KEŞŞÂF TEFSİRİ
Haşr Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla
1. Âyetin Tefsiri
çünkü O’dur ‘mutlak izzet ve hikmet sahibi’ (Azîz, Hakîm).
2. Âyetin Tefsiri
kalelerinin önünde) daha ilk toplanışta yurtlarından çıkaran O’dur. Oysa siz çıkacaklarını zannetmiyordunuz; onlar da kalelerinin kendilerini hep Allah’tan koruyacağını zannediyordu! Ama Allah hiç hesap etmedikleri bir yerden gelerek gözlerini öyle bir korkuttu ki evlerini hem kendi elleriyle hem de bizzat siz müminlerin elleri ile tahrip etmeye başladılar. O hâlde ibret alın ey basiret sahipleri!
[1335] Nadīr oğulları, Peygamber (s.a.)ile “lehinde veya aleyhinde bu-lunmamak” üzere [bir tarafsızlık] anlaş[ması yap]mışlardı. Bedir günü Peygam-ber galip gelince, “ Tevrat’ta anlatılan; sancağı yere düşmeyecek (muzaffer) peygamber işte budur!” dediler. Fakat Müslümanlar Uhud günü hezimete uğrayınca, şüpheye düşüp anlaşmayı bozdular. [Bu arada, reisleri] Kâ‘b b. Eşref kırk süvari ile Mekke’ye doğru yola çıktı ve Kâbe’nin yanında Kureyş’le Haz-ret-i Peygamber aleyhine bir antlaşma yaptı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) Ensār’dan Muhammed b. Mesleme’ye (v. 43/663) emretti; o da bir suikastle sütkardeşi olan Kâ‘b’ı öldürdü. Sonra Hazret-i Peygamber lifle dizginlenmiş bir merkep üzerinde, onlara sabahleyin müfrezelerle baskın yaptı ve: “ Me-dine’den çıkacaksınız!” dedi. Onlarsa: “Ölüm bize bundan daha hoş gelir!” diyerek birbirlerini savaşa kışkırttılar. -Çıkış hazırlıkları için Peygamber’den (s.a.) on günlük mühlet istedikleri de söylenmiştir.- Münafık Abdullah b. Übeyy ve adamları Yahudilere gizlice: “Kaleden çıkmayın! Şayet sizinle sava-şacak olurlarsa biz sizinle beraber olur, sizi yalnız bırakmayız. Siz çıkarsanız biz de mutlaka sizinle beraber çıkarız.” diye haber gönderdiler. Yahudiler de bunun üzerine, kale sokaklarını tıkayıp daralttılar ve tahkim ettiler. Hazret-i Peygamber onları yirmi bir gece kuşatma altında tuttu. Nihayet Allah onların kalplerine korku salıp, münafıkların yardımından umut kesince barış talebin-de bulundular. Hazret-i Peygamber ise “deve başına üç hane düşecek şekilde geçimlik eşyalarından diledikleri kadar yükleyerek sürgün edilmeleri” seçene-ği dışında tekliflerine yanaşmadı. Böylece Şam’a, Eriha’ya ve Ezriat’a sürgün edildiler. Ancak içlerinden Ebû Hukayk ve Huyeyy b. Ahtab sülalelerinden oluşan iki hane halkı Hayber’e, bir grup da Hîre’ye iltihak ettiler.
] 1336[ ِ ْ َ ا ولِ ِ (ilk toplanışta) ifadesinin Lâm’ı َج َ ْ fiiline (çıkardı) أtaalluk etmektedir ki bu da א א ل (“Âh! Keşke [şu] gerçek ha-yatım için önden bir şey gönderseydim!’ der.” [Fecr 89/24]) âyetinde ve senin; ci’tuhû li-vakti kezâ (Ona şu vakitte geldim.) sözünde yer alan Lâm’dır. Buna göre mâna; “Allah, nankör inkârcıları daha ilk toplanışta (yurtlarından) çı-karandır.” şeklindedir. “İlk toplanış” ise [i] “Bu onların Suriye civarında1 ilk toplanışlarıdır.” anlamındadır; çünkü bunlar, o âna dek kendilerine asla sürgün isabet etmemiş bir kuşaktan olup Arap yarımadasından Şam’a ihraç edilen ilk Ehl-i Kitap idiler. [ii] Yahut mâna; “Bu onların ilk toplu sür-günleridir.” şeklinde olup son toplu sürgünleri ise Hazret-i Ömer’in onları Hayber’den Suriye civarına sürgün etmesiydi. -Son toplanışlarının kıyamet günü toplanışı olduğu; zira mahşerin Şam’da kurulacağı da söylenmiştir ki rivâyete göre İkrime (v. 105/723) ‘Kim mahşerin şuracıkta -yani Suriye ve civarında- kurulacağından şüphe ediyorsa bu âyeti okusun!” demiştir. [iii] Yine mânanın; “Onları, kendileriyle savaşılmak üzere ilk toplanışta yurt-larından çıkaran O’dur!” şeklinde olduğu da söylenmiştir; çünkü Peygam-ber’in (s.a.) onlarla yaptığı ilk savaş buydu.
[1337] “Oysa” kalelerinin sağlamlığı, savaşkanlıkları ve cansiperâne sa-vunuşları, sayı ve tedariklerinin çokluğu sebebiyle “çıkacaklarını zannetmi-yordunuz;” onlar da kalelerinin kendilerini Allah’ın azabından koruyacağını sanıyorlardı. Derken, Allah’ın emri “hiç hesap etmedikleri bir yerden” hiç ummadıkları, akıllarına gelmeyen bir yerden başlarına geliverdi; yani reisleri Kâ‘b b. Eşref ’in, kendi [süt] kardeşinin eliyle faka bastırılarak öldürülmesi… Ki bu; kuvvetlerini zayıflatan, heybetlerini azaltan, kalplerine saldığı korkuyla yüreklerindeki güven ve sükûneti yok eden, onlara ‘evlerini tahrip etme ko-nusunda müminlere muvafakat ederek kendi aleyhlerine müminlere yardım-cı olmayı’ ilham eden ve velî edindikleri münafıkların kendilerine arka çıkma konusunda ağırdan almalarına yol açan bir şey idi. İşte bunların tamamı, onların hesap etmediği şeylerdi ki, kendilerine helâk2 buradan geldi!..
