KEŞŞÂF TEFSİRİ
Hucurât Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
ileri gitmeyin. Allah gerçekten işitir; ‘mutlak ilim sahibi’dir (Semî’, Alîm).
[572] Kaddemehû ve akdemehû fiilleri, ُ َ ْ َ مُ ُ ْ َ (“ Firavun kıyamet günü kavminin önüne geçer.” [ Hûd 11/98]) âyetinde olduğu gibi “birinin önüne geç-ti” anlamındaki, tek mef‘ûl alan kademehû sîgasından iki mef‘ûl alan sîgaya nakledilmişlerdir. Bu ikisinin hem mâna ve hem de nakil bakımından benzeri sellefehû ve eslefehû fiilleridir. ا ُ ِّ َ ُ (önüne geçirmeyin) fiilinin, herhangi bir mef‘ûl olmaksızın gelmesi iki şekilde izah edilelabilir: Birincisi; hazfedilen mef‘ûlün, ‘öne geçirme’ bağlamında akla gelebilecek her şeyi kapsaması için-dir. İkincisi ise herhangi bir mef‘ûlün zikredilmesi veya hazfedilmesi değil, nehiyle muhatabın “öne geçirmenin bizatihî kendisine” yönlendirilmesidir. Âdeta şöyle buyrulmaktadır: İçinde “öne geçirme anlamı olacak hiçbir fiile teşebbüs etmeyin; böyle bir fiil sizden sadır olabilecek bir yol bulamasın. Tıp-kı “O, diriltir ve öldürür.” [Gāfir 40/68] âyetindeki gibi.
] 573[ ا kelimesi, veccehe (yöneldi) ve beyyene (âşikâr oldu) fiillerin-de olduğu gibi, tekaddeme (öne geçti) anlamındaki kaddemeden de geliyor olabilir. Ordunun arkasında değil de önünde giden grup için kullanılan mukaddimetu’l-ceyş1 de bu köktendir. Kelimeyi tetekaddemû fiilinden bir Tâ’nın hazfiyle lâ tekaddemû okuyanların kıraati de bu mânayı destekler; ancak ilk [tef‘îlden] okuyuş ve değerlendirme daha güzel, daha doğru, Kur’ân belâgatine çok daha uygun ve ulema nezdinde daha şâyan-ı kabuldür.
[574] Kelime kudûm (gelmek) kökünden lâ tekdemû şeklinde de okun-muştur; yani dinî hususlardan herhangi bir hususta Allah ve Resulü bir icraatta bulunmadan siz bir icraatta bulunmayın; o hususta onlardan önce acele etmeyin.
[575] Celestu beyne yedey fulânin (Ben falan kişinin önüne oturdum) sözü, gerçekte; “Ben onun sağ ve sol yanlarının ortasına, her iki yöne de eşit olacak şekilde ve o kişiye yakın bir vaziyette oturdum” anlamındadır. Nitekim insanın iki yanı, iki el tarafında ve onlara yakın olması sebebiy-le mecâzen yedeyn (iki kol) diye isimlendirilmiştir. Tıpkı bir şeyin pek çok yerde, komşusu ve yakını olduğu şeyin ismiyle isimlendirilmesi gibi. 1 “Orduyu öne geçiren” değil, “ordunun en önünde giden, öncü.” / ed.
İfade burada, çokça müracaat edilen bir tür mecaz olarak kullanılmıştır ki beyân âlimleri buna temsil derler. Maksadın böyle bir temsilî ifadeyle1 anlatılmasında, düz ve sade bir sözde olmayan açık bir fayda vardır ki o da, yasaklandıkları herhangi bir konuda Kitap ve Sünnet’in belirlediği sınırda durmayıp öne geçmenin kötülüğünü, çirkinliğini resmetmektir.
[576] Mâna şöyledir: Herhangi bir konuda Allah ve Resulü hükmünü vermeden kesin hüküm vermeyin; böylece ya indirilmiş vahiyle amel etmiş ya da Peygamber’e (s.a.) uymuş olursunuz. İbn Abbas’ın (v. 68/688) tefsiri de bu mâna etrafında dönmektedir. Mücâhid’den (v. 103/721) de “Bir emri, bir hu-susu Peygamber’inin diliyle beyan edinceye kadar Allah’ın önüne geçmeyin.” diye nakledilmiştir. “Allah ve Resulü’nün önüne geçmeyin” ifadesinin, “ Zeyd -yani güzel hâli- beni sevindirdi. Amr’ı -yani keremini- beğendim!” tarzında gelmiş olması da caizdir. Bu üslûbun faydası, ihtisasın kuvvetine delâlet etme-sidir. Peygamber (s.a.) Allah katında, kimseye gizli kalmayan [yüksek] bir ko-numa sahip olunca, kendisiyle ilgili böyle bir üslûp kullanılmıştır. Bununla, Müslümanların seslerini Resûlullah’ın sesinin üzerine çıkartmaları sebebiyle (bir sonraki âyette) kınanmasına bir giriş ve hazırlık yapılmıştır; çünkü Al-lah’ın kendisine böyle itibar ettiği, kendisini böyle kuvvetli bir ihtisasla ‘özel’i-ne aldığı bir zata gösterilmesi gereken saygının ve hürmetin en küçüğü, onun huzurunda sesin kısılması ve yanında kısık sesle konuşulmasıdır.
[577] Denilmiştir ki Peygamber (s.a.), Tihâme’ye yirmi yedi kişilik bir seriye göndermişti. Başlarında da Münzir b. Amr es-Sâ‘idî vardı. Başlarında Âmir b. et-Tufeyl bulunan Âmiroğulları bunları öldürdü. İçlerinden sadece üç kişi kurtuldu. Kurtulan bu üç kişi, Medine yakınlarında Süleymoğulla-rından iki adamla karşılaştılar. Bu iki kişi, kendilerinin Âmiroğullarından olduklarını söylediler; çünkü Âmiroğulları, Süleymoğullarından daha güç-lü idi. Fakat kurtulan o üç kişi bu iki adamı öldürüp, eşyalarını, elbiselerini aldılar! Sonra Peygamber’e (s.a.) geldiler. Hazret-i Peygamber, “Ne kötü bir iş yaptınız! Onlar Süleymoğullarından idi! Sizin alıp getirdiğiniz onlara ait bu elbiseler de benim onlara giydirdiğim elbiseler!” buyurdu ve onların diyetini ödedi. İşte, âyet bu olay üzerine nâzil olmuştur. Yani Peygamber (s.a.) emredinceye kadar kendiliğinizden bir iş yapmayın!
[578] Mesruk’tan (v. 63/683) şöyle nakledilmiştir: Şek günü, Âi-şe’nin yanına geldim. Cariyesine, “Ona bal şerbeti ikram et.” dedi. Ben “oruçluyum” deyince, “Allah bu günde oruç tutmayı yasakladı.” dedi. 1 Yani “Allah ve Resulü’nün fiziken / bizzat önlerine geçmek” gibi bir mecazla… / ed.
Dolayısıyla, bu âyet şek günü hakkında inmiştir. Hasan-ı Basrî’den (v. 110/728) nakledildiğine göre ise bir kısım insanlar kurban bayramı günü, kurbanlarını bayram namazından önce kesmişlerdi. Bu âyet onlar hakkında indi. Peygamber (s.a.) onlara başka bir kurban kesmelerini emretti. Güneşin zevâl vaktine girmesi hariç, Ebû Hanîfe’nin (v. 150/767) görüşü de böyledir. Şâfi‘î’ye (v. 204/819) göre ise bayram sabahı imsak vakti üzerinden namaz kılınacak kadar bir süre geçince kurban kesilebilir. Yine Hasan-ı Basrî’den nakledildiğine göre; Peygamber (s.a.) Medine’de konumunu sağlamlaştırın-ca, ona etraftan heyetler gelmeye başladı. Peygamber’e çok fazla soru soru-yorlardı. İşte bu âyetle, Peygamber konuşmaya başlamadan soru sormaları yasaklanmıştır. Katâde (v. 117/735) der ki: Bize anlatıldığına göre bir kısım insanlar; “Şöyle bir âyet indirilseydi şöyle olurdu!”1 şeklinde konuşuyorlardı. Allah onların böyle konuşmasını hoş görmedi ve bu âyeti indirdi.
[579] Âyetin hükmünün her türlü söz ve fiili içine alacak şekilde umu-mi olduğu da söylenmiştir. Dolayısıyla, Peygamber’in (s.a.) meclisinde bir soru sorulduğunda ona cevap yetiştirmek için yarışmayacaklar, bir zaruret olmadan onun önünde yürünmeyecek, yemek yerken öncelikle onun baş-laması beklenecektir.
[580] “Sakının.” Eğer O’na karşı gelmekten sakınırsanız bu takvâ sizi ya-saklanan ‘öne geçme’den ve Allah’ın murakabesinde olmanın kaçınmayı gerek-tirdiği her şeyden korur; çünkü müttaki dikkatlidir; kendisine o hususta bir sıkıntı gelmeyeceği hakkında bütün şüpheler ortadan kalmadan asla bir işe yaklaşmaz. Bu, bir kısım rezillikler işleyen birine, “Böyle yapma, sana ar getire-cek şeylerden sakın!” demen gibidir. Öncelikle onu bilfiil işlediği günahlardan sakındırırsın, sonra sözünü genelleştirir ve ona, senin emrini tuttuğu takdirde ne böyle bir günahı ne de o benzer günahları işlemeyeceği bir şeyi emredersin.
[581] “Allah” söylediklerinizi “işitmekte,” yaptıklarınızı “bilmektedir.” Böyle bir Zât’ın hakkı ise, kendisinden sakınılması ve emrinin tutulmasıdır.
2. Âyetin Tefsiri
[582] Müminlere nidanın tekrar edilmesi, onları gelen her yeni hitap kar-şısında dikkatlerini tazelemeye ve inen her hükmü taze bir gönülle susup dinle-meye çağırmak içindir. Onları, bu hususları gerektiği şekilde düşünmekten gafil olmama ve Peygamber huzurunda takınmaları gereken, yapmadıkları takdir-de ise sorumlu tutulacakları edebi gösterme hususunda harekete geçirmektir. 1 Meselâ “Savaşmamızı emreden bir âyet indirilse de şu kâfirlerle çarpışsak!..” / ed.
Öyle bir edep ki onun muhafaza edilmesi dinlerinin kendilerinden istediği en önemli vazifelerden biridir; çünkü şeriat sāhibine1 tazim, onun getirdiği şeylere tazimdir. Hakkı tazim eden kişinin bu tazimi onu hakkın istediği amelleri eksiksiz yapmaya, hakkın kendisini engellediği şeylerden de uzak durmaya ve her türlü hayra koşmaya mecbur bırakır.
[583] “Seslerinizi Peygamberin sesinin üstüne çıkarmayın” sözünden mu-rad şudur: Bir yerde Hazret-i Peygamber konuştuğu ve sizin de konuşmanız gerektiği zaman, size düşen, seslerinizin onun sesinin ulaştığı sınıra kadar ulaş-mamasıdır. Peygamber’in sözünün sizin sözünüzden üstün olması, onun sesi-nin sizin sesinizden daha yüksek olması, böylece onun size olan üstünlüğünün ortaya çıkması, sizinkine nispetle yüksek olan derece farkının açığa çıkması ve hepinizden farklı oluşunun bir canlının alacası gibi gizli kalmaksızın iyi-ce ortaya çıkması için sesinizi kısmanızdır. Gürültünüzle onun sesini örtmeye ve anlamsız lakırdılarınızla onun konuşmasını bastırmaya çalışmanız değil… “Onunla bağıra-çağıra konuşmayın!” ifadesinden murat da şudur: Peygamber suskun hâlde olup siz onunla konuştuğunuz zaman, sesi yükseltme yasağını çiğnemekten sakının. Bilakis, size düşen; ses tonunuzu, kendi aranızda oldu-ğu gibi yüksek bir seviyeye çıkarmamanız ve Peygamber’e (s.a.) hitap ederken “onu destekleyesiniz, ona saygı gösteresiniz...” [Fetih 48/9] âyetine uygun dav-ranıp, bağırmanın zıttı olan fısıltıya yakın yumuşak bir sözle konuşmayı esas almanızdır. Nitekim saygıdeğer, büyük ve heybetli insanlara böyle hitap etmek gerekir. Denilmiştir ki “Birbirinizle bağıra-çağıra konuştuğunuz gibi, onunla da konuşmaya kalkmayın!” âyeti; “Ona yâ Muhammed, yâ Ahmed şeklinde de-ğil, peygamber olduğunu belirten [yâ Nebiyyallah, yâ Resûlallah gibi] bir sözle hitap edin.” anlamındadır. İbn Abbas (v. 68/688) şöyle demiştir: Bu âyet nâzil olunca Hazret-i Ebû Bekir (v. 13/634); “Yâ Resûlallah! Allah’a kavuşuncaya kadar se-ninle ancak fısıldaşarak gizli veya gizli gibi konuşacağım.” dedi. Rivayete göre Hazret-i Ömer (v. 23/643), Peygamber (s.a.) ile âdeta sır verir gibi gizli konuşur ve -Peygamber, anlayabilmek için ondan tekrar etmesini istemeden- sözünü ona işittirmezdi. Peygamber’e (s.a.) bir heyet geldiği zaman Hazret-i Ebû Bekir, Peygamber’e nasıl selâm vereceklerini öğretecek birini onlara gönderir ve onlara Peygamber huzurunda sekînet ve vakar içinde bulunmalarını emrederdi.
[584] “Sesi yükseltmek”ten ve “bağıra-çağıra konuşmak”tan maksat, Hazret-i Peygamber’i küçük görmek ve hafife almak değildir; çünkü bu küfür-dür; oysa âyetin muhatapları iman sahipleridir. Maksat sesin bizatihi kendisi1 Hz. Peygamber -Türkçe mantığıyla düşünürsek- “şerîatin sahibi (mâliki)” değildir; o, sadece bir elçi ve
aracıdır; şeriat onun aracılığı ve elçiliğiyle gelmektedir. Nitekim müfessir de sahb kökünü kullanarak bu beraberliğe işaret etmiş; “şeriatin mâliki” dememiştir. / ed.
ve büyük şahsiyetlere saygıya ve hürmete uygun olmayacak şekilde duyulan ses tonudur. Dolayısıyla, muhatap sesi kısmakla ve sesinin tonunu “onu destekleyesiniz, ona saygı gösteresiniz...” [Fetih 48/9] âyetiyle belirlenen sınır-da tutmakla sorumlu kılınmıştır. Âyetteki yasak, Peygamber’in (s.a.) rahat-sız olmadığı ses yükseltmelerini de içine almaz. Bunlar savaş, inatçı biriyle mücadele, düşmanı korkutma vb. durumlarda Müslümanların çıkardığı yüksek seslerdir. Nitekim Peygamber (s.a.), Huneyn günü insanlar bozguna uğrayınca Abbas b. Abdulmuttalib’e “İnsanlara yüksek sesle bağır!” buyur-muştu. Abbas, insanların yüksek sesli olanlarından biriydi. Rivayete göre bir gece baskını olmuştu. Abbas; “Yâ sabâhâh! Ey insanlar kalkın, düşman bize saldırdı!..” diye bağırmış; sesinin şiddetiyle hamile kadınlar çocuklarını düşürmüşlerdi. Ca‘de oğullarının Nâbiğa’sı (v. 65/685) şöyle demiştir:
Ebû Urve’nin, koyunlara saldırmalarından korkunca(bağırarak) yırtıcı canavarları engellediği gibi...
