bir azap) ifadesinin veyl ile ilişkisi hangi açıdandır?” dersen şöyle derim: Burada anlam “Onlar şiddetli azap karşısında veyl ederler, ondan dolayı feryat edip yâ veylâhu (Vay başımıza gelenleeer!!) diye bağırırlar.” şeklindedir. Bu tıpkı “Oracıkta yok oluvermek isterler!” [Furkān 25/13] ifadesi gibidir.

[1321] “Onlar ki dünya hayatını âhirete tercih ederler” ifadesi müb-teda olup haberi “derin bir sapma içindedir bunlar.” ifadesidir. Ayrıca bu ifadenin “Vay hâline bu inkârcı nankörlerin!” cümlesindeki “inkârcı nan-körler”in sıfatı olarak mecrur olması ya da kınama ifadesi olarak mansup olması veya “… tercih edenleri kastediyorum” anlamında ya da “onlardır … tercih edenler” anlamında merfû‘ olması da mümkündür.

[1322] el-İstihbâb tercih ve seçim anlamında olup el-mahabbetu kelime-sinden istif‘âl babında türemiştir. Zira herhangi bir şeyi bir diğerine tercih eden kimse, kendi nefsinden o şeyin diğerinden daha sevimli ve üstün ola-rak görülmesini talep eder.

[1323] Hasan-ı Basrî [v. 110/728] yesuddûne ifadesini Yâ’nın zammesi ve Sād’ın kesresi ile yusiddûne şeklinde okumuştur. Nitekim fiil saddehû ‘an kezâ (Onu falan şeyden alıkoydu.) şeklinde kullanıldığı gibi esaddehû şek-linde de kullanılır. Şair şöyle demiştir:

Öyle kimselerdir ki, düşmanı kılıçla savarlar üzerlerinden

[1324] Bu fiildeki Hemze, fiilin geçişsiz hali olan sadde - sudûden şeklin-deki halinden geçişli haline (esadde şeklinde) intikali için dâhil edilmiştir. Saddehû ise tıpkı mene‘ahû (Onu men etti.) fiili gibi geçişlilik için kullanılır. Ancak esaddehû şeklindeki kullanım, tıpkı evkafehû kullanımı gibi, fasih değildir. Zira fasih dil kullanan insanlar saddehû ve vakafehû ifadelerini kul-lanmakla yetinir; geçişlilik için bunların başına Hemze getirmezler.

[1325] “Ve Allah yolunda eğrilik arayarak…” Allah yolunda sapma ve eğrilik arayıp, insanlara bu yolun hak yoldan uzak ve yanlış bir yol olduğu-nu göstermeye çalışarak… Bu ifadenin aslı, ve yebğûne le-hâ şeklinde olup harf-i cer hazfedilmiş ve fiil [yebğûnehâ şeklinde] doğrudan nesnesine vasledil-miştir.

[1326] “Derin bir sapma içindedir” yani hak yoldan sapmışlar, ondan fersah fesah uzaklaşmışlardır.

[1327] Şayet“Dalâletin uzaklık/derinlik ile nitelendirilmesinin mâna-sı nedir?” dersen şöyle derim: Bu mecazî isnat türünden bir kullanımdır. Hakikatte uzaklık/derinlik sapan, dalâlete düşen kimsenin özelliğidir; çün-kü yoldan uzaklaşan odur, ancak onun fiili bu sıfatla nitelendirilmiştir. Bu tıpkı Arapların cedde cidduhû (Çalışası geldi.) şeklindeki deyişlerine benze-mektedir. Ayrıca burada “derinlik/uzaklık ihtiva eden bir dalâlet” mânası-nın kastedilmiş olması da mümkündür; çünkü dalâlete düşen kişi, doğru yoldan sapmış olmakla beraber ona yakın bir yere sapmış olabileceği gibi, uzak bir yere de sapmış olabilir.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

[1328] Peygamberin kendilerine olan çağrısını anlasınlar ve Allah’a kar-şı ellerinde bir delil olmasın, ‘Bize yapılan hitabı anlamadık!’ demesinler diye “mutlaka kendi kavminin diliyle onlara (mesajlarımızı) apaçık anlatsın.” Benzer bir husus “Biz onu yabancı dilde bir Kur’ân kılsaydık, hemen; ‘Ayet-leri açık-seçik bildirilmeli değil miydi?!’ derlerdi.” [Fussilet 41/44] âyetinde de ifade edilmiştir.

[1329] Şayet “Peygamber (s.a.) sadece Araplara gönderilmemiştir, aksine bütün insanlara gönderilmiştir. Nitekim ‘De ki: Ey insanlar! Şüp-hesiz, Ben; -göklerin ve yerin mülkü tamamen kendisine ait olan, ken-disinden başka tanrı bulunmayan, dirilten ve öldüren- Allah’ın hepinize gönderdiği Resulüyüm.’ [A‘râf 7/158]) buyrulmuştur. Hatta Peygamber (s.a.) hem insanlara hem cinlere gönderilmiştir; bunlar ise farklı diller konuşmaktadır. Bu durumda (Kur’ân Arapça gönderildiği için) Arap-ların elinde Allah’a karşı bir delil kalmamış olsa bile, diğer milletlerin elinde bu delil vardır. Yok eğer bu durumda diğer milletlerin elinde bir delil yoksa o zaman Kur’ân’ın yabancı bir dilde inzal edilmesi halinde de Arapların elinde bir delil bulunmuş sayılmaz.” dersen şöyle derim:

Bu hususta iki ihtimal söz konusudur: Kur’ân ya bütün dillerde inzâl edile-cekti ya da diller içerisinde sadece tek bir dille indirilecekti. İlk seçeneğe, yani Kur’ân’ın bütün dillerde inzâline ihtiyaç bulunmamaktadır; çünkü tercüme bu işin yerine geçmekte; Kur’ân’ın tek tek bütün dillerde inzâl edilmesini gereksiz kılmaktadır. Geriye tek bir dille inzâl seçeneği kalmaktadır. Bu du-rumda diller içerisinde en uygun olan, peygamberin kavminin dilidir; çünkü onlar ona en yakın kimselerdir; peygamberin mesajını anlarlar ve onlardan bu mesaj nakledilip yayılırsa, tercümeler onun beyan edilmesini ve herke-se anlatılmasını sağlarlar. Nitekim bugün hepsi aynı kitap üzerinde ittifak eden birbirinden çok uzak ve farklı milletler ve farklı nesiller içerisinde ter-cümelerin bu işlevi gördüğünü, bütün bu milletlerin o kitabın lafızlarını ve anlamlarını öğrenmek için gayret gösterdiklerini, üstelik buradan çok büyük faydaların hâsıl olduğunu, insanların olanca gayretlerini bu uğurda sarf ede-rek kendilerini Allah’a yaklaştıracak büyük sevaplar kazanmaya vesile olacak ibadetler yaptıklarını müşahede etmektesin. Hem Kur’ân’ın bu şekilde inzâl edilmiş olması değiştirilmesi ve tahrif edilmesi ihtimalinden en uzak, hak-kında ihtilâf ve çekişmeye düşmekten en emin yoldur. Ayrıca o, insanların ve cinlerin konuştuğu o kadar çok ve birbirinden farklı dillerin her birinde ayrı ayrı inzâl edilmiş olsaydı ve bunların her biri müstakil olarak i‘câz özelliğine sahip olsaydı, Arap peygamber de -bir mucize olarak- her toplumda o top-lumun diliyle, o toplumdan biri gibi konuşarak onlara bu kitabı okusaydı, o zaman bu durum neredeyse insanları iman etmeye zorlamak (onlara inan-maktan başka seçenek bırakmamak) sayılırdı.

[1330] ِ ِ ْ َ אنِ َ ِ ِ (Kendi kavminin diliyle) ifadesi, “kendi kavminin lü-gati ile” anlamındadır. Bu ifade bi-lisni kavmihî şeklinde de okunmuştur ki lisnun ve lisânun kelimeleri -rîşun ve riyâşun gibi olup- aynı anlama, lügat anlamına gelmektedir. Yine Lâm’ın zammesi ve Sin’in sükûnu ile bi-lüsni kavmihî şeklinde; Lâm’ın ve Sin’in zammesi ile bi-lüsüni kavmihî şeklinde de okunmuştur. Lüsün ve lüsn kelimeleri lisânın çoğulu olup tıpkı ‘imâdın çoğulu olan ‘umud ve ‘umd kelimeleri gibidir.

[1331] Kavmihîdeki zamirin Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm’a raci olduğu da söylenmiştir. Bu görüşü Dahhâk b. Müzâhim’den [v. 105/723] ri-vayet etmişlerdir. Buna göre bütün ilahî kitaplar Arapça inzâl edilmiş, daha sonra her peygamber kitabını kendi dili ile tebliğ etmiştir. Ancak bu görüş doğru değildir; çünkü “onlara apaçık anlatsın” ifadesindeki zamir, kavme gider ki onlar da Araplardır. Bu durumda sanki “Yüce Allah Tevrat’ı semâ-dan Arapça inzal etmiştir ki peygamber (Mûsâ), onu Araplara beyan etsin.” şeklinde bir mâna çıkmaktadır ki bu yanlış bir mânadır.

[1332] “Allah dilediğini saptırsın, dilediğini doğru yola getirsin.” ifadesi tıpkı “Sizi yaratan O’dur; ama kiminiz inkârcı nankör, kiminiz mümin!” [Te-ğâbün 64/2] âyetindeki gibidir; çünkü Allah Teala ancak asla iman etmeyeceğini bildiği kişiyi saptırır ve ancak iman edeceğini bildiği kişiyi hidayete erdirir. Sap-tırmaktan maksat, ondan lütfun esirgenmesi ve kişinin yüz üstü bırakılmasıdır. Hidayetten maksat ise lütuf ve tevfiktir. Dolayısıyla, burada ‘Allah’ın saptırması ve hidayete erdirmesi’ iman ve küfürden kinaye olarak kullanılmıştır.

[1333] “O’dur mutlak izzet sahibi,” O’nun dileğine kimse galip ge-lemez “ve mutlak hikmet sahibi” sadece mahrumiyete müstahak olanları mahrum bırakır, sadece lütfa lâyık olanlara lütfeder.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

جْ [1334] ِ ْ أَ ;ifadesi, ey ahric (yani çıkar) anlamındadır (çıkar diye) أنَْ çünkü irsâl (gönderme) fiili,söyleme mânasını ihtiva eder. Sanki “Onu gön-derdik ve kendisine dedik ki: … çıkar” denilmiştir. Ayrıca أن’in fiilinin (“çı-karması” anlamında) nasp edici olması da mümkündür. Fiili nasp eden أن’in emir fiilinin başına gelmesi normalde mümkün değil iken burada böyle kul-lanılmış olmasının sebebi, burada maksadın fiilin ihtiva ettiği mastar mânası ile birleştirilmiş olmasıdır. Haddizatında emir de diğer fiil sıygaları ile fiil olma özelliğinde eşittir. Bu أن’in fiili nasp edici olmasının mümkün olduğu-nun delili, Arapların bu edatı ev‘aze ileyhi bi-en if‘al (Ona yap diye emretti.) şeklinde kullanmaları ve başına harf-i cer getirmeleridir. İşbu âyette de ifade-nin takdiri, bi-en ahric kavmeke (Kavmini çıkar diye gönderdik.) şeklindedir.

[1335] “Ve onlara, Allah’ın günlerini hatırlat” yani onları kendilerinden önceki ümmetlerin; ‘ Âd, Semûd ve Nûh kavmi gibi kavimlerin başlarına gelen vakıaları anlatarak kendilerini uyar. Eyyâmü’l-’arab denilen savaş ve önemli olayların yaşandığı günler de bu günlere dâhildir. Sözgelimi [Arapların yabancılara karşı ilk galibiyetlerini aldıkları] zî-kār günü, [Haram aylardan Kureyş ve müt-tefikleri ile diğer bazı kabileler arasında savaşların yaşandığı] ficâr günü, kıdda1 günü ve diğer gönler bunlardan bazılarıdır. ِ אم ا .ifadesinin zahir/açık mânası budur أَİbn Abbâs’tan [v. 68/688] “ِ אم ا -Allah’ın nimet ve imtihan günleridir. Nimet أَleri, onlara bulutu gölgelik yapması, üzerlerine bıldırcın ve kudret helvası göndermesi, denizi kendileri için yarmasıdır; imtihanları ise nesilleri helâk etmesidir.” şeklinde bir görüş nakledilmiştir.1 Cesas’ın komşusuna ait bir devenin Kuleyb tarafından katledilmesi ve Kuleyb’in de ona ‘kısasen’ Cesas

tarafından katledilmesi ile başlayan ve “Vâiloğulları”ndan iki kabile arasında 40 yıl! sürdüğü söylenen bir savaş. el-Keşşaf ’ta taaccub fiili için zaman zaman yer verilen ve Câratu cesâsin ebe’nâ bi-nâbihâ / kuleyben ğalet nâbun kuleybun bevâ’uhâ beyti de bu olayla ilgilidir. Ayrıca bkz. Furkan 25/21'in tefsiri.

[1336] Allah’ın imtihanlarına karşı “gerçekten sabreden ve” O’nun ni-metlerine “gerektiği gibi şükreden herkes için…” Allah’ın kendilerine bela ve musibet verdiği milletlerin haberlerini ya da üzerlerine nimetlerini akıttığı ümmetlerin haberlerini işittiği zaman derhal üzerine düşen sabır, şükür ve ib-ret alma vazifesine dikkat kesilen kimseler için. Burada “her mümin için” mâ-nasının kastedildiği de söylenmiştir. Zira şükür ve sabır onların karakteristiği olup, müminlerin bu hususlara dikkatlerini çekmek için böyle denilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

[1337] ْ אכُ ْ ِ ifadesi (Hani sizi kurtarmıştı) إِذْ أَ َ ا َ ْ ِ ifadesinin zarfıdır. Zira bu nimet, nimeti ihsan etmek (in‘âm) anlamında olup, “Size o vakitte-ki nimet ihsan edişini hatırlayın.” denilmek istenmiştir. Şayet “ ْ אכُ ْ deki’إِذْ أَiz edatının ْ כُ ْ َ َ (üzerinizdeki) ile mansup olması mümkün müdür?” der-sen şöyle derim: Burada iki ihtimal vardır. Ya ْ כُ ْ َ َ ifadesi anlam olarak, in‘âm anlamındaki ni‘metle ilişkilidir [onun sılasıdır] ya da –ni‘met ile “nimet olarak verilen şey” kastedilirse- değildir. Eğer ni‘met ile ilişkili ise, o zaman

ْ כُ ْ َ َ onda amel etmez; ama eğer onunla ilişkili değilse ve anlam, “Allah’ın üzerinizde karar kılmış, yerleşmiş olan nimetini hatırlayın.” şeklinde ise o zaman ْ כُ ْ َ َ onda amel eder. Bu iki ihtimal arasındaki fark, ْ כُ ْ َ َ ِ َا َ ْ ِ ifadesinde daha açık bir şekilde kendini göstermektedir. Zira ْ כُ ْ َ َ ifadesini [“Allah’ın üzerinizdeki nimeti” şeklinde] ni‘metin sılası olarak düşünürsen, o za-man cümlenin sonunda “Size akmış olarak” ve benzeri bir ifade getirmedik-çe cümle yarım kalır, böyle bir devam ifadesi getirirsen anlam tamamlanmış olur. Ayrıca ْإِذ (Hani) ifadesinin ِ َا َ ْ ِ (Allah’ın nimeti) ifadesinden bedel olması, yani “Sizi kurtardığı zamanı hatırlayın.” anlamında bedel-i iştimal olması da mümkündür.

[1338] Şayet“Bakara sûresinde [49. âyette] bu kıssa anlatılırken yuzebbihû-ne (Teker teker boğazlıyorlardı.) ifadesi, A‘râf sûresinde [141. âyette] yukattilûne (Bir bir öldürüyorlardı.) ifadesi, burada ise başında bir Vav ile veyuzebbihûne (Ve teker teker boğazlıyorlardı.) ifadesi kullanılmıştır; aradaki fark nedir?” dersen şöyle derim: Vav olmadan kullanılan yuzebbihûne, işkencenin tefsir ve beyanı mahiyetindedir; Vav ile birlikte kullanıldığı zaman ise [yuzebbihûne] sanki işkencenin izahı değildir de başka bir cinse işaret ediyordur; çünkü bu durumda bu ifade hem azap / işkence cinsine yeterli ölçüde işaret etmekte hem de açıkça ona ilave bir anlam da ifade etmektedir.