[1338] Şayet“Ve zannû enne husūnehum temne‘uhum -veya- …mâ-ni‘atuhum (Kalelerinin kendilerini koruyacağını zannettiler.) ifadeleri ile Kur’ân’ın nazmı ( א ا أ arasında ne fark var?” dersen şöyle (وderim:Haberin mübtedânın önüne geçirilişi ile ‘kalelerinin kendilerini ko-ruyup savunacağına’ çok fazla güvendikleri ifade edilmekte; onlara ait zami-rin ( ) ye isim yapılıp cümle’أن ( ْ ُ ُ ُ ُ ْ ُ ُ َ
ِ א َ ) bu isme haber kılınarak da,1 Şâm kelimesi Arap dilinde bugünkü Suriye ve civarını ifade etmektedir. Türkçede Şam dediğimiz yerin
Arapça karşılığı Dimaşk’tır. / ed.2 Yani hezimet ve sürgün. / ed.
‘bu kale varken, saldırıp üstünlük kurma niyeti besleyecek hiç kimsenin umursanmayacağı derecede kendilerini emniyette hissettikleri’ gösteril-mektedir. Oysa bu [incelik ve vurgu], ve zannû enne husūnehum temne‘uhum (Kalelerinin kendilerini koruyacağını zannettiler.) sözünde mevcut değildir.
[1339] (ُ ُ ا ُ َא )[Ama Allah gelerek] ifadesi, medli olarak) fe-âtâhumu’llāhu (Ama Allah getirerek) şeklinde de okunmuştur ki “başlarına helâkı getire-rek” demektir. ُر insanın içini ra‘b eden -yani dolduran- korkudur; ‘atıl-ması’ ise (kalpte) sabitleştirilmesi, iyice yerleştirilmesidir. Bu anlamla ilgili olarak aslana mukazzefun (atılmış) demişlerdir; çünkü etine dolgun oluşu ve vücudunun iç içe geçmiş parçalarıyla aslan adeta yekpare bir et parçası gibidir!
نَ) [1340] ُ ُ ) ifadesi şeddeli ve şeddesiz olarak, yuhribûne ve yuharri-bûne şeklinde okunmuştur; tahrîb ve ihrâb “çözerek ve yıkarak bozmak”; hırbe de bozulmak demektir. Evlerin iç kısımlarını kendileri, dış kısımları-nı ise Müslümanlar yıkıyordu; çünkü Allah onlardan iz kalmamasını, Me-dine’de onlara ait hiçbir yurt ve kendilerinden geriye burayı yurt edinen hiçbir fert kalmamasını murad etmişti. Onları evlerini yıkmaya iten şey, sokakların ağızlarını tıkayacakları odun ve taşlara olan ihtiyaçları; sürgün edilmelerinin ardından meskenlerinin Müslümanların eline geçmesine kar-şı ıstırap çekmemeleri ve binalarındaki kaliteli ahşap ve güzel abanozları beraberlerinde taşımalarıydı. Müminlere gelince; onların motivasyonları ise o Yahudilerin korunaklarını ve barınaklarını yok etmek ve savaş güçlerini artırmaktı. “Peki, bu evlerin müminlerin elleriyle yıktırılması ne anlama geliyor?” dersen şöyle derim:Yahudiler müminleri buna yönlendirip sebep olunca, sanki müminlere bunu kendileri emir ve teklif etmiş olmuşlardır.
[1341] “O hâlde”, Allah’ın işleri yürütmesinden, onların çıkarılma işini kolaylaştırmasından ve savaş söz konusu olmaksızın Müslümanları onlara musallat etmesinden “ibret alın (ey basiret sahipleri)!”
[1342] Söylendiğine göre; Peygamber (s.a.)Müslümanlara, Yahudilerin topraklarına ve mallarına Allah’ın, kendilerini savaşsız sahip kılacağını vaat etmişti; dediği gibi de oldu.
3. Âyetin Tefsiri
[1343] Yani Allah Medine toprağını onlardan temizlemeye ve mümin-leri onların komşuluğundan kurtarıp rahatlatmaya ve mallarına vâris kıl-maya karar vermişti. Eğer Allah onlar hakkında sürgün kararı vermemiş, hikmeti bunu gerektirmemiş olsaydı; bu sürgünün onlara ölümden daha zor gelmesi sebebiyle (hikmeti, O’nu) bunu tercihe itmemiş olsaydı, kar-deşleri olan Kurayza oğullarına yaptığı gibi “bunları, daha dünyada iken” öldürerek “feci bir şekilde cezalandırırdı!” Sürgün edilseler de öldürülseler de “(âhirette) onlar için bir de ateş azabı vardır!” Yani dünya azabından kurtulsalar bile âhiret azabından kurtulamazlar.
5. Âyetin Tefsiri
] 1344[ (bir hurma ağacı) ifadesi, א (kestiğiniz) ifadesini açık-lamakta olup א ’nın i‘râb konumu, fiiliyle (mahallen) mansūb kılın-maktır. Böylece âdeta “Her ne kestiyseniz” buyurmuş olmaktadır. א כ او sözündeki; א ’ya ait zamirin müennes kılınması, (müennes) lînetun yani“hurma ağacı” anlamını taşıdığı içindir ki o da ‘hurmanın en kalitelisi olan acve ve berniyye cinsleri’ dışındaki hurma ağaçlarıdır. ’nin Yâ’sı da ed-dî-metu (kısa süreli yağmur) lâfzı gibi (aslında Vav’lı iken) öncesindeki kesre harekeden ötürü Vav’dan dönüşmüştür. el-Lînetu lâfzının değerli hurma ağacı anlamına geldiği de söylenmiştir. Sanki Araplar bunu el-lînu (yumu-şaklık) kökünden türetmişlerdir. Zürrumme (v. 117/735) şöyle demiştir:
Semerinin üzerinde -uzun gövdeli bir hurma ağacının başındaki; poyrazın kımıldattığı- bir kuş yuvası varmış gibi (az yükle seyrediyor devem sür’atle).