Râvilerin iddiasına göre Ebû Urve, yırtıcı hayvanların koyunlara saldırmasını engellemek için bağırdığında, sesinin şiddetinden canavarların ödü koparmış.
[585] İbn Mes‘ûd âyeti, lâ terfe‘û bi-asvâtikum şeklinde okumuştur. Bu zâid Bâ, el-A‘lem el-Hüzelî’nin (v. 28/649);
Hicaz’dayken menkıbelerdeki1 insanlara çevirdim gözümübeytinde raffe‘tudaki şeddeye tekabül eder. Ancak bu; “Aşırı yüksek bir sesle konuşmaları yasaklandı; ama bunun altındaki aşırı yüksek olmayan bir ses-le konuşmalarına müsaade edildi.” anlamına2 gelmez; bilakis (Peygamber huzurunda) gürültü çıkarmalarının yasaklanması ve uygunsuz hareketleri3 bütünüyle terk etmelerinin onlardan istenmesidir.
[586] İbn Abbas’tan; âyetin Sâbit b. Kays b. Şemmâs (v. 12/633) hak-kında nâzil olduğu nakledilmiştir. Bu zatın kulaklarında ağırlık vardı; sesi de gür idi. Konuşurken yüksek sesle konuşurdu. Zaman zaman Peygam-ber (s.a.) ile konuşuyor ve Peygamber onun sesinden rahatsız oluyordu. Enes’ten (v. 93/712) nakledildiğine göre, âyet nâzil olunca Sâbit gözden kaybolmuştur. Hazret-i Peygamber onu araştırmış; durumu kendisi-ne haber verilince onu çağırarak, niçin böyle yaptığını sormuştu. Sâbit, “Yâ Resûlallah! Sana bu âyet indirildi. Ben ise yüksek sesli bir insanım. 1 Menâkıbın bir yer adı olduğu söylenmekle birlikte, mâna “İyilik, dürüstlük ve adaletleri menkıbelerde
kalmış; şu anki Hicaz’da pek görünmeyen insanlara…” şeklinde düşünülebilir (?) / ed. 2 Yani Bâ harfi mânaya “Peygamber’le ‘çok’ üst perdeden konuşmayın!” şeklinde bir mübâlağa katmakta ise
de anlam “üst perdeden konuşabilirsiniz” değildir. Her iki zat da aynı kabiledendir; Hüzelîdirler. / ed. 3 Büyüklerin huzurunda riayet edilmesi beklenen teşrîfât kurallarına ve normalde âdab-ı muâşerete aykırı
sayılan kaba saba hareket ve konuşmalar. / ed.
Amelimin boşa gitmesinden korkuyorum!” dedi. Bunun üzerine Peygam-ber (s.a.) şöyle buyurdu: “Sen düşündüğün gibi değilsin. Sen iyi bir insan olarak yaşayacak, iyi bir insan olarak ölecek ve cennet ehlinden olacaksın.” [Buhārî, “Menâkıb”, 25; Müslim, “İman”, 187]
[587] -Âyette müminlere hitap edildiği hâlde- “Âyetin, seslerini Pey-gamber’in (s.a.) sesi üzerine yükselten münafıklar hakkında indiği” şeklin-de Hasan-ı Basrî’den gelen rivayet şöyle yorumlanabilir: Müminlere böyle davranmaları yasaklanmakla beraber münafıklar da bu nehyin kapsamına alınmışlardır. Böylece (muhatap alınmaya layık görülmemek suretiyle) emrin onlara daha ağır ve zor gelmesi hedeflenmiştir. Şu da söylenmiştir: Münafık-lar, Hazret-i Peygamber’e verdikleri değerin azlığını göstermek için onunla üst perdeden konuşuyorlar, zayıf Müslümanlar da onlara uyuyorlardı.
[588] [ ٍ nin başındaki] teşbih Kâf’כ ’ı nasb mahallindedir; yani lâ techerû le-hû cehran misle cehri ba‘dikum li ba‘din (Birbirinizle bağıra çağıra konuş-tuğunuz gibi onunla da bağıra çağıra konuşmayın!) Şunu da belirtmek ge-rekir: Bağıra çağıra konuşmaları mutlak anlamda yasaklanmış değildir ki, sadece gizli ve fısıltı hâlinde konuşmak mecburiyetinde olsunlar da bunun dışında konuşmaları caiz olmasın. Onlara sadece belli bir sıfatla kayıtlı özel bir “üst perdeden konuşma” tarzı yasaklanmıştır. O da kendi aralarında alışkanlık hâline getirmiş oldukları yüksek sesle, bağıra çağıra yaptıkları ko-nuşma tarzıdır ki bu, nübüvvetin azametini ve onun kadrinin yüceliğini dikkate almaktan ve -ne kadar yüce ve değerli olsa da- diğer rütbelerin nü-büvvet rütbesinden düşük olduğu anlayışından uzak olmasıdır.
] 589[ ْ כُُ א ْ َ ا َ ْ َ -ifadesi, mef‘ûlün leh ola (amelleriniz boşa gideceği için) انْ rak nasb makamındadır. Fiilin müteallakı hakkında iki ihtimal vardır. Birin-cisi, nehyin (genel) mânasına bağlı olmasıdır. Buna göre -muzāf hazfedilmiş sayılarak- “Amelleriniz boşa gideceği için, yani böyle bir korku bulunduğu için yasaklandığınız şeyden vazgeçin!” anlamında olur. Tıpkı ا ِ َ ْ انْ َכُ ُ ُ ا ِّ َ ُ (“…sapacağınız endişesiyle Allah size (hükümleri) açıklıyor.” [Nisâ 4/176]) âyetinde olduğu gibi. İkincisi, [ َ َ ْ َ -nın] bizatihi fiile bağlı olmasıdır. Buna göre, “Yap’انْ tıkları işi yapmaları -amelleri boşa gideceği için- yasaklanmıştır.” anlamında olur; çünkü o fiil, amellerinin boşa gitmesine (hubûta) götürecek bir bağlamda geldiği için, sanki ‘amelleri boşa gitsin diye’ yapılmış ve temsil yoluyla hubûtun sebep ve illeti olmuştur. Tıpkı وا ُ َ ْ ُ َ نَ َכُ
ِ (“…böylece, [ Mûsâ bebek] kendileri-ne düşman ve üzüntü sebebi olacaktı.” [Kasas 28/8]) âyetinde olduğu gibi.Şayet“Bana iki açıklama arasındaki farkı özetle.” dersen şöyle derim:İkincide, fiilin mef‘ûlün lehe bitişik olduğu takdir edilir ve fiil ile mef‘ûl tek bir şey gibi olur;
sonra yasak ikisinin üstüne birlikte getirilir. Birincide ise yasak tamamen fiile yöneltilir; sonra da, yasaklanmış bulunan fiil [mef‘ûlün leh ile] gerekçelen-dirilmiş olur. “Peki, mef‘ûlün leh iki yasaktan hangisine bağlanacak?” dersen şöyle derim:Basralılara göre, birinci yasağa bir takdirde bulunmak suretiy-le ikincisine bağlanır. Tıpkı ا ً ْ
ِ ِ ْ َ َ غْ ِ ْ ِ ا ُ Bana erimiş bakır getirin de“) اşunun üzerine dökeyim.” [Kehf 18/96]) âyetindeki gibi. Kûfelilere göre ise tersi. Hangisi olursa olsun âyet, sesi yükseltmeyi de bağıra çağıra konuşma-yı da içine almakta ve ikisinin de amellerin boşa gitmesine sebep olduğunu açıkça beyan etmektedir. İbn Mes‘ûd’un fe-tahbeta a‘mâlukum (ve amelle-riniz boşa gider!) kıraati de bunu daha net ifade etmektedir; çünkü Fâ’dan sonrası, mutlaka öncesinin sonucu olur. Dolayısıyla, cehre nispetle hubût,
َ َ ْ כُ ْ َ َ َِ َ
ِ ا ْ َ ْ َ َ -aşırıya kaçmayın, aksi takdirde gazabım üze …“) وَrinize iner!” [TāHâ 20/81]) âyetindeki tuğyâna nispetle hulûl konumundadır.
] 590[ ط “devenin, yeşil otları yiyip, ölecek derecede karnının şişmesi-ni” ifade eden habitati’l-ibilu sözünden gelmektedir. Peygamber’in (s.a.) ve inne mimmâ yunbitu’r-rebî‘u le-mâ yaktulu habatan ev yulimmu (Baharda bi-ten öyle bir ot vardır ki ya şişirerek öldürür veya ölüme yaklaştırır.” [Buhārî, “Zekât”, 47; Müslim, “Zekât”, 121]) sözü de bu anlamdadır. Hubût kelimesine benzer anlamlar ifade eden başka kelimeler de vardır: Deve, sütleğengiller-den beşparmak ağacını yiyip de başına aynı akıbet geldiğinde habiceti’l-ibilu denir. Yine, أ (Amelini boşa çıkardı) anlamında أ denir. Yara-nın yeniden nüksedip daha kötüye gitmesini ifade etmek üzere habita’l-cer-hu da, habira’l-cerhu da denir. Hâsılı; salih amele zarar vermesi bakımından kötü amel, sağlıklı bir insana isabet eden rahatsızlık ve hastalık gibi telakki edilmiştir. Allah bizi amellerin boşa gitmesinden ve beklentilerin boşa gitmesinden korusun!
[591] Âyet-i kerime iki önemli hususa delâlet etmektedir. Birincisi; imanlı birinin işlediği günahlar arasında, amellerini boşa çıkaracak olan-lar bulunduğu. İkincisi; imanlının, amellerini boşa çıkaracağını bilmedi-ği, oysa Allah katında böyle olabilecek günahlarının bulunduğu. O hâlde mümine düşen, ‘dikenli bir yolda dikkatle, sakınarak, korunmaya çalışarak yürüyen kimse gibi olmasıdır.
3. Âyetin Tefsiri
] 592[ ى ْ ِ ْ ُ َ ُ ُ ُ ا َ َ َ ْ Allah’ın, gönüllerindeki takvâyı sına[yıp onayla]) اdığı) ifadesi, bir kişinin bir konuda denenmesi, sınanması, üstesinden gelmesi için o işe alıştırılması anlamında kullanılan umtuhine fülânun li-emri kezâ sö-zünden alınmıştır. Mâna şöyledir: Onlar takvâ hususunda son derece sabırlı; onun gerek ve zorluklarına katlanabilecek derecede güçlü kuvvetli insanlardır. Veya haberma‘rifet yerinde kullanıldığı gibi, imtihan da ma‘rifet anlamında kul-lanılmış olabilir; çünkü bir şeyin gerçek durumu ancak denenip sınandığı za-man anlaşılır. Âdeta şöyle buyrulmaktadır: Allah onların kalplerinin takvâ için elverişli ve uygun olduğunu bilmektedir. Buna göre, ى ’daki Lâm, (kâinun, muhtassun gibi) mahzûf bir masdara bağlıdır; tıpkı ente li-hâze’l-emri (Bu iş tam senlik; sen bu iş için biçilmiş kaftansın!) sözündeki gibi. Şâir de şöyle demiştir:
[Öyle harika bir kaside söyledim ki ey Ahmed] Sadece sana uyuyor tüm insanlar içinde…Ey ‘Addâ! Çektikleri acılara karşı develer için birebirsin sen.
Bu durumda, mahzuf (yani muhassalaten / muhtassaten), amel ettiği (tak-vâ) ile birlikte hâl olmak üzere mansūb olur.1 Yahut mâna şöyledir: “Takvâ sebebiyle” yani takvâ içlerine yerleşsin ve dışarı taşsın da müttaki oldukları ortaya çıksın diye, Allah çeşitli sıkıntılarla ve zor yükümlülüklerle kalplerini pişirmiştir;2 çünkü gerçek takvâ ancak sıkıntı ve zorluk zamanında, bunlara sabır gösterildiğinde anlaşılır.
[593] İfadenin “Allah bunların gönlünde takvâdan başka bir şey bı-rakmamıştır.” anlamında olduğu da söylenmiştir ki bu mâna; altını eritip, safını curufundan ayırarak, arıtıp tertemiz hâle getirdiği zaman kullanı-lan imtehane’z-zehebe ve fetene’z-zehebe ifadelerinden alınmadır. Hazret-i Ömer’den nakledildiğine göre; “Allah boş ve zararlı arzuları onların kalbin-den gidermiştir.” İmtihân kelimesi, mehanehû (onu denedi) kökünün ifti‘âl kalıbında olup “açık bir yoklama, ağır bir deneme” anlamındadır. Ebû Amr (v. 154/771); “Zorladığın, sıkıntıya soktuğun her şeyi imtihan etmişsin de-mektir.” demiş ve şu beyti okumuştur:
Geldiler; yorgunluğu âşikâr, bitap düşmüş develer;sıkıntıya uğramışlar, böğürleri ıstırap içinde…
[594] Bu âyetin, Peygamber huzurunda seslerini kısmaları ve âdeta sır verir gibi gizli konuşmaları sebebiyle, iki büyüğümüz3 hakkında nâzil oldu-ğu söylenmektedir. 1 Yani Allah onları, ‘kalplerinde takvâ bulunduğu hâlde’/‘kalplerinde sadece takvâ olduğu hâlde’ bilmektedir. / ed.2 Demircinin çeliğe su vererek, onu döve döve iyice sağlamlaştırması gibi, Allah da bu müttakileri imti-
han üstüne imtihan ile sınamış ve “pişirmiştir”. / ed.3 Peygamber’in (s.a.) vezirlerinden Hz. Ebû Bekir ve Ömer’i. / ed.
[595] “Seslerini kısanların” tekit için gelen İnne’nin ismi olarak gelmesi, haberinin her ikisi de ma‘rife olan mübtedâ ve haberden oluşan bir cüm-le hâlinde gelmesi -ki mübtedâ כ ism-i işaretidir- onların amellerinin اوmükâfatını bildiren cümlenin müstakil olarak gelmesi, bu mükâfatı bildi-ren kelimelerin nekire ve mübhem olarak gelmesi gibi nazım özellikleri ile bu âyet-i kerîme, seslerini kısmak suretiyle Peygamber’e (s.a.) saygı göste-ren bu kişilerin yaptıklarına ne kadar önem verildiğini ve bundan hoşnut olunduğunu ortaya koymaktadır. Yine, bu özellikleriyle âyet-i kerîme Pey-gamber’in (s.a.) izzetinin yüceliğini, bulunduğu makamın şeref ve değeri-ni bildirmektedir. Âyette ayrıca, seslerini yükseltenlerin işlediği günahın büyüklüğüne ve sesini kısanların hak ettiğinin zıttına müstehak oldukları cezanın da büyüklüğüne bir tariz bulunmaktadır.