[1339] Şayet“İsrailoğullarına Firavun hanedanının yaptıkları nasıl Al-lah’ın bir imtihanı, rablerinden bir bela olabilir?” dersen şöyle derim: Allah Teala Firavun hanedanına imkân ve süre tanımış; onlar da bu yaptıklarını Allah’ın bir imtihanı olarak yapmışlardır. Burada onların kurtarılmasına işaret edilmiş olduğu ve büyük imtihan olan şeyin kurtarılma olduğu da söylenmiştir. Sınama, nimet ile de olur mihnet ile de. Nitekim “Sınamak için, şer ile de hayır ile de sizleri deniyoruz.” [Enbiyâ 21/35]) buyrulmuştur. Şair Züheyr de şöyle demiştir:

Allah da o ikisini, insanların sahip olduğu en hayırlı nimetlerle sınadı

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

[1340] ْ כُ رَ ْ כُ رَ ذَنَ َ ifadesi, Mûsâ (.Hani Rabbiniz ilan etmişti) وَإِذْ Aleyhisselâm’ın kavmine söylediği sözler içerisinde yer almaktadır. ِ ا َ َ ْ ِ ْ כُ ْ َ َ (Allah’ın üzerinizdeki nimeti [6. Âyet]) ifadesine atıf olarak mansuptur. Sanki, “Hani Mûsâ kavmine ‘Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın, size ilan ettiği zamanı hatırlayın.’ demişti.” denilmiştir. ْ כُ رَ ذَنَ َ ifadesi ezine rabbuküm anlamındadır. Te’ezzene ve ezine fiillerinin (aynı anlamda kulla-nılması) tıpkı teva‘ade ve ev‘ade fiilleri ve tefeddale ve efdale fiilleri gibidir; ancak tefa‘ale kalıbında, ef‘alede bulunmayan ilave bir mâna vardır. Sanki, “Hani Rabbiniz artık hiçbir şüpheye yer bırakmayacak, bütün kuşkuları izale edecek açıklıkta ilan etmişti.” denilmiştir. Anlam şöyledir: “Hani Rab-biniz ilan etmiş ve ‘Şükrederseniz…’ demişti.” Ya da te’ezzene (ilan etti) ifadesi kāle (dedi) fiili yerine kullanılmıştır; çünkü ilan etmek de bir tür söz-dür. Nitekim İbn Mes‘ûd’un kıraatinde ve iz kāle rabbüküm le-in şekertüm (hani Rabbiniz demişti ki: Şükrederseniz…” şeklindedir.

[1341] Anlam şöyledir: Ey İsrailoğulları! Eğer sizlere ihsan ettiğim kurtarma nimetine ve diğer nimetlere halis iman ve sâlih amel ile şükrederseniz, sizlere ni-met üzerine nimet verir, “nimetimi artırırım”, verdiklerimi katbekat çoğaltırım, “ama nankörce inkâr ederseniz” vermiş olduğum nimetleri hakir görürseniz, “Benim” nimetime nankörlük edenlere karşı “azabım çok şiddetlidir!”

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

[1342] “Mûsâ yine demişti ki:” Ey İsrailoğulları! Siz ve bütün insanlar nankörlük etseniz, ancak kendinize zarar vermiş, mutlaka muhtaç oldu-ğunuz ve elde etmeniz gereken bir hayırdan kendiniz mahrum etmiş olur-sunuz, Allah ise sizin şükrünüzden müstağnidir “Bizatihi hamde lâyıktır” hamd eden kimseler ona hamd etmeseler de O, nimet ve lütuflarının çok-luğuyla hamde lâyıktır.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

[1343] “Onlardan sonra gelen, Allah’tan başkasının bilmediği kimseler.” Bu, mübteda ve haberden müteşekkil bir ifade olup ara cümle şeklinde gel-miştir. Ya da bu cümlenin “onlardan sonra gelenler” kısmı “ Nûh kavmi”ne atıftır, “Allah’tan başkası onları bilmez.” ifadesi ise ara cümledir. Bu durum-da anlam, “Onlar o kadar çokturlar ki sayılarını Allah’tan başkası bilmez.” şeklindedir. İbn Abbâs’ın [v. 68/688] “ Adnân ile İsmail Aleyhisselâm arasında adı sanı bilinmeyen otuz ata bulunur.” dediği nakledilir. İbn Mes‘ûd’un ise bu âyeti okuduğu zaman, “Nesep bilginleri yalan söylüyorlar; yani nesepleri bildiklerini iddia ediyorlar, oysa Allah bunu kendisinden başkasının bilme-diğini söylüyor.” dediği nakledilir.

[1344] “Ellerini ağızlarına götürüp” peygamberlerin getirmiş olduğu şey karşısında öfkeden ellerini ağızlarına götürürler. Bu tıpkı “Size karşı olan hınçlarından parmaklarını dişliyorlar!” [Âl-i ‘ İmrân 3/119] âyeti gibidir. (ii) Ya da bu ifade, “Gülme, alay etme babında ellerini ağızlarına götürüyor-lar.” anlamındadır. Tıpkı gülme dürtüsü baskın gelip de (gülmemek için) eliyle ağzını kapatan kimse gibi. (iii) Yahut “Elleriyle ağızlarına işaret edi-yorlar ve daha önce söylemiş oldukları “Bizler sizin gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr ettik.” şeklindeki sözlerini kastediyorlar, yani “size verecek ceva-bımız budur, bundan gayrı size söyleyecek sözümüz yoktur.” diyorlar ve böylece müminlerin kendilerinin iman edeceklerine yönelik ümitlerini kır-mak istiyorlar. Nitekim “Ellerini ağızlarına götürüp ‘Biz sizin gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr etmekteyiz.’ demişlerdi.” denilmektedir. -Bu güçlü bir görüştür.- (iv) İfade; “Ellerini ağızlarına koyuyorlar ve böylece peygamber-lere ‘Çenenizi kapatın, susun!’ demiş oluyorlardı.” anlamında da olabilir.

(v) Veya “Ellerini ağızlarına koyarak, peygamberlerin susmasını istiyorlardı.” şeklinde (vi) ya da “ellerini onların ağızlarına kapatarak onları susturmak is-tiyorlar, konuşmalarına fırsat vermiyorlardı.” şeklinde de olabilir. (vii) Şu da söylenmiştir: [ deki] el-eydî nimet anlamındaki yedin çoğulu olup eyâdî’أ(nimetler) anlamındadır; yani peygamberlerin kendilerine ettikleri nasihatle-ri, öğütleri, onlara vahyedilmiş olan şeriatı ve âyetleri reddediyorlar; böylece nimetlerin en büyüğünü geri çevirmiş oluyorlardı; çünkü bunları kabul et-meyip yalanladıkları vakit, sanki onları peygamberlerin ağzına geri tepmiş, geldiği yere geri göndermiş oldukları mesel yoluyla anlatılmış olmaktadır.

[1345] “Bizi çağırdığınız şeyden” yani Allah’a imandan. َא َ ُ ْ َ ifadesi Nun’un idğamı ile ted‘ûnnâ şeklinde de okunmuştur. “Kaygı verici” insanı kuşkulandıran ya da kuşkulu anlamındaki ِ ُ kelimesi erâbehû (Onu kuş-kulandırdı.) ve erâbe’r-raculu (Adam kuşkulandı.) ifadelerinden türemiştir. Rayb, içsel bir endişedir; zihnin tamamem mutmain olamamasıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

כ [1346] َ ِ ِا -ifadesinde, zar (!?Allah hakkında şüphe edilir mi hiç) أَfın başına yadırgama mânası veren Hemze getirilmiştir, çünkü sözün konusu “şüphe” değil, “şüpheye konu olan şey”dir ve bu şeyin açık delillerle ve şa-hitlikle ispatlanmış olması sebebiyle şüphe taşımasının mümkün olmadığını ifade etmek üzere söylenmiştir. “Sizi, birtakım günahlarınızı bağışlamak için çağırıyor.” Yani sizleri bağışlamak için sizi imana davet ediyor. Ya da sizleri bağışlamak için davet ediyor. Bu durumda ifade de‘avtuhû li-yensuranî (Onu bana yardım etsin diye çağırdım.) ve de‘avtuhû li-ye’küle ma‘î (Onu benimle yesin diye davet ettim.) ifadelerine benzer. Şair de şöyle demiştir:

Başıma gelenler sebebiyle Misver’i çağırdım yardıma; ‘emret’ dedi.Allah da Misver’in dualarına icabet esin; elini boş çevirmesin!

[1347] Şayet“ ْ כُ ِ ُ ذُ ْ ِ (birtakım günahlarınız) ifadesindeki ‘birta-kım’ın mânası nedir?”1 dersen şöyle derim: Bu tür ifadelerin sadece kâfirle-re hitaben kullanıldığını biliyorum. Sözgelimi:

1 Yani dine giren kâfirlerin günahlarının tamamı bağışlanmıyor mu? / ed.

• O’ndan sakınasınız ve bana itaat edesiniz; O da bir kısım günahla-rınızı size bağışlasın diye...” [ Nûh 71/3-4];

• “Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine icabet edin ve ona iman edin ki O, günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi can yakıcı bir azaptan kurtarsın.” [Ahkāf 46/31]

gibi âyetlerde kâfirlere hitaben bu şekilde kullanılırken; müminlere hitap eden âyetlerde farklı bir kullanım vardır. Sözgelimi “Ey iman edenler! Sizi, can yakıcı bir azaptan kurtaracak bir alış-veriş göstereyim mi size? Siz Allah ve Resûlüne iman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz,; -Bu sizin için ne kadar hayırlıdır bir bilseniz!- O da sizin günahla-rınızı bağışlar; sizi altından ırmakların aktığı cennetlere ve Adn Cennetlerin-deki güzelim mekânlara sokar. Büyük başarı da budur...” [Saf 61/10-12] âyeti ve benzeri diğer âyetleri incelersen istikrâ (tümevarım) yoluyla bu sonuca ulaşabilirsin. Bu durum, kâfirlere ve müminlere farklı şekillerde hitap etmek ve bu iki grubun vaatte birbirine eşit tutulmayacağını belirtmek içindir. Şu da söylenmiştir: ْ כُ ِ ُ ْ ذُ ِ (birtakım günahlarınız) ifadesi ile onlarla Allah arasında olan günahların bağışlanacağı, bunun aksine onlarla kullar arasında olan haksızlık ve benzeri günahların ise affedilmeyeceği kastedilmiştir.

[1348] “Sizi adı konulmuş bir süreye kadar geciktirmek için” yani Al-lah’ın adını koyduğu, miktarını beyan ettiği bir süreye kadar. Eğer iman ederseniz Allah size o süreye kadar mühlet verecek, sizi o ecele kadar yaşata-caktır, fakat iman etmezseniz bu vakitten önce sizi helâk edecektir.

[1349] “Siz de bizim gibi birer insansınız”; bizimle sizin aranızda bir üs-tünlük söz konusu değil, sizin bize bir üstünlüğünüz yok. O halde, neden el-çilik için biz değil de siz seçilmiş olasınız ki?! Allah insanlara elçiler gönderecek olsaydı, onlar insanlardan daha üstün bir cinsten seçerdi ki onlarda meleklerdir.

[1350] “Aşikâr bir güçlü kanıt” açık seçik bir delil. Peygamberler onlara delil ve kanıtlar getirmişlerdir, onların aşikâr ve güçlü bir kanıt ifadesiyle kastettikleri şey ise, sırf inat ve inkâr maksadıyla talep ettikleri mucizedir.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

[1351] “Biz de sizin gibi insanlarız” ifadesi, onların “Siz de bizim gibi birer insansınız.” [10. âyet] şeklindeki sözlerinin haklı olduğunu teslim et-mek olup, peygamberler bu sözü söyleyerek kendilerinin de beşeriyet vas-fında onlarla ortak ve eşit olduklarını, ama bunun dışındaki konularda onlarla eşit olmadıklarını kastetmişler; fakat alçakgönüllü oldukları için üstünlüklerini zikretmeyip, bunun yerine sadece “Allah, kullarından dile-diğine” peygamberlik vererek “ihsanda bulunur.” demekle yetinmişlerdir. Zira Allah Teala o kimseleri bu hususiyete lâyık oldukları için seçmiş ve nübüvvet lütfuna mazhar kılmış, kendilerinde mevcut olan özelliklerden dolayı onları hemcinslerine tercih etmiştir.

[1352] “Allah’ın izni olmadan” ifadesiyle peygamberler, “İstediğiniz mucizeleri getirmek bize düşmez, bizim gücümüz dâhilinde değildir; bu iş tamamen Allah’ın dilemesine bağlı bir iştir.” demek istemişlerdir.

[1353] “O halde, sadece Allah’a güvenip dayansın müminler.” Pey-gamberler bu ifade ile müminlerin tamamına tevekkülü emretmişler, ama öncelikli olarak da kendilerini kastetmişler; kendi nefislerine bu emri ver-mişlerdir. Adeta şöyle demişlerdir: “Sizin inat ve düşmanlığınıza ve bize reva gördüklerinize karşı sabretme konusunda bize düşen Allah’a tevekkül etmektir.” Nitekim “Hem biz, ne diye Allah’a güvenip dayanmayacakmışız ki” ifadesi “Allah bize hidayet etmişken,” bizi yolumuza iletmişken, yani her birimizi dinde izlenmesi gereken yola sevk edip o yolda muvaffak kılmış, böylece tevekkül etmemiz gereken şeyi yapmışken Allah’a tevekkül etmeme konusunda nasıl bir mazeretimiz olabilir ki?!” mânasına gelir.

[1354] Şayet“Tevekkül emrini neden tekrar etmiştir?” dersen şöyle derim: Bu emirlerin ilki tevekkülün fiiliyata geçirilmesi içindir; ardından gelen “Güvenip dayanacaklar da yalnız O’na güvenip dayansınlar.” ifadesi ise tevekkül ehli kimseler fiiliyata geçirdikleri tevekküllerinde ve nefislerine tevekkülü emretme konusunda sebat etsinler mânasına gelir.

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

[1355] “Ya sizi çıkarırız” ve “ya bizim dinimize dönersiniz.” ifadelerinin an-lamı şudur: Kaçınılmaz olarak bu iki seçenekten birini seçeceksiniz; bunlardan biri çıkmanız, diğeri ise dinimize dönmenizdir. Bu konuda yemin ediyoruz!

[1356] Şayet“Sanki peygamberler daha önce kavimlerinin dinindeler-miş de ona döneceklermiş gibi anlaşılıyor.” dersen şöyle derim; Hâşa! Asla öyle değildir. Aksine, burada dönmekten kasıt, onların dinine girmeleri-dir. Bu kullanım tarzı Arap dilinde oldukça sık ve yaygındır. Hatta Arap-ların sāra (oldu) fiilini neredeyse hiç kullanmadıklarını, onun yerine ‘âde (döndü) fiilini kullandıklarını görürsün. Sözgelimi mâ ‘udtu erâhu (Onu göremez oldum.), ‘âde lâ yükellimunî (Benimle konuşmaz oldu.), mâ ‘âde li-fülânin mâlün (Falan kimsenin malı kalmadı.) gibi ifadeleri buna örnek verebiliriz. Ya da onlar bu ifade ile bütün peygamberlere ve onlara iman eden kimselere hitap etmişler, fakat hitapta çoğunluğu esas alıp ifadeyi tek kişiye değil, çoğunluğuna durumuna göre seçmişlerdir.

[1357] “Zalimleri mutlaka helâk edeceğiz!” ifadesi bir nakil olup, başın-da “Dedi ki” ifadesi takdir edilmesini ya da َْو َ fiilinin söyleme fiili ye-rinde kullanılmış olmasını gerektirir, çünkü o da bir tür sözdür. Ebû Hay-ve [v. 203/818] َْو َ fiilinin üçüncü şahıs kipinde1 olmasını dikkate alarak, le-yuhlikenne (Onları mutlaka helâk edecektir.) ve le-yuskinenne (Sizi mut-laka yerleştirecektir.) şeklinde okumuştur. Bu iki farklı okuyuş akseme Zey-dün le-yahrucenne ( Zeyd kesinlikle çıkacağına yemin etti.) ve akseme Zeydün le-ahrucenne ( Zeyd ‘Kesinlikle çıkacağım!’ diye yemin etti.) ifadesi gibidir.

رضَ [1358] kelimesiyle zalimlerin diyarları kastedilmiştir. “Sürekli hor اgörülen o kavmi de, bölgenin bereketlendirdiğimiz doğu ve batı kısımları-na mirasçı kıldık.” [A‘râf 7/137] ve “Ve onların yerlerine yurtlarına, mallarına ve ayak basmadığınız topraklara sizi vâris kıldı.” [Ahzâb 33/27] âyetlerinde de benzer bir kullanım söz konusudur. Hazret-i Peygamber (s.a.)’in “Kim kom-şusuna eziyet ederse Allah, komşusunu onun yerine yurduna mirasçı kılar!” buyurduğu nakledilmiştir. Ben bu hadis-i şerifte ifade edilen hususu çok ya-kın bir zamanda bizzat yaşayarak müşahede ettim. Şöyle ki: Benim bir dayım vardı ve bizim köyün ağası ona zulmediyor, bana da sıkıntı çektiriyordu. Bu ağa sonunda öldü ve Allah, mülkünü bana nasip etti. Bir gün dayımın çocuk-larının onun evine girip çıktıklarını, uşaklara emirler verip yasaklar koyduk-larını gördüm ve Hazret-i Peygamber (s.a.)’in bu sözünü hatırladım. Bunu onlara da söyledim, bunun üzerine hep birlikte Allah’a şükür secdesi yaptık.