Lînenin çoğulu, lîndir. [ ً َ ِ א yerine] kuvvemen ‘alâ usulihâ şeklinde de okun-muştur. İkinci kıraat iki şekilde açıklanabilir; ya [medsiz usul] rehninçoğulu olan ruhunun gibi aslın çoğuludur ya da Vav yerine zamme ile yetinilmiştir. Yine א َ ’ya tâbi olarak (müzekker olmak üzere) kāimen ‘alâ usūlihî şeklinde de okunmuştur.
[1345] Bu ağaçların kesilmesi “Allah’ın izni” ve emri “iledir. Bir de fâsıkları rezil-rüsva” ve Yahudileri zelil “etmek” ve onları öfkelendir-mek “için” o ağaçların kesilmesine izin vermiş “tir.” Şöyle ki Peygamber (s.a.)onların hurmalarının kesilip yakılmasını emrettiğinde, Yahudiler
“Ey Muhammed! Sen yeryüzünde bozuculuk yapmayı yasaklıyordun. Peki, ya hurmaların kesilip yakılması da neyin nesi?!” demişlerdi.1 Bundan ötürü müminlerin içine bir kurt düşmüştü de nihayet bu âyet inmişti; yani Allah müminlere bu ağaçları kesme izni verdi ki (ey Yahudiler) müminlerin is-tedikleri gibi mallarınıza tahakküm ettiklerini ve diledikleri gibi tasarrufta bulunduklarını gördüğünüz vakit öfkenizi ve iç acınızı katbekat artırsın. Kâfirlerin kalelerinin ve yurtlarının yıkılıp yakılması, suya garkedilmesi ve mancınıklarla vurulmasında hiçbir beis olmadığı hususunda âlimlerin ittifakı vardır. Aynen bunun gibi onların meyveli meyvesiz tüm ağaçları-nın sökülmesinde de beis yoktur. İbn Mes‘ûd’dan rivâyet edildiğine göre; müminler o hurmalardan (sadece) savaşa mevzi olanları kesmişlerdir. Şa-yet“Neden sadece kesilmiştir?” dersen şöyle derim: yaban hurması olduğu takdirde Yahudiler kendilerine acve ve berniyye alabilmek için yarış-sınlar; [ ] kaliteli hurma olduğu takdirde ise öfkeleri iyice artsın ve daha fazla zorlarına gitsin diyedir. Rivâyete göre iki kişi; birisi kaliteli diğeri ise yabanî hurma kesiyormuş. Peygamber (s.a.)bunu kendilerine sorunca biri “Onu Allah Resulü’ne bıraktım.” derken; öbürü “Onu kâfirleri kızdırmak için kestim!” demiş. Bu, hem içtihada hem de onun Hazret-i Peygamber huzurunda yapılabileceğine delil getirilmiştir; çünkü bu iki kişi bunu tama-men içtihatla yapmışlardı. Yine “Her müçtehit isabet etmiştir.” diyen de bu rivâyeti hüccet getirmiştir.
6. Âyetin Tefsiri
[1346] “Allah’ın savaşsız olarak alıp, Resulü’ne verdiği” yani kendisi-ne mahsus bir fey’2 kıldığı. el-Îcâf “hızlı yürüme” anlamındaki el-vecîften alınmıştır. Hazret-i Peygamber’in Arafat’tan akın etmekle ilgili olarak; 1 Tevrat’ta (Tesniye, 20/19-20); “Kuşatmanın uzun sürmesi durumunda, ağaçlara balta vurup yok et-
meyeceksiniz. Ağaçların ürünlerini yiyebilirsiniz, ama onları kesmeyeceksiniz. Yalnız ürün vermediğini bildiğiniz ağaçları kesip yok edebilirsiniz; kenti ele geçirene dek kesilen ağaçları kuşatma işinde kul-lanabilirsiniz.” şeklinde bir bilgi yer aldığı için -yani ağaç kesmek yasak sayıldığı için- Kur’ân bunun “Allah’ın izni ve emriyle olduğunu” vurgulayarak Yahudilerin, aleyhlerinde kamuoyu oluşturmalarının önünü almaya çalışmaktadır. / ed.
2 Ganimet; savaş esirleri, arazi ve menkul mallar olmak üzere üç ana başlık altında incelenmiştir. Fey’ ve ganimetin ikisi de gayr-ı müslimlerden alınması ve beşte bir (humus) olarak ayrılan devlet payının harcama yerlerinin de aynı olması itibariyle benzerlik göstermekle birlikte, fey’ gayr-ı müslimlerden barış antlaşması sonucunda, ganimet ise savaşla alınır. Ayrıca fey’ ile ganimetin beşte dördünün harcama yerleri de ayrı kalemlerdir. (“Ganimet” md. DİA). / ed.
“İyi davranış, ne atları koşturmaktır [îcâfu’l-hayl] ne de develeri hızlı sürmektir. Vakarla, ağır ağır yürüyün!” [ Ebû Dâvûd, “Kitâbü’l-Menâsik”, 63] demesi de bu kabildendir. “O [fey’ler] için siz ne at ne de deve koşturdunuz.” ifadesinin anlamı “O malları elde etmek ve ganimet edinmek için ne at ne de deve koşturmuş, bunun için savaş yorgunluğu çekmiş değilsiniz. Siz sadece ona yayan yürüyerek gittiniz.” şeklindedir. Buna göre mâna şöyledir: “Allah’ın, Nadīr oğullarının mallarından peygamberine mülk edindirdiği hiçbir şeyi siz savaşarak ve galebe çalarak elde etmiş değilsiniz. Lâkin Allah tıpkı peygam-berlerini düşmanlarına musallat ettiği gibi Hazret-i Peygamber’i de onlara ve sahip olduklarına musallat etmiştir. Böylece iş bu konuda O’na havale edilmiş olup O, işi dilediği şekilde rayına oturtur; yani savaşmaya konu olan; zorla ve üstün gelerek alınan ganimetler taksime tâbi tutulmaz; zira onların taksim talebinde bulunması üzerine bu âyet inmiştir.