4. Âyetin Tefsiri
[596] Verâ’ bir şahsın gölgesiyle ön veya arka tarafta senden gizlediği yöndür. Min ibtidâ-i gâye içindir; yani Peygamber’e seslenme bu mekân-dan başlamaktadır. Şayet“Cümlenin Min’li söylenişiyle Min’siz söylenişi arasında fark var mı?” dersen şöyle derim:İkisi arasındaki fark şudur: Min olmadığında verâ’ kelimesi seslenen ve seslenileni bir araya getirir. Min ol-duğunda ise bu caiz değildir; çünkü verâ’ kelimesi başına Min geldiğinde ibtidâ-i gâye için olur. Bu durumda, başlangıç ve bitişin tek bir fiil için olması tek yön üzere bir araya gelmez. Nâdânî fülânun min verâi’d-dâri (Fa-lanca, bana evin ötesinden seslendi.) diyen kişi, evin ne önünü ne de arka-sını murat eder. Fakat özel bir belirleme ve tahsiste bulunmaksızın mutlak olarak evin görünen herhangi bir kenarını murat eder. Âyette yadırganan, onların seslenmelerinin hücrelerin arkasından veya önünden olması değil-dir; yadırganan, belli bir yön kastedilmeksizin, sıradan insanların birbirleri-ne yaptıkları gibi dışarıdan bağırmalarıdır.1
[597] Hucre etrafı duvarla çevrili bir yer parçasıdır. Deve ağılına da huc-re denir. Hucre kelimesi ğurfe (oda) ve kubda (bir avuç) gibi fu‘le vezninde, mef‘ûl anlamında bir kelimedir; çoğulu iki zamme ile hucurât, Cim’in fetha-sıyla hucerât ve Cim’in sükûnuyla hucrât şeklinde gelir; nitekim her üç şek-liyle de okunmuştur. Maksat, Peygamber’in (s.a.) eşlerinin odalarıdır; her bi-rinin bir odası vardı. Gelenlerin odaların arkasından seslenmelerine gelince; 1 Allah Resulü olması bir yana, aynı zamanda devlet başkanı konumunda olan bir kişiye (s.a.), bu şekilde
kaba saba bağrılmasındaki düşüncesizlik âşikârdır. Normal insanlar bile özel hâllerinin olabildiği evle-rinde bu şekilde rahatsız edilmez. / ed.
muhtemelen, Peygamber’e (s.a.) seslenmek üzere odalara doğru dağılmışlardır, bazısı bu odanın, bazısı şu odanın arkasından seslenmiştir. Yine, hep birlikte oda oda dolaşmış ve her birinin arkasından Peygamber’e seslenmiş de ola-bilirler. Sadece Hz. Peygamber’in içinde bulunduğu odanın arkasından ona seslenmiş de olabilirler; ancak Peygamber’in (s.a.) şanını yüceltip ona hürmet etmenin önemini belirtmek için ‘odalar’ şeklinde çoğul getirilmiştir. Seslenme fiili, hepsine isnat edilmiş olsa da bunu onlardan birinin yapmış olması da caizdir; diğerleri bunu hoş görmüş de sanki o fiili hep birlikte işlemiş gibi ol-muşlardır. Nitekim [ Ebû Bekr] el-Esamm (v. 200/855), seslenen kişinin Uyeyne b. Hısn (v. 30/650) ve Akra‘ b. Hâbis (v. 33/654) olduğunu zikretmiştir.
[598] “Çoğunun aklı ermeyen kişiler olduğu”nun bildirilmesi; içlerinde istisna edilmesi gereken kişiler bulunduğu anlamında olabilir. Yine, arala-rında aklı erenlerin az olduğu belirtilerek, aslında içlerinde aklı başında hiç kimsenin olmadığı kastedilmiş de olabilir; çünkü Arapların sözlerinde azlık yokluk anlamında kullanılabilmektedir.
[599] Rivayete göre; Temîmoğulları heyeti öğleyin Peygamber’e (s.a.) gelmişlerdi. O sırada Peygamber istirahat ediyordu. Ona; “Ya Muhammed! Yanımıza çık!” diye bağırmaya başladılar. Peygamber uykusundan uyanıp dışarı çıktı. Âyet bu olay üzerine nâzil oldu. Bu kişiler Peygamber’e (s.a.) sorulunca; “Bunlar, Temîmoğulları içindeki görgüsüz kimselerdir! O şaşı Deccâl’le en çok savaşacak kimseler bunlar olmasalardı, Allah’a onları helâk etmesi için dua ederdim!” buyurmuş.
[600] Âyet-i kerîme öyle bir tarz ve üslûp üzere gelmiştir ki, Peygamber’in (s.a.) konumunu dikkat edene gizli kalmayacak derecede büyülten ve yücel-ten apaçık deliller bulunmaktadır. Birincisi; âyet, Peygamber’e seslenenlerin, uygunsuz bir şekilde onun önüne geçtikleri için, akılsız ve cahil olduklarını tescilleyen bir üslûpla gelmiştir. İkincisi; “Odalar” kelimesinin getirilmesi ve bu kelimenin Peygamber’in, eşlerinden biriyle halvet ve kaylûle hâlinde bulunmasından kinâye olarak kullanılmasıdır. Üçüncüsü; “odalar”ın, sade-ce o seslenenler hakkında hoş görülmeyen hususu beyan edecek nispette kısaca zikredilip (‘eşlerinin odaları’ denmeden) geçilmesidir. Dördüncüsü, “odalar”ın (‘odalarının arkasından’ şeklinde) izâfetle değil de Lâm-ı ta‘rif ile ma‘rife yapılmış olmasıdır. Beşincisi; onların kınandığı vasıflara kaba ve görgüsüz olmaları, akıllarının azlığı, hitap ederken kime nasıl davranacakla-rını belirlemede bilgi ve beceri azlığı gibi kötü vasıfların eklenmiş olmasıdır. Bu da Peygamber’e (s.a.) işi kolaylaştırmak, onu teselli etmek ve bunların o eziyet verici sû-i edeplerini, yabanilik ve patavatsızlıklarını gidermek içindir.
Sûrenin başından bu âyetin sonuna kadar durum bu şekilde devam etmekte-dir. Bak dikkat et; nasıl söze Allah ve Resulü’ne ait olan işlerin, hiçbir sınır-lama ve kayıtlama olmaksızın bütün işlerin önünde olması gerektiğini ifade ederek başladı. Peşinden sesi yükseltmek ve bağıra çağıra konuşmak gibi, Allah ve Resulü’nün önüne geçmek sayılacak hususların yasaklanmasını getirdi. Böy-lece, âdeta birincisi, ikincisinin yaygısı ve ona bir hazırlık oldu. Sonra Pey-gamber’in (s.a.) Allah katındaki konumunun büyüklüğüne delâlet etmek için, (Peygamber huzurunda) sesini yükseltmekten ve bağıra çağıra konuşmaktan uzak durup seslerini kısanları öven bir açıklama getirdi. Sonra, insanların en değersizine bağırır gibi, eşlerinden biriyle halvet hâlindeyken Peygamber’e (s.a.) duvarların arkasından bağırmak gibi tam anlamıyla kötü ve ayıp olan bir hususu zikretti ve bu gibi şeylere cüret edenlerin işledikleri günahın büyüklü-ğüne dikkat çekti; çünkü Allah’ın, bağıra çağıra konuşulmayacak kadar şerefli kıldığı, hatta tüm Muhacir ve Ensar’ın bile sır verir gibi gizlice hitap ettiği bir şahsiyet söz konusu olunca, bunların yaptığı kötülüğün çirkinlikte nasıl bir raddeye ulaştığı görülecektir. Bu ve benzeri durumlardan akıl meyveleri der-lenir ve güzel edep örnekleri alınır. Tıpkı ilmi, zühdü ve sikalığı hiç kimsenin gizlisi olmayan Ebû Ubeyd’in (v. 245/859) “Kendi istediği vakitte evinden çıkıncaya kadar, asla bir âlimin kapısını çalmamışımdır!” sözündeki gibi.
5. Âyetin Tefsiri
] 601[ وا ُ َ َ ْ ُ ْ ا َ -ifadesi fâ‘il olmak üzere ref‘ mahallinde (sabretselerdi) وَdir; çünkü mâna ve lev sebete sabruhum (eğer sabırları bulunsaydı) şeklindedir. Sabır, arzu ve isteklere özlem duymaktan nefsi hapsetmektir. Nitekim “Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O’na yalvaranlarla beraber oturmaya nefsi-ni alıştır.” [Kehf 18/28] buyrulmuştur. Arapların sabera ‘an kezâ sözlerinde mef‘ûl olan nefs kelimesi mahzuftur; yani“Kendini bu işi yapmaktanalıkoydu.” Sabır, hapsedilen şeye karşı içinde şiddet ve meşakkat barındıran bir hapsetmedir. Bu sebeple, yemin etmeye ve öldürmeye karşı kişinin kendini tutmasına sabır denilmiştir. es-Sabru murrun lâ yetecerra‘uhû illâ hurrun (Sabır acıdır; onu ancak özgür insanlar yudumlayabilir.) şeklinde güzel bir söz vardır.
[602] Şayet“[‘Çıkıncaya kadar’ anlamında] hattâ tahruce denmesi ile ilâ en tahruce denmesi arasında bir fark var mıdır?” dersen şöyle derim:Hattâ belirlenmiş bir gayeyi ifade etmek için kullanılır. Meselâ; ekeltu’s-semekete hattâ re’sihâ (Balığı başıyla beraber yedim.) dersin. Eğer hattâ nısfihâ
ev sadrihâ (yarısına veya göğsüne kadar) dersen, caiz olmaz. İlâ ise her tür üst sınırı ifade etmek için kullanılır. Dolayısıyla, hattâ âyette şu anlamı ifade etmektedir: Peygamber’in (s.a.) onların yanına çıkması, onların sabretmele-ri için belirlenmiş bir üst sınırdır. Bu sınıra ulaşıncaya kadar herhangi bir iş hakkında bir karara varmaları caiz değildir. Şayet“Âyette ا (onların yanı-na) denmesinde nasıl bir fayda vardır?” dersen şöyle derim:Bu kelimenin kullanılmasında şöyle bir anlam inceliği vardır: Peygamber çıksaydı, ama bu çıkışı onlara doğru ve onlar sebebiyle olmasaydı, onların, Peygamber’in çıkmasının kendileri için olduğunu bilinceye kadar sabretmeleri gerekirdi.
] 603[ ْ ُ َ ا ً ْ َ َכאنَ (kendileri için elbette daha hayırlı olurdu) ifadesinde, nin ismi ya Lev (eğer) edatından sonra takdir edilen gizli fiilin fâ‘il zamiridir’כאنya da وا ُ َ َ (sabretselerdi) fiilinin masdarına râci zamiridir;1 tıpkı men kezebe kâne şerran le-hû (Kim yalan söylerse bu onun için kötü olur!) sözündeki gibi.
[604] “Ama Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir;” son derece bağışlayıcı, son derece merhametlidir; mağfireti ve rahmeti engindir. Tevbe edip Allah’a yö-nelirlerse, O’nun gufrân ve rahmeti onları kapsayamayacak kadar dar değildir.
6. Âyetin Tefsiri
[605] Peygamber (s.a.), Hazret-i Osman’ın (v. 33/656) ana-bir kardeşi Velîd b. Ukbe’yi (v. 61/681)2 zekâtlarını almak üzere Mustalıkoğullarına gön-dermişti. -Hazret-i Osman’ın Sa‘d b. Ebû Vakkās’tan (v. 52/675) sonra Kû-fe’ye vâli tayin ettiği kişi buydu; insanlara sabah namazını sarhoş sarhoş dört rekât kıldırıp, “İsterseniz daha da artırayım!” dediği için Osman kendisini az-letmişti.- Mustalıkoğulları ile bunun arasında bir düşmanlık vardı. Velîd, bel-delerine yaklaşınca, bineklerine binip onu karşılamak üzere çıktılar. Velîd ise kendisi ile savaşacaklarını sandı; geri döndü ve Peygamber’e (s.a.), “ Mustalı-koğulları dinden döndüler ve zekâtı vermediler!” dedi. Peygamber bu duruma son derece öfkelendi ve onlarla savaşmayı niyetlendi. Haber kavme ulaşınca, derhal Peygamber’e gelerek, “Allah ve Resulü’nün öfkesinden Allah’a sığını-rız!”3 dediler; ama Velîd onları yine itham etti… Bunun üzerine Peygamber, “Ya bu işten vazgeçersiniz ya da size, savaşçılarınızla savaşıp çoluk çocuğu-nuzu esir edecek kendimle eş tuttuğum bir adam gönderirim!..” buyurdu. 1 Yani ya sabrın sübutu ya da bizzat sabır kendileri için daha hayırlı olurdu. / ed.2 Velîd, müşriklerin büyüklerinden, Peygamber’i katletmek üzere saldırdığı sırada, onun (s.a.), son bir
savletle vurduğu mızrağından aldığı darbe sebebiyle ölen Ukbe b. Ebu Mu‘ayt’ın oğludur. / ed.3 Çünkü yaklaşık üç yıl evvel “ Mustalıkoğulları gazvesinde” yaşadıkları ağır yenilgi ve uğradıkları katliâ-
mın izleri daha çok taze idi. / ed.
Sonra, elini Hazret-i Ali’nin (v. 40/660) omzuna koydu. -Hz. Peygamber’in onlara Hâlid b. Velîd’i (v. 21/642) gönderdiği de söylenmiştir. Hâlid, onların geceleyin uykularını bölerek ezan okuduklarını görmüş; kendisine zekâtlarını teslim etmişler, o da [bunları alıp] dönmüştür.-
] 606[ א ve א kelimelerinin nekire gelmesi, bunların bütün fâsıkları ve (onların verecekleri) bütün önemli haberleri içine alması içindir. Âdeta “Size hangi fâsık hangi haberi getirirse getirsin, o hususta bekleyin; sislerin dağılıp gerçeğin ortaya çıkması için çalışın. Fâsıkın sözüne güvenmeyin!” buyrul-muştur; çünkü fâsıklık cinsinden uzak durmayan biri, onun bir çeşidi olan yalandan da uzak duramaz!