َא 1 ْ وَْ َ şeklinde nefs-i mütekellim ma‘a’l-ğayr (çoğul) değil de… / ed.

[1359] “Bu” yani Allah’ın zalimleri helâk edip müminleri onların diya-rına yerleştireceğine dair hükmü, “Benim huzuruma çıkacağından korkan-lar” için haktır. אم َ َ kelimesi hesap durağında ilahî huzura çıkış anlamında olup bu, kıyamet günü Allah’ın kullarının huzura çıkıp duracakları zaman-dır. Ya da אم َ َ kelimesi zaittir [Çünkü korkulan, makam/huzur değil, Yüce Allah’ın kendisidir]. “Başında Benim dikildiğimden, yani amellerini bir bir yazdı-ğımdan korkan” anlamında olduğu da söylenmiştir ki, buna göre mâna; “Bu, müttakîlerin hakkıdır.” şeklindedir. Nitekim “Akıbet müttakîlerindir.” [A‘râf 7/128] buyrulmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

15. Zafer istediler, sonunda hüsrana uğradı her inatçı zorba!
Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

16. Ötesinde de Cehennem!.. Kanlı-irinli bir su içirilir kendisine!..
Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

ölüm geldiği halde ölmez; çünkü şiddetli bir azap daha gelecektir ar-kasından!

ا [1360] ُ َ ْ َ ْ ”ifadesi, düşmanlarına karşı Allah’tan “zafer istediler وَاanlamındadır. Bu mânada “Zafer istiyordunuz ya, işte zafer geldi!” [Enfâl 8/19] buyrulmuştur. Ya da bu ifade “Allah’tan hakemlik istiyorlar, aralarında hükmetmesini talep ediyorlardı.” anlamında olup hüküm verme anlamın-daki el-fetâhatu kökündendir. Bu fiil “Kavmimizle bizim aramızda adaletle hükmet (bizim mi yoksa kavmimizin mi haklı olduğunu ortaya çıkar).” [A‘râf 7/89] âyetinde bu mânada kullanılmıştır. Bu durumda ifade, [13. âyette-ki] “Rableri de onlara şöyle vahyetti.” ifadesine atıftır.

ا [1361] ُ َ ْ َ ْ ifadesi emir kipinde ve’steftihû şeklinde de okunmuştur وَاki bu durumda, “ helâk edeceğiz” ifadesine atıf olup anlam, “Rableri onlara vahyetti ve şöyle dedi: Onları helâk edeceğiz. Ve onlara dedi ki: Siz zafer isteyin…” şeklinde olur.

[1362] ٍ ِ َ אرٍ َ אبَ כُ -Yani onlara yardım edildi ve zafere, felâha erdi وَler “ve hüsrana uğradı her inatçı zorba!” İnatçı zorbadan kasıt kavimleridir. Kâfirlerin kendilerinin hak üzere olduklarını, peygamberlerin ise bâtıl üzere olduklarını düşünmüş ve onlara karşı zafer talebinde bulunmuş oldukları da söylenmiştir; ama hüsrana uğramıştır her inatçı zorba! Yani zafer talebi kendisinin kurtuluşuna vesile olmamıştır.

[1363] “Ötesinde de” yani önünde de “ cehennem!” Şair şöyle demiştir:Umarım akşamleyin yaşadığın sıkıntınınÖnünde yakın bir rahatlama vardır

[1364] Bununla, böylelerinin dünyadaki hali anlatılmaktadır; çünkü böyle biri cehennem tarafından beklenmekte, gözlenmektedir. Adeta ce-hennemin hemen önünde, çukurunun yanı başında gibidir. Ya da bu ifa-deyle onun ahirette diriltilip ilahî huzura çıkarılacağı zamanki halin anla-tılmaktadır.

[1365] Şayet“ ْ ُ :ifadesi neye atıftır?” dersen şöyle derim (içirilir) وَBu ifade hazfedilmiş bir ifadeye atıftır ki şöyle takdir edilebilir: “Ötesinde de cehennem vardır; orada karşılaşacağı şeyle karşılaşır ve kendisine kanlı-i-rinli bir su içirilir!” şeklindedir. Sanki kanlı-irinli su içmek onun çekeceği azabın en şiddetlisidir de bu yüzden “Her taraftan ölüm geldiği halde, öl-mez.” ifadesiyle birlikte hususen zikredilmiştir.“Peki ٍ ِ َ אءٍ ْ ِ (kanlı-i-rinli sudan) ifadesi nedir?” dersen şöyle derim: Sadîd (kanlı-irinli) ifadesi mâ’ (su) kelimesinin atf-ı beyanıdır. Önce “bir su içirilir” denilmiş ancak su müphem bırakılmış; sonra da sadîd ifadesiyle bu ifade beyan edilmiştir. Bu, cehennem ehlinin derilerinden akan bir sıvıdır.

[1366] “Onu yutmaya çalışır” yutmak için kendini zorlar “ama boğa-zından geçiremez.” ُ ُ ِ ُ َכאدُ .ifadesinde kâde mübalağa için eklenmiştir وَ Anlam, “Değil yutmak, onu boğazından geçirmeye yaklaşamaz bile!” şek-lindedir. Bu yönüyle bu ifade “Neredeyse onu bile göremez.” [Nûr 24/40] ifadesinde de vardır. Burada da “Değil onu görmek, görmeye yaklaşamaz bile!” mânası kastedilmiştir. “Her taraftan ölüm geldiği halde, ölmez.” San-ki ölümün sebepleri ve bütün türleri, üzerine çöreklenmiş; onu her yönden kuşatmıştır. Bu ifadeyle onun başına gelecek olan acıların ne kadar feci olduğu anlatılmak istenmektedir. Şu da söylenmiştir: ٍכאن َ ِ ّ כُ ْ ِ (her ta-raftan) ifadesi ayak parmakları dâhil olmak üzere bedeninin her yerinden anlamındadır. “Saçının her bir telinden” anlamında olduğu da söylenmiştir.

[1367] “Ve arkasından” yani hemen peşinden “şiddetli bir azap daha gelecektir” yani gelen her bir an, bir öncekinden daha şiddetli ve sert bir azap onu karşılayacaktır. Fudayl b. ‘Iyâz’ın [v. 187/803] “Bu, nefesin kesilip bedende tutulmasıdır.” dediği nakledilmiştir.

[1368] Ayetin şu mânaya gelmesi de mümkündür: Mekkeliler Hazret-i Peygamber (s.a.)’in davete başladığı yıllarda mâruz kaldıkları kıtlık senele-rinde yağmur duasında çıkmışlar -buna göre feth yağmur anlamında olmak-tadır- fakat dualarına icabet edilmemiştir. İşte bu âyette Allah Teala bunu zikretmiş ve bütün inatçı zorbaların ümitlerini boşa çıkardığını, bu kimse-lere dünyada yağmur verilmek yerine cehennemde bir başka ‘su’yun, cehen-nem ehlinin kanlı-irinli suyunun verileceğini ifade etmiştir. Bu yoruma göre ا ُ َ ْ َ ْ -ifadesi, daha öncesinde geçen peygamber (.Yağmur istiyordunuz) وَاlerin ve ümmetlerinin sözlerinden bağımsız, yeni bir cümle başlangıcı olur.

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

[1369] Sîbeveyhi’ye [v. 180/796] göre bu ifade mübteda olup haberi hazfedilmiştir ve cümlenin takdiri, “Sana anlatılanlar içerisinde Rablerini nankörce inkâr edenlerin çaba ve gayretlerinin durumu da vardır.” şeklin-dedir. Burada mesel kelimesi tuhaflık ihtiva eden sıfat anlamında isti‘âre olarak kullanılmıştır. “Onların amelleri küle benzer.” ifadesi de yeni bir cümle olup “Onların durumu nasıldır?” şeklindeki farazi bir soruya cevap olarak söylenmiştir. Anlamın, “Rablerini nankörce inkâr edenlerin amel-lerinin durumu…” şeklinde olması da mümkündür. Ya da bu cümle bir mübtedanın haberi olabilir. Yani, “Nankörce inkâr edenlerin sıfatı şudur: onların amelleri kül gibidir.” şeklindedir. Bu durumda ifade tıpkı sıfatu Zey-din ‘ırzuhû masūnun ve mâlühû mebzûlün ( Zeyd’in sıfatı şudur: Onun ırzı korunmuştur, malı ise harcanır.) cümlesi gibidir. Veya “onların amelleri” ifadesi “nankörce inkâr edenlerin durumu” ifadesinden bedel olabilir. Bu durumda da anlam, “onların amellerinin misali şöyledir.” şeklinde olur ve “kül gibidir.” ifadesi ise haber olur.

[1370] ٍ ِ א مٍ ْ َ ِ ُ ِّ -ifadesi er-riyâhu fî yev (fırtınalı bir günde rüzgâr) اmin ‘âsıfin şeklinde de okunmuştur. ‘Fırtına’ ‘gün’e atfedilmiştir, oysa fırtına gün içerisinde olan ve er-rîh ya da er-riyâh olarak ifade edilen rüzgârdır. ٍ ِ א مٍ ْ َ (fırtınalı gün) ifadesi yevmünmâtırün, leyletün sâkiratün (yağmurlu gün, sakin gece) ifadeleri gibidir; zira sakin olan gece değil rüzgârdır, rüzgârın esmemesidir. Bu ifade izafet tamlaması olarak fî yevmi ‘âsıfin şeklinde de okunmuştur.

[1371] “Kâfirlerin amelleri”nden maksat, onların akrabalık bağlarını gözetme, köle azat etme, esirleri fidye karşılığı salıverme, misafirler için deve kesip ikram etme, imdat dileyene yardıma koşma, garibana arka çıkma gibi iyi amelleridir. Allah Teala onların bu tür amellerinin Allah’ı tanıma, O’na iman etme, O’nun rızası için yapma gibi temellerden yoksun olmaları sebebiyle boşa çıkacak ve toz bulutu gibi uçup gidecek olmasını, fırtınalı bir günde rüzgârın savurup uçurduğu küle benzetmiştir. “Yapıp ettiklerinden hiçbir şey elde edemezler” kıyamet günü amellerinden hiçbir şey elde ede-mezler; yani rüzgârın uçurduğu külden nasıl hiçbir şey elde edilemiyorsa, onlar da bu amellerinin hiçbir sevabını göremezler. “Derin sapma budur işte!” Bu ifade onların hak yoldan ya da sevap almaktan ne kadar uzak ve sapkın durumda olduklarına işarettir.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

bir emirle yaratmış, boşuna ya da sırf öyle arzu ettiği için yaratmamıştır.1

رَْضَ] [1373] ْ وَا אواتِ ا َ َ َ (Gökleri ve yeri yarattı.) ifadesi] hāliku’s-semâvâti ve’l-ard (göklerin ve yerin yaratıcısı) şeklinde de okunmuştur.

[1374] “Dilerse, sizi götürüp yeni bir halk getirir” yani O, insanları yok etmeye ve onların yerine onların şeklinde ya da onlara benzemeyen başka varlıklar yaratmaya kadirdir. Bu ifade Yüce Allah’ın varı yok, yoku da var etmeye kadir olduğunu, bir şeye kadir olduğu gibi onun zıt cinsine de ka-dir olduğunu bildirmektedir. “Bu, Allah için hiç de zor değildir.” Aksine, O’nun için gayet kolay ve basittir, çünkü O ‘bizatihi kādir’dir; kudreti açı-sından şu ya da bu şey fark etmez. Bir şeyi var etmesi içi n yeterli gerekçe, saik onun için mevcutsa ve onu yapmamaya sebep olacağı engeller yoksa onu derhal yapar. Tıpkı seni harekete geçiren bir etken oluşup bir engel de bulunmadığı zaman parmağını oynatman gibi.

[1375] Bu âyetler onların sapkınlık konusunda ne kadar derine dalmış, Allah’ı inkâr noktasında ne kadar büyük bir hata içine düşmüş olduklarının beyanı mahiyetindedir. Zira Yüce Allah’a delâlet eden, O’nun engin kudre-tini, sonsuz hikmetini gösteren, kulluk edilmeye, ahirette cezasından kor-kulmaya ve sevabı umulmaya lâyık yegâne mabud olduğunu ortaya koyan deliller, kanıtlar açık seçik ortadadır.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

[1376] Kıyamet günü “tamamı Allah’ın huzurunda görünürler.” Geç-miş zaman kipinin (زُوا َ َ ) kullanılmış olmasının sebebi, Yüce Allah’ın haber vermiş olması sebebiyle bunun doğru ve adeta olup bitmiş bir iş konu-munda olmasıdır. ِ َ ْ ا אبُ َ ْ أ َאدَى ve (Cennetlikler seslenir. [A‘râf 7/44]) و

1 Bu cümle metinde 18. âyetin tefsiri içerisinde geçmektedir. Ancak bil’hakki (gerçek bir gaye ile) ifadesi 19. âyette geçmektedir. Bu nedenle bu cümleyi 19. âyetin tefsiri içerisinde tercüme ettik. / çev.

אرِ אبُ ا َ ْ َאدَى أ ifadeleri de bunun (Cehennemlikler seslenir. [A‘râf 7/50]) وgibidir. Herhangi bir şeyin Allah’tan gizli saklı olması mümkün değildir; Allah bundan münezzehtir. Dolayısıyla, onların Allah’ın huzurunda görül-melerinin anlamı, kötülükleri işlerken insanların gözlerinden uzak ve gizli olmaları ve bu durumun Allah’tan da gizli kalacağını zannetmeleri, kıyamet günü geldiğinde ise Allah’ın huzurunda kendi gözleri önünde ayan beyan duruma gelecekleri ve böylece hiçbir şeyin Allah’a gizli kalmayacağını anla-malarıdır. Ya da anlam, kabirlerinden çıkıp Allah’ın hesabı ve hükmü için onun huzuruna çıkmaları şeklindedir.

[1377] Şayet “אؤُا َ kelimesi neden Hemze’den önce gelen bir Vav ile اyazılmıştır?” dersen şöyle derim: Bu kelime Hemze’den önce gelen Elif ’i tefhīm ile okuyup Vav’a yakın bir ses çıkacak şekilde imâle edenlerin te-laffuzuna göre yazılmıştır. َ اء َ ْ إ

ِ َ אؤُا َ َ ُ ( İsrailoğulları âlimleri [Şu‘arâ 26/197]) ifadesi gibi.

[1378] “Güçsüz görülenler”den maksat, tâbi olanlar ve avamdır; “bü-yüklük taslayanlar” ise onları kendilerine tâbi kılıp peygamberleri ve takip-çilerini dinlemekten alıkoyan, yoldan çıkaran büyükleri ve efendileridir. א إِא ً َ َ ْ َכُ א א ifadesindeki (.Size tâbi idik) כُ ً َ َ tâbi‘ kelimesinin tebe’ şeklindeki çoğulu olup hādimin hadem şeklinde, ğâibin de ğayeb şeklinde çoğul yapıl-masına benzer. Ya da anlam zevîtebe‘in (takip ehli) şeklinde olup א ً َ َ etbâ‘ (takipçiler) anlamındadır. Nitekim (“Ona katıldı, onu izledi.” anlamında) tebi‘ahutebe’an denir.

[1379] Şayet “ِ ابِ ا َ ْ ِ (Allah’ın azabından) ifadesindeki Min ile ْ ِ ءٍ ْ َ (herhangi bir şey) ifadesindeki Min arasında ne fark vardır?” dersen şöyle derim: Birincisi beyan, ikincisi ise kısmilik ifade eder. Sanki “Siz-ler Allah’ın azabı olan şeyin bir kısmını üzerimizden savabilecek misiniz?” denilmiştir. Bu iki Min’in her ikisinin de kısmilik ifade etmesi de müm-kündür ki bu durumda mâna, “Allah’ın azabının bir parçası olan şeyin bir parçasını üzerimizden savabilecek misiniz?” şeklindedir. Yani, Allah’ın aza-bının bir kısmının bir kısmını savabilecek misiniz?

[1380] Şayet“Allah bizi doğru yola getirseydi, biz de sizi doğru yola getirir-dik.’ ifadesi ne anlama geliyor?” dersen şöyle derim: Güçsüz görülenlerin söyle-dikleri, aslında ‘kendilerini peşlerine takıp yoldan çıkarmaya çalışmış olmalarına karşılık’ liderlerine yönelik bir kınama ve azarlama mahiyetindedir. “Peki, şimdi bizi koruyabilecek misiniz?” sözü de kınama mahiyetindedir; çünkü onlar, büyük-lük taslayanların kendilerine hiçbir yarar sağlayamayacaklarını bilmektedirler.