7. Âyetin Tefsiri
[1347] Cümlenin [ُ אءَ ا א ا َ ] başına atıf edatının gelmemesi, ilk cümleyi [ُ ا אءَ ا א َ açıklaması sebebiyledir. Dolayısıyla, bu cümle o cümleden olup [وَona yabancı düşmeyen (ve onunla irtibatlı olan) bir cümledir.1 Burada Pey-gamber’e (s.a.) Allah’ın kendisine savaşsız olarak verdiği ganimetler husu-sunda ne işlem yapacağı açıklanmış ve ganimetlerden elde edilen humusu (beşte birlik payı) beş kısma taksim ettiği şekliyle bunu rayına oturtmasını Allah kendisine emretmiştir.
[1348] ( hem fetha hem de zamme ile devlet ve dûlet şeklinde okunmuş (دوolup “atadan insana devren intikal eden şey” demektir. Dâlet le-hu’d-devletu (Devlet ona intikal etti.) ve udîle li-fulânin (Devlet falanın eline geçti.) denir. “Ta ki, sadece zenginleriniz arasında dönüp dolaşan bir güç olmasın” sözü-nün anlamı; “Kendisiyle yaşayabilecekleri bir geçimlik olması için fakirlere verilmesi yaraşan fey’in, zenginler arasında çokluk yarışı yapacakları bir hisse olmasın diye” yahut “Aralarında dönüp dolaşan bir cahiliye gücü olmasın diye” şeklindedir. “Dönüp dolaşan cahiliye gücü”nün anlamı da şudur: On-ların reisleri, yönetim, devlet ve üstünlük erbabı olmaları hasebiyle ganimetle övünüp sevinirler ve men ‘azze bezze (Güçlü olan malı götürür!) derlerdi. 1 İki cümle birbirini beyan niteliğinde geldiği vakit, bir tek hüküm ifade etmiş gibi mülâhaza edildiği için
bu tür ortamlarda vasıl değil, fasıl yapılır. / çev.
Buna göre mâna; “O fey’in ele geçirilmesi bir cahiliye üstünlüğü ve bencilliği olmasın diye” şeklindedir. Hasan-ı Basrî’nin: İttehazû ‘ibâdallāhi havelen ve mâlâ’l-llāhi duvelen (Allah’ın kullarını uşak, Allah’ın malını da otorite vesilesi edindiler!) sözü de bu kabildendir; içlerinden hangisi galip gelirse malı o alır ve onunla benlik dâvası güderdi, demek istiyor. Dûlet ifadesi-nin, avuçlanan şeyin ismi olan ğurfete benzer şekilde, elden ele geçirilen şey olduğu da söylenmiştir; yani “O fey’ onların arasında zenginlerin elden ele dolaştırıp, birbirlerine ısmarladıkları ve böylece fakirleri teğet geçen bir şey olmasın diye” demektir. Fethalı olarak devlet “tedavül” anlamındadır; yani “O mal, sırf onların arasında el değiştirip duran” veya “Onun tutulması, onu fakirlerle buluşturmayacakları şekilde kendi aralarında dönüp dolaşan bir şey olmasın diye. َכَאن’nin (isim ve haber alan nâkıs bir fiil değil de fâ‘il alan) tam fiil olması esasına göre -ة ذُو כאن âyetindeki gibi- dûletun ...وان şeklinde de okunmuştur ki, “Ta ki, dönüp dolaşan bir cahiliye gücü vuku bulmasın ve intikali kesilsin” veya “Aralarında onun herhangi bir tedavülü söz konusu olmasın” yahut “Kendi aralarında birbirlerine ısmarlanıp duran fakirlerle buluşturulmayan bir şey olmasın diye” anlamına gelir.
[1349] Herhangi bir ganimet veya fey’in taksimi adına “Peygamber size ne vermişse onu alın;” alınmasına dair “neyi de size yasaklamışsa” ondan “uzak durun” ve nefisleriniz onun peşine düşmesin! Kendisine muhalif düşmeniz ve emirleriyle yasakları konusunda ağırdan alıp itina göstermemeniz husu-sunda “Allah’tan sakının! Zira” elçisine muhalefet edenler için “Allah’ın azabı gerçekten şiddetlidir! En güzel yorum, bu âyetin Peygamber’in (s.a.) sağladığı ve yasakladığı şeylerin tamamı hakkında genel olması; fey’ meselesinin de bu genele dâhil olmasıdır. Nitekim rivâyete göre; İbn Mes‘ûd ihramlı iken üze-rinde elbise bulunan bir adama rastlamış ve “Bunu üzerinden çıkart!” demiş. Adamın: “Bana bu konuda Allah’ın kitabından bir âyet oku[yabilir misin]!” de-mesi üzerine, İbn Mes‘ûd da: “Pekâlâ!” demiş ve bu âyeti okumuş.
8. Âyetin Tefsiri
[1350] “Fakir muhacirlere aittir” ifadesi, (önceki âyette yer alan) “Yakınlarına” ifadesinden ve buna atfedilenlerden [yani ‘yetimler, düşkün-ler ve yolda kalanlar’dan] bedeldir. (“Yakınlarına” ifadesini) -her ne kadar mâna “Allah Resulü’ne” şeklinde ise de- ل و (Allah ve Resulü’ne) ifadesinden ve bu ikisine atfedilenlerden bedel kılmayı engelleyen şey,
ور ا ون ifadesinde Allah (Allah ve Resulü’ne yardım ederler) وTeâlâ’nın, Resulü’nü fakir [muhacir]lerden hariç kılması ve Resûlullah’ın konumunu fakir diye isimlendirilmenin üstünde tutmasıdır; ayrıca, lâfzın zahirine göre bedel kılmanın, Yüce Allah’a tazim hususunda gerekli olan [edeb]e aykırı davranma sayılmasıdır.