[607] Füsûk, bir şeyden çıkmak, ondan sıyrılıp ayrılmak demektir. Meselâ fesekati’r-rutabetu ‘an kışrihâ (Filiz kabuğundan çıktı) denir. Kelimenin harf-leri yer değiştirince yine benzer bir mâna ifade eder. Meselâ yumurtayı kırıp içindekini çıkardığında fekastü’l-beydate denir. Yine bir şeyi gaspedip sahibinin elinden çıkardığında kafestu’ş-şey’e denir. Daha sonraise, “doğru yoldan çıkmak ve haktan ayrılmak” anlamında kullanılır olmuştur. Nitekim Ru’be [çölde kâh yüksek yerlerden kâh çukur yerlerden geçen develeri vasfederken] şöyle demiştir:
Yoldan çıkanlar, haddi aşanlar!ا] [608] (iyice araştırın) kelimesini] İbn Mes‘ûd fe-tesebbettetû (iyice emin
olun) şeklinde okumuştur. Tesebbüt ve tebeyyün “bir şeyin gerçeğinin araş-tırılması, açıklanması, bilinmesi ve ortaya çıkarılması” gibi birbirine yakın anlamlar ifade ederler.
[609] Peygamber (s.a.) ve beraberindeki müminler, kimsenin kendilerine yalan haber vermeye cesaret edemeyecekleri yüksek bir konumda oldukların-dan ve Velîd’den sadır olduğu gibi yanlış davranışlar ancak nadiren vuku bul-duğundan, âyette şek harfiyle אءכ denilmiştir. Yine burada (şayet getirirse) ان işaret edildiğine göre, müminler böyle (duydukları haberi iyice araştırmak gibi) bir sıfat üzere olmalıdırlar ki hiçbir fâsık kendilerine yalan bir sözle hitap etmeyi aklından bile geçiremesin.
] 610[ mef‘ûlün lehtir; yani bilmeden, bir kavmin başına belâ olmanızı انْhoş görmediği için. א (bilmeden) kelimesi hâl olup işin hakikatini ve olayın mahiyetini bilmeyen kimseler olarak, anlamındadır. Isbâh, bir hâlden diğer hâle dönmek demektir. Nedâmet üzüntünün bir çeşidi olup senden vaki olan bir şeye üzülmen ve keşke olmasaydı diye temenni etmendir; nedâmet, insana yapışıp ondan ayrılmayan ve devamlılığı olan bir gamdır; çünkü kişi pişman olduğu şeyi hatırladıkça pişmanlığı da geri dönmektedir. Nedemin aslı, “yol arkadaşıyla birlikte olmak ve onunla arkadaşlığı devam ettirmek” anlamındaki nidâmdır.
Bu kökten harflerin yer değiştirmesiyle türetilen kelimelerde de benzer an-lam vardır. Meselâ; bir işi devam ettirme anlamında edmene’l-emra, bir yer-de ikamet etmek anlamında medene bi’l-mekâni denir. Yerleşme yeri, şehir anlamına gelen medîne de bu köktendir. Görürsün ki Araplar [konuşma ve şiirlerinde], gam ve tasayı bir arkadaş, sırdaş, gece arkadaşı, yatak arkadaşı; yani sahibini hiç terk etmeyen bir şey yapmışlardır.
7. Âyetin Tefsiri
[611] Lev (şayet)edatıyla başlayancümle, nazım uyumsuzluğuna sebep olacağı için başlangıç cümlesi olamaz. Bilakis כ ’deki gizli merfû‘ zamir-den veya açık mecrûr zamirden hâl olmak üzere öncesine bağlıdır ki iki şık da doğrudur.
[612] Mâna şudur: [Bilin ki] ortada değiştirmeniz gereken bir durum oldu-ğu -veya bizzat kendiniz değiştirilmesi gereken bir durumda olduğunuz- hâlde “sizin aranızda Allah Resulü var!” O durum da şudur: Yönetime dair bazı hususlarda, -tıpkı itaatkâr biri benzerlerine karşı kendi adına ileri sürdüğü görüşte, tâbi olduğu kişiye itaat ettiği gibi- siz de Peygamber’in (s.a.) sizin öne çıkardığınız ve doğru olduğunu sandığınız görüşe göre davranmasını istiyorsunuz. Oysa Peygamber böyle yapsa, ْ
ِ َ َ yani zorluk çeker, sıkıntı ve helâkin içine yuvarlanırdınız! Biri bir başkasının helâkine sebep olacak bir şey istediğinde fülânun yete‘annetu fülânen denir. Kırılan kemik iyileştikten sonra tekrar kırılıp ufalanınca ve kad u‘nite’l-‘azmu denir.
[613] Bu şuna delâlet ediyor; bazı müminler Velid’in sözünü tasdik ederek, Peygamber’e (s.a.) Mustalıkoğullarına savaş açmayı kabul ettir-meye çalışmışlardır. Demek ki, benzer çirkin girişimler zaman zaman bazılarından sadır oluyordu. Bazıları ise böyle şeylerden uzak duruyor, takvâdaki ciddiyetleri onları böyle şeylere cüret etmekten alıkoyuyordu. İşte “Fakat Allah, size” yani bir kısmınıza “imanı sevdirip onu gönlünü-ze nakşetti…” sözüyle bu kişiler istisnâ edilmiştir. Fakat onlarda olup da diğerlerinde bulunmayan vasıflar, ba‘d (bazıları) kelimesinin kullanıl-masına gerek bırakmamıştır. Bu, Kur’ân’ın kısaltmalarından ve latîf işa-retlerinden ancak üst düzey âlimlerin anlayabileceği bir inceliktir. Mü-fessirlerden biri, “Allah’ın, gönüllerindeki takvâyı sına(yıp onayla)dığı kimseler”in [Hucurât 49/3] burada istisnâ edilenler olduğunu söylemiştir.
Peygamber’e (s.a.) hitapla söylenen “İşte, doğru yoldakiler de bunlardır.” yani ‘doğru yoldakiler de işte bu istisnâ edilenlerdir’ ifadesi de söylediğimi doğrulamaktadır.
[614] Şayet “[ِ لَ ا ُ ْ رَ כُِ ا ان ُ َ ْ -ifadesin (!Bilin ki sizin aranızda Allah Resulü var) وَا
de] İnne’nin haberinin ismine takdim edilmesinin faydası nedir?” dersen şöy-le derim:Maksat, Allah’ın hoş görmeyeceği şekilde Peygamber’i (s.a.) kendi görüşlerine uymaya çalışmaları sebebiyle bazı müminleri azarlamaktır. Mak-sadı bütünüyle buna yönlendirmek için haberin öne alınması icap etmiştir. “Peki neden mazi sîgası ile lev etā‘akum (itaat etseydi) değil de muzari sîgası ile כ (itaat ederse) buyruldu?” dersen şöyle derim:Onların, Peygam-ber’den (s.a.) sürekli kendi görüşlerine göre amel etmesini istediklerine delâlet etmek için böyle denmiştir; çünkü herhangi bir hususta kendilerinin öne çı-kan bir görüşü olduğu zaman ona göre amel edilmesini istiyorlardı. Nitekim ِ ْ ْ َ ا ِ ٍ ِ ِ כَ (yönetimle ilgili birçok hususta) ifadesi buna delâlet etmektedir. Tıpkı bir adamın âdetinin bu olduğunu ve devamlı böyle davrandığını murat ederek ‘Falan misafir ağırlar; harîmini korur.’ demen gibi.
[615] Şayet“Burada, şartı -yani sonrasının öncesine menfi ve müspet anlamda ters olma durumu- gerçekleşmeyen lâkinnenin konumu nedir?” dersen şöyle derim:Bu şart, lafız olarak bulunmasa da mâna olarak vardır; çünkü imanın sevdirildiği kişilerin önce zikredilen sıfatları sonra zikredilen sıfatlarıyla yer değiştirmiştir. Böylece, sözün eksik kalan kısmını tamamla-mak bakımından כ tam yerine oturmuştur.
[616] “Allah’ın [imanı] sevdirmesi ve [inkârcılıktan] iğrendirmesi”, lutuf ve yardımı ile kulunu muvaffak kılmasıdır. Benzerleri daha önce1 de geçtiği gibi, bu kinaye yollu bir anlatımdır. Hiçbir akıl, basiret ve zihin sahibine gizli olmayan bir gerçektir ki kişi kendisinin yapmadığı bir amel sebebiyle övülmez. Âyetin zâhiri ise bahsi geçen kişilerin Allah’ın fiili sebebiyle övül-düklerini göstermektedir. Oysa “Onlar yapmadıkları şeylerden dolayı övül-mek istiyorlar!” [Âl-i İmrân 3/188] âyetinde bu reddedilmiştir. “Ama Araplar bir kimseyi, her biri Allah’ın fiili olmakla beraber, yüzünün güzelliği ve diğer güzel vasıfları sebebiyle överler. Üstelik bu, insanlar nezdinde makbul sayı-lan ve merdut olmayan bir övmedir?” dersen şöyle derim:Onların böyle yapmalarına cevaz veren şey, kişinin güzel görünümlü olmasının -genellikle- razı olunacak bir şeyi ve övgüye lâyık bir özelliği ortaya çıkardığını düşünme-leridir. Bundan dolayı, “Çirkin ve bodur kişinin en güzel tarafı, onun yüzü-dür.” demişler; bu güzel görünümü lizâtihi övgü sıfatlarından biri yapmayıp, 1 Bkz. Âl-i İmrân 3/31; Mâide 5/54. / ed.
(övgüye değer) başka bir şeye delâleti sebebiyle böyle söylemişlerdir; çün-kü güvenilir muhakkik âlimlerden ve Ma‘ânî ulemasından bir kısmı böyle yapmanın doğruluğunu reddetmiş, böyle bir övgüde bulunanın hata ettiği-ni söylemişler ve övgüyü sadece fesâhat, şecâat, adalet, iffet gibi iyiliklerin anası sayılacak vasıflara ve bu vasıflardan dallanıp ortaya çıkacak diğer iyi özelliklere hasretmişler; bir kişiyi güzelliği, servet ü sâmanı, torun ve taraf-tar çokluğu gibi kendi amelinin sonucu olmayan şeylerle övmenin yanlış ve akla aykırı olduğuna hükmetmişlerdir.
[617] Küfr Allah’ın nimetlerinin üzerini örtmek ve bile bile onlara nan-körlük etmektir. Füsûk büyük günahlar işlemek suretiyle doğru yoldan, iman yolundan çıkmaktır. İsyân hakka inkıyadı ve Şâri’nin (Allah ve Re-sulü’nün) emrine uygun davranmayı terk etmektir. Nitekim kanı akmayan damara el-‘ırku’l-‘âsī denir. Çekirdeğin iyice sertleşmesini ifade etmek için de i‘tesati’n-nevâtu denir. Rüşd sert kaya anlamına gelen reşâdetun kelime-sinden gelmekte olup hak yolunda büyük bir dikkat ve gayretle istikamet üzere bulunmak demektir. Ebü’l-Vâzi‘ “Her sert kaya reşâdedir.” demiş ve şu beyti okumuştur:
Çadır iplerinin bağlandığı direklerden ve ateşte rengi değişmişsacayağı taşlarından başka bir şey kalmamış!
8. Âyetin Tefsiri
] 618[ ً (bir lutuf olarak) kelimesi mef‘ûlün leh veya kendi kökün-den olmayan bir fiilin mef‘ûl-i mutlakıdır. Şayet“Rüşd (doğru yolda olmak) kavmin fiili, fadl (lutuf ) ise Allah’ın fiili olduğu ve fâ‘ilin tek olma şartı bu-lunduğu hâlde ً kelimesi nasıl mef‘ûlün leh olabilir?” dersen şöyle derim:Rüşd, isimleri kutsal olan Allah’ın ismine isnad edilmiş olan sevdirme, nak-şetme ve iğrendirmeden ibaret olunca, bu yönüyle Allah’ın fiili olmaktadır. Dolayısıyla, ً ’in ون ا ون sebebiyle mansūb kılınması caizdir. Veya ا ا اsebebiyle değil de Allāh ismine isnad edilen bir fiille de mansūb olabilir. Bu takdirde, َون ُ ِ ا ا ُ ُ ِכَ ifadesi bir ara (ki doğru yoldakiler de bunlardır) اوcümle olur. Yahut ( ً ) mukadder bir fiille mansūb olur; âdeta cerâ zâlike veya kâne zâlike fadlen minallāh (Bu, Allah’tan bir lutuf olarak gerçekleşmiş veya olmuştur.) denmektedir. ً ’in kendi kökünden olmayan bir fiilin mef‘ûl-i mutlakı olmasına gelince, bunun sebebi de ً ’in ruşden kelime-sinin yerine konmuş olmasıdır; çünkü rüşde muvaffak olmaları sebebiyle onların rüşdü Allah’ın bir lutfu olmaktadır. Lutuf ve nimet, Allah’ın lutufta bulunması ve nimet vermesi demektir.
[619] Allah “mutlak ilim sahibidir;” müminlerin hâllerini ve birbirle-rine olan meziyet ve üstünlüklerini bilir; müminlerin faziletlilerine başarı lutuf ve nimetini bahşeylerken de “hikmetlidir.”
9. Âyetin Tefsiri
[620] İbn Abbas demiştir ki Peygamber (s.a.) merkebine binmiş vaziyette Ensar’dan bir grubun yanından geçerken merkep bevletti. Abdullah b. Ubeyy (v. 10/631) burnunu tuttu ve “Merkebini bırak gitsin; pis kokusu bizi ger-çekten rahatsız etti!” dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Revâha (v. 8/629); “Vallāhi, onun merkebinin sidiği senin miskinden daha temiz ve hoştur!” -Bir başka rivayete göre ise; “Onun merkebi senden daha üstün, onun mer-kebinin bevli de senin miskinden daha güzel ve hoştur!”- dedi. Peygamber (s.a.) oradan ayrıldı; ama ikisi arasında tartışma uzadı, hatta birbirlerine söv-düler ve vuruştular. Derken, oraya ikisinin kabilesi olan Evs’ten ve Hazrec’ten insanlar geldi; onlar da değneklerle, -bir görüşe göre- ellerle, nalinlerle ve hurma dallarıyla birbirlerine vurmaya başladılar. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) onların yanına döndü, aralarını buldu. Âyet işbu olay vesilesiyle nâzil olmuştur. Mukātil’den (v. 150/767) nakledildiğine göre Peygamber (s.a.) bu âyeti onlara okumuş, onlar da kavgaya son verip barışmışlardır.
[621] Bağy işi uzatmak, haksızlık etmek ve sulhten kaçmaktır. Fey’ dön-mek demektir. Gölge ve ganimet de fey’ diye isimlendirilmiştir; çünkü gölge, güneşin onu izale etmesiyle ortadan kalkıp daha sonra geri döner. Ganimet de kâfirlerin mallarından Müslümanlara dönen kısımdır. Ebû Amr (v. 154/771) ء kelimesini Hemze’siz olarak tefîye şeklinde okumuştur ki şöyle izah edi-lebilir: Ebû Amr [ ا ء ifadesinde] yan yana gelmiş bulunan iki Hemze’den birincisini hafifletmiştir; ancak onun Hemze’yi bu hafif okuyuşu râvinin dik-katinden kaçmış ve hocasının Hemze’yi bütünüyle terk ettiğini sanmıştır.