Bu yüzden, liderler de onlara yaptıklarından ötürü özür beyan ederek ‘Allah kendilerini imana hidayet etmiş olsaydı, hidayet ehli olup onları saptırma-yacakları’ şeklinde cevap vermişlerdir. Burada bir ihtimal de, onların sapma ve saptırma konusundaki suçlarını Allah’a yüklemek istemeleridir. Nitekim bunların “Dileseydi, biz de atalarımız da şirk koşmazdık.” [En‘âm 6/148] ve “Allah dileseydi, O’ndan başka bir şeye ne biz tapardık ne de atalarımız.” [Nahl 16/35] dedikleri nakledilmiştir. Onlar bu sözü dünyada söyledikleri gibi ahirette de söylerler. Yüce Allah’ın münafıkların hallerini naklettiği “Allah’ın, tamamını dirilteceği ve tıpkı bugün size yemin ettikleri gibi bir başarı elde edecekleri vehmiyle O’na da yemin ede[rek mazeret ürete]cekleri gün” [Mücâdile 58/18] şeklindeki sözleri de buna delâlet etmektedir. İkinci ihtimal ise anla-mın, “Eğer biz lütuf ehli olsaydık ve Rabbimiz bize lütfetmiş olsaydı, o zaman hidayete erer, sizi de imana sevk ederdik.” şeklindedir. Şu da söylenmiştir: Mana, “Eğer Allah bize azaptan kurtuluş yolunu göstermiş olsaydı, biz de size gösterirdik; yani vaktiyle sizi helâk yoluna sokmuş olduğumuz gibi şimdi de sizden azabı savar, sizi kurtuluş yoluna sevk ederdik.” şeklindedir.

א [1381] ْ َ َ א أمَْ ْ ِ َ א أَ ْ َ َ اءٌ َ (Artık sızlansak da sabretsek de bizim için fark etmez.) yani sızlanma ve sabretme hali bizim için eşittir. Hemze ve em eşitlik ifade eder. Benzeri ْ כُ ْ َ َ اءٌ َ َ وا ُ ِ ْ َ َ وا أوْ ُ ِ ْ א َ (İster sabredin, ister sabretmeyin; sizin için fark etmez. [Tûr 52/16]) âyetinde de söz konusudur.

[1382] Rivayete göre “Gelin feryat edelim!” diyecekler ve beş yüz yıl boyunca feryat edecekler, fakat bu onlara hiçbir fayda getirmeyecek. Son-rasında da “Gelin sabredelim!” diyecekler, aynı süre boyunca sabredecekler, sonra da “Artık sızlansak da sabretsek de fark etmez.” diyeceklermiş.

[1383] Şayet“א ْ َ َ اءٌ َ (Bizim için fark etmez.) ifadesinin, önceki ifade ile irtibatı nasıldır?” dersen şöyle derim: Bu ifadenin öncesiyle irtibatı şöy-ledir: Güçsüz görünenlerin büyüklük taslayanları kınamaları sebebiyle onlar da içlerinde bulundukları durumdan feryat etmiş, sızlanmışlar ve “Artık sız-lansak da sabretsek de bizim için fark etmez.” demişlerdir. Bununla hem ken-dilerini hem de güçsüz bırakılanları kastetmişlerdir; çünkü beraberce için-de bulundukları sapkınlığın cezasını çekme konusunda müşterektirler. Bu yüzden, “Bu sızlanma ve azarlama neyin nesidir böyle!? Sabretmenin faydası olmadığı gibi sızlanmanın da faydası yok, durum bundan çok daha büyük, vahimdir.” demişlerdir. Ya da “Allah bize kurtuluş yolunu gösterip hidayet etseydi biz de sizi kurtarırdık.” dedikleri zaman, onların kurtuluş ümitlerini kırmışlar; onlar da buna karşılık “Bizim için kaçacak bir yer yok!” demişlerdir, yani “Sabretsek de sızlansak da kaçıp kurtulacak, sığınacak bir yerimiz yok!

Ayrıca, bu ifadenin güçsüz görülenler ve büyüklük taslayanların birlikte söyledikleri bir söz olması da mümkündür. Sanki “Artık sızlansak da sab-retsek de fark etmez.” sözünü ikisi birden söylemiş olacaklardır. Tıpkı “Be-nim kendisine gıyabında ihanet etmediğimi efendim de bilsin diye.” [Yûsuf 12/52]) ifadesi gibi.1

[1384] ٌ ِ َ (kaçacak yer) ifadesi mağîb (batış) ve meşîb (yaşlanma) kelimeleri gibi mastar da olabilir; mebît (geceleme yeri) ve masīf (yazlık) ke-limeleri gibi ism-i mekân da olabilir. Hâsa ‘anhu ve câda ‘anhu ifadelerinin ikisi de “Ondan kaçtı.” mânasına gelmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

[1385] “Karar verilince” hüküm kesinleşip, hesap sona erince ve iki gruptan biri cennete diğeri de cehenneme girince. Rivayete göre o esnada şeytan, insan ve cinlerin bedbaht olanları içerisinde ayağa kalkıp şöyle der: “Aslında, Allah size gerçek bir vaatte bulunmuştu” ki o, diriliş ve amellerin karşılıklarının verilmesidir. Allah size vaat ettiği sözü yerine getirdi, “ben de size” bunun aksi istikamette “vaatte bulundum, fakat sizi kandırdım... Ama benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu.” Yani üzerinizde bir tasal-lutum, zorlayıcı bir gücüm yoktu ki sizi küfür ve günahlara zorlayayım, buna mecbur edeyim. “Sizi sadece çağırdım;” sadece vesvesem ile ve cazip göstermek suretiyle sizleri sapkınlığa davet ettim. Oysa davet etmek otorite sahibi olmakla aynı cinsten değildir, tahiyyetühümille’d-darbu (Dirlik temennileri dövmekten ibaret!) demen gibidir.

[1386] “O halde, beni kınamayın, kendinizi kınayın!” Zira siz bana al-dandınız, çağırdığımda bana itaat ettiniz, ama Rabbiniz çağırdığında O’na icabet etmediniz. Bu ifade saadet ve bedbahtlığı seçen ve kendisi için hâsıl edenin insanın bizzat kendisi olduğunun, Allah’ın ise sadece ona imkân verdiğinin, şeytanın da sadece cazip gösterdiğinin delilidir.1 Zemahşerî, bu ifadeyi “ Yûsuf Aleyhisselâm’ın da Züleyhâ’nın da sözü olabileceği” düşünülen, yani tef-

sirlerde bu şekilde iki ihtimalli yorumlanmaya çalışılan malum cümleye benzetmekte ise de “Benim kendisine gıyabında ihanet etmediğimi efendim de bilsin diye” ( Yûsuf 12/52] cümlesini Züleyha’nın kurma ihtimali varit değildir; çünkü bu ifadenin geçtiği yerde, yukarıda “Gerçek şimdi ortaya çıktı. Evet, asıl ben ondan murat almak istemiştim. O, gerçekten doğru söyleyenlerdendir.” diyerek suçunu, yani ihanetini itiraf etmişti. / ed.

Eğer durum cebir taraftarlarının iddia ettikleri gibi olsaydı şeytan, “Beni de kendinizi de kınamayın, çünkü Allah sizin kâfir olmanıza hükmetmiş, sizi buna mecbur etmiştir!” derdi.Şayet“Şeytanın sözü bâtıldır, dayanak ve de-lil olmaz.” dersen şöyle derim: Eğer onun bu sözü bâtıl olsaydı Allah Teala bu sözün bâtıl olduğunu beyan eder ve onu açıkça inkâr ederdi. Kaldı ki, bu makamda böyle bâtıl bir sözü dile getirmenin de hiçbir sebebi yoktur. Şeytan, “Aslında, Allah size gerçek bir vaatte bulunmuştu; ben de size vaatte bulundum, fakat sizi kandırdım.” demiş, nasıl da hakkı ve doğruyu söylemiş, dikkat etsene!.. Yine “Ama benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu.” ifadesi de Yüce Allah’ın “Şüphesiz, Benim kullarımın üzerinde senin hiçbir gücün olamaz. Sana uyan azgınlar hariç.” [Hicr 15/42] sözüne benzemektedir.

[1387] “Artık ne ben sizin imdadınıza yetişebilirim ne de siz benim imda-dıma yetişebilirsiniz” birbirimizi Allah’ın azabından kurtaramayız, birbirimi-ze yardım edemeyiz. ِ ِ ْ ُ ِ ’deki ısrāh yardım etmek mânasına gelir. Yâ’nın kesresi ile bi-musrihıyyi şeklinde de okunmuştur, ancak bu zayıf bir kıraattir. Bu okuyuşa delil olarak şairi belli olmayan şu beyti göstermişlerdir:

Adam kadına; “Bre Hatun! Bende gönlün var mı?” dedi;O da ona “Sen gönül verilecek biri değilsin ki!” dedi.

[1388] Bu okuyuşu benimseyen kişi sanki izafet Yâ’sını sakin kılmış, ondan önce sakin bir Yâ daha olduğunu takdir etmiş ve iki sakin harf bir araya gelmiş olduğu için de ona kesre vermiştir. Ancak bu doğru değildir; çünkü izafet Yâ’sı, ‘asāye kelimesinde olduğu gibi, öncesinde Elif olduğu za-man bile sadece fetha alabilir, öncesinde Yâ olduğu zaman nasıl başka türlü olabilir ki?!Şayet“İlk Yâ idğam edilmiş olduğu için (illetli harf değil de) sanki sahih bir harfmiş gibi kabul edilmiş, adeta sakin ve sahih bir harfin ardından gelen sakin bir Yâ gibi telakki edilmiştir. Bu sebeple, aslına uygun olarak kesre harekesi almıştır” dersen şöyle derim: Bu güzel bir kıyastır, ancak mütevatir haber konumunda olan yaygın kullanım karşısında kıyas ile varılan sonuçlar cılız kalır.

نِ [1389] ُ ُ כْ َ ْ א أَ ِ ’deki Mâ, mastariyyedir; ُ ْ َ ِْ (daha önce) ifadesi ise

نِ ُ ُ כْ َ ْ ifadesi ile ilişkilidir. Mâna, “Bugün (beni Allah’a ortak koşmanızı) أsizin daha önce dünyada beni ortak koşmuş olmanızı reddediyorum!” şeklin-de olup “ Kıyamet günü de kendilerini Allah’a ortak koşmanızı inkâr edecek-lerdir.” [Fâtır 35/14] ifadesi gibidir. Şeytanın onların kendisini ortak koşmuş olmalarını reddetmesi ise, bu davranıştan berî olduğunu, bunu yadırgadığını ifade etmesi anlamında olup, “Sizden de, Allah’tan başka taptığınız şeylerden de kesinlikle uzağız, sizi reddettik.” [Mümtehane 60/4] ifadesi gibidir.

[1390] ُ ْ َ ْ ِ (daha önce) ifadesinin ُت ْ َ ;ifadesi ile ilişkili olduğu כَא َ ِ ’daki Mâ’nın da ism-i mevsūl Mâ’sı olduğu da söylenmiştir. Anlam, “Âdem’e secde etmeyi reddettiğimde, beni kendisine ortak kıldığınız var-lığı, yani Cenab-ı Hak Teala ve Tekaddes’i nankörce inkâr etmiştim.” şek-lindedir. Nitekim şeraktu Zeyden ( Zeyd’e ortak oldum.) dersin, fakat başına bir Hemze getirerek eşrakenîhi fülânün (Falan kimse beni ona ortak kıldı.) dersin. Bu durumda, Mâ tıpkı subhâne mâ sehharakunne le-nâ (Ey kadınlar! [Bu dehanıza, bu fendinize rağmen] sizi bize boyun eğdiren şey [yani güç] tüm noksan sıfatlardan münezzehtir!) ifadesindeki Mâ gibi olur.1 Onların şeyta-nı Allah’a ortak koşmaları ise kendilerine cazip gösterdiği putlara tapma ve benzeri konularda ona itaat etmeleri anlamındadır.

[1391] Bu ifade Şeytanın sözlerinin sonuncusudur. Bundan sonra ge-len “Can yakıcı bir azaptır zalimlerin hakkı!” ifadesi Yüce Allah’ın sözü-dür. Ancak bu ifadenin de İblis’in sözlerine dâhil olması mümkündür. Bu durumda, Allah Teala şeytanın o esnada söyleyeceği bu sözü dinleyicilere lütuf olsun, akıbetleri konusunda düşünmelerine, bu lutfa nail olmalarını sağlayacak hazırlıkta olmalarına vesile olsun, şeytanın bile bu sözlerini söy-lediği bu makamı kendi kendilerine düşünsünler ve Allah’tan korksunlar, kendilerini kurtaracak olan amelleri işlesinler diye nakletmiştir.

[1392] ِ ُ ُ َ َ Yâ ile fe-lâ yelûmûnî (beni kınamasınlar) şeklinde de okunmuştur ki bu durumda ifadede tıpkı ْ ِ ِ َ ْ َ َ כِ وَ ْ ُ ْ ِ ا ْ ُ ْ َ إِذا כُ (Ge-mide bulunduğunuz sırada, gemi kendilerini hoş bir rüzgârla götürdüğü ve bununla mutlu olduklarında… [Yûnus 10/22]) ifadesindeki gibi iltifat sanatı kullanılmış olur.

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

ا [1393] ُ َ آ َ ِ ا َ ِ ifadesini Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ve ‘ Amr وَأدُْb. ‘Ubeyd [v. 144/761] ve udhılu’llezîne âmenû (İman edenleri dâhil ede-rim.) şeklinde, mütekellim fiiliyle okumuşlardır ki bu da bu ifade-nin İblis’in değil, Allah’ın sözü olduğuna delâlet eder. “Rablerinin izniyle” ifadesi َ ِ -ifadesiyle ilişkili olup anlam, “Me (konulurlar) أدُْlekler onları Allah’ın izni ve emri ile cennete koyarlar.” şeklindedir.

1 Yüce Allah için, akıllı varlıklar için kulanılan Men yerine Mâ’nın kullanıldığı çok sayıda ayet vardır. Örneği: َ ِ َ א َ ْ א رَب ا َ نُ وَ ْ َ ْ

ِ َאلَ [Şu‘arâ 26/23], َ ْ ُ ْ َ وَا כَ َ ا َ َ א َ .ed / [Leyl 91/3] وَ

“Peki, ‘Rablerinin izniyle’ ifadesi bu son okuyuşa göre neyle ilişkilidir. Zira ‘Onları ben Rablerinin izni ile cennete koyarım.’ ifadesi kendi içinde uyum-lu değildir?” dersen şöyle derim: Bu okuyuşta “Rablerinin izniyle” ifadesi, devamındaki ifadeyle, yani “Dirlik temennileri de ‘ Selâm!’dır.” ifadesi ile ilişkilidir, yani “Melekler onları Rablerinin izni ile selâmlarlar.” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

[1394] َ َ ْ َ ifadesi Râ’nın sükûnu ile e-lem ter şeklinde de okunmuştur أَki bu ifade men yettaki (kim sakınırsa) ifadesinin men yettak şeklinde oku-nuşuna benzemektedir. Ancak bu okuyuş zayıftır.

[1395] ً َ َ ُ بَ ا َ َ ifadesi, “Allah esas alınacak bir misal ihdas etmekte-dir.” anlamındadır. ً َ ِّ َ ً َ ِ ,gizli bir fiil ile mansup olup takdiri (güzel söz) כَ“Güzel bir sözü kılmıştır.” şeklindedir. ٍ َ ِّ َ ةٍ َ َ َ ifadesi (güzel bir ağaç gibi) כَde ً َ َ ُ بَ ا َ َ ifadesinin tefsiridir. Bu durumda ifade, şerrafe’l-emîru Zeyden kesâhu hulleten ve hamelehû ‘alâ ferasin (Emîr, Zeyd’i onurlandırdı; ona hil‘at giydirdi, onu bir ata bindirdi.) ifadesi gibi olmaktadır. Ayrıcameselen ve keli-meten ifadelerinin darabe (Örnek olarak verdi.) fiili ile mansup olması; mâna-nın da “Güzel bir sözü misal olarak verdi, onu misal kıldı.” şeklinde olması da mümkündür. Bundan sonra da “güzel bir ağaç” ifadesi gelmektedir ki, bu ifade hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olup anlam, “O (güzel söz), güzel bir ağaç gibidir.” şeklinde olmaktadır. “Kökü” yerde “sabit;” kökleri yerin derin-liklerine girmiş “dalı” üst tarafı ve tepesi “gökte”dir. Burada, dal (ع ) kelime-sinin cins isim olarak kullanılmış olmasına binaen, “dalı” ifadesi ile “dalları” mânasının kastedilmiş olması da mümkündür.

[1396] Enes b. Mâlik [v. 93/712] ke-şeceratin tayyibetin sâbitin asluhâ (kökü sabit güzel bir ağaç gibi) şeklinde okumuştur.“Peki, bu iki okuyuş arasında ne fark vardır?” dersen şöyle derim: Çoğunluğun okuyuşu anlam olarak daha kuvvetlidir; çünkü Enes’in okuyuşunda ‘sıfat’ [sâbitin], ‘ağac’a [şecera-tin] atfedilmiştir. Nitekim merartü bi-raculin ebûhu kā’imun (Babası ayakta olan bir adama uğradım) ifadesi, merartü bi-racülin kāimin ebûhu (Öyle bir adama uğradım ki babası ayaktadır.) ifadesinden daha kuvvetlidir; çünkü hakkında haber verilen şey adam değil, babadır.