[1351] İşte imanları ve cihatları hususunda “dürüst olanlar da bunlardır.”
9. Âyetin Tefsiri
olanlar; kendilerine hicret edenleri severler; onlara verilenlerden ötürü içlerinde bir kıskançlık hissetmezler; kendilerinin ihtiyacı olsa bile, onları kendilerine tercih ederler. Zaten kim nefsinin bencilliğinden korunabilmişse, bunlardır işte felâha erecekler.
[1352] “Bu diyara onlardan önce yerleşip...” cümlesi, (önceki âyette yer alan) “Muhacirler”e atfedilmiş olup Ensār’ı ifade etmektedir. Şayet“İmanın yurda atfedilip de [doğrudan] tebevveu’d-dâra (imanı yurt edinenler) buyrulma-masının anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Anlam “Bu diyarı yurt edinenler ve halis bir şekilde iman edenler” şeklinde olup şairin şu sözü gibidir:1
Yemledim deveyi samanla ve soğuk suylaYahut iman imkânını elde edip, iman üzere dosdoğru yaşadıkları için, ima-nı kendilerine bir yerleşke ve vatan tutmuşlardır; tıpkı Medine’yi yurt edin-dikleri gibi. Yahut Allah Teâlâ bununla “hicret yurdu” ve “iman yurdu” demeyi murad etmiştir; bu durumda, ار ın Lâm-ı tarifini muzāfun ileyh’ا[hicret] yerine koymuş; dâra’l-îmâni tamlamasından da muzāfı [dâr] hazfedip, yerine muzāfun ileyhi koymuş olacaktır. Yahut Medine’yi, hicret yurdu ve imanın açığa çıkmasının mekânı olması sebebiyle bizzat “iman” diye isim-lendirmiştir.
[1353] “Onlardan” yani Muhacirlerden “önce” Çünkü Ensār, hicret ve iman yurduna Muhacirlerden önce yerleşmişlerdi. İfadenin, “Onların hic-ret etmesinden önce” anlamına geldiği de söylenmiştir.
[1354] “Onlara” yani Muhacirlere “verilen” fey’ ve diğer şeylerden ötürü içlerinde bir “kıskançlık;” yani ihtiyaç duyulan şeylere dair herhangi bir talep “hissetmez” bilmezler. İhtiyaç duyulan şeye hâcet denir. Meselâ huz minhu hâceteke (Bundan ihtiyacın olduğu kadar al.) ve a‘tāhu min mâlihî hâcetehû (Ona, malından ihtiyacı olan şeyi verdi.) şeklinde ifadeler kulla-nılır; yani Ensār’ın nefisleri Muhacirlere verilenlerin ardına düşmemiş ve bunlarla ilgili ihtiyaç duyulan hiçbir şeye tamah etmemiştir. 1 Yani saman yedirip, soğuk su içirdim… Bu durumda, iki fiilden biri diğerine tağlib edilmiş olmaktadır. / ed.
[1355] “Kendilerinin ihtiyacı” yani fakirlik ve zaafı “olsa bile.” َ א َ ’nın aslı hasāsu’l-beyt tabiridir ki “evin delikleri/gedikleri” demektir; cümle hâl ko-numundadır; yani mukadderaten hasāsatuhum (ihtiyaçları farz olunsa bile...)
[1356] Peygamber (s.a.)Nadīroğullarının mallarını Muhacirlere taksim etmiş ve muhtaç durumda olan üç Ensārî - yani Ebû Dücâne Simâk b. Ha-reşe (v. 12/633), Sehl b. Huneyf (v. 38/659) ve Hâris b. Sımme (v. 4/625)- dışında Ensār’a bir şey vermemişti. Hazret-i Peygamber’in Ensār’a: “İsterse-niz mallarınızdan ve yurtlarınızdan Muhacirlere pay verir ve bu ganimette onlara ortak olursunuz; isterseniz de yurtlarınız ve mallarınız sizin olsun ve bu ganimetten size herhangi bir pay verilmesin” buyurması üzerine, Ensār: “Yo!.. Biz hem mallarımızdan ve yurtlarımızdan onlara pay veririz hem de ganimette onları [kendimize] tercih eder, bu hususta onlara ortak olmayız.” demişlerdi. Âyet bunun üzerine inmiştir.
[1357] Zamme ve kesre ile şuhh ve şihh tabirleri - ki her ikisiyle de kıraat edilmiştir- aslen nekeslik ve kişinin vermemeye eğilimli haris ve dar gönüllü olmasıdır. Nitekim şair şöyle demiştir:
İç dünyasındaki cimri bir nefisle uğraşır durur;iyilik yapmaya karar verdiğinde; “Acele etme!” diyen…
Şuhhun nefse muzāf kılınması, cimriliğin nefsin içine işlemiş olmasından-dır; buhl (denen cimrilik) ise, bizzat vermemektir. “Nefisler şuhha (kıskanç-lık ve bencilliğe) yatkındır.” [Nisâ 4/128] buyrulması da bu kabildendir.
[1358] “Zaten, kim nefsinin bencilliğinden korunabilmişse,” kim nef-sin, kendisine dayattığı şeylere galebe çalıp üstesinden gelir ve Allah’ın ina-yet ve tevfiki sayesinde onun tutkularına aykırı davranırsa, “bunlardır işte” amaçladıklarını elde edecek ve “felâha erecekler.”
[1359] İfade [tef‘îlden] ve men yuvakka şeklinde de okunmuştur.
10. Âyetin Tefsiri
ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla; iman edenlere karşı gönüllerimizde kötü bir düşünce bırakma. Ya Rabbi! Sen gerçekten şefkatlisin, merhametlisin (Raûf, Rahîm)” diyen...