[622] Şayet“אن א (iki grup) kelimesi rahtayn veya neferayn şeklinde te’vil edilerek, ا -fiilinin, İbn Ebû ‘Able’nin (v. 151/768) oku (vuruştular) اduğu gibi ikteteletâ veya Ubeyd b. Umeyr’in okuduğu gibi iktetelâ şeklinde olması gerekirken, ا ”?diye (çoğul) gelmiş olması nasıl izah edilebilir اdersen şöyle derim:אن א kelimesinin lafzı değil anlamı dikkate alındığı için böyle olmuştur; çünkü אن א kavim ve insanlar anlamındadır. Nitekim İbn Mes‘ûd’un kıraati, hattâ yefîû ilâ emrillâhi fe-in fâû fe-huzû beynehum bi’l-kısti (… Allah’ın emrine dönünceye kadar. Allah’ın emrine dönerlerse, [ikisine de] eşit davranarak aralarını bulun) şeklindedir.
[623] Bâğî grubun hükmü; savaştıkları sürece kendileriyle savaşmaktır. İbn Ömer’in (v. 73/693) tarafsız kaldıktan sonra şöyle dediği nakledilmiş-tir: “Allah Teâlâ’nın bana emrettiği şekilde şu bâğî grupla savaşmamış olsay-dım, bu âyet hakkında kahrolduğum kadar hiçbir konuda kahrolmazdım!”1 Bâğî grup savaştan vazgeçer, elini savaştan çekerse takip edilmez. Tekrar savaşa dönerlerse, o takdirde Peygamber’den (s.a.) rivayet edilen şu hadisin hükmüne göre amel edilir. Peygamber (s.a.); “Ey Ümmü Abd’in Oğlu [yani ey İbn Mes‘ûd]! Bu ümmetin bâğîleri hakkında Allah’ın hükmünün ne oldu-ğunu biliyor musun?” demişti. O, “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” deyince, “Yaralılarının üzerine öldürmek için gidilmez; esirleri öldürülmez, kaçanla-rı geri istenmez ve ganimetleri taksim edilmez.” buyurmuştur.
[624] Müslümanlardan iki grubun vuruşmasında şu durumlardan mut-laka biri söz konusu olur: (i) Her iki grup da bâğî olarak birbiriyle savaşıyor olabilir. Bu durumda gereken, onların arasını bulmak ve savaşı durdurup anlaşmayı sağlamak için çaba göstermektir. Savaştan vazgeçmezler, anlaş-mazlar ve saldırganlığa devam ederlerse o takdirde her iki grupa karşı da sa-vaşmak gerekir. Veya iki tarafa da ârız olan bir şüphe yüzünden iki grup ara-sında savaş patlak vermiş olabilir ve her iki grup da kendini haklı görebilir. Bu durumda yapılması gereken, açık ve kesin delillerle bu şüphenin gideril-mesi ve onlara gerçeğin yollarının gösterilmesidir. Gerçek onlara iyice belli olduktan sonra inat eder ve kendilerine öğütlendiği ve tarif edildiği şekilde hakka tâbi olmazlarsa her ikisi de bâğî kabul edilir. (ii) Yahut iki gruptan biri diğerine haksızca saldırmış olabilir. Bu durumda gereken, saldırgan-lıktan vazgeçip tevbe edinceye kadar bâğî grupla savaşmaktır; tevbe edip vazgeçerlerse, bunlarla saldırıya uğrayan grubun arası -her iki tarafa da eşit davranarak âdilâne ıslah edilir ki bu şöyle tafsil edilebilir: Eğer -sayıları az olması sebebiyle- bâğî grubun karşı koyacak durumu yoksa saldırganlıktan vazgeçtikten sonra işledikleri cinayetlerin bedeli ödetilir. Sayıları çok ve ken-dilerini savunup karşı koyacak güçleri varsa ödetmekten vazgeçilir. [İmam] Muhammed b. Hasan Rahimehullah’a (v. 189/805) göre ise bu durumda da ödetilir; çünkü o, bâğî grup vazgeçtiğinde (her iki durumda da) işlenen cinayetlerin bedelinin ödetilmesi gerektiğine fetva veriyordu. Bâğî grubun toparlanmasından ve ordu çıkarmasından evvel veya artık savaş tamamen sona erdiğinde -bütün âlimlere göre- işledikleri cinayetlerin bedeli ödetilir. Dolayısıyla, “Aralarını âdilâne bulun” âyetindeki âdilâneıslahın hamledildi-ği mâna İmam Muhammed’e göre açık olup Kur’ân’ın lafzına da uygundur. 1 el-İstîâb’da İbn Ömer’in, “ Ali ile birlikte bâğî grupla savaşmadığıma üzüldüğüm kadar hiçbir şeye üzül-
memişimdir!” ( א א ا ا ء إ أ أ א آ ) dediği bildirilmekte ise de “bâğî grup”la Ali muhaliflerinden Hāricîlerin yanı sıra, Âişe ile Mu‘âviye’yi de kastedip etmediği net değildir. / ed.
Diğerlerine göre ise âdilâneıslah, bâğî grubun sayılarının az olması duru-muna hamledilmektedir ki ‘âdilâne ıslahtan maksadın, cinayetlerin bede-lini ödetmek değil de aralarındaki düşmanlık ve kini kaldırmak olduğu’ görüşü, ‘adaleti çalıştırma’ ve ‘her iki gruba da eşit davranma’ emriyle çok da uyumlu değildir.
[625] Şayet“Adalet neden âyette ilk arabuluş (ıslah) ile değil de ikinci arabuluş ile birlikte zikredilmiş?” dersen şöyle derim:Baştaki vuruşmadan maksat, her iki grubun da bâğî olarak ve duydukları bir şüphe yüzünden vuruşmalarıdır. İki ihtimalden hangisi olursa olsun Müslümanlara düşen, iki grubun arasını bulmak, gerçeği gösterip faydalı öğütler vermek ve şüp-heyi ortadan kaldırmak suretiyle kalabalıkları teskin etmektir. Saldırganlıkta direnirlerse, o takdirde onlarla savaşmak gerekir. Bu durumda, cinayetlerin bedelinin ödetilmesi söz konusu olmaz. Fakat biri diğerine haksız yere saldır-dığında durum böyle değildir. Bu durumda, daha önce zikredilen iki duruma (bâğî grubun azlığına, çokluğuna) göre bedel ödetilmesi söz konusu olur.
] 626[ ا -ifadesi, iki grubun arasını bulma emri veril (eşit davranın) واdikten sonra genel anlamda -yani her durumda- eşit davranmayı emretmek-tedir. Tıpkı [Hucurât 49/1’de] Allah ve Resulü’nün önüne geçmeyi yasaklayan ifadeden sonra, Allah’a karşı gelmekten sakındıran emrin gelmesi gibi.
[627] Kāf ’ın fethasıyla kastun zulüm demek olup iki ayaktaki aşırı eğri-lik demek olan kasattan gelmektedir. Kuru ağaca ‘ûdun kāsitun denir. Rüzgâr bir şeyi kuruttuğunda da eksatahu’r-riyâhu denir. Kāf ’ın kesresiyle kıstun ise adalet anlamında olup fiili aksetadır. Hemze selb (yani izâle) içindir; ezâ-le’l-kasta (haksızlığı giderdi) demektir.
10. Âyetin Tefsiri
[628] Bu âyet, [9.] âyetin yüklediği ‘müminler arasında meydana ge-len cepheleşmeleri giderme’ sorumluluğunu pekiştirmekte; imanın, sa-hiplerini -yakınlık ve akrabalık bağı açısından nesebî kardeşlikten daha üstün ve faziletli olmasa bile, ondan eksik de olmayan ve gayesini ger-çekleştirmede ondan geri kalmayan- bir şey üzerinde birleştirip mümin-leri birbirine bağladığını beyan etmektedir. İnsanların şöyle bir âdeti vardır: Doğum itibariyle kardeş [karın-daş] olan iki kişi arasında böyle bir anlaşmazlık çıktığında, diğer insanların onu gidermek için gayret et-mesi, sulhu sağlayabilmek için elinden geleni yapıp her tür zorluğa kat-lanması, bozulan barış ve uzlaşıyı tekrar sağlayacak, soğuyan akra-balık ilişkilerini ısıtıp yumuşatacak elçiler görevlendirmeleri gerekir.
İşte bütün bu görevlerin, hatta daha fazlasının yerine getirilmesini din kardeşliği daha çok hak etmektedir. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Müslüman Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yüzüstü bırak-maz, onu ayıplamaz, iznini almadan rüzgârını engelleyecek şekilde evini onun evinden daha yüksek yapmaz ve yemeğinin kokusuyla ona eziyet et-mez.” Sonra da “Söylediklerimi iyi kavrayıp gereğini yapmaya çalışın; ama bunu içinizde çok az kimse yapacaktır!” buyurmuştur [Buhārî, “Mezālim”, 3; Müslim, “Birr”, 58].
[629] Şayet“İfade neden çoğul (ان ا / ة -değil de müzekker tesni (اye olarak ( כُ ْ َ َ gelmiş?” dersen şöyle derim: Aralarında anlaşmazlık (اmeydana gelebilecek kişilerin en azı ikidir. Az sayıda olanlar arasındaki anlaşmazlıkların düzeltilmesi gerekliyse, çok sayıda olanlar arasındaki an-laşmazlıkların düzeltilmesi haydi haydi gereklidir; çünkü çok kimse ara-sındaki anlaşmazlığın doğuracağı bozgun, iki kişi arasındaki anlaşmazlığın doğuracağı bozguna göre daha fazladır. “İki kardeş”le kastedilen kişilerin Evs ve Hazrec kabileleri olduğu da söylenmiştir. (“İki kardeşinizin arasını” anlamındaki ْכ َ َ ا ifadesi) çoğul olarak beyne ihvetikum ve ihvânikum (kardeşlerinizin arasını) şeklinde de okunmuştur.
[630] Âyetin anlamı şöyledir: “Müminler ancak kardeştir;” başka de-ğil, sadece böyledirler; kardeşliğe yakışmayan yabancılık şüpheleri onlardan uzaktır. Onların birlik, beraberlik ve ülfet hâllerindeki güzellik, aralarında bölünme ve parçalanmalar doğmasına yol açacak işler yapmalarına engel olacak durumdadır. O hâlde, (ey müminler) siz de şayet böyle bir anlaş-mazlık ve bölünme meydana geldiği takdirde bunu ortadan kaldırmak için yarışın; o zararlı şeyi kesip atın “ve Allah’a karşı gelmekten sakının.” Böyle yaparsanız, sahip olduğunuz takvâ duygusu sizi kardeşler arasını düzeltme-ye, birleştirmeye ve yapılan yanlışları ortadan kadırmak için koşturmaya sevk edecektir. Ve böyle yaptığınızda, bel bağlanacak yegâne varlık olarak Allah’ın rahmeti sizi bulacak; O’nun şefkat ve merhameti sizi kuşatacaktır.
11. Âyetin Tefsiri
[631] Kavm özellikle erkekleri ifade etmektedir; çünkü onlar kadınların yönetiminden ve işlerini yürütmekten sorumludurlar (kavvâm). Nitekim ُאل ِّ اאءِ ِّ َ ا َ نَ ُ ا َ (“Erkekler kadınların sorumluluğunu üstlenmektedir.” [Nisâ 4/34]) buyrulmuştur. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuştur: en-Nisâu lâhmun ‘alâ vadmin illâ mâ zubbe ‘anhu (Kadınlar, kütük üzerine konmuş et gibidirler; etin üzerine üşüşen sinekler kovularak korunan kısmı hâriç!) Üşüşen sinekleri ko-vanlar ise erkeklerdir. Kavm kelimesi kāimin çoğuludur. Tıpkı sāim (oruçlu) kelimesinin çoğulunun savm ve zâir (ziyaretçi) kelimesinin çoğulunun zevr olması gibi. Veya kavm, masdar (kıyâm) anlamında bir isimlendirmedir. Bir Arap şöyle demiştir: İzâ ekeltu ta‘âmen ahbebtu nevmen ve ebğadtu kavmen (Ye-mek yediğim zaman uyumak isterim; kavmdan -yani ayağa kalkmaktan- nefret ederim.) Nitekim Zuheyr’in (v. 609) şu sözünde de bu mâna açıktır:
Hısn sülalesi erkeklerden mi oluşmaktadır yoksa kadınlardan mı!?
Bazılarının “ Firavun kavmi ve Âd kavmi gibi ifadelerde kavim kelimesi erkekleri de kadınları da içine almaktadır.” sözlerine gelince, şunu belirte-lim ki, burada kavm lafzı erkek-kadın iki grubu birden ifade etmez. Bunun-la sadece erkeklerden söz etmek kastedilmiş, kadınlardan söz etmek ise terk edilmiştir; çünkü kadınlar erkeklerine tâbidirler.1
[632] Kavm ve nisâ kelimelerinin nekire yapılması ile iki mâna murat edilmiş olabilir: Birincisi, “Mümin erkekler de mümin kadınlar da birbir-leriyle alay etmesinler!” anlamının murat edilmesidir. İkincisi, bu şekilde kapsayıcı bir ifade kullanımının kastedilmiş olması ve onlardan her bir gruba alay etmenin yasaklanmış bulunmasıdır. Âyette alaya yeltenenlerin birden çok erkek ve birden çok kadın olduğunu bildirmek ve bu işi ya-panların durumlarının kötülüğünü ortaya koymak için tekil olarak raculun min raculin ve lâ imraetun min imraetin (bir erkek bir erkekle, bir kadın da bir kadınla alay etmesin) buyurmamıştır. Ayrıca, alay eden kişinin yanın-da, mutlaka onun sözüne gülen ve bununla eğlenen kimseler bulunur ve bunlar üzerlerine vacip olan alaydan vazgeçirme ve yapılan bu işin doğru olmadığını söyleme vazifesini yerine getirmezler; böylece, günahı yüklen-me bakımından alay eden kimsenin ortağı ve uydusu olurlar. Alay edenin sözüne kulak veren, onun yaptığını hoş gören ve ona gülen herkes böyledir. Dolayısıyla bu durum, her ne kadar alay eden, bir kişi de olsa alay edenlerin çokluğuna ve tek kişinin bir cemaat ve topluluğa dönüşmesine neden olur.1 Burada erkeklerin erkeklerle alay etmesinden ziyade, “bir kavmin başka bir kavmi (çağdaş deyişiyle:
bir milletin başka bir milleti / bir ırkın başka bir ırkı) küçümsemesinin” yasaklandığı anlaşılmaktadır. Bağlama göre, bir Arap kadının Yahudi bir kadını aşağılaması… / ed.