[1397] Güzel söz, kelime-i tevhittir. Tesbih, hamd, istiğfar, tövbe, da-vet gibi bütün güzel sözlerin ‘güzel söz’ kapsamına girdiği de söylenmiştir. İbn Abbâs’tan [v. 68/688] bunun. “Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet etmek” olduğu nakledilmiştir. Güzel ağaç ise, hurma, incir, üzüm, nar ve benzeri güzel meyve veren tüm meyveli ağaçları kapsar. İbn Ömer’den [v. 73/692] nakledilmiştir ki: Peygamber (s.a.) bir gün, “Yüce Allah mümini bir ağaca benzetti, söyleyin bakalım bu hangi ağaç?” buyurdu. Bunun üzerine insanlar arazideki bütün ağaçları saymaya başladılar. Ben o sıralar çocuk-tum. Aklıma bunun hurma ağacı olduğu düşüncesi geldi, ama oradakilerin en küçüğü olarak bunu Hazret-i Peygamber (s.a.)’e söylemekten çekindim. -Bir rivayette ise “Babam Ömer’in orada olması da beni konuşmaktan me-netti, zira onun yanında konuşmaya çekiniyordum. Ama (sonradan, ba-bam) Ömer, bana “Evlâdım! Eğer bunu o zaman söylemiş olaydın, bu beni kızıl develere sahip olmaktan daha çok memnun ederdi!” demiştir.- Sonra Peygamber (s.a.), “Bu ağaç hurmadır.” buyurdu. [Buhārî, “İlim”, 13] İbn Ab-bâs’ın [v. 68/688] ise, “Bu bir cennet ağacıdır.” dediği nakledilmiştir.

אءِ [1398] ِا (gökte) ifadesi üst tarafta, yukarıda anlamındadır; üze-rimizi örten malum tavan değil. Nitekim dağ hakkında da tavîlün fi’s-semâ’i (göğe doğru uzar) denilir ve bununla onun yükseklik ve ihtişamı kastedilir.

[1399] “Her zaman meyvesini verir.” Yani Allah’ın meyve vermek için tayin ettiği her vakitte, “Rabbinin izniyle” yani yaratıcısının kolaylaştırması ve yaratmasıyla meyvesini verir. “ İnsanlar düşünüp ders çıkarsınlar diye.” Çünkü misal vermek daha iyi anlamaya, mânaların daha iyi akla yerleşip tasavvur edilmesine sebep olur.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

[1400] “Çürük ağaç” gibidir; onun niteliklerindedir. ٍ َ ِ כَ ُ َ َ ifadesi وَ25) ٍ َ ِّ َ . âyet) kelimesine atıf olarak nasp ile ve mesele kelimetin şeklinde de okunmuştur. Kötü sözden maksat şirktir. Bu ifadenin, her tür kötü sözü kapsadığı da söylenmiştir. Kötü ağaç ise, ebucehil karpuzu, keşut ve benze-ri, meyvesi iyi olmayan her ağacı kapsar.

[1401] “Toprağın üzerinden koparılıveren” ifadesi, [önceki âyette] iyi ağaç hakkında kullanılan “kökü sabit” ifadesinin karşıtı olarak kullanılmıştır. ْ ُ ْ -kökü çıkarılmış” anlamına gelir. İctisâsın kök anlamı cesedin bütü“ ا

nüyle çekilip çıkarılmasıdır.

[1402] “İstikrarı olmayan…” Karra’ş-şey’ü karâren (Bir şey karar kıldı.) ifadesi sebete sebâten (Tam olarak yerleşti.) ifadesi gibi kullanılır. Bu ifadede delil ile desteklenmeyen çürük, mesnetsiz söz, sabit olmayan, istikrarsız bir ağaca benzetilmiştir. Kalıcı olmayan, istikrarsız şey ise, bâtıl olduğu için çok kısa sürece çöküp gider. Nitekim el-bâtılü leclecün (Bâtıl, boşuna geveler.) denilmiştir. Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî’den [v. 117/735] nakledildiğine göre âlim zatlardan birine, “Kötü kelime hakkındaki görüşün nedir?” diye sorul-muş, o da, “Onun ne yerde bir istikrar mekânı vardır ne de gökte çıkacak bir yeri; sadece sahibinin boynuna yapışır kalır ve kıyamet günü sahibi o sözün karşılığını görünceye kadar öylece durur!” demiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

[1403] “Sağlam söz” delil ve kanıtlarla sahibinin aklında iyice sabit-lenip sağlamlaşmış olan, sahibinin de tamamen mutmain olarak kabul edip inandığı sözdür. İman edenlerin Allah tarafından dünyada sabit kı-lınması, tıpkı Ashâb-ı uhdûd gibi, etleri demir taraklarla taranan ve tes-terelerle doğranan kimseler gibi, Circis, Samson ve diğerleri gibi dinleri konusunda bir fitneye mâruz kaldıklarında sarsılmamaları anlamına gelir. Âhiret hayatında sabit kılınmaları ise, şahitler huzura geldiklerinde (yani alâ mele’i’n-nâs), dinleri ve inançları konusunda dillerinin dolanmaması, şaşırıp kalmamaları, mahşer dehşetinden şaşkına dönmemeleri anlamı-na gelir. Bunun, kabirdeki sorgu sual esnasında sebat sahibi olmaları an-lamında olduğu da söylenmiştir. Berâ’ b. ’Âzib (r.a.)’dan nakledildiğine göre Peygamber (s.a.) müminin ruhunun kabzedilişinden söz etmiş ve “Sonra onun ruhu bedenine iade edilir, ardından iki melek gelip kabirde yanına otururlar ve ona ‘Rabbin kimdir? Dinin nedir? Peygamberin kim-dir?’ diye sorarlar; o da ‘Rabbim Allah’tır, dinim İslâm’dır, peygamberim ise Muhammed’dir.’ diye cevap verir. Bunun üzerine, semâdan bir müna-di ‘Kulum doğru söyledi!’ diye nida eder [Ebû Dâvûd, “Sünne”, 27]. İşte, Yüce Allah’ın ‘Allah, iman edenleri bu sağlam söz üzerinde sağlamca tutar.’ şek-lindeki sözü budur.” buyurmuştur.

[1404] “Allah zalimleri” yani dinleri konusunda hiçbir delile dayanma-yan, tıpkı “Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk.” [Zuhruf 43/22] diyen müşrikler gibi sadece büyüklerini ve hocalarını taklit etmekle yetinenle-ri “saptırır.” Allah’ın onları dünyada saptırması, fitne durumlarında sebat sahibi olamamaları, ayaklarının daha ilk anda kayıvermesi anlamındadır.

Âhirette ise onlar çok daha sapkın ve ayakları çok daha kaymış vaziyette-dirler. “Allah dilediğini yapıyor.” Yani O, hikmetin gereği olan şeyi yapar; çünkü O’nun meşîeti hikmete tâbidir. Müminleri sabit kılıp desteklemek, sebat ve kararlılıkları esnasında onları koruyup muhafaza etmek, zalimleri saptırıp mahrum bırakmak, ayaklarının kaydığı anda onları kendi hallerine terk etmek gibi bütün dilediği şeyler hikmete tâbidir.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

[1405] “Allah’ın nimetini” yani O’nun nimetlerine şükretmeyi nan-körlüğe tebdil eden “kimselere…” Zira onlar Allah’ın nimetlerine şükretme vazifelerinin yerine nankörlüğü ikame etmişler ve böylece, adeta şükrü nan-körlükle değiştirmişlerdir. Bunun benzeri, “(Kur’ân’dan) bütün nasibiniz, (onu) yalanlamak mı olacak?!” [Vâkı‘a 56/82] âyetinde söz konusudur; yani burada “Size verilen rızka şükür şeklinde karşılık vereceğinize onun yerine yalanlamayı koydunuz!” denilmektedir. Âyetin bir diğer yorumu da şöy-ledir: Bu kimseler nimetin bizzat kendisini nankörlüğe tebdil etmişlerdir; nimete nankörlük edince de o nimet ellerinden alınmıştır. Böylece, hem nimetsiz hem de nankör vasfına sahip kimseler olarak kalmışlardır. Bunlar Mekkelilerdir. Allah onları kendi harem beldesinde iskân etmiş, evinin mu-hafızları yapmış, onları Muhammed Aleyhisselâm ile şereflendirmiş, fakat onlar üzerlerine düşen şükür ve tazim vazifesini yapmak yerine Allah’ın ni-metine nankörlük etmişlerdir. Ya da Allah onlara yaz-kış ticaret yolculukları ile bolluk, refah bahşederek büyük nimet vermiş, fakat onlar Allah’ın nime-tine nankörlük etmişler; Allah da onlara yedi sene kıtlık darbesi indirmiş; böylece, ellerinde nimet yerine nankörlük kalıvermiştir! Yine aynı şekilde Bedir günü öldürüldükleri ve esir edildikleri zaman da nimet ellerinden alınmış; nankörlük ise boyunlarında bağlı olarak kalmıştır.

[1406] Hazret-i Ömer (r.a.)’ın “Bunlar Kureyş’in en fâcir iki boyu olan Muğîre oğulları ile Ümeyye oğullarıdır [yani emevîler]; Muğîre oğullarının hak-kından Bedir günü gelinmiştir. Ümeyye oğullarına ise bir süreye kadar mühlet verilmiştir!” dediği nakledilmiştir. Bunların Arapların Hıristiyanlaşmış olanları, yani Cebele b. el-Eyhem ve arkadaşları olduğu da söylenmiştir.

[1407] “Kavimlerini” kendilerine küfürde tâbi olanları “ helâk yurduna” sokmuşladır. Cehennem,dâru’l-bevâr’ın atf-ı beyanıdır. [Yani “ helâk yurdu Ce-hennem’e” şeklinde onu açıklamaktadır.]

ا [1408] ُِِ (saptırmak için) ifadesi Yâ’nın zammesi ile okunduğu gibi

(“sapsınlar diye” anlamında) fethası ile de okunmuştur.Şayet“Allah’a ortak koşarken bunların maksadı sapkınlık ve saptırma olmadığına göre, ا ِ

ُِ

(saptırmak için) ifadesindeki Lâm ne mânaya gelmektedir?” dersen şöyle derim: Sapkınlık ve saptırma, Allah’a ortak koşmalarının neticesi olduğu için böyle denilmiştir. Nitekim ci’tüke li-tükrimenî sözünde ikram maksat değil, gelmenin neticesi olmasına rağmen başına Lâm koyarsın; bunu ben-zetme ve yaklaştırma yoluyla böyle ifade edersin.1

ا [1409] ُ َ َ (Hayatın zevkini çıkarın!) emri, onların dünya nimetleri-ne dalmış olduklarını ve bunun ötesini bilmediklerini, onu istemediklerini ve bununla memur olduklarını bildirmektedir. Onlara bunu emreden ise, emrine itaat edilen ve kendisine asla karşı koyamadıkları, ötesinde bir emre malik olmadıkları bir âmir, yani şehvettir. Bu durumda anlam şöyle olur: Eğer şehvete uyma konusunda mevcut halinizi sürdürürseniz, “kesinlikle Ateş’tir nihaî dönüş yeriniz!” Ayrıca burada onların (ilahi lütuftan) mah-rum kılınıp, kendi halleriyle baş başa bırakılmaları da kastedilmiş olabilir. אرِ אبِ ا َ ْ ْ أَ ِ כَ ً إِ ِ َ كَ ِ ْ כُ ِ ْ َ َ ْ ُ (De ki: Küfrünle biraz yaşayadur; şüp-hesiz, Ateş sahiplerindensin! [Zümer 39/8])

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

[1410] Söylenecek olan şeyin ne olduğu hazfedilmiştir, çünkü “söyle” em-rinin cevabı (yani ا ُ ِ ْ ُ ةَ وَ ا ا ُ ِ ُ ifadesi) buna delâlet etmektedir. Cüm-lenin takdiri, “İman eden kullarıma ‘Namazı dosdoğru kılın ve infâk edin!’ de; onlar da namazı dosdoğru kılsınlar ve infak etsinler.” şeklindedir. ا ُ ِ ُ ا ُ ِ ْ ُ ةَ وَ ifadesinin li-yukīmû ve li-yünfikū (Namazı dosdoğru kılsınlar ve اinfak etsinler.) anlamında olduğunu söyleyerek, ifadenin, söylenecek şeyin bizzat kendisi olarak değerlendirilmesini caiz görmüşler ve “Lâm’ın anlamı, emir fiili yani ‘söyle’ ifadesi tarafından telafi edilmiş olduğu için ‘Lâm’ın haz-fedilmesini caizdir. Ancak cümlenin başında (‘söyle’ olmaksızın) َة ا ا ُ ِ ُ ا ُ ِ ْ ُ .denilmiş olsaydı, bu caiz olmazdı.” demişlerdir وَ

1 Yani ifadenin anlamı motamot “Bana ikramda bulunman için yanına geldim.” şek-linde ise de “Yanına geldim; eh, sen de bana ikram edersin artık.” mealindedir. / ed.

[1411] Şayet“ ً َِ َ وَ ا ِ (gizli-açık) ifadesi ne münasebetle mansup

olmuştur?” dersen şöyle derim: Bu ifade ya “gizlilik ve alenilik sahibi olarak” veya “gizleyerek ve açıklayarak” anlamında hal olduğu için man-suptur ya “gizli vakitte ve açık vakitte” anlamında zarf olarak mansuptur ya da mastar olarak mansuptur ki bu durumda “gizlice edilen infak olarak ve açıktan yapılan infak olarak” anlamındadır. Bununla kastedilen, gö-nüllü verilen sadakaların gizli verilmesi, farz olan sadakaların ise açıktan verilmesidir.

لٌ [1412] ِ kelimesi el-muhālle (karşılıklı dostluk) anlamındadır. Şayet“O gün dostluk ve alışverişin olmayacağı bir gün olarak nitelenmesinin, infak emri ile uyum ve alakası nedir?” dersen şöyle derim: Zira insanlar mallarını takas usulü alışverişlerde getirip ortaya koyarlar ve bir benzerini almak için onun bedeli olarak bu mallarını verirler. Yine dostlarla hediye-leşme ve karşılıklı ikramda bulunma durumlarında, bu hediyeleri vererek bunların dengi karşılıkları ya da daha üst şeyleri elde etmek isterler. Yüce Allah’ın “Birinden, karşılığını ödemesi gereken bir iyilik gördüğü için değil, sırf yüce Rabbinin rızasını kazanmak için.” [Leyl 92/19-20] âyetinde ifade ettiği salt Allah rızası için gerçekleştirilen infaka gelince, bunu ancak ihlaslı halis müminler yapar. İşte, bu müminler hiçbir alışverişin ve dostluğun olmadığı, yani dostluk ve alışveriş ile hiçbir faydanın temin edilemeyeceği, karşılık bekleyerek ettikleri infakların ve karşılıklı ikramların da hiçbir işe yaramayacağı, sadece Allah rızası için yapılan infakın kâr edeceği o günde bunun karşılığını almak üzere diriltilirler. İfade ٌل ِ ِ وَ ِ ٌ ْ َ şeklinde merfû‘ olarak da1 okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

[1413] ُ َ ,mübteda ا َ َ ي ِ اتِ ;ise haberdir (yaratan) ا َ َا ِ (meyveler-den) ifadesi rızkın beyanıdır, yani “Onunla bir rızık çıkartır ki, meyvelerdir.” anlamındadır. Ayrıca ِات َ َا ِ ifadesinin َج َ ْ َ َ (çıkarır) fiilinin mef‘ûlü,

1 Bundan, müfessirin İbn Kesir ve Ebû ‘ Amr’ın lâ bey’a fî-hi ve lâ hilâle (alışveriş ve dostluk diye bir şeyin olmadığı) kıraatini esas aldığı anlaşılmaktadır. / ed.

ًא -ifadesinin de mef‘ûlün hali olması ya da “çıkarır” fiili (rızık olarak) رِزْnin mastarı olarak mansup olması da mümkündür; çünkü “çıkarır” fiili “rızıklandırır” anlamındadır. ِه ِ ْ َ ِ (emri gereği) ifadesi ise “O’nun ‘ol’ sözü gereği” anlamındadır.

[1414] ِ ْ َِ -yani seyirlerinde dai ,(yörüngelerinden asla ayrılmayan) دا

mi; aydınlatma, karanlıkları def etme ve yeryüzünü bitki ve canlılara uy-gun hale getirme konusundaki görevlerinden asla ayrılmayan. “Güneş’i ve Ay’ı emrinize O vermiştir;” gündüzleri geçiminizi temin edip geceleri dinlenebilmeniz için sürekli art arda gelirler. ُه ُ ُ ْ َ َ אِ ّ כُ ْ ِ ْ אכُ -İste) وَآdiğiniz şeylerin hepsinden size vermiştir.) ifadesinde Min kısmîlik anlamı verir, yani istediklerinizin toplamının bir kısmını, maslahatınıza uygun bir şekilde vermiştir. ِ ّ ْ כُ ِ ifadesi tenvin ile min küllin şeklinde de okunmuş-tur. Bu durumda ُه ُ ُ ْ َ َ א ifadesi “Onu istememiştiniz.” anlamında hal olarak mansup olur, yani “Siz istemediğiniz halde bunların hepsinden size vermiştir.” demektir. Yine bu Mâ’nın ism-i mevsūl Mâ’sı olması ve anlamın “Bunların hepsinden size ihtiyaç duyduklarınızı vermiştir ki geçiminiz ve haliniz ancak bunlarla ıslah olabilir. Sizler sanki bunları lisan-ı hal ile talep etmiş durumdasınız.” şeklinde olması da mümkündür.