[1360] “Onlardan sonra gelenlere de” ifadesi, “muhacirler”e atfedilmiş olup bunlar daha sonra hicret edenlerdir. Bunların, en güzel biçimde (As-hab’a) uyanlar (yani Tâbi‘ûn) olduğu da söylenmiştir.
] 1361[ ِ kelimesi ğimran şeklinde de okunmuş olup her ikisi de “kin” anlamındadır.
11. Âyetin Tefsiri
[1362] “Kardeşlerine” yani [i] aralarında küfür kardeşliği bulunanlara. [ii] Ayrıca, aralarında siyasî bir velâyet ve kardeşlik bağı bulunuyordu ve belli etmeseler de müminlere karşı onlarla birlik hâlindeydiler1.
[1363] “Hakkınızda” yani sizinle savaşmaya icbar edilsek de “asla” Pey-gamber ve Müslümanlardan “hiç kimseye itaat etmeyiz!” Veya yalnız ve yardımsız bırakılmanız ve size yardım etme taahhüdümüze uymama husu-sunda (hiç kimseye itaat etmeyiz)! “(Oysa Allah şahit ki) kesinlikle” Yahu-dilere verdikleri sözlerde “yalancıdırlar!”
[1364] Burada peygamberliğin hak olduğuna dair bir delil vardır; çün-kü gaybtan haber vermektedir.
12. Âyetin Tefsiri
[1365] Şayet“Bunların onlara yardım etmeyeceğini haber verdikten sonra nasıl ‘Onlara yardım etmeye kalksalar da...’ denmiş oluyor?” der-sen şöyle derim:Bu, “Farazâ onlara yardım ederlerse… Böyle bir şey var sayılırsa…” anlamındadır. Tıpkı “(Resulüm! Farazâ Allah’a) ortak koşarsan, amellerin kesinlikle boşa gider ve gerçekten hüsrâna uğrayanlardan olursun!” [Zümer 39/65] âyetindeki gibi. Yine Allah’ın olacak olanı bildiği gibi, olma-yanın da -olması hâlinde- nasıl olacağını bilmesi gibi. Mâna şu şekildedir: Münafıklar Yahudilere yardım ederlerse, mutlaka hezimete uğrayacaklar ve bundan sonra yardım göremeyeceklerdir; yani Allah onları helâk edecek ve -inkârları ortaya çıktığı için- ikiyüzlülükleri artık onlara fayda vermeyecek-tir. Yahut Yahudiler mutlaka hezimete uğrayacaklar; sonra da münafıkların yardımı onlara fayda vermeyecektir.
13. Âyetin Tefsiri
Yine, Uhud savaşına hazırlık bağlamında 200 adamıyla Medine’ye gelen Ebu Süfyan’a Peygamber (s.a.) hakkında hayatî bir istihbarat paylaşımında bulunmuşlardı. Peygamber ile ‘ortak bir vatan’da yaşıyor, ama düşmana bilgi sızdırıyorlardı! (DİA’dan) / ed.
] 1366[ meçhul sîgalı ruhibe (korkutuldu) fiilinin mastarı olup sanki رeşeddu merhûbiyyeten (kendisinden en çok korkulan) denmiş gibidir. “Bun-ların kalbine” buyurması onların münafıklığına delâlet etmektedir; yani onlar size görünürde Allah’tan korkmayı sergiliyorlarsa da, sizler onlara iç dünyalarında Allah’tan daha heybetli görünmektesiniz!
[1367] Şayet“Allah’tan korkuyorlar mı ki, Müslümanlardan ‘daha çok’ korkuyor olsunlar?” dersen şöyle derim:Bunun anlamı şudur: Onların gizli-ce sizden korkmaları size açıktan sergilemekte oldukları Allah korkularından daha baskındır; zira onlar Müslümanlara (güya) Allah’tan çok korktuklarını sergiliyorlardı. Şu da caizdir: “Yahudiler iç dünyalarında Allah’tan korktukla-rından çok sizden korkmaktadırlar; zira onlar güçlü, cesur bir kavim olduk-ları için, içlerindeki korkuyu gizli tutarak Müslümanlara şecaat taslıyorlardı.
[1368] “Anlamıyor” yani Allah’ı ve azametini bilmiyorlar ki O’ndan hakkıyla korkabilsinler!
14. Âyetin Tefsiri
[1369] “Toplu hâlde” yani birlik ve dayanışma içinde “sizinle vuruşa-mazlar”; savaşacak gücü bulamazlar; yani Yahudi ve münafıklar… Kalp-lerine Allah’ın korku bırakması ve ilahî destek ve yardımın sizlerle beraber olması sebebiyle hendeklerle ve kapılarla “korunaklı kılınmış şehirlerde ya da” sizinle açık alanda karşılıklı vuruşmaları söz konusu olmaksızın “surla-rın ardında olursa başka...” [ٍر ُ ُ kelimesi] cezimli olarak cudrin; yine cidârin, cedrin ve cederin şeklinde okunmuş olup son ikisi de “duvar” demektir.
[1370] “Kendi aralarındaki sertlikleri daha fazladır” yani muttasıf olduk-ları sertlik ancak kendi aralarında savaştıkları vakit söz konusudur; ama sizin-le savaşacak olsalar, bu sertlik ve şiddetlerinden eser kalmaz; çünkü Allah ve Resulü ile savaşılması hâlinde şecaat sahipleri korkak, izzetliler zelil olur.
[1371] “Bunları” dostluk ve beraberlik içinde “yekvücut zannedersin, ama kalpleri” dostluk barındırmayacak şekilde bölük pörçük, “darmada-ğındır”; aralarındaki kin ve düşmanlık sebebiyle gerçek mânada yardımla-şıp, kuvvet oluşturamaz ve aynı yaydan ok atamaz (ittifak oluşturamaz)lar. Âyet, müminleri cesaretlendirerek, onlarla savaşmak üzere kalplerine şecaat aşılamaktadır.