[633] ْ ُ ِْ ا ً ْ َ ا ُ َכُ َ انْ َ (Çünkü onlar kendilerinden daha hayırlı olabi-
lirler.) cümlesi, alay yasağını gerekçelendiren bir cevap niteliğinde gelmiş bir başlangıç cümlesidir. Böyle olmasaydı bunun kendinden önceki cümleye Fâ ile bağlanması gerekirdi. Mâna şöyledir: Herkesin, kendisiyle alay edilen şah-sın Allah katında alay edenden daha hayırlı olabilme ihtimalinin bulundu-ğuna inanması gerekir; çünkü insanlar ancak açık olan durumları bilebilirler; gizli olan hususlar hakkında bilgileri yoktur. Allah katında değer ölçüsü ise gönüllerdeki ihlâs ve kalplerdeki takvâ olup insanların bilgisi bunları kapsa-maktan çok uzaktır. Bundan dolayı hiç kimsenin, karşılaştığı uygunsuz hâlin-den, bedenî bir rahatsızlığından veya güzel ve tumturaklı konuşamamasından dolayı hakir gördüğü kimseyi alaya almaya cüret etmemesi gerekir; zira alay edilen kişi, zahiren kendisi gibi olmayan kişiden (alay edenden) gönlünün ihlâsı ve kalbinin takvâsı bakımından daha önde olabilir. Dolayısıyla, Allah’ın yücelttiğini tahkir etmek ve Allah’ın değerli gördüğünü değersiz görmek sure-tiyle günah işlemiş, kendine yazık etmiş olur. Bu sebeple selef-i sâlihîn biriyle alay etmekten kaçınma ve korunma hususunda aşırı denebilecek kadar dik-katli olmuştur: Amr b. Şurahbîl (v. 63/683) şöyle demiştir: “Bir adamı keçiyi emerken görsem de gülsem, onun yaptığı şeyi yapma durumuna düşmekten korkarım.” İbn Mes‘ûd da şöyle demiştir: “Belâ konuşulan söze bağlıdır. Do-layısıyla, bir köpekle alay etsem köpek olmaktan korkarım!”
[634] İbn Mes‘ûd’un kıraatinde bu ifade, ‘asev en yekûnû ve ‘aseyne en ye-kunne şeklindedir. Bu kıraate göre ‘asâ fiili, ْ ُ ْ َ َ ْ َ َ (“…düşünmüyor musu-nuz?” [Muhammed 47/22]) âyetinde olduğu gibi haberin bizzat kendisidir. Birinci kıraate göre ise fiil, א ا כ ان (“Belki de bir şeyden hoşlanmazsınız…” [Bakara 2/216]) âyetindeki gibi kendisine bir haber takdir edilmemiş şekildedir.
[635] Lemz dille saldırmak ve vurmak demektir; zamme ile ve lâ tul-mizû şeklinde de okunmuştur. Mâna şöyledir: Ey müminler! Başkalarını ayıplamaktan ve onlarda kusur aramaktan nefislerinizi engelleyin. Sizin dininize uymayan ve sizin gibi davranmayan başkalarını ayıplamak size yakışmaz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Şerrinden insanların sa-kınabilmesi için fâcir bir kimsede bulunan kusurları söyleyin.” Hasan-ı Basrî (v. 110/728) Haccâc (v. 95/714) hakkında şöyle demiştir: “Kısa par-maklarını çıkarıp bana doğru uzattı… -ki bu parmaklar arasında Allah yo-lunda cihad eden atların gemlerinin dizginleri çok az terlemiştir!- Sonra parmaklarıyla bıyıklarını burmaya başladı; o sırada bana ‘Ey Ebâ Sa‘îd!’ ‘Ey Ebâ Sa‘îd!’ diye sesleniyordu.” Haccâc ölünce, Hasan onun hakkında şöyle demiştir: “Allah’ım! Sen onun canını aldın, açtığı kötü yolu da kapat;
çünkü o; pek iyi görmeyen, çapaklı, küçük gözleriyle başımıza tebelleş oldu! Salına salına yürürdü. Minbere çıktığında namaz vakti geçerdi. Ne Allah’tan korkar ne de insanlardan utanırdı. Üstünde Allah, altında ise yüz bin -veya daha fazla- adam... Hiç kimse kalkıp da ona ‘Haydi namaza be adam, haydi namaza!’ diyemezdi. Nasıl diyecekti ki söylediğinde peşinden kılıç ve kırbaç gelecekken!?”
[636] Âyetin anlamının “Kendinizi ayıplamayın” şeklinde olduğu da söylenmiştir; çünkü bütün müminler tek bir kişi gibidir. Dolayısıyla bir mümin diğer bir mümini ayıpladığı zaman sanki bizzat kendini ayıplamış olmaktadır. Mânanın; “Kınanmanıza sebep olacak bir şey yapmayın.” şek-linde olduğu da söylenmiştir; çünkü kınanmasına yol açacak bir şey yapan kimse gerçekte kendisini kınamış olur.
[637] Tenâbuz bi’l-elkāb insanların birbirine lakap takması demektir. Kelime nebezehû fiilinin tefâ‘ul babındandır. (“Falan oğulları birbirlerine kötü lakap takarlar, birbirlerini kötü lakapla çağırırlar” anlamında) benû fülânin yetenâbezûne de yetenâzebûne de denir. Nebz ve nezb kötü lakap ve birini yasaklanmış kötü bir lakapla lakaplandırmak demektir. Kötü la-kap, kendisine takılan kimseye nahoş bir şey katar; çünkü onda kişiyi ku-surlu gösteren, onu kınayan ve kötüleyen bir nitelik vardır. Fakat kişinin kendisine güzellik katan ve o şekilde çağrılmaktan hoşlanacağı lakapların kullanılmasında bir sakınca yoktur. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Müminin mümin kardeşine karşı haklarından biri de onu hoşuna gide-cek en güzel bir isimle çağırmasıdır.” Bu sebeple, birine güzel bir künye takmak sünnet ve güzel bir edep sayılmıştır. Hazret-i Ömer) şöyle demiş-tir: “Künyeleri yaygınlaştırın; çünkü bu insanlar için bir yücelik sebebidir.” Meselâ Hazret-i Ebû Bekir ‘Atîk (azat eden) ve Sıddîk (özü - sözü dosdoğru) lâkabıyla Hazret-i Ömer el-Fâruk (hakkı bâtıldan ayıran) Hazret-i Hamza Esedullah (Allah’ın aslanı) Hâlid b. Velîd Seyfullah (Allah’ın kılıcı) lakabıyla anılırdı. Câhiliyede olsun İslâm döneminde olsun meşhur şahsiyetlerden lakabı olmayan kişi yok denecek kadar azdır. Arap veya yabancı bütün top-lumlarda insanların birbirlerine hitaplarında ve yazışmalarında güzel lakap-lar kullanma, reddedilmeyen hoş bir âdet olarak devam etmektedir.
[638] Dahhâk’ten (v. 105/723) rivayet edildiğine göre; Temîmoğulların-dan bazıları Bilâl, Habbâb, ‘Ammâr, Suheyb, Ebû Zer ve - Huzeyfe’nin azat-lısı- Sâlim ile alay etmişlerdi. Bu âyet onun üzerine nâzil oldu. Hazret-i Âi-şe’den rivayet edildiğine göre ise o, Zeynep bint-i Huzeyme el-Hilâliyye ile boyunun kısalığı sebebiyle alay etmişti. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre
Ümmü Seleme beline keten bir elbise giymiş, onun bir parçasını arkadan sar-kıtmış, onu öylece sürüyüp yürüyordu. Bunu gören Âişe Hafsa’ya; “Şunun arkasında süründürdüğü parçaya baksana, köpek dili gibi!” dedi. Enes’ten rivayet edildiğine göre Peygamber hanımları, Ümmü Seleme’yi kısa boylu olmakla ayıplıyorlardı. İkrime’nin İbn Abbas’tan naklettiğine göre Safiy-ye bint-i Huyeyy Peygamber’e (s.a.) geldi ve “Hanımlar beni ayıplıyor ve bana ‘İki Yahudinin kızı olan Yahudi’ diyorlar!..” dedi. Peygamber (s.a.) ona, “Sen de onlara ‘Benim babam Hazret-i Hârûn, amcam Hazret-i Mûsâ ve kocam da Hazret-i Muhammed’dir.’ deseydin ya…”1 buyurdu. Başka bir rivayete göre âyet Sâbit b. Kays (v. 12/633) hakkında inmiştir. Bu zatın ku-lağında ağırlık vardı. Bu sebeple söylenenleri duyabilmesi için insanlar ona Peygamber’in (s.a.) meclisinde yer açarlardı. Bir gün yine geldi; “Bana yol verin ki Peygamber’in huzuruna yaklaşabileyim.” diyordu. Bu sırada birine; “Kenara çekil” dedi, ama çekilmedi. “Sen kimsin?” diye sorunca adam “Ben falanım” dedi. Sâbit, adamın annesini Câhiliye dönemindeki hâliyle ayıpla-yarak “Sen falan kadının oğlusun!” dedi. İşte âyet adamın bu söz yüzünden utanıp mahcup olması üzerine nâzil oldu; Sâbit de bunun üzerine “Bundan böyle hiç kimseye karşı soy sop sebebiyle övünmeyeceğim.” dedi.
] 639[ -kelimesi âyette bahsetmek anlamında kullanılmış olup Arap اların “Onun ismi insanlar arasında iyilik veya kötülükle meşhur olmuştur.” sözünden alınmadır. Nitekim “O, güzel bir nam ile şöhret buldu.” denir. İsim kelimesinin hakikati, bir kişiyle ilgili olarak insanlar arasında bilinip yükselen şeydir. Dikkat edersen, Araplar eşâde bi-zikrihî (Onu övdü) derler. Âyette sanki şöyle denilmiştir: Böyle büyük günahlar işlemeleri sebebiyle fâsıklık yaftası ile anılmak müminler için ne kötü bir anılıştır.
] 640[ אن -ifadesine üç mâna verilmiştir: Birinci (imandan sonra) اsi; iman ile fıskı birleştirmek, fıskı şiddetle reddeden ve ondan uzak olan imanı bir araya getirmektir.2 Bu, “Yaşını başını aldıktan sonra cahilliğe meyletmek ne kötü durumdur!” demen gibidir. İkincisi; bir kısım insan-lar Yahudilikten dönüp Müslüman olanlara (hâlâ) “Hey, Yahudi!” “Hey, fâsık!” diyorlardı. Böyle demeleri yasaklandı ve onlara, “Bir adamı iman ettikten sonra fısk ve Yahudilikle anmanız ne kötü bir anıştır!” denildi. 1 Yahudi bir ana babadan doğmasına işareten “iki yahudinin kızı” diyorlardı; Peygamber (s.a.) zem kastedi-
len bu ‘iki yahudi’ ifadesini büyük peygamber Mûsâ ve ağabeyi ile ilişkilendirerek methe çevirmiştir. / ed. 2 Yani kişinin âyette sayılan eylemleriyle aynı anda hem imanlı hem de fâsık olması. Aslında, imanlı iken
fâsık diye anılmaya başlanması. / ed.
Cümle bu tefsire göre kötü lakapla çağırmanın yasaklanmasına bağlıdır. Üçüncüsü ise fâsıklık yapan kimsenin mümin kabul edilmemesidir.1 Tıpkı ticareti bırakıp çiftçiliğe dönen kimseye; “Ticaretten sonra çiftçilik ne kötü bir meslektir!” demen gibi.
12. Âyetin Tefsiri
[641] Bir kişi diğerini şerden uzaklaştırdığı zaman cennebehu’ş-şerra de-nir. Tecnîbin hakiki anlamı; “Onu şerrin uzağında bir cânibde kıldı” de-mektir. Cenebe fiili iki mef‘ûl alır ki َאم ْ ْ َ ا ُ ْ َ انْ
ِ َ ِ وَْ ُ ْ -Beni ve evlat“) وَا
larımı putlara tapmaktan uzak tut.” [İbrâhîm 14/35]) âyetinde de böyledir. Fiilin mutāva‘atı, ictenebe’ş-şerra (şerden kaçındı) şeklinde olup mutāva‘at iki mef‘ûlden birini eksiltmiştir. Kaçınılması emredilen, zannın bir kısmı-dır; ama bu kısım çoklukla vasfedilmiştir. Dikkat edersen, “zannın bir kısmı günahtır” buyrulmaktadır.
[642] Şayet“ا ً ) kelimesinin nekire olarak gelmesi ile ma‘rife כ َ כ -gel (اmesi arasındaki farkı açıkla” dersen şöyle derim:Nekire gelmesi kısmîlik anlamı ifade eder; çünkü zanlar içinde, -açıklama ve tayine gerek duyulmak-sızın- kaçınılması lâzım gelen zanlar vardır ki hiç kimse bir başkası hakkında sûizan beslemeye cüret etmesin. Edecekse de ancak iyice düşünüp taşındık-tan, doğruyla yanlışı birbirinden iyice ayırdıktan sonra, açık bir delil ile ve gönlünde de takvâ ve sakınma duygularını gizli tutarak etsin. Kelime ma‘ri-fe yapılsaydı, zandan kaçınma emri, zannın azına değil çoğuna bağlı olurdu. Böylece, çoklukla vasfedilen her zandan kaçınılması ve azlıkla vasfedilen tüm zanların da zannedilmesine ruhsat verilmiş olması gerekirdi. Kaçınılması ge-reken zannı kaçınılmaması gerekenden ayıracak ölçü şudur: Hakkında ger-çek bir alâmet ve açık bir sebep bulunmayan bütün kötü zanlar haramdır ve bunlardan kesinlikle kaçınılması gerekir. Eğer hakkında zanda bulunulan kişi, kendisinde sâlihlik (salâh) müşahede ediliyor ve zahirde ondan güve-nilirlik hissediliyorsa onun hakkında fesat ve hıyanet zannetmek haramdır. 1 Yani mümin de değildir kâfir de değildir (el-Menzile beyne’l-menzileteyn). Ancak bu ünlü tabir “iman ile
küfür arası”ndan ziyade, “mümin ile kâfir arası” anlamında kullanılmaktadır. Mu‘tezile’ye göre, fâsıkla-ra/büyük günah işleyenlere (mürtekib-i kebîreye) “mümin” denmez; çünkü bu mübarek sıfat, nasslarda “daimi, tam ve kâmil mânadaki iman sahipleri”ni ifade edecek şekilde kullanılmıştır. Bununla birlikte, mürtekib-i kebîreye kâfir de denmez; çünkü ağır/büyük bir günah işlemiş olsa da ‘imanı yok’ değildir. Hâsılı; Mu‘tezile mümin kelimesini alelâde anlamıyla kullanmamaktadır. Fâsık, zina etmişse zinakâr, hırsızlık etmişse hırsız, cana kıymışsa katildir; mümin değil. / ed.
Ancak kişi insanlar arasında kötülükleri açıkça işleyen ve töhmet edileceği işler yapan biriyse durum böyle değildir. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah Müslümanın kanını, ırzını ve hakkında sûizan beslenilmesini haram kılmıştır.” [Müslim, “Birr”, 32] Hasan-ı Basrî de şöyle demiştir: “Biz öyle bir zamanda yaşadık ki insanlar hakkında kötü zanda bulunmak haramdı. Ama sen şu an öyle bir zamanda bulunuyorsun ki; ameline bak, insanlar hakkında istediğini düşün, ama sükût et.” Yine ondan: “Fâcire1 hürmet olmaz.” Yine ondan: “Eğer fâsık, fıskını açıktan işler ve [şahsiyet] örtüsünü yırtarsa Allah da onun örtüsünü yırtar. Eğer fıskını gizler Allah da bunu ortaya çıkarmazsa, tevbe etmesi umulur.” Şöyle rivayet olunmuştur: “Kim hayâ elbisesini üzerin-den atarsa gıyabında onun hakkında konuşulması gıybet sayılmaz.”