[1415] “Saymaya kalksanız, bitiremezsiniz” sayıp dökemez, sonuna ge-lemezsiniz. Kaldı ki bu, insanlar Allah’ın nimetlerini genel olarak (türler şeklinde) saymaya çalıştıklarında böyledir, tafsilatlı bir şekilde onların sayı-lıp dökülmesi ise Allah’tan başkasının asla güç yetiremeyeceği ve bilemeye-ceği bir şeydir.

[1416] “[İnsan] Gerçekten zalimdir.” Şükür konusunda gaflete düşerek nimet konusunda zulmeder; nimete karşı “gerçekten nankördür.” Bu ifade-nin “İnsan darda kalınca zalimdir; çok sızlanır, şikâyet eder; nimet sahibi olduğunda ise nankördür; toplayıp biriktirir, fakat başkasından sakınır.” anlamında olduğu da söylenmiştir.

[1417] “İnsan” cins ismidir, dolayısıyla zulüm ve nankörlük konusunda verilen bu haber, bu iki niteliğe sahip olan insanları kapsar.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

[1418] “Bu şehri” yani harem beldeyi “güvenli” yani güvenlikli “kıl.” Al-lah, halîli İbrâhim Aleyhisselâm’ın orayla ilgili duasına icabet etmiş ve oranın emniyetini artırmış, buraya çullanan bütün zalim ve azgınların üstesinden gelmiştir! Şayet“Bakara suresinde geçen ًא ِ ا آ ً َ َ ا ْ َ ْ Burayı güvenli) رَبِّ اbir şehir kıl!’ [Bakara 2/126]) ifadesi ile bu âyetteki “Bu şehri güvenli kıl!” ifadesi arasında ne fark vardır?” dersen şöyle derim: İlkinde İbrâhim Aleyhisselâm orayı, halkı güven içinde yaşayan ve korkmayan şehirlerden biri kılmasını is-temiş; ikincisinde ise onu içinde bulunduğu halinden kurtarmasını ve bu ha-lin zıttı olan emniyet haline ulaştırmasını istemiştir; böylece “Burası korku-lan, güvende olmayan bir beldedir; sen burayı emin kıl.” demiş olmaktadır.1

[1419] ِْ ُ ْ ifadesi ve ecnibnî şeklinde de okunmuştur (beni uzak tut) وَا

ki bu kelimede üç farklı lehçe söz konusudur. Cenebehu’ş-şerra (Onu şerden uzak tuttu.) denildiği gibi, cennebehû ve ecnebehû da denilir. Hicazlılar şed-de ile cennebenî şerrahû (Beni şerrinden uzak tuttu.); Necid’liler ise cenebenî şerrahû ve ecnebehû derler. Âyette anlam, “Bizi, onlara kulluk etmekten ka-çınma konusunda sabit ve daim eyle!” şeklindedir.

[1420] “Oğullarımı da” ifadesiyle sulbünden gelen evlatlarını, yani nes-lini kastetmiştir.

[1421] İbn ‘Uyeyne’ye “ Araplar puta tapmaya nasıl başladılar?” diye so-rulmuş, o da “İsmail Aleyhisselâm’ın evlatlarından hiçbiri puta tapmamış-tır.” diyerek “Beni de ‘oğul’larımı da putlara tapmaktan uzak tut!” âyetini delil göstermiş ve şunu eklemiştir: Onlar sadece her kavim için dikili olan taşlar edinmişler ve ‘Bu taşlar Beytullah’ı temsil eder. Her nereye bunlardan bir tane dikersek orası Beyt konumundadır.’ demişler, sonra da bu taşların etrafında dönmeye başlamış ve bunları ed-duvâr (etrafında dönülen taş, zi-yaret taşı) diye isimlendirmişlerdir. Bu sebeple, Kâbe için tavaf etmek ifade-sinin kullanılması hoş karşılanmış, ‘dönmek’ ifadesi kullanılmamıştır.

[1422] “Onlar insanlardan birçoğunu tamamen yoldan çıkarmıştır.” Bu yüzden beni ve evlatlarımı bundan koruman için sana sığınırım. Putları “yoldan çıkarıcı” olarak nitelemesinin sebebi, insanların onlar sebebiyle yoldan çıkmış olmalarıdır. Bu yüzden, sanki onlar yoldan çıkarmışlar gibi ifade edilmiştir. Nitekim “Dünya onları aldattı, fitneye sürükledi.” ifadeleri de böyledir; bu ifadelerde, “Onlar dünyaya aldandılar, onun yüzünden fit-neye düştüler.” anlamı kastedilir.

1 “Bu şehri güvenli kıl.” duası edildiğinde, ortada şehir namına hiçbir şey yoktu; dolayısıyla mecazî bir kullanım söz konusudur. Bakara 2/125-127’te ise aynı dua, hakikat anlamıyla “Burayı güvenli bir şehir yap.” şeklinde nakledilmiştir. İlkinde, Allah’ın emîn beldesi sayılan Mekke’nin Peygamber ve arkadaşları için hiç de güvenli olmadığına telmihte bulunularak bu yönde dua edilmektedir. / ed.

[1423] “Artık bana” yani benim dinime “uyan;” benim gibi hanif ve müslüman olan “bendendir.” benim bir parçamdır, çünkü bana çok yakın-dır. Hazret-i Peygamber (s.a.)’in “Bizi aldatan bizden değildir!” [Ebû Dâvûd, “Buyû‘”, 52] sözü de böyledir, yani “Müminlerin bir parçası değildir, zira aldatmak müminlerin fiil ve nitelikleri arasında yer almaz.” anlamındadır. “Bana karşı gelen kimse için de, şüphesiz Sen bağışlayıcısın, merhametli-sin.” Eğer davranışı üzerinde düşünüp itaat sergilerse, onun bana yönelik geçmişteki isyanını bağışlarsın. Bu ifadenin, “bana şirk dışındaki konularda karşı gelen” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

[1424] “Neslimin bir kısmını” bazı evlatlarımı -ki İsmail Aleyhisselâm ve ondan çoğalan evlatlarıdır- “çorak, ekinsiz” en ufak bir ekinin bile bulun-madığı “bir vadiye” Mekke vadisine [yerleştirdim.] ٍذِي زَرْع ِ ْ َ (ekinsiz) ifadesi جٍ َ ِ ذي َ א ًא آ (Hiçbir eğriliği bulunmayan Arapça bir Kur’ân ola-rak… [Zümer 39/28]) ifadesindeki ٍج َ ِ َ ذي gibidir. Allah’ın evine muhar-rem denilmesinin sebebi, Allah’ın oraya saldırmayı, oranın saygınlığını ihlal etmeyi haram kılmış olması, çevresini de kendisi gibi haram kabul etmesi sebebiyledir. Bu da onun konumu sebebiyle ya da öteden beri her türlü zor-baya heybet salan zorlu, korunmuş bir yerde olması sebebiyledir. Bu sebep-le orası, tıpkı uzak durulması gereken haram bir şey gibi ya da saygınlığını ihlal etmenin helal olmadığı muhterem, çok saygın bir mekân gibidir. Bu yüzden ‘haram belde’ olarak anılmıştır. Ya da tufandan korunduğu için bu ismi almıştır. Nitekim tufandan âzade olduğu, tufan esnasında sular orayı basmadığı için ‘atîk (âzade) ismini de almıştır.

ةَ [1425] اا ُ ُِِ (gerçek birer dindar olsunlar diye) ifadesindeki Lâm,

ُ ْ כَ ْ fiili ile ilişkili olup anlam şöyledir: Onları her türlü (yerleştirdim) أَrızık ve faydadan uzak, bu çorak, bomboş vadiye yerleştirmemin tek se-bebi, haram evinin yanında namazı dosdoğru kılmaları ve seni zikrederek, sana kulluk ederek o beyti imar etmeleri, senin mescitlerinin ve sana kul-luk edilen mabetlerin imar edileceği ibadetleri yapmaları, yani senin diğer bütün topraklara üstün kıldığın bu şerefli toprakların bereketi ile mübarek olmaları, senin değerli komşuluğunla saadet bulmaları, evinin yanı başında daima kendilerini ibadete adayarak, onun çevresinde tavaf ederek, rükû ve secde yaparak sana yakınlaşmaları, harem beldenin sakinlerine lütfettiğin rahmetten istifade ederek yaşamalarıdır.

אسِ [1426] َا ِ ةً َ ِ ْ -ifadesi “insan gönüllerinden bazı gönülleri” demek أَtir, bu Min kısmîlik ifade eder. Nitekim Mücâhid b. Cebr’in [v. 103/721] “Eğer burada ‘İnsanların gönülleri’ ifadesi kullanılmış olsaydı Fars’ından Rum’una tüm insanlar buraya doluşurdu.” dediği nakledilmiştir ki bu da bunu teyit etmektedir. Söylendiğine göre eğer burada Min kullanılmayıp, “tüm insanların gönülleri” denilmiş olsaydı, o zaman Rum, Türk, Hind bütün insanlar buraya dolarmış. Ayrıca bu Min’in tıpkı el-kalbu minnî sekī-mun (kalbim hasta) ifadesinde olduğu gibi ibtida anlamında olması, yani anlamın ef ’idete nâsin (birtakım insanların gönüllerini) şeklinde olması da mümkündür. Bu örnekte muzāfun ileyhi nekire olarak vermemin sebebi, ef ’ide (gönül) kelimesinin âyette nekire olarak kullanılmış olmasıdır; böyle-ce “bazı gönüller” mânasını kapsamına almış olacaktır.

ةً [1427] َ ِ ْ kelimesi ‘âkıdeten vezninde âfideten şeklinde de okunmuştur أَki bu durumda iki vecih sözkonusudur; ya -yer değiştirme yoluyla- ed’ur-dan ‘âdurun üretilmesi gibi üretilmiştir ya da “Kervan acele etti.” anlamın-da kullanılan efidet er-rıhletü cümlesindeki fiilden türemiş ism-i fâ‘ilin mü-ennes halidir. Bu durumda mâna, “onlara doğru yola koyulan ve aceleyle gelen topluluk ya da topluluklar” şeklinde olur. Kelime efideten şeklinde de okunmuştur ki bu durumda da ya -her ne kadar Hemze’yi atmayıp belli belirsiz (beyne beyne) telaffuz etmek suretiyle hafifletmek daha evla olsa da- tahfif için Hemze atılmış olur ya da kelime efide kökünden türemiştir.

[1428] ْ ِ ْ َ ي إِ ِ ْ َ (onlara müştak olacak) hızla onların yanına gelecek, onları arzulayarak adeta uçup gelecek hale... Bu ifadenin bir benzeri şairin şu mısralarında vardır:

Dar geçitlerden, tıpkı bir şahin gibi adeta uçarak iner[1429] Bu ifade meçhul fiil formunda tuhvâ ileyhim şeklinde de okun-

muştur. Kelimenin kökü hevâ ileyhi ve ehvâhu ğayruhû şeklinde kullanılır. Bundan başka tehvî ileyhim şeklinde de okunmuştur ki bunun kökü de “sevdi” anlamındaki heviye - yehvâ fiili olup tenzi‘u (çeker götürür) mânası-nı içerdiği için tenzi‘u gibi [ .ile] geçişli olmuştur إ

[1430] “Onları çeşitli meyvelerle rızıklandır.” hiçbir şeyin yetişmediği bir vadide yerleşmiş olmalarına rağmen, tüm beldelerden oraya insanları celbetmek suretiyle onları rızıklandır; ne bir otun, ne bir ağacın, ne de bir damla suyun bulunduğu bu harap ve bomboş vadide enva-‘i çeşit meyveler-le rızıklanmış olma nimetine “belki şükrederler.”

[1431] Yüce Allah İbrâhim Aleyhisselâm’ın bu duasına elbette icabet etmiş, o beldeyi saygın, kutsal, güvenli bir yer kılmış, her türlü meyvenin katından rızık olarak oraya akmasını sağlamıştır. Hatta her yerden gelen enva-‘i çeşit meyvenin orada bulunması ile orayı diğer bütün topraklara, hatta en verimli topraklara bile üstün kılmıştır. Allah’ın sana bu çorak vadide gösterdiği bu ola-ğanüstülükleri dünyanın doğusunda ya da batısında hangi beldede görebilir-sin? Yaz meyvesinden kış meyvesine, bahar meyvesinden güz meyvesine bütün meyvelerin en taze halleriyle aynı gün içinde bir yerde toplandığını başka nere-de görebilirsin? Bu, Allah’ın nice mucizeleri karşısında bir hiçtir. Rabbim bizlere hareminde oturmayı nasip etsin! Nimetlerine şükretmeye muvaffak kılsın! İbrâhim Aleyhisselâm’ın duasının kapsamına girme şerefini bizlere her daim bahşetsin! O ‘kalb-i selim’in1 selâmetinden bir nebze nasiplenmeyi bizlere de lütfetsin.

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

[1432] “Ya Rabbi!” şeklindeki seslenme ifadesinin tekrarlanmış olma-sı Allah’a sığınıp O’nun huzurunda boyun bükme halinin delilidir. “Sen bizim gizlediklerimizi de açığa vurduklarımızı da bilirsin.” Aleni olanı bil-diğin gibi sır olanı da bilirsin. Bu ikisi arasında senin için bir fark yoktur; çünkü gayba dair hiçbir şey senden gizli kalmaz. Anlam, “Sen bizim hali-mizi, bizim için daha uygun olanı ve kötü olanı daha iyi bilirsin; bize karşı kendi nefsimizden bile daha merhametlisin. Bizim iyiliğimizi bizden daha çok istersin. Dolayısıyla, aslında dua edip talepte bulunmaya gerek yoktur. Ancak bizler sadece sana olan kulluğumuzu ızhar etmek ve azametin kar-şısında huşûumuzu, izzetin karşısında zilletimizi ortaya koymak, katında olana muhtaçlığımızı göstermek, nimetlerini elde etme konusunda acele etmek için rahmetine iştiyak içerisinde dua ediyoruz. Tıpkı bir kölenin, kölelerine bol bol ihsanda bulunan efendisinin huzurunda, onun ihsanını bekleyerek el pençe divan durması gibi. Anlatıldığına göre; biri, ihtiyacını cömert bir kişiye iletmiş, fakat cömert bu isteğe derhal icabet etmemiş, ara-dan bir süre geçtikten sonra isteğini ona hatırlatmak amacıyla şöyle demiş: Sizin gibi cömert bir kişiye kusurundan ya da isteyene cevap vermeyi unut-muş olmasından dolayı hatırlatma yapılmaz; ama ihtiyaç sahibi öylesine muhtaç ki, muhtaçlığı bu konuda susmasına izin vermiyor!1 “O kalb-i selîmin” derken, muhtemelen, “Kalb-i selîm sahibi İbrâhim’in” demek istiyor. Hazret-i İbrâ-

him, bir duasında; ahirette insanı malın – mülkün ve evlâdın kurtaramayacağını, ancak Allah’a kalb-i selîm ile gelenlerin kurtuluşa erebileceğini söylemiş ve “Beni o gün rezil rüsva etme ya Rabbi!” diye yakarmıştır [Bkz. Şu‘arâ 26/87-89]. / ed.

[1433] “Gizlediklerimiz” ifadesinin, “aramızdaki ayrılığın sebep olduğu keder” mânasına, “açığa vurduklarımız” ifadesinin ise “ağlamamız ve du-amız” mânasına geldiği de, “ayrılığın sıkıntılarından çektiğimiz acılardan gizlediklerimiz ve açığa vurduklarımız” anlamına geldiği de söylenmiştir. Kastettiği şey ise, hanımı Hacer’le arasında geçen olaydır. Nitekim onu [çö-lün ortasında] bıraktığı zaman Hacer kendisine:

“-Bizi kime emanet ediyorsun!?” demişti. “-Sizi Allah’a emanet ediyorum.” deyince Hacer; “-Bunu sana Allah mı emretti?” diye sormuş; “-Evet!” deyince, “-O zaman korkmayız, sen bizi her şeye yeterli olana bıraktın.” demiştir.

[1434] “Yerdeki ve gökteki hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” ifadesi Yüce Allah’ın sözü olup İbrâhim Aleyhisselâm’ı tasdik mahiyetindedir. Bu açıdan bu ifade, “Evet, böyle yaparlar.” [Neml 27/34] ifadesi gibi bir tasdik cümlesi-dir. Ya da bu ifade İbrâhim Aleyhisselâm’ın sözü olup, “Gaybın ilmine sahip olan Allah’a hiçbir yerde hiçbir şey gizli kalmaz.” mânasına gelir. ْ َ א وَءٍ) ْ َ ْ ِ ِ َ ا َ ifadesindeki) Min, istiğrak (kapsamlılık) ifade eder; adeta, “Ona hiçbir şey gizli kalmaz.” denilmektedir.