[1372] Kalp dağınıklığının, gücü zayıflatan ve ruhun aleyhine işleyen bir şey olduğunu “akletmeyen bir topluluk…”
15. Âyetin Tefsiri
[1373] Yani durumları, yakın bir zamanda “yaptıklarının cezasını” yani inkârlarının ve Peygamber’e düşmanlıklarının vebalini tadan Bedir maktul-lerinin durumu gibidir. Şayet“א ً ِ َ kelimesi ne ile mansūb kılındı?” dersen şöyle derim:Mesel (durum) kelimesiyle. Açılımı ise, ke-vucûdi meseli ehli Bedrin karîben ( Bedir maktüllerinin daha yakında vücut bulan durumu gibi) şeklindedir. Bu (vebâl), Arapların kele’un vebîlun vahīlun (ağır; yaramaz ot) sözünden alınmış olup “akıbeti kötü” demektir; yani dünyada öldürülme azabını tattılar; âhirette “canlarını yakacak bir” ateş “azapları daha var!”
17. Âyetin Tefsiri
[1374] Yardım vaadinde bulunarak Yahudileri savaşa teşvik etme, sonra da verdiği sözde durmayarak onları yüzüstü bırakma hususunda münafık-ların durumu, insanı azdırmaya çalışıp son kertede ondan uzaklaşan “Şey-tan’ın durumu gibidir.” Burada maksat, Şeytanın Bedir günü: “Bugün in-sanlardan sizi yenecek yoktur; sizin yardımcınız benim!” diyerek Kureyşlileri azdırmaya çalışması; iki ordu karşılaşınca da “Ben sizden berîyim; sizin gör-mediklerinizi görüyorum… Ben Allah’tan korkarım!” [Enfâl 8/48] demesidir.
[1375] İbn Mes‘ûd, أن’nin haberi; אر ise zarf-ı lağv (sözde zarf ا ) ol-mak üzere hālidâni fî-hâ şeklinde okumuştur. Meşhur kıraatte ise zarf ( אر א ,müstakar (ا ِ ْ َ א ise hâldir.1
] 1376[ ئٌ ِ َ َא .ve merfû‘ olarak ‘âkıbetuhumâ şeklinde de okunmuştur أ
18. Âyetin Tefsiri
olarak ateşte olmalarıdır.” / ed.
[1377] Takvâ konusundaki emrin tekrarı mânayı pekiştirmek içindir. Yahut (ilk) “Allah’tan sakının!” emri, amel türü olan şeyle birlik oluşturması sebebiyle yapılması gerekli olan ibadetler; “Evet; Allah’tan sakının!” emri ise, tehdit ortamında cereyan etmiş olan şeyle birlik oluşturması sebebiyle, günahların terkine dairdir.
[1378] “Yarın” kıyamet günüdür. Allah Teâlâ’nın onu, senin şu içinde bulunduğun günü izleyecek olan gün ile (yarın diye) isimlendirmesi onu yakına getirmek içindir. Hasan-ı Basrî’nin; “Allah o günü devamlı yakına getirmiş ve nihayet yarınmış gibi kılmıştır.” dediği rivâyet edilir. Tıpkı “... sanki dün orada hiçbir şey yokmuş gibi...” [ Yûnus 10/24] âyetindeki gibi ki, geçmiş zamanı yakına getirmeyi murad etmektedir. Dünya ve âhiretin “bu-gün” ve “yarın” olmak üzere iki gündüzmüş gibi olmaları hasebiyle, âhiretin “yarın” diye ifade edilmiş olduğu da söylenmiştir.
[1379] Şayet“ ٌ ve ٍ َ (yarın) kelimelerinin nekire kılınmasının anlamı nedir?” dersen şöyle derim:ٌ kelimesinin nekire kılınışı, âhiret için hazırlık yaptıkları şeylere dikkat eden nefisleri müstakil kılmak içindir. Buna göre âdeta “(Ferden ferda) her bir nefis buna dikkat etsin!” buyrulmuş olmaktadır. ٍ َ keli-mesinin nekire kılınışına gelince; bu da onun azameti ve durumunun belirsizli-ği sebebiyledir. Böylece âdeta “Azameti sebebiyle künhü bilinemeyen bir yarın için...” denmiş olmaktadır. Malik b. Dinar’dan (v. 131/748?) nakledildiğine göre; cennetin kapısında: “Kendi yaptıklarımızı bulduk! Daha evvel (buraya) gönder-diklerimizi kazandık. Geride bıraktıklarımızı ise kaybettik” şeklinde yazılıymış.
19. Âyetin Tefsiri
[1380] “Allah’ı” yani O’nun hakkını “unuttukları için” Allah da, onları yüz üstü bırakarak, bizzat kendi haklarını unutacak hâle getirmiştir; öyle ki, artık O’nun katında kendilerine fayda verecek şeyleri yapamazlar. Yahut kıyamet günü onlara kendilerini bile unutturacak türden dehşetâmiz şeyler gösterecektir.1 Tıpkı “… [yaşadıkları dehşetten dolayı] bakışları kendilerine dön-meyecek şekilde sabit...” [İbrâhîm 14/43] âyetindeki gibi.
20. Âyetin Tefsiri
kışkırtan Münafıkların İslâm ordusunu görünce, “birbirlerini unuttukları; yani herkesin kendi derdine düştüğü” anlatılmaktadır. Bu vb. âyetlerdeki أ ifadeleri “kendileri”nden ziyade, “birbirleri” anla-mındadır. Nûr 24/61’de geçen ْ כُ
ِ ُ ْ َ أَ َ ا ُ ِّ َ َ (Birbirinize selâm verin.) ifadesinde bu anlam açıktır; çünkü kişi kendi kendine selâm vermez; yanlarına geldiği ev halkına verir... Böylece, ilgili kişi ve top-luluklar -meselâ bu âyette, Nadīr oğulları ile Münafıklar- “aynı kişi” imiş gibi değerlendirilmekte; ama müminlerden yana hissettikleri dehşet yüzünden parçalandıkları ifade edilmektedir. / ed.