] 643[ ,yapanın cezaya müstahak olacağı günah demektir. Bu sebeple ,ا onun cezasına aynı kökten fe‘âl vezninde esâm denmiştir. Nitekim nekâl, ‘azâb ve vebâl kelimeleri de aynı vezinde ve aynı anlamdadırlar. Şair şöyle demiştir:
Öyle bir şey yaptı ki bana şu NevâÖlmeden önce yaptığının cezası, gelsin başına!
İsmin başındaki Hemze Vav’dan dönmedir. Âdeta günah, onları boşa çıkarmak suretiyle amelleri kırıp geçirmektedir (yesimu’l-a‘mâl).
ا] [644] ُ َ َ kelimesi] Hâ ile ve lâ tehassesû şeklinde de (kusur araştırmayın) و okunmuştur. İki kelimenin anlamı birbirine yakındır. Bir insan bir işin duru-munu öğrenmek istediği ve onu araştırdığı zaman tecessese’l-emra denir. Teces-süs kelimesi cess kökünden tefe‘‘ül babındandır. Tıpkı lems (dokunmak) kö-künden isteme anlamına gelen telemmus gibi; çünkü lemste/dokunmada talep anlamı vardır. Tıpkı َאء َא ا ْ َ َ א ”…Biz bilgi almak için göğü yokluyorduk“) وَا[Cin 72/7]) âyetindeki gibi. Tehassüs ise ّ kökünden bilmek/öğrenmek an-lamındadır. Bu iki kelimenin anlamlarının birbirine yakın olması sebebiyle insanın duyu organlarına hem Hâ ile el-havâss hem de Cim ile el-cevâss denil-miştir. Maksat; Müslümanların gizli hâllerinin ve ayıplarının peşine düşmeyi ve onların gizledikleri şeyleri ortaya çıkarmaya çalışmayı yasaklamaktır. Mü-câhid (v. 103/721) şöyle demiştir: “Ortaya çıkmış olanla yetinin; Allah’ın giz-lediği şeylerin peşine düşmeyin!” Peygamber (s.a.) bir gün bir konuşma yaptı; perdelerin arkasındaki yeni yetme kızların da duyacağı şekilde sesini yükseltti ve şöyle buyurdu: “Ey diliyle inandığını söyleyip de kalbi tam olarak inanma-yanlar! Müslümanların gizli hâllerinin peşine düşmeyin. Kim Müslümanla-rın gizli hâllerinin peşine düşerse Allah da onun gizli hâllerinin peşine düşer ve sonunda onu evinin ortasında bile rezil rüsvâ eder!..” [Tirmizî, “Birr”, 85] 1 Fâcir, “işlediği büyük günahlarla din barajının duvarını yaran” kişidir. / ed.
Zeyd b. Vehb’den (v. 83/702) şöyle rivayet edilmiştir: İbn Mes‘ûd’a; “Ukbe b. Ebu Mu‘ayt’ın oğlu [fâsık] Velîd’in sakalından şarap damlıyormuş, öyle mi?” dedik. O ise: “Tecessüs bize yasaklandı; biz (insanların hâllerinden) açığa çıkmış olanla yetiniriz.” dedi.
[645] Ğâbehû ve iğtâbehû fiilleri, ğâlehû ve iğtâlehû sîgasındadır. Ğîylet (ça-lış, zimmetine geçiriş) kelimesi iğtiyâlden geldiği gibi ğıybet de iğtiyâbdan gel-mektedir. Gıybet, bir kişiyi gıyâbında kötü bir şekilde anmaktır. Peygamber’e (s.a.) gıybetin ne olduğu sorulunca şöyle buyurdu: “Kardeşini, onun hoşuna gitmeyecek bir şekilde anmandır. Eğer bahsettiğin şey onda varsa onu gıybet etmiş olursun; eğer yoksa ona iftira etmiş olursun!” [Müslim, “Birr”, 70; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 40] İbn Abbas şöyle demiştir: “Gıybet, itleşmiş insanların katığıdır!”
[646] “Herhangi biriniz … hoşlanır mı!?” diye başlayan ifade, gıybet eden kişinin gıybet ettiği şahsın manevi şahsiyetine tecavüz ettiğini en çir-kin ve en korkunç bir şekilde temsil ve tasvir etmektedir; burada birtakım mübalağalar bulunmaktadır:
• Soru Hemze’sinin takrir için olması. • Son derece nâhoş, son derece berbat bir şeyin “sevmek/hoşlanmak” fiiliyle birlikte kullanılması. • Hoşlanma fiili כ e (‘herhangi biriniz’e) isnad edilerek, böyle bir’أşeyden hiç kimsenin hoşlanmayacağının hissettirilmesi. • Gıybetin temsilinin sıradan bir insanın etini yemekle sınırlandırılmayıp sözkonusu insanın kişinin öz kardeşi kılınması. • Gıybetin temsilinin kişinin kardeşinin etini yemesiyle de sınırlandırılmayıp onun aynı zamanda ölü kılınması. [647] Katâde de demiştir ki: “Kurtlanmış bir leş gördüğünde nasıl onu ye-
mek istemezsen, aynı şekilde diri kardeşinin etini yemek de hoşuna gitmesin!” ] 648[ ًא ْ (ölü) kelimesi “et”in hâli olarak mansūbdur; ancak “kardeş”in hâli
olarak mansūb olması da caizdir. Kelime, meyyiten şeklinde de okunmuştur. [649] Allah Teâlâ onlardan hiçbirinin kardeşinin leşini yemekten hoş-
lanmayacağını onlara ikrar ettirince, peşinden ُه ُ ُ ْ ِ כَ َ (elbette bundan tik-sinirsiniz) ifadesini getirdi ki bu, “Belli ki ondan hoşlanmadınız, bu gerçek ortaya çıktı.” anlamındadır. Bu ifadede şart anlamı vardır ve “Eğer bu doğ-ru ise demek ondan hoşlanmadınız.” anlamındadır. Dolayısıyla, başındaki Fâ, Fâ-i fasīhadır; yani size yaptırılan bu ikrarın bir gereği olarak ve insani-yetin baskısı altında bunu inkâr edememeniz sebebiyle ölmüş kardeşinizin etini yemekten hoşlanmadığınız ve onu çok çirkin bulduğunuz kesinleşti.
O hâlde Müslümanların ırzlarına ve onurlarına tecavüz bakımından ben-zer kötülükte olan gıybetten de hoşlanmamanız gerekir. (ُه ُ ُ ْ ِ כَ َ kelimesi) fe-kurrihtumûhu şeklinde de okunmuştur ki; “böyle bir şeyden hoşlanma-yacak bir fıtratta yaratıldınız” anlamındadır. Şayet“Allah küfrü size çirkin gösterdi.’ [Hucurât 49/7] âyetinde olduğu gibi fiil burada da İlâ ile geçişli yapılmalı değil miydi? Bu ikisinden hangisi esas alınmalıdır?” dersen şöyle derim:Aslolan, bizzat geçişli olmasıdır; çünkü ziyade sîgalarına sokulma-dan önce tek mef‘ûl almaktadır. Meselâ kerihtu’ş-şey’e (Şundan hoşlanma-dım.) dersin. Ancak (if‘âl, tef‘îl gibi) ziyade sîgalarına sokulduğunda, fazla mef‘ûl ister. Fiilin [herhangi bir harf ile değil de] İlâ ile geçişli olmasına gelince, burada bir tevil söz konusu olup kerrahe (çirkin gösterdi) kelimesi yine aynı anlama gelen bağğada yerinde kullanılmıştır; çünkü bağğada fiili bağuda ileyhi şey’un fe-huve bağîdun ileyhi (Bu şey ona çirkin geldi, artık bu onun için çirkindir.) sözünden alınmıştır. Tıpkı habbe ileyhi’ş-şey’u fe-huve habîbun ileyhi (Bu şey ona sevimli geldi, bu artık onun için sevimlidir.) sözün gibi.
[650] Tevvâb (tevbeleri çokça kabul eden) kelimesindeki mübalağa, Al-lah’ın tevbelerini kabul edeceği kullarının çok olduğunu veya günahkârların işleyeceği her bir günahın tevbe ederse mutlaka affolacağını yahut Allah’ın tevbeleri çokça kabul ettiğini ve günahından tevbe edenleri engin keremi sebebiyle ‘hiç günah işlememiş kimsenin konumuna yükselteceğini’ göster-mektedir. Mâna şöyledir: Kaçınmanız emredilen şeyleri terk ederek ve yap-tıklarınıza pişman olarak Allah’a karşı gelmekten sakının. Sakınırsanız Allah tevbenizi kabul eder ve size tevbe etmiş müttakilerin sevabını lutfeder.
[651] İbn Abbas’tan şöyle nakledilmiştir: Selmân sahâbeden iki kişiye hizmet eder, yemeklerini hazırlardı. Bir gün uyuya kaldı ve görevini yapa-madı. Onlar da kendilerine yiyecek bir şeyler getirmesi için onu Peygam-ber’e (s.a.) gönderdiler. Peygamber’in yiyeceklerden sorumlu kıldığı kişi Üsâme idi; “Şu an burada sana verebileceğim bir yiyecek yok.” dedi. Selmân durumu o iki kişiye haber verince, kendi aralarında; “Biz bunu su dolu bir kuyuya gönderseydik onu da kuruturdu bu!”1 dediler. Bu iki zat akşamüstü Peygamber’e (s.a.) geldiklerinde Allah Resulü onlara “Bana ne oluyor ki ağızlarınızda taze et görüyorum?!” dedi. “Biz et yemedik ki.” dediklerinde de “Gıybet etmişsiniz!” buyurdu; işte âyet bunun üzerine nazil olmuştur.
13. Âyetin Tefsiri
[652] “Bir erkek ve bir dişi”den maksat Âdem ile Havvâ’dır. Âyetin an-lamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Her birinizi bir baba ve anneden yarattık; her birinizin meydana gelişi aynı yolla gerçekleşmektedir. Dola-yısıyla, nesep bakımından birinin diğerine karşı övünmesi ve bir üstünlük iddia etmesi doğru değildir.
[653] Şa‘b Arapların kendilerini gruplandırdıkları altı tabakanın birin-cisidir. Bu tabakaların sırası şöyledir: Şa‘b, kabîle, ‘amâre, batın, fehız ve fasīle. Bunlardan şa‘b kabileleri, kabîle ‘amâreleri, ‘amâre batınları, batın fe-hızları, fehız da fasīleleri bir araya getirir. Sözgelimi Araplardan Huzeyme şa‘b, Kinâne kabile, Kureyş ‘amâre, Kusay batın, Hâşim fehız, Abbas da fasīledir. Şu‘ûb kelimesine bu ismin verilmesi, kabilelerin buradan çıkarak dallanıp budaklanması sebebiyledir.
[654] (“Birbirinizi tanıyabilesiniz” anlamındaki) ا אر kelimesi aynı an-lamda olmak üzere li-tete‘ârefû ve ‘Ayın’ın idğamıyla li-tte‘ârefû şeklinde ve “hanginizin hangi nesepten geldiğini bilesiniz” anlamında li-ta‘rifû okunmuş; li-tete‘arrefû1 şeklinde de okunmuştur. Mâna şöyledir: Allah’ın sizi milletler ve kabileler hâlinde yaratmasının hikmeti, birbirinizin nesebini bilmeniz ve hiç kimseyi kendi öz babasından başkasına nispet etmemenizdir. Yoksa Allah bunu âbâ u ecdâdınızla başkalarına karşı övünesiniz ve nesep bakımından başkalarına üstünlük ve farklılık taslayasınız diye yapmamıştır.
[655] Sonra, insanın başkasına karşı üstünlük elde edebileceği ve Allah katında şeref ve değer elde edebileceği hasleti açıklamak üzere “Çünkü Allah katında en değerliniz, en çok sakınanınızdır.” buyurmuştur. ان Hemze’nin fethasıyla enne de okunmuştur ki âdeta; “Neseplerle niçin övünülmesin ki?” denmiş ve bu soruya; “Çünkü Allah katında en değerliniz, nesepçe üstün olanınız değil, en çok sakınanınızdır” şeklinde cevap verilmiş olmuştur.
[656] Peygamber (s.a.), Mekke’nin fethedildiği gün Beytullah’ı tavaf etmiş; Allah’a hamdüsenâ ettikten sonra şöyle buyurmuştur: “Câhiliye kib-rini sizlerden gideren Allah’a hamdolsun. Ey insanlar! İnsanlar iki kısımdır: Bir kısmı mümindir, müttakidir ve Allah katında değerlidir. Diğer kısmı ise kâfirdir, günahkârdır ve Allah katında değersizdir.” Peşinden de bu âye-ti okumuştur [ Ahmed b. Hanbel, II, 61; Tirmizî, “Tefsir 49/5”]. Peygamber (s.a.) “İnsanların en şereflisi olmak her kimi sevindirirse Allah’a karşı gelmekten sakınsın!” buyurmuştur. [Tirmizî, “Zühd”, 2; İbn Mâce, “Zühd” 24] İbn Abbas da demiştir ki: “Dünyanın şerefi zenginlik, âhiretin şerefi takvâdır.”1 “Birbirinizi pek de kolay olmayan bir şekilde ve yavaş yavaş tanıyabilesiniz diye…” Bu babın anlam
yapısındaki tekellüf ve aşamalılık mealen böyle yansıtılabilir. / ed.
[657] Yezid b. Şecere’den şöyle rivayet edilmiştir: Peygamber (s.a.) Me-dine pazarına uğramıştı. Siyahi bir köle gördü. Köle şöyle diyordu: “Beni kim satın alacaksa bir şartım var: Beş vakit namazı Peygamber’in arkasında kılmama mâni olmayacak.” Bu şartla onu bir adam satın aldı. Peygamber her namazda onu görürdü. Bir gün onu göremedi, sahibine sordu, o da; “Ateşli hastalığa yakalandı.” dedi. Hazret-i Peygamber onu ziyaret etti. Üç gün sonra tekrar sorduğunda, “Artık ölmek üzere imiş gibi bir hâli var.” dedi. Köle yarı ölü, yarı canlı bir vaziyette iken Peygamber (s.a.) geldi… Yıkama ve defin işlemlerini bizzat üstlendi. Muhacirleri ve Ensār’ı büyük bir düşünce almıştı.1 Âyet işte bu olay üzerine inmiştir.
14. Âyetin Tefsiri
[658] İman kişinin tam bir itminan ve güvenle tasdik etmesidir. İslâm ise kelime-i şehadet getirerek, barış ortamına girmek ve Müslümanların düşma-nı olmaktan çıkmaktır. “İman henüz kalplerinize girmiş değil...” cümlesine dikkat et. Ve bil ki iman henüz kalbe yerleşmediği hâlde sadece dil ile keli-me-i şehadet getirmek islâmdır. Bu hususta kalbin dile uygun hâle gelmesi ise imandır.
[659] Şayet“Âyette sözün gelişi kul lâ tekūlû âmennâ ve lâkin kūlû eslemnâ (De ki: İnandık demeyin; fakat teslim olduk deyin.) veya kul lem tu’minû ve lâkin eslemtum (De ki: Siz inanmadınız fakat teslim oldunuz.) şeklinde olması gerekirken, neden َא ْ َ ْ ا ا ُ ُ ْ َכِ ا وَ ُ ِ ْ ُ ْ َ ْ ُ (De ki: Siz iman etmediniz, ama ‘[siyasî otoritenize] teslimiyet gösterdik’ deyin.) buyurdu?” dersen şöyle derim:Âyet bu şekilde gelmekle, öncelikle onların iddialarını yalanlamakta, kendilerine ait olmayan bir inancı kendilerine mal etmelerini reddetmekte, bunun için de onlara direkt; ‘Siz iman etmediniz ki!’ denilmektedir. İddiaları yalanlamanın bu çeşidinde bir nezaket vardır; zira burada lafzı açıkça kullanıp “Yalan söy-lüyorsunuz!” demeyip, onun yerine, varlığını iddia ettikleri şeyin yokluğunu dile getiren ا ُ ِ ْ ُ ْ َ (iman etmediniz) ifadesini kullanmıştır. Sonra; bunu “Ya-lan söylüyorsunuz!” yerine kullandığına, hâlis kulların sıfatı olarak bahsettiğiنَ ُ אدِ ُ ا ُ כَ
ِ ifadesiyle dikkat (!Bunlardır işte [iman iddiasında] sadık olanlar) اوçekmiştir; çünkü bu yolla, kalplerine iman girmediği hâlde inandığını söyle-yen bu kimselerin yalancı olduklarını üstü kapalı olarak belirtmiş olmaktadır. 1 Peygamber’in (s.a.) bir köleye böyle davranmasına hayret ediyor olmalılardı! / çev.
Nice üstü kapalı ifade vardır ki, açıkça söylemek onun kadar kuvvetli ve et-kili olmaz. Ayrıca, ا ُ ِ ْ ُ ْ َ (Siz iman etmediniz ki!) cümlesi kullanılarak, lâ tekūlû âmennâ (İman ettik demeyin.) şeklinde bir ifadenin kullanılmasının önüne geçilmiştir; çünkü onlara, sonuçta “İman ettik” demeyi yasaklama anlamına gelen bir hitapla hitap edilmesi son derece çirkin olacaktı. Sonra mâna dikkate alınarak istidrak kelimesi olan lâkin (fakat) ile başlayan cüm-le buraya bitiştirilmiş ve ve lâkin eslemtum (fakat teslimiyet gösterdiniz) denmemiştir. Böylece, tıpkı “iman ettik” sözlerinde olduğu gibi, bunun da bir zan ve iddia olduğu belirtilmek istenmiştir; ve lâkin eslemtum (fakat teslimiyet gösterdiniz) denseydi, o zaman bu sözün söylenmesi, onların gö-nüllü olarak teslimiyet gösterdikleri ve “iman ettik” sözlerine itibar edildiği anlamına gelirdi. Oysa onların bu sözüne en küçük bir değer ve önem at-fedilmemektedir!
[660] Şayet“De ki: Siz iman etmediniz ki!’ dedikten sonra ‘İman henüz kalplerinize girmiş değil!’ denilmesi, yeni ve müstakil bir anlam taşımayan (gereksiz) bir tekrara benziyor.” dersen şöyle derim:Hayır, sandığın gibi değil. “Siz iman etmediniz!” ifadesinin faydası, onların iman etme iddiaları-nı yalanlamaktır. “İman henüz kalplerinize girmiş değil!” ifadesinin faydası ise onlara söylemeleri emredilen sözün ne olduğunu belirlemektir. Onlara âdeta şöyle denmektedir: “Kalplerinizle dillerinizin uyumlu olmadığı [yani doğruyu söylemediğiniz] ortaya çıktığına göre, ‘teslimiyet gösterdik’ deyin.” Çünkü bu “İman henüz kalplerinize girmiş değil” cümlesi, “deyin” fiilinin zamirinden hâl olarak gelen bir sözdür. א َ ’daki beklenti anlamı ise, bahse konu kişilerin daha sonra iman ettiklerine1 delâlet etmektedir.
] 661[ כ sizden eksiltmez ve size haksızlık yapmaz demektir; elete-hu’s-sultānu hakkahû eşedde’l-elti (Sultan onun hakkını çok eksik verdi; yedi!) denilir ki fiil Gatafan lehçesinde böyle kullanılmaktadır. Esed kabilesi ile Hicazlıların kullanımı ise lâtehû leyten şeklindedir. Asma‘î (v. 828), Ümmü Hişâm es-Selûliye’nin şöyle dediğini nakleder: el-Hamdu lillâhi’l-lezî lâ yufâtu ve lâ yulâtu ve lâ tesummuhu’l-esvâtu (Önüne geçilemeyen, kendisine haksızlık yapılamayan, kendisinden bir şey eksiltilemeyen ve yakarışların kendisini sağır bulmadığı Allah’a hamdolsun!) Bu kelime, aynı anlamda olmak üzere, lâ yelitkum de lâ ye’litkum de okunmuştur. Mâna bakımından bunun benzeri ًא ْ َ ٌ ْ َ ُ َ ْ ُ َ (“Hiç kimseye zerre kadar haksızlık yapıl-maz.” [Enbiyâ 21/47]) âyetidir.1 Yani -âyetteki anlamı itibariyle- “iman edeceklerine…” Çünkü “Henüz iman kalplerinize girmiş değil.”
Ama Allah ve Resulü’ne itaat ederseniz girecektir. Müfessir kendi zamanından hareketle kad âmenû (gerçekten iman ettiklerine) demektedir. / ed.
[662] “Allah ve Resulü’ne itaat”; içinde bulundukları nifak hâlinden tevbe etmeleri, kalplerini imana bağlamaları ve onun gereğiyle amel etmele-ri anlamındadır. Bunu yaparlarsa Allah onların tevbesini kabul eder, onlara mağfiretini bağışlar ve onlara bol bol sevap verir.
[663] İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir ki bir kıtlık yılında Esed oğulların-dan bir grup Medine’ye geldiler, kelime-i şehâdet getirdiler. Medine’nin yol-larını pislik ve necasete buladılar ve piyasada fiyatların artmasına yol açtılar. Sabah akşam Peygamber’e (s.a.) gelip şöyle diyorlardı: “Diğer Araplar sana de-velerinin üzerinde tek başına geldiler. Biz ise ağırlıklarla, kadınlarla ve çocuk-larla geldik.” Bu şekilde Peygamber’den zekât istiyorlar ve ‘Müslüman olduk!’ diye Peygamber’e minnet ediyorlardı. Âyet işte bunun üzerine nâzil olmuştur.
15. Âyetin Tefsiri
[664] İrtâbe “onu töhmetle beraber şüpheye düşürdü” anlamındaki râbehû fiilinin mutāva‘at hâlidir. Anlam şöyledir: İman etmişler sonra da iman ettikleri hususlarda kalplerine en küçük bir şüphe düşmemiş; tasdik ettikleri hakkında en küçük bir töhmette bulunmamışlar, onun gerçek ol-duğunu itiraf etmişlerdir.
[665] Şayet“Burada; sonralık ifade eden sümme kullanılmasının hikmeti nedir? Oysa ‘şüphesizlik’in imana bitişik olması gerekir; çünkü o, imanda mutlaka olması lâzım gelen bir sıfattır; senin de açıkladığın gibi imanda gü-ven ve itminan anlamı vardır ki bunun hakikati şüphenin bütünüyle ortadan kalkması ve kesin bilgidir.” dersen şöyle derim:Buna iki şekilde cevap veri-lebilir. Birincisi; iman eden kimseye, onun göğsü imanla serinledikten ve hu-zura erdikten sonra bazen şeytan ve bir kısım saptırıcılar musallat olabilir ve onun kalbine yakînini bozacak şeyler atarak onu şüpheye düşürebilirler. Veya imanlı kişi, kendini şüpheye düşürecek doğru olmayan bir görüşe saplanır; sonra da bir çıkış yolu aramaksızın aklına estiği istikamette devam eder du-rur. Dolayısıyla gerçek müminler, kendilerini tehlikeye sokacak böyle şeyler-den uzak olmakla nitelenmişlerdir. Tıpkı “… sonra istikamet üzere olanlar” [Fussilet 41/30] âyetindeki gibi. İkincisi; imanın özü şüphesizlik ve kesin inanç (yani îkān) olduğu için, bunun önemini vurgulamak üzere önce imanı, sonra da -ayrıca- bunu zikretmiştir. İman üzerine -zaman itibariyle sonralık ifade eden- sümme ile atıfta bulunulması ise, imanın uzayıp giden gelecek zamanlar içinde kalbe peyderpey yerleşeceğini hissettirmek içindir.
[666] “Ve cihad etmişlerdir.” Kendisine karşı cihad edilecek olanlar; savaş hâlindeki düşman, şeytan veya hevâ olabileceği gibi, câhede fiilinin cehedenin mübalağalı biçimi olması da caizdir. Canla başla cihad etmekten maksat sa-vaşmak olup diğer bütün ibadetleri de içine alabilir. Mal ile cihad ise Hazret-i Osman’ın ( Tebük seferi için hazırlanan) zorluk ordusu için yaptıklarına1 ben-zer şeylerdir. Bunun bütün zekâtları ve iyilik çeşitlerinden mala taalluk eden şeyleri de içine alması mümkündür. Ki bunlar kişinin malıyla ilgili olarak Allah rızası için yapmakla kendisini yükümlü gördüğü işlerdir.
[667] İşte bunlardır “iman ettik” sözlerinde sadık olanlar ve Esedoğul-ları bedevîlerinin yaptığı gibi yalan söylemeyenler… Veya işte bunlardır imanları gerçek, ciddi ve kalbe iyice yerleşmiş iman olanlar…
16. Âyetin Tefsiri
[668] “Geldiğini fark etmedim; bunu bilemedim” anlamında mâ ‘alim-tu bi-kudûmike denir; ْ כُ
ِ ِ ِ َ نَ ا ُ ِّ َ ُ -Siz dininizi Allah’a öğretmeye mi kal) اkıyorsunuz?!) sözü de bu anlamdadır. Böylece, cahillikle suçlanmaktadırlar.
17. Âyetin Tefsiri
[669] Menne ‘aleyhi bi-yedin “Birine nimet sarkıttı, sundu.” demektir. Tıp-kı en‘ame ‘aleyhi ve efdale ‘aleyhi (Onu nimetlendirdi. Ona lutufta bulundu.) ifadeleri gibi. Minnet bir kimsenin verdiği kişiden bir karşılık beklemediği nimet olup kesmek anlamındaki mennden gelmektedir; çünkü veren, nime-ti, verdiği kişiden bir karşılık beklemeksizin ve başka bir maksatla değil, sırf onun ihtiyacını kesmek (ortadan kaldırmak) için vermektedir. Ancak zaman-la, “yapılan iyilik başa kakıldığında” menne ‘aleyhi sun‘ahû denmiştir.2
[670] Bu âyetin akışında ince, hoş bir anlam vardır. Şöyle ki; söz ko-nusu bedevîlerden vuku bulan söz ve fiilleri Allah islâm (siyasî teslimiyet) olarak isimlendirmiş, bunun onların sandığı gibi îman oluşunu reddet-miştir. Bunlar yaptıklarını Peygamber’e (s.a.) bir lutuf olarak sununca, 1 Hz. Osman bu güçlük zamanında orduya tam teçhizatlı 300 deve ve bin dinar infak etmişti. / ed.2 Yani Allah’a isnat edildiğinde, “sırf kişinin ihtiyacını karşılamak için, tamamen karşılıksız vermek” an-
lamına gelirken, ‘veren’ insanların o genel malum tutumları yüzünden menn fiili anlam değişikliğine uğramıştır. / ed.
Allah Peygamber’ine şöyle buyurmuştur: “Bu adamlar, aslında hesaba katma-ya değmeyecek, ancak‘siyasî teslimiyet’ olarak isimlendirilecek fiilerini sana bir lutuf olarak sunuyorlar. Bunun için onlara de ki: Katımda îman olarak değil ancaksiyasî teslimiyet olarak isimlendirilebilecek olan fiillerinizi bana lutuf olarak sunmayın!” Sonra da şöyle buyurmuştur: Sizin ulaşıp başarılı olduğunuzu sandığınız ve iddia ettiğiniz üzere -şayet bu zan ve iddianız doğ-ruysa- işte sizi bu imana erdirmekle asıl Allah size lutufta bulunmuştur! Şu kadar var ki siz, Allah’ın bildiğinin aksi bir şeyi sanıyor ve iddia ediyorsunuz. [“O teslimiyetinizi!” buyrularak] islâmın bedevîlere izâfe edilmesinde, imanın ise bir muzāf ilavesi olmaksızın zikredilmesinde, etraflı düşünenlere gizli kalma-yacak incelikler vardır. “Tabiî, doğru söylüyorsanız!..” şart cümlesinin cevabı, öncesinin buna delâlet etmesi sebebiyle hazfedilmiştir. Takdiri şöyledir: İman iddianızda doğru iseniz, demek ki asıl Allah size lutufta bulunmuş!
[671] [“İmana erdirdiği için” anlamındaki اכ -ifadesi] Hemze’nin kesresiy أن le in hedâkum (Allah sizi imana eriştirirse) şeklinde de okunmuştur. İbn Mes‘ûd’un kıraati ise iz hedâkum (Allah sizi imana erdirmiş ya, işte o za-man) şeklindedir.
18. Âyetin Tefsiri
] 672[ ن -Tâ ile de Yâ ile de okunmuştur (yaptıklarınızı / onların yap ـtığını). “Allah sizin yaptıklarınızı görmektedir” ifadesi, iddia ettikleri konuda doğru söylemediklerini beyan etmektedir; yani Allah âlemde gizli olan her şeyi bilmekte, gizli açık bütün yaptıklarınızı görmektedir; hiçbir şey O’na gizli kalmaz. O hâlde, nasıl içinizde gizledikleriniz O’na gizli kalacak ve sizin doğ-ru mu yalan mı söylediğinizi bilemeyecek!? Bunların hepsini çok iyi bilir O!. Çünkü bilmeye konu olan her şey O’nun katında aynıdır; hiç fark etmez.
[673] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki: “Her kim Hucurât sûresi-ni okursa Allah’a itaat edenler ve karşı gelenler sayısınca sevap verilecektir.”