[1435] ِ َ כِ ْ َ ا َ (İhtiyarlığıma rağmen) ifadesindeki ‘Alâ, ma‘a (birlikte) anlamında olup şairin şu beytindeki kullanıma benzer:

Şu gördüğün ihtiyarlığıma rağmen,kaburganın neresinden tutulup yenileceğini iyi bilirim

[1436] Bu ifade hal konumunda olup anlam, “Yaşlılık dönemindeki bir ihtiyar olduğum halde bana bahşeden…” şeklindedir. Rivayete göre İbrâhim Aleyhisselâm İsmail doğduğunda doksan dokuz , İshak doğduğunda ise yüz on iki yaşında imiş. İsmail doğduğunda altmış dört, İshak doğduğunda ise dok-san yaşında olduğu da söylenmiştir. Sa‘îd b. Cübeyr’in [v. 94/713], “İbrâhim Aleyhisselâm’ın ancak yüz on yedi yaşından sonra çocuğu olmuştur.” dediği de nakledilmiştir. İbrâhim Aleyhisselâm’ın yaşlılık halini zikretmiş olmasının sebebi, yaşlı iken evlat nimetine mazhar olmanın çok daha büyük bir nimet olmasıdır. Zira o yaşlarda insanlar çocuk sahibi olma ümidini kaybederler. Ümitsizliğin ardından bir ihtiyaca kavuşmak, kavuşan kimsenin gönlünde diğer bütün nimetlerden değerli olur. Ayrıca o kadar ileri yaşlarda çocuk sahi-bi olmak İbrâhim Aleyhisselâm’ın bir mucizesi de olmuştur.

[1437] “Benim Rabbim duaları mutlaka işitir.” İbrâhim Aleyhisselâm “Ya Rabbi! Bana sâlihlerden (olacak bir evlat) ihsan et!” [Sāffât 37/100] diye Rabbine dua ederek O’ndan evlat istemişti. İşte, O da kendisine icabet edince bu ikrama karşılık şükretmiş oldu.

[1438] Şayet“Yüce Allah, icabet etse de etmese de bütün duaları işitir.” [Öyleyse neden İbrâhim Aleyhisselâm O’nun dualara icabet edişini değil de bunları işitme-sini söz konusu etmiş?] dersen şöyle derim: Bu ifade, kral bir kimsenin sözünü kabul edip önemsediği zaman söylenen semi‘a’l-melikü kelâme fülânin (Kral falancanın sözüne kulak verdi.) ifadesi gibidir. Yine semi‘allāhu li-men ha-mideh (Allah kendisine hamd edeni işitmiştir.) ifadesi de bu mânadadır. Hadis-i şerifte de “Yüce Allah kur’ân’ı1 nağme ile okuyan bir peygambe-re kulak verdiği kadar hiçbir şeye kulak vermiş değildir.” [Buhārî, “Fedā’i-lü’l-Kur’ân” 14] buyrulmuştur.

[1439] Şayet “ِאء ُا ِ َ َ (mot-a-mot ‘duası işiticidir’) terkibinde semî’in du‘âya izafe edilmesi ne tür bir izafettir?” dersen şöyle derim: Bu, sıfatın mef‘ûlüne izafeti şeklindedir (duaları işiten). İfadenin aslı, le-semî’un ed-du‘â’e şeklindedir. Sîbeveyhi [v. 180/796] fe‘îlun veznini fiil işlevi gören mübalağa ve-zinleri arasında saymıştır. Sözgelimi hâzâ darûbun Zeyden (Bu, Zeyd’e vuran kişidir.), darâbün ahāhu (kardeşine vuran), minhârun ibilehû (develerini kesip duran), hazirün ümûran (işlerinde dikkatli), rahîmün ebâhu (babasına merha-metli) ifadeleri böyledir. Ayrıca fe‘îl veznindeki ifadenin kendi fâ‘iline muzāf olması da mümkündür. Bu durumda -mecazen- Allah’ın duası işitici olarak nitelendirilmiş olur ki kastedilen “Allah’ın işitmesi”dir.

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

[1440] “Neslimden gelenlerden de” “zürriyetimden bazı kimseleri” de-mektir. Bu ifade ِ ْ َ ْ -ifadesindeki mansup zamire atıftır. Bü (!Beni kıl) اtün zürriyetini değil de zürriyetinden bazı kimseleri duaya dâhil etmesinin sebebi, onun Allah tarafından kendisine verilen ilim ile, zürriyeti içerisinde kâfirlerin de olacağını biliyor olmasıdır. Nitekim “Benim ahdime zalimler nail olamaz!” [Bakara 2/124]) ifadesi de buna benzer.

[1441] “Duamı” yani kulluğumu “kabul buyur.” ْ ِ نَ ُ ْ َ א َ ْ وَ כُُ ِ َ ْ وأِ ا Sizi de Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum! [ Meryem) دُونِ

19/48]) âyetinde de du‘â fiili kulluk etmek anlamında kullanılmıştır.[1442] Übeyy b. Ka‘b’in kıraatinde bu ifade ve-li’ebeveyye (ebeveyni-

me) şeklindedir. Sa‘îd b. Cübeyr [v. 94/713] ve-livâlidî (babamı) şeklinde tekil okumuştur. “Anamı-babamı” ifadesi ile babasını kastetmiştir. Hazret-i Ali (r.a.)’ın oğlu Hasan (r.a.), bu ifadeyi ve li-veledeyye (iki evlâdımı) şek-linde okumuştur ki, İsmail ve İshak’ı kastetmiş olur. Bu ifade Vav’ın zam-mesi ile, ve li-vuldeyye şeklinde de okunmuştur. Vuld, tıpkı ‘udm, ‘adem anlamında olduğu gibi, veled (çocuk) mânasına gelir. Bu kelimenin, tıpkı üsd,esedin çoğulu olduğu gibi, veledin çoğulu olduğu da söylenmiştir. Bazı mushaflarda bu kelime ve-lizürriyyetî (ve neslimi) şeklindedir.

[1443] Şayet“Ana babası kâfir oldukları halde onların bağışlanmasiçin dua etmesi nasıl caiz olabilir?” dersen şöyle derim: Bu, aklın caiz gördü-ğü; caiz olmadığı ancak ilahî vahiy ile bilinebilecek şeylerdendir. Ana baba ifadesi ile ‘Âdem ve Havvâ’yı kastettiği de söylenmiştir. Müslüman olmaları şartıyla bağışlanmaları için dua ettiği de söylenmiştir. Ama “İbrâhim’in, babasına ‘Senin bağışlanman için dua edeceğim…’ demesi müstesna…” [Mümtehane 60/4] ifadesi bu yorumu imkânsız kılar; çünkü eğer ettiği istiğfa-rı Müslüman olma şartına bağlasaydı, o zaman bu istiğfar, hakkında hiçbir şey söylenemeyecek sahih bir istiğfar olurdu. Bu durumda, İbrâhim Aley-hisselâm’ın bu sahih istiğfarının [Mümtehane âyetinde] onun örnek alınacak yönlerinden istisna edilmesi nasıl mümkün olabilir ki?

[1444] “Hesap kurulacağı gün” yani hesabın sebat bulacağı, geleceği gün. Bu ifade, ayakları üzerine dayanıp dikilme anlamından isti‘âre olarak kullanılmıştır. Nitekim kāmeti’l-harbu ‘alâ sâkihâ (Savaş ayakları üzerine kalktı/iyice kızıştı.) ifadesi bunun delilidir. Bunun bir benzeri de Güneş doğup ışığı sübut bulunca söylenen teracceleti’ş-şemsü (Güneş ayaklandı.) ifadesi olup, güneş sanki ayakları üzerinde ayağa kalkmış gibi söylenmekte-dir. Ayrıca burada mecazi bir isnatla, hesaba çekilecek olan kimselerin ayağa kalkmalarının hesap kelimesine atfedilmesi veya “Şehre sor.” [Yûsuf 12/82] ifadesindekine benzer bir kullanım olması da mümkündür.

[1445] Mücâhid b. Cebr’in [v. 103/721] şöyle dediği nakledilmiştir: Allah Teâlâ onun isteğine icabet etmiştir, bu yüzden onun evlatlarından hiçbiri, onun bu duasından sonra, hiçbir puta tapmış değildir. Allah o beldeyi emin kılmış, halkını da meyvelerle rızıklandırmış, İbrâhim Aleyhisselâm’ı imâm / önder kılmış, zürriyetinden gerçek mânada dindar olan kimseler çıkarmış; ona hac merasimlerini (menâsik) göstermiş ve onu bağışlamıştır.

[1446] İbn Abbâs’tan [v. 68/688] nakledildiğine göre Tāif1 Filistin toprak-larının bir parçası imiş. İbrâhim Aleyhisselâm “Ya Rabbi! Ben, neslimin bir kısmını Senin kutsal evinin yanında çorak, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim.” [İbrâhim 14/37] deyince Allah Teâlâ o şehri yerinden kaldırıp Harem beldeye ( Mekke’ye) rızık sağladığı bugünkü yerine yerleştirmiş.

Bu bölümü tek başına aç →

42–43. Âyetlerin Tefsiri

[1447] Şayet “Yüce Allah yanılma ve gafletten münezzehtir, o halde Allah Resûlü, insanların Allah’ı en iyi bileni olduğu halde, nasıl bu husustan ga-fil olur da kendisine ‘Sakın Allah’ı gafil sanmayasın!’ denilmiş olur?” dersen şöyle derim: (i) Bu ifade Hazret-i Peygamber (s.a.)’e hitap kabul edilirse, o zaman yorumunda iki ihtimal söz konusudur: İlkine göre maksat, Hazret-i Peygamber (s.a.)’in Allah’ın gafil olduğunu düşünmeme hali üzerinde sebat etmesidir. Bu durumda bu ifade tıpkı “Sakın müşriklerden olma!” [En‘âm 6/14] ve “O halde, Allah ile beraber bir başka tanrıya daha dua etme! Yoksa azaba uğratılanlardan olursun.” [Şu‘arâ 26/213] âyetlerindeki gibi olmuş olur. Yine buna benzer şekilde müminlere verilen “Ey iman edenler! Allah ve Resulüne, O’nun, Resulüne indirmekte olduğu kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara iman edin.” [Nisâ 4/136] emrinde de bu durum söz konusudur. İkinci yoru-ma göre Hazret-i Peygamber (s.a.)’in Allah’ın gafil olduğunu sanmamasının emredilmesinden maksat, O’nun zalimlerin yaptıklarını biliyor olduğunu, hiçbir şeyin O’na gizli kalmayacağını ve O’nun az-çok demeden onların bü-tün fiillerini cezalandıracağını uyarı ve tehdit yoluyla bildirmektir. Nitekim “Allah yaptıklarınızı bilmektedir!” [Bakara 2/283] âyetinde de böyle bir tehdit maksadı söz konusudur. Ayrıca burada, “Allah’ın onlara, yaptıklarından gafil birinin yapacağı muamele ile muamele edeceğini sakın sanmayasın. Aksine Allah onlara, üzerlerinde gözcü olan, onları en küçük daneye, hatta onun kabuğuna kadar her şeyden hesaba çekecek olan bir hesapçı muamelesi ya-pacaktır.” mânasının kastedilmiş olması da mümkündür. (ii) Yok, Hazret-i Peygamber (s.a.)’e değil de Allah’ın sıfatları konusundaki cehaletleri sebebiyle O’nun gafil olduğunu düşünmesi mümkün olan kimselere hitap ise, o zaman herhangi bir soru söz konusu olmaz. İbn ‘Uyeyne’nin “Bu ifade mazluma teselli, zalime tehdittir.” dediği; “Peki, bu kimin görüşüdür?” diye sorulduğu zaman kızdığı ve “Elbette bilen birinin görüşüdür!..” dediği nakledilmiştir.

1 Mekke’ye benzemeyen güzel, yeşil tabiatıyla Tāif. / ed.

[1448] ْ ُ ُِّ َ ُ (Onları ertelemektedir.) ifadesi bu şekilde Yâ ile okundu-

ğu gibi nu’ahhiruhum (Onları ertelemekteyiz.) şeklinde Nun ile de okun-muştur. Gözlerin o gün dehşetle belermesinden maksat, gördüklerinin deh-şetinden dolayı yerlerinde duramayacak olmasıdır.

[1449] َ ِ ِ ْ ُ yani çağırana doğru hızla giderler. Söylendiğine göre el-ihtā‘ “gözlerini göreceğin şeye doğru çevirmen ve hiç göz kırpmaksızın sürekli ona bakman” demektir. “Başlarını kaldırarak; bakışları kendilerine dönmeyecek şekilde sabit” yani gözleri açık, göz kapakları hiç hareket et-meksizin, gözlerini kırpmaksızın ya da “gözlerini kendilerine çevirip kendi hallerine hiç bakmadan…”

اءٌ] [1450] َ ْ ُ ُ َِ ْ ifadesindeki] el-hevâ’ içerisinde cismin (gönülleri bomboş) وَأَ

yer almadığı boşluk mânasına gelir. Gönülleri bu nitelikle nitelendirilmiş-tir. Nitekim bir insan korkak olduğu zaman, kalbinde kuvvet ve cesaret ol-madığı zaman, kalbu fulânin hevâun (Falancanın kalbi boştur.) denilir. Aynı şekilde ahmak kişi için de kalbuhû hevâun (kalbi boş) ifadesi kullanılır. Şair Züheyr şöyle demiştir:

İçi boş [korkak] bir devekuşu yavrusundan [bile]

Çünkü devekuşu korkaklık ve ahmaklık konusunda darb-ı mesel olmuştur. Hassan b. Sâbit (r.a.) da (Ebû Süfyan’ı hicvederken) şöyle demiştir:

Sen, hayırsız, bozuk birisin; ödleğin tekisin!..

[1451] İbn Cüreyc’in [v. 150/767], “gönülleri bomboş” ifadesini, “içinde hayır namına hiçbir şey yok, hayırdan yana bomboş” anlamında olduğunu söylediği nakledilmiştir. Ebû ‘Ubeyde de “boşturlar, akılları yoktur.” demiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

ابُ [1452] َ ْ ُا ِِ ْ َ مَ ْ َ (Kendilerine azap geldiği gün) ifadesi ْر ِ ْ (uyar) أ

fiilinin ikinci mef‘ûlüdür. Bu gün kıyamet günüdür. “Bizi yakın bir müd-dete kadar geciktir.” ifadesi, “Bizi dünyaya geri gönder ve yakın bir süreye kadar bize mühlet ver, kaçırdıklarımızı telafi edelim, davetine icabet edip peygamberlerine tâbi olalım.” anlamındadır. Ya da “gün” ifadesi ile dün-yada azap ile helâk edildikleri gün veya meleklerin kendilerine müjdesiz (kara haberle) geldikleri ve ölüm sarhoşluğunun acısı içinde kıvranacakla-rı ölüm günleri kastedilmiş de olabilir. Bu durumda Allah’tan kendilerine yakın bir zamana kadar süre tanımasını istemiş olmaktadırlar. Bu mânada ifade “Beni bir süre daha geciktirsen de (alacağım mükâfatı tasdik ederek) tasaddukta bulunsam” [Münâfikūn 63/10] âyetine benzemektedir.

[1453] “Yemin etmez miydiniz!?” ifadesinin başında takdiri bir “denilir ki” ifadesi vardır. Onların böyle yemin etmiş olmaları iki türlü değerlendiri-lebilir. İlkine göre onlar şımarıklık ve küstahlıkla, kendilerini kaplamış olan cehalet ve beyinsizlik hali içerisinde bunu söylemişlerdir. İkincisine göre ise çok sağlam binalar yapıp hiç ölmeyecekmiş gibi uzun vadeli planlar yaptık-ları için, lisan-ı hal ile adeta böyle söylemişlerdir. ْ َכُ א (Sizin için asla [son/zeval] yoktur.) ifadesi kasemin/yeminin cevabıdır. Cevabın, [“kendileri için” şeklinde değil de “sizin için” şeklinde] muhatap kipinde gelmiş olması, “yemin et-mez miydiniz’?” ifadesinin bu kipte kullanılmış olmasından dolayıdır. Eğer yemin eden kimselerin ifadeleri doğrudan nakledilecek olsaydı o zaman “Bizim için zeval yoktur.” denilirdi. Anlam, “Dünyada bâkî kalacağınıza, asla ölmeyeceğinize, fânî olmadığınıza dair yemin etmiştiniz.” şeklindedir. Anlamın, “Bir başka diyara intikal etmeyeceğinize dair yemin etmiştiniz.” şeklinde olduğu da söylenmiştir, yani kastedilen, onların dirilişi inkâr etme-leridir. Nitekim Allah Teâlâ bu hususta “‘Ölen birini Allah asla diriltmez!’ diye olanca güçleriyle and içtiler.” [Nahl 16/38] buyurmuştur.