[1381] Bu; aşırı gafletleri, akıbetlerini düşünmemeleri, o çarçabuk geçen dünyayı tercihe can atmaları ve arzularına tâbi olmaları sebebiyle, sanki ‘cen-net ile cehennem’in farkını, ‘cennetlik ile cehennemlik’ arasındaki muazzam ayrımı -kurtuluşun cennetliklere ait olduğunu- bilmiyorlarmış gibi insanlara yapılmış bir uyarı ve bildiridir. Dolayısıyla, bunun onlara öğretilmesi ve bu konuda uyarılmaları gerekmektedir. Tıpkı babasına karşı serkeşlik eden biri-ni; “O senin baban!” diyerek babasını tanımayan biri konumuna koyman ve böylece onu iyilik ve şefkat gerektiren babalık hakkına karşı uyarman gibi.
[1382] Şâfi‘î’nin öğrencileri bu âyeti, (kısasta) Müslümanın kâfire kar-şılık öldürülemeyeceğine ve kâfirin Müslümanın malına zorla sahip olama-yacağına delil getirmişlerdir.
21. Âyetin Tefsiri
[1383] Bu, tıpkı “Şüphesiz, Biz bu emaneti göklere, yere ve dağlara sun-duk [da, onu eda etmemekten şiddetle kaçındılar...]” [Ahzâb 33/72] âyetinde geçtiği gibi, bir canlandırma (tahyîl) olup “Biz insanlar için bu tür temsilî anlatım-lara başvuruyoruz ki...” ifadesi de bunu ortaya koymaktadır. Amaç, kalbinin katılığı, Kur’ân’ın tilâveti esnasında takınması gereken huşû ve Kur’ân’ın kor-kutucu, caydırıcı âyetlerini pek düşünmemesine karşı insanı kınamaktır.
א) [1384] ً ِّ َ َ ُ ) idğâm ile mussaddi‘an şeklinde de okunmuştur. [1385] “(Bu tür) temsilî anlatımlar” derken hem bu temsîle hem de
Kur’ân’daki başka temsillere işaret edilmektedir.
22. Âyetin Tefsiri
[1386] “Gaybı” mevcut olmayanı “da bilir” idrak kapsamındaki; mevcut demek olan; sanki kendisini gözlemlemekte olduğu “âşikârı da...” Bunun, kulların müşahedesinden uzak olan ve müşahedelerine açık olan şeyler ol-duğu da -yine- sır ve aleniyet veya dünya ve âhiret olduğu da söylenmiştir.
23. Âyetin Tefsiri
] 1387[ وس -zamme ve fetha ile (kuddūs - kaddûs) okunmuş olup “çir اkin addedilen şeylerden son derece uzak” demektir; benzeri sübbūhtur. Me-leklerin tesbîhinde de subbûhun kuddûsun Rabbu’l-melâiketi ve’r-Rûh (Her tür noksanlık ve çirkinlikten münezzehtir, mukaddestir! Meleklerin de Rabbidir Rûh[u’l-kudüs]’ün de.) şeklinde yer alır.
[1388] es-Selâm,selâmet anlamında olup dâru’s-selâm (Esenlik yurdu; Yû-nus 10/25) ve selâmun ‘aleykum [En‘âm 6/54] ifadeleri de bu kabildendir. Allah Teâlâ’ya selâm denmesi, noksanlıklardan berî olma yahut esenlik bahşetme hususunda mübalağalı bir betimlemeye konu olmasındandır. el-Mu’min em-niyet bahşeden demektir. Mim’in fethası ile ve harf-i cer hazfedilmiş sayıla-rak, el-mu’menu bih (kendisine iman edilen) anlamında el-mu’menu şeklinde de okunmuştur. Tıpkı Mûsâ’nın kavmi1 hakkında ([ Mûsâ] kavminden yetmiş kişi seçmişti...” [A‘râf 7/155]) âyetine bağlı olarak, “Yetmişler2 sıfatıyla muttasıf seçkinler” demen gibi. el-Muheymin her şeyi gözetleyen ve koruyan demektir. el-Emnu kökünden alınmış olarak mufey‘ilun vezninde olup -tek fark olarak- Hemze Hâ’ya dönüşmüştür. el-Cebbâr yarattıklarını istediği şekilde cebr -yani icbâr- eden hâkim güç demektir. el-Mütekebbir son derece ulu ve azametli demektir; “kullarına zulmetmeye tenezzül etmeyecek derecede büyüklük sa-hibi” anlamına geldiği de söylenmiştir.
24. Âyetin Tefsiri
[1389] el-Hālık vücuda getirdiği şeyi düzenleyen demektir. el-Bâri’ yarattıklarının bazısını bazısından değişik şekillerle farklı ve özgün kılan demektir. el-Musavvir suret nakşeden demektir. Hâtıb b. Ebû Belte‘a’nın (v. 30/650), Vav’ın fethası ve Râ’nın nasbiyle el-Bâriu’l-musavvera şeklinde okuduğu rivâyet edilmiştir ki “şekil verilmiş olanı farklı biçimde yaratan” yani şekil verdiği şeyi farklı mahiyetlerle ayrıcalıklı ve özgün kılan, anla-mındadır. İbn Mes‘ûd (ِرض .yerine) ve mâ fi’l-ard şeklinde okumuştur وا
[1390] Ebû Hureyre’nin (v. 58/678) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Dos-tum’a (s.a.) Allah’ın en büyük ismini (İsm-i Âzam’ı) sordum; ‘Sana Haşir sû-resinin sonunu tavsiye ederim. Onu çokça oku!’ buyurdu. Ona bunu tekrar sordum; aynı cevabı verdi. Bir daha sordum; yine aynı cevabı verdi.”
[1391] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki; “Her kim Haşir sûresini okursa, Allah onun geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar.”
1 Yani kavmi temsil eden eşraf hk. / ed.2 Kitab-ı Mukaddes’in meşhur Yunanca versiyonu olan Septante (Yetmişler) lâfzının referansı. / çev.