[1454] Bir yere yerleşmek, orayı mesken tutmak anlamında sekene’d-dâ-ra ve sekene fî-hâ ifadeleri kullanılır. ْ ُ َ ُ ْ ا أَ ُ َ َ َ ِ ِ ا אכِ َ ِ ْ ُ ْ כَ َ -Ken) وَdilerine zulmedenlerin yerlerinde oturmuştunuz.) ifadesi de buna örnektir. Zira es-süknâ (yerleşmek) kelimesi, -beklemek ve kalmak anlamındaki- sükûn kökünden türemiştir. Bu kelimede aslolan da, nesnesini fî harf-i ceri ile almasıdır. Sözgelimi karra fi’d-dâri (Yurda yerleşti.), ğaniye fî-hâ (Orada zenginleşti.) ve ekāme fî-hâ (Orada ikamet etti.) denilir. Ancak bu kelime, tasarrufta bulunulan özel bir kalma anlamına intikal edince değişikliğe uğ-ramış ve tıpkı (“O beldeyi yurt edindi.” anlamındaki) tebevve’e’d-dâra ve ûtıne’d-dâra ifadelerinde olduğu gibi [harf-i cersiz] sekene’d-dâra denilmiştir.

[1455] ْ ُ ْ כَ َ ifadesinin [huzur ve sekinet anlamındaki] sükûn kökünden türemiş olması da mümkündür. Bu durumda anlam şöyle olur: Kendile-rinden öncekilerin zalim ve fasit gidişatlarını sürdürerek iyice yerleştiler, içleri rahat bir şekilde mutmain oldular. Öncekilerin mâruz kaldığı ilahi azaplardan, onların zulümlerinin akıbetinin nice olduğundan hiç söz etmez oldular; onlardan ibret alıp da yaptıklarından vazgeçmediler.

[1456] “Onlara neler yaptığımız” onları nasıl helâk ettiğimiz, kendile-rini nasıl cezalandırdığımız, haberlerle ve müşahede ile “size açıklanmıştı.” Tebeyyene fiili Nun ile ve nubeyyinu le-küm (ve size açıklamıştık) şeklinde de okunmuştur.

[1457] “Size ibretlik örnekler vermiştik” yani onların yaptıklarını ve on-lara yapılanları size anlatmıştık. Bunlar öylesine sıra dışı örneklerdi ki, her zalim için kullanılacak darb-ı meseller gibi idi.

[1458] “Onlar da tuzaklarını kurmuşlardı” yani bütün gayretlerini sarf ederek hazırladıkları büyük tuzaklarını kurmuşlardı. ْ ُ ُ כْ َ ِ ا َ ْ ِ Oysa) وَtuzakları Allah’ın katındaydı.) ifadesi ya ilki ( ْ ُ َ כْ َ ) gibi fâ‘ile muzāftır ve “Allah katında tuzakları yazılıdır, Allah tuzaklarına karşılık onları daha büyük bir tuzak ile cezalandıracaktır!” anlamındadır ya da mef‘ûle muzāftır ve “Kur-dukları tuzak, yani müstahak oldukları ve kendilerine hiç beklemedikleri, far-kında olmadıkları bir anda gelecek olan azap Allah katındadır.” anlamında-dır. “Tuzakları, dağları oynatacak güçte bile olsa” yani çok büyük, çok şiddetli dahi olsa. Burada dağların yerinden oynaması, büyüklük ve zorluğu sebebiyle benzetme olarak kullanılmıştır; yani “tuzakları dağları yerinden oynatmaya yetecek kadar güçlü bile olsa” anlamındadır. وإن כאن’deki in olumsuzlama eda-tı, ول ’deki Lâm da bu olumsuzlamanın tekidi olabilir. Bu durumda ifade

ْ َכُ א َ إِ ُِِ ُ א כאنَ ا Allah, elbette imanınızı zayi edecek değildir.” [Bakara“) وَ

2/143]) ifadesi gibi olur; yani dağların onların tuzakları ile yerinden oynaması imkânsızdır. Yine bu ihtimal çerçevesinde, “dağlar” Allah’ın âyetlerinin ve şe-riatının temsilî anlatımı olan bir benzetme de olabilir; çünkü Allah’ın âyetleri ve şeriatı sebat ve sağlamlık konusunda tıpkı devasa kazıklar gibi dikili duran uludağlara benzer. İbn Mes‘ûd’un bu ifadeyi ve mâ kâne mekruhum şeklinde okuması da bu yorumu teyit etmektedir. َول ُ َ ِ ifadesi ibtidâ Lâm’ı ile le-tezûlü (kesin, zâil olur) şeklinde de okunmuştur ki bu durumda anlam, “Onların tuzakları dağları yok edecek, yerinden söküp çıkaracak kadar şiddetlidir.” şeklindedir. Hazret-i Ali (r.a.) ve Hazret-i Ömer (r.a.) ve in kâde mekruhum (Tuzakları neredeyse...) şeklinde okumuşlardır.

[1459] “Peygamberlerine ettiği vaatten cayacağını…” Bu vaat ile “Pey-gamberlerimize elbette yardım ederiz.” [Ğâfir 40/51] ve “Allah ‘Ben ve pey-gamberlerim mutlaka galip geliriz!’ diye hükme bağlamıştır.” [Mücâdile 58/21] ifadeleri kastedilmiştir.

[1460] Şayet “Burada muhlife rusulihî va‘dehû (peygamberlerine vaa-dini bozacak) ifadesi kullanılsaydı ya! Neden ikinci mef‘ûl ilkinin önüne geçirilmiştir?” dersen şöyle derim: Vaat ifadesi öne geçirilmiştir ki Al-lah’ın vaat ettiği şeyden caymayacağının bir ilke olduğu bilinsin. Nitekim bu ifade, “Allah asla vaadinden caymaz.” [Âl-i ‘ İmrân 3/9] ifadesi gibidir. Bunun ardından rusulehû (peygamberlerine) ifadesini kullanmıştır ki herhangi bir kimseye ettiği vaadinden bile asla caymayacağına, vaatten caymak gibi bir şey onun şanından olmadığına göre, en hayırlı ve seçkin kulları olan peygamberlerine vaadinden cayması nasıl mümkün olabi-leceği, yani asla mümkün olmayacağı bilinsin. İfade rusulun cer, va‘din de naspedilmesiyle muhlife va‘dehû rusuli şeklinde de okunmuştur. Bu okuyuş (İbn ‘ Âmir’in) katlu evlâdehum şürakâ’ihim [En‘âm 6/138] okuyuşu gibi zayıftır.

[1461] “Mutlak izzet sahibidir” kendisine karşı tuzak kurulamayacak mutlak galiptir; “hak edenin cezasını mutlaka verir;” velîleri için düşman-larını cezalandırır.

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

49. İşte o gün, göreceksin ki mücrimler zincirlere vurulmuş!
Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

50. Gömlekleri katrandan, yüzlerini ise Ateş kaplamış!
Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

son derece hızlı hesap görür.[1462] “Yer’in değiştirildiği gün” ifadesinin mansup oluşu [44. âyetteki]

“diyecekleri güne karşı” ifadesinden bedel ya da intikāmın zarfı (yani cezalan-dırmanın yerini bildiriyor) olmasına binaendir. Anlam, “O gün şu bildiğiniz yeryüzü bilmediğiniz başka bir yeryüzü ile değiştirilecek; gökler de aynı şe-kilde değiştirilecektir.” şeklindedir. Tebdîl değiştirme demek olup bu değişim varlıkların bizzat kendisinde olabileceği gibi niteliklerinde de olabilir. Ken-dilerindeki değişime örnek olarak; beddeltü’d-derâhime denânîra (Dirhem-leri dinarlarla değiştirdim.) ifadesi ve “Derileri piştikçe -azabı tadabilsinler diye- başka derilerle değiştireceğiz.” [Nisâ 4/56] ve “Sahip oldukları iki (verim-li) bahçeyi iki (çorak) bahçeyle değiştirdik.” [ Sebe’ 34/16] ifadeleri verilebilir.

Niteliklerdeki değişime örnek olarak da beddeltü’l-halkate hâtimen (Küpeyi yüzüğe çevirdim.) ifadesini verebiliriz. Küpeyi erittiğin ve yüzüğe dönüş-türdüğün, yani bir şekilden bir başka şekle soktuğun zaman böyle dersin. Yine “İşte bunların kötülüklerini Allah iyiliğe tebdil edecektir.” [Furkān 25/70] âyeti de buna örnektir.

[1463] Göklerin ve yerin tebdili konusunda ihtilâf edilmiştir. Bunların niteliklerinin değiştirileceği, Yer’in dağları düzlenip, denizleri kaynatılarak dümdüz olacağı, böylece artık onda hiçbir tümsek ya da eğrilik görülmeye-ceği söylenmiştir. Rivayete göre İbn Abbâs, “O işte bu Arz’dır, ama değişti-rilmiş olacaktır.” demiş ve şu beyti okumuştur:

Ne insanlar, tanıdığın insanlar; ne de yurt, o bildiğin yurt.“Gök ise, yıldızları dökülerek, Güneş’i sönerek, Ay’ı batarak ve kendisi

yarılıp kapı kapı olarak değişecektir.” Bunların yerine başka yer ve gökler yaratılacağı da söylenmiştir. İbn Mes‘ûd [v. 32/652] ve Enes b. Mâlik’ten [v. 93/712], “ İnsanlar üzerinde hiç kimsenin hiçbir günah işlemediği bembe-yaz bir yeryüzünde haşredileceklerdir.” görüşü nakledilmiştir. Hazret-i Ali (r.a.)’dan “Yer gümüşten bir yer ile, gökler ise altından gökler ile değiştirile-cektir.” görüşü; Dahhâk b. Müzâhim’den [v. 105/723] de “Varaklar gibi bem-beyaz gümüşten bir yer ile değişecektir.” görüşü nakledilmiştir. İfade Nun ile yevme nübeddilü’l-arda (Yer’i değiştireceğimiz gün) şeklinde de okunmuştur.

[1464] Şayet“Ayette nasıl ‘mutlak güce sahip’ ‘tek’ denilmiştir [Yani “Hepsi Allah’ın huzurunda toplanır.” denilirken nasıl Allah’ın bu isimlerine yer verilmiş-tir]?” dersen şöyle derim: Bu tıpkı “Kimin, bugün hükümdarlık?’ ‘Mutlak güce sahip’ ‘tek’ Allah’ın!..” [Ğâfir 40/16] ifadesi gibidir; çünkü mülk her şeye galip gelen ve kendisine galip gelinemeyen tek bir gücün elinde olduğunda, artık hiç kimsenin ondan başka yardım dileyecek, sığınacak bir kapısı yok-tur; bu da demektir ki durum olabilecek en zor ve şiddetli halini almıştır.

[1465] “Zincirlere vurulmuş” birbirlerine bağlanmış ya da şeytanlarla bağlan-mış halde ya da elleri ve ayakları zincirlerle bağlanmış halde. ِאد ْ َ ْ ِا (zincirlere) ifadesi ya َ ِ َ ُ (bağlanmış halde) ifadesi ile ilişkilidir, yani “zincirlere bağlanırlar” anlamındadır ya da bu ifade ile ilişkili değildir ve anlam, “Birbirlerine bağlanmış ve zincirlenmiş haldedirler.” şeklindedir. ِאد ْ َ ْ -bağlar, ipler demektir; zincir اler anlamına geldiği de söylenmiştir. Selâme b. Cendel’in şöyle bir beyti vardır:

[Biniciliği ile meşhur] Zeydü’l-Hayl da tanıştı zincirle;kolundan incik kemiğine kadar… Acı verecek şekilde.

انُ [1466] َ kelimesinde üç farklı lehçe söz konusudur: Kāf (katran) ا ’ın fethası ve Tā’nın kesresi ile katırân, Kāf ’ın kesresi ile ve Tā’nın sükûnu ile kıtrân ve Kāf ’ın fethası ve Tā’nın sükûnu ile katrân. Bu, ebhel ağacından sıkılıp elde edilen ve sonra da pişirilip uyuz hastalığı olan yaralı develere merhem olarak kullanılan bir sıvıdır. Bunun sıcaklığı ve keskinliği ile uyuz hastalığı deriyle birlikte yanar; hatta sıcaklığı karnın içine kadar bile işleye-bilir. Ateşi çabucak tutuşturmak ve harlandırmak gibi bir özelliği de vardır. Kandil yağı olarak da kullanılabilir. Simsiyah renktedir ve kötü bir kokusu vardır. Cehennemliklerin derileri bununla sıvanacak, adeta üzerlerine giy-dirilmiş bir gömlek gibi üzerleri bununla kaplanacaktır. Böylece cehennem-likler için dört acı birden söz konusu olacaktır. İlk olarak katranın sıcaklığı ve ısırışı, ikinci olarak derilerinin çabucak ateşte tutuşması, üçüncü olarak renklerinin çok yabani olması, dördüncü olarak da iğrenç bir koku. Üstelik iki katran (dünya katranı ile ahiret katranı) arasındaki farklılık, dünya ateşi ile cehennem ateşi arasındaki farklılık gibidir. Yüce Allah’ın ahirete ilişkin vaat ettiği bütün nimetler ve tehdit ettiği bütün azaplar, dünyadaki ben-zerlerinden akıl almaz derecede farklıdır, hatta adeta dünyadakilerin sadece isimler olduğu, ahirettekilerin ise bunların asılları olduğu bile söylenebilir. Yüce Allah’ın gazabından yine O’nun engin keremine sığınırız! Bizi azabından kurtaracak olan şeylere bizleri muvaffak kılmasını niyaz ederiz.

[1467] Bu kelime min kıtrin ânin şeklinde de okunmuştur. Kıtr, bakır ya da erimiş tunç demektir. Ân (yani el-ânî) ise sıcaklığı sonsuz olan demektir.

[1468] “Yüzlerini ise Ateş kaplamış” ifadesi tıpkı “ Kıyamet günü o ber-bat azaptan yüzünü korumaya çalışan biri [hiç, oraya güvenli bir şekilde gelenler gibi olabilir] mi?” [Zümer 39/24] ve “ Ateş’te yüz üstü yüzdürüldükleri gün…” [Kamer 54/48] ifadeleri gibidir; çünkü insan bedeninin dış kısmındaki en değerli ve kıymetli yer yüzdür. İç kısmında ise kalptir. nitekim Allah Teâlâ “(Allah’ın ateşi) gönüllerinin içine nüfuz etmekte” [Hümeze 104/7] buyur-muştur. ْ ُ َ ُ وُ ْ َ ifadesi ve teğaşşâ vücûhehum (Yüzlerini bürüdükçe وَbürür.) şeklinde de okunmuştur. Bu okuyuşta teğaşşâ, teteğaşşâ [muzari fiil] anlamındadır. Anlam şöyledir: Mücrimlere bunlar yapılmaktadır ki “Allah herkese” her mücrim nefse “kendi yaptığının karşılığını” vermiş olsun. Ya da mücrim veya itaatkâr herkese yaptığının karşılığını vermiş olsun; çünkü mücrimleri cürümleri sebebiyle cezalandırdığı zaman, itaatkârları da itaat-leri sebebiyle ödüllendireceği bilinir.

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

[1469] “Bu, insanlara bir tebliğattır” uyarı ve öğüt konusunda yeterli-dir. “Bu”nunla “Sakın, Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayasın!..” [Âl-i ‘ İmrân 3/169] âyetinden “Allah son derece hızlı hesap görür.” [Âl-i ‘ İmrân 3/199] âyetine kadarki bölümde ifade edilmiş olan hususlar kastedilmektedir.1 “Uyarılmış olsunlar” ifadesi ise hazfedilmiş bir ifadeye atıftır, yani “öğüt alsınlar ve uyarılmış olsunlar” şeklindedir. ِ ِ “bu tebliğat ile” anlamındadır. رُوا َ ْ ُ

ِ ,ifadesi Yâ’nın fethası ile ve li-yenzerû (bilsinler (ta ki uyarılsınlar) وَhazırlansınlar) şeklinde de okunmuştur ki bu durumda kelime bildi, ha-zırlandı anlamındaki nezirabi-hîden türemiş olur. “Bir tek tanrı olduğunu bilsinler.” Çünkü onlar kendilerine yapılan uyarıdan korktukları zaman, bu korku onları gözlemleyip düşünmeye ve dolayısıyla tevhit inancına ulaşma-ya sevk edecektir. Hem korku, bütün hayırların anasıdır.

[1470] Hazret-i Peygamber (s.a.)’in, “Her kim İbrâhim sûresini okursa ona putlara tapanların ve tapmayanların sayısının on katı kadar sevap veri-lir.” buyurduğu nakledilmiştir.

1 “Bu” ism-i işaretin, daha sonra Medine’de nazil olacak birtakım ayetlere işaret etmesi söz ko-nusu değildir. “Bu” aslında İbrâhim suresindeki uyarıları ifade etmekle birlikte, daha genel olarak o zamana kadar inzal edilmiş bulunan Kur’ân’a işaret ettiği de söylenebilir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →