KEŞŞÂF TEFSİRİ

Hâkka Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla

1. Âyetin Tefsiri

1. Mutlaka gerçekleşecek!
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

2. Nedir, o ‘mutlaka gerçekleşecek’?
Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

] 1823[ ُ ّ א -vukuu gerekli ve gelişi ke (,Mutlaka gerçekleşecek!” [olan]“) اsin olan kıyamettir ki mutlaka kopacaktır; onun kopacak oluşunda hiçbir şüphe yoktur. Veya kesinlikle gerçekleşecek olan hesap, sevap, ceza gibi iş-lerin olduğu gündür. Yahut işlerin gerçek veçhesiyle tanınıp bilineceği gün-dür. Bu üçüncü ihtimale göre kelime, lâ ehikku hâzâ (Ben onun hakikatini bilmiyorum.) sözünden alınmış; fiil normalde ehline ait olmakla birlikte kıyamete ait kılınmıştır.

] 1824[ ُ ّ א ُmübteda olmak üzere merfû‘dur. Haberi ise ا ّ א א ا َ (Nedir, ‘mutlaka gerçekleşecek’?) ifadesidir. ُ א ْ א ا َ gerçekte; “O ‘mutlaka gerçekle-şecek’ [olan] nedir, nasıl bir şeydir?” demektir. Böyle bir soru sorulmasından maksat da onun şanının önemini ve korkunçluğunun vahametini belirt-mektir. Bu sebepledir ki zamir yerine açık isim kullanılmıştır; çünkü bu onun korkunçluğunu daha fazla ortaya koymaktadır.

[1825] “Nereden bileceksin ki nedir, o ‘mutlaka gerçekleşecek’?” Yani mutlaka gerçekleşecek olan şeyin ne olduğunu sana hangi şey bildirdi? Yani onun mahiyeti ve büyüklüğünün ölçüsü hakkında senin bir bilgin yoktur; çünkü o, büyüklük ve şiddet bakımından öyle bir noktadadır ki hiç kim-senin aklı ve vehmi ona ulaşamaz. Onun durumu nasıl ve ne şekilde takdir edilirse edilsin, o şüphesiz takdir edilen bu durumdan daha büyüktür. Âye-tin başındaki mâ edatı mübteda olmak üzere merfû‘ konumundadır. َأدراك fiili, istifham anlamı içermesi sebebiyle edatına bağlıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

] 1826[ אر korkuları ve korkunç hâlleriyle ;(ansızın gelip çatacak olan) اinsanların, yarılıp parçalanmakla semanın, dağılıp un-ufak olmakla yerin ve dağların, ışıklarının sönmesi ve uzay boşluğuna saçılmasıyla yıldızların kapılarını ansızın çalıp tepelerine inecek olan korkunç felaket demektir.

אر ُ ,kelimesi ا ّ א daki kar‘ (ansızın gelip çatma) anlamını göstermek için’اzamir yerine konulmuş ve böylece, onun şiddet vasfı daha da artırılmıştır.1

[1827] Kıyameti zikredip gerçekten korkunç olduğunu bildirince, pe-şinden -Mekkelilere bir hatırlatma olması maksadıyla ve yalanlamalarının akıbetinden onları korkutmak üzere- onu yalanlayanları ve bu yalanlamala-rı sebebiyle onların başına gelenleri zikret[meye başla]dı:

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

5. Ama Semûd o müthiş taşkın ile helâk edildi;
Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

kasırgayla helâk edildi.] 1828[ َ

ِ א -şiddet bakımından sınır tanımayan, bütün sınır (taşkın) اları aşan olay demektir. Bunun ne olduğu ile ilgili farklı görüşler ileri sü-rülmüştür. Bunun büyük bir sarsıntı / deprem olduğu söylenmiştir. İbn Abbas ise yıldırım olduğunu belirtmiştir. Katâde (v. 117/735) de demiştir ki: “Allah onların üzerine korkunç bir çığlık gönderdi ve bu çığlık onların tamamını ateşin sönmesi gibi söndürdü.” َ

ِ א nin el-‘âfiye gibi bir masdar’اolduğu ve ifadenin “taşkınlıkları sebebiyle helâk edildiler” anlamına gel-diği de söylenmiştir. Ama bu tevcih doğru değildir; çünkü bu anlamdaki َِ א ٍ ile ا א ٍ َ َ ٍ (dondurucu, uğultulu bir kasırga) arasında uygunluk

olmaz. ٍ َ َ “sesi son derece şiddetli ve gürültülü olan” demektir. Bunun [tekrarlanma anlamındaki] sarr kökünden ‘soğuk’ anlamında olduğu da söylen-miştir. Âdeta, kasırganın içinde soğuk tekerrür ede ede artmakta ve rüzgâr, soğuğunun şiddetiyle yakıp kavurmaktaymış gibi.

] 1829[ ٍ א “esmesi şiddetli olan” demektir. Buna göre, ‘utuvvda2 is-ti‘âre vardır. Veya bu kasırga Âd kavmi üzerine çok sert esmiş; onlar da bir binanın arkasına gizlenmek yahut bir dağa sığınmak veya bir çuku-ra saklanmak [vb.] hiçbir yolla onu geri çevirememişlerdi. Kasırga onları bulundukları yerden söküp alıyor ve helâk ediyordu. Kasırganın, kendi ‘bekçi’lerine karşı haddi aştığı ve hiçbir ölçü ve tartı tanımadan çıkıp es-meye başladığı da söylenmiştir. Peygamber’den (s.a.) rivayet edilmiştir ki: “Allah gönderdiği her bir rüzgâr esintisini hep bir ölçüye göre göndermiş, indirdiği her bir yağmur damlasını da hep bir ölçüye göre indirmiştir. 1 Bu tefsiriyle Zemahşerî, bir bakıma אر ُ ile ا ّ א ُ ,yı eşitlemekte’ا ّ א -nın ‘ansızın gelip çatma’ nite’ا

liğini vurgulamak için , א אدٌ َ دُ وَ ُ َ ْ َ אر denmediğini, yani zamir yerine כَ lafzının kullanıldığını اsöylemektedir. Oysa אر ُ ile ا ّ א -aynı şey değildir; biri dünyevî helâk, diğeri ise âhiretin kapısı ni اteliğindeki kıyametin kopmasıdır; bu ikisi sadece “ansızın gelip çatmak”ta birleşmektedir. Kur’ân’da dünyevî helâk kıyamet helâkine bir tür numune olarak gösterilmektedir. Müfessirin mantığıyla; bu iki kadim medeniyetin yalanladığı kıyamet (helâki), onların dünyada iken yaşadıkları helâk olmaktadır; yani malum kozmik kıyamet değil, kendi toplumsal kıyametleri… / ed.

2 ِ א ’nin kökü olan ve -insanlar için kullanıldığında- “küstahlık” anlamına gelen ‘utuvvda. / ed

Ancak Âd kavminin ve Nûh kavminin helâk edildiği zamanda bu böyle ol-mamıştır. Nûh kavminin helâk edildiği zamanda su, bekçilerine karşı haddi aşmış ve bekçiler onu engelleyebilmek için bir şey yapamamışlardır.” Bunun peşinden Hz. Peygamber, “(Buna karşılık, tufanda) sular taştığında, sizi Biz yüklemiştik o aheste aheste giden (gemiy)e” [Hâkka 69/11] âyetini okudu ve sonra şöyle buyurdu: “ Âd kavmi helâk edildiği sırada kasırga, bekçilerine karşı haddi aştı ve bekçiler onu engelleyebilmek için bir şey yapamadılar.” Bunun peşinden de “ Âd da önüne çıkanı acımasızca deviren dondurucu bir kasırgayla helâk edildi!” [Hâkka 69/6] âyetini okudu. Dolayısıylaٍ א kelimesi belki de kasırganın şiddetli ve aşırı olmasından ibarettir.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

çoğuludur veya şukûr ve küfûr gibi masdardır. (i) Eğer çoğul ise א ً ُ ُ ke-limesinin anlamı; her iyiliği bitirip yok eden ve her bereketin kökünü ka-zıyan uğursuz kasırgalar demektir. Veya kasırganın esişinin kesintisiz, ara-lıksız, peş peşe olması anlamındadır; zira o bir an bile durmuyor, esişi hiç azalmıyor ve üzerlerine vardıkça varıyordu. Bu, kasırganın aralıksız peş peşe esişini, iyileşinceye kadar yarayı dağlayan kişinin bu dağlama işini aralıksız peş peşe yapmasına benzeten bir temsildir. (ii) Eğer masdar ise, ya tahsimu husûmen şeklinde gizli olan kendi fiiliyle mansūbdur ve anlamı; “bir şeyi kökünden koparıp yok etti” demektir. Veya bu kelime zâte husûmin (kö-künden kopartıcı) sözünde olduğu gibi sıfattır. Veya “Allah bu kasırgayı köklerini kurutmak için onların başına musallat etti.” anlamında mef‘ûlün lehtir. Abdulaziz b. Zurâre el-Kilâbî şöyle demiştir:

Aradaki bağları kesip atan yıllar birbirini kovaladıda, zaman açtı iyice onların arasını

Süddî (v. 127/745) א ً ُ ُ kelimesini ِر (kasırga)nın hâli olarak, “Allah kasırgayı başlarına, onların kökünü kurutacak hâlde musallat etti.” anla-mında, Hâ’nın fethasıyla hasûmen şeklinde okumuştur.

[1831] Bu günlerin, eyyâmu’l-‘az (kocakarı günleri) olduğu söylen-miştir. Bunun sebebi de şudur: Âd kavminden yaşlı bir kadın izbe bir yere gizlenmişti. Kasırga onu sekizinci gün bulunduğu yerden alıp çıkardı ve helâk etti. Bu günlerin eyyâmu’l-‘az -yani kışın son günleri- olduğu da söylenmiştir.

[1832] Bunların isimleri sın, sanber, veber, âmir, mu‘temer, mu‘allil ve mutfiu’l-cemrdir -mukfiu’z-zu‘n da denmiştir-.1

] 1833[ א َ َ َ (Onu başlarına musallat etti.) Yani Allah o kasırgayı onların başına dilediği şekilde musallat etti. א “kasırganın esişleri içinde” veya “kasırganın estiği gece ve gündüzlerde” demektir.

] 1834[ ٍ ْ َ אزُ .ifadesi a‘câzu nahîlin şeklinde de okunmuştur أ] 1835[ ٍ َ

ِ א ْ ِ ifadesi, bir kalıntı” veya “geride kalan bir kişi” yahut tuğyân anlamındaki tāğıye gibi min bakāin (bir geriye kalış) anlamlarına gelebilir.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

[1836] Ve men kıbelehû2 derken yanındakileri, yani (firavuna) tâbi olan-ları kastetmektedir. İfade, َ ْ َ ْ َ (ondan önce gelip geçenler) şeklinde de okunmuştur; İbn Mes‘ûd ve Übeyy b. Kâ‘b’ın ve men ma‘ahû (maiyetin-dekiler) kıraati ile Ebû Mûsâ’nın ve men tilkāehû (yanındakiler) şeklindeki okuyuşları ilk kıraati desteklemektedir.

] 1837[ כאت -Lût kavminin yaşadığı (helâk edilip altı üstüne getiril اmiş) köylerdir.

[1838] “Aynı günahla”yani hata, kötü iş veya büyük hatalar barındıran işlerle...

[1839] “Gittikçe artan” yani şiddeti gittikçe artan, sert… Tıpkı işledik-leri günahların kötülüğünün gittikçe artması gibi. Bir şeyin artmasını ifa-de etmek için rabe’ş-şey’u yerbû denilir. Tıpkı ِאس الِ ا ْ ِ أَ َ ُ ْ َ

ِ (“…insanların malları arasında o da artsın diye…” [Rûm 30/39]) âyetindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

[1840] “Sizi”n atalarınızı “Biz yüklemiştik o aheste aheste gidene” yani Nûh’un gemisine. Muhataplar, gemiye yüklenip kurtulan kimselerin ne-silleri olduklarından, gemiye atalarının yüklenmesi, onlar için bir minnet olabilmiştir; bu sebeple, gemiye yüklenenler bir bakıma kendileri olmuştur; çünkü dünyaya gelmelerinin sebebi atalarının kurtulmasıdır.1 Kocakarı günlerinin ilki Sın, ikincisi Sanber, üçüncüsü Veber, dördüncüsü Mu‘allil, beşincisi Mutfi-

u’l-cemr / Mukfiu’z-za‘n, altıncısı Âmir, yedincisi Mu’temer’dir. / ed.2 Görüldüğü gibi, müfessir َ ْ َ ْ َ (ondan önce gelip geçenler) kıraatini esas almamaktadır. / ed.

[1841] “Onu”daki zamir bu işe râcidir; yani müminlerin kurtulup kâfir-lerin suda boğulmasını “size bir hatırlatıcı;” öğüt ve ibret “kılalım diye…”

] 1842[ ٌ َِ -işittiğini belleyip koruyan ve gereğiy (kavrayışlı kulaklar) أذُُنٌ وا

le ameli terk ederek onu zayi etmeyen kulak demektir. Ezberleyip hafızan-da tuttuğun şeyi [sülâsîden] va‘y etmiş olursun, kendinin dışında muhafaza ettiğin şeyi ise [if‘âlden] î‘â etmiş olursun, tıpkı ev‘aytu’ş-şey’e fi’z-zarfi (Onu zarfa koyup korudum.) sözünde olduğu gibi. Bu âyet indiğinde Peygamber (s.a.), Hz. Ali’ye (v. 40/660) “Senin kulağını böyle bir kulak yapsın diye Allah’a niyaz ettim.” demiştir. Hz. Ali der ki: “Bundan sonra hiçbir şeyi unutmadım, unutmam da mümkün değil.”

[1843] Şayet “Niçin kelime ٌ َِ وا şeklinde müfred ve nekire olarak أذُُنٌ

gelmiş?” dersen şöyle derim: Kulaklar arasında böyle anlayışlı ve kavrayışlı olanların az olduğunu bildirmek, insanlar içinde gerçeği idrak edenlerin azlığı sebebiyle onları azarlamak, Allah’ın buyruğunu dinleyip kavrayan tek bir kulağın onun katında çok büyük bir değere sahip olduğunu göstermek, böyle olmayan kulaklar doğu ile batı arasını dolduracak kadar çok olsa da Allah’ın onlara değer vermediğini bildirmek için kelime böyle müfred ve nekire kullanılmıştır.”

] 1844[ א َِ َ -hafiflik için ‘Ayın’ın sükûnuyla ve ta‘yehâ şeklinde de okun و

muştur ki burada te‘iye,kebideye1 benzetilmiş olmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

] 1845[ َ ِ ُ fiili ٌ َ َ masdarına isnad edilmiştir.2 Fiilin müzekker olması, (fi’s-sûri ifadesiyle) fâ‘ilinden ayrılmış olması açısından güzel düşmüştür. Ebu’s-Simâl َ ِ ُ fiilini câr-mecrûra (ر ا ) isnad ederek ifadeyi nasb ile nefhaten vâhideten okumuştur.

[1846] Şayet “Kıyamette iki nefha olduğu hâlde âyette niçin ‘bir üfürüş’ denmiş?” dersen şöyle derim: Bunun anlamı şudur: İki üfürüş aynı anda olmaz; biri olur, bir zaman sonra da diğeri olur. “Peki, âyet-te bahsedilen, iki üfürüşten hangisidir?” dersen şöyle derim: Birincisi-dir; çünkü âlemin yıkılıp harap olması birinci üfürüşle gerçekleşecek-tir. İbn Abbas’tan gelen rivayet de bu şekildedir. -Fakat ondan bunun ikinci üfürüş olduğuna dair de bir rivayet vardır.- Şayet “[18. âyette] ٍ ِ َ ْ َ نَ ُ َ ْ ُ (O gün, huzura alınır [hesaba çekilir]siniz.) buyrulmaktadır; ‘arz ise ikinci üfürülüşten sonra olacak.” dersen şöyle derim: Âyette bahsedi-len gün”, geniş bir zamanı ifade edecek bir isim olarak kullanılmıştır.

1 Yani muzari bir fiilde olmayacak olan bir uygulama, muzari fiil mazi bir fiile kıyaslanarak olabilmiştir. / ed.2 Yani “Sûr bir kez üfürülüp de…” değil, “Sûr’a bir üfürülüş üfürülüp de…” / ed.

Sûr’a iki kez üfürülmesi, bütün canlıların ölmesi (sa‘ika), kabirlerden kalkış (nüşûr), mahşer yerinde duruş (vukuf) ve hesaba çekiliş (hisâb) o geniş günde vuku bulacaktır. Bu sebeple, âyette َن ُ َ ْ ُ

ٍ ِ َ ْ َ (O gün, huzura alınır [hesaba çekilir]siniz.) [18] buyrulmuştur. Tıpkı ci’tuhû ‘âme kezâ (Ona şu sene geldim.) sözünde olduğu gibi. Oysa senin gelişin o senenin belli bir vaktinde olmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

vette bir rüzgâr ile veya bir melek grubu ile yahut herhangi bir sebep ol-maksızın sırf Allah’ın kudreti ile bütün yönlerden sökülerek “kaldırılıp”… ْ ِ ُ fiili, üzerine Arz ve dağların yüklendiği üç şeyden (rüzgâr, melekler ve

Allah’ın kudreti) biri hazfedilerek hummilet şeklinde de okunmuştur.[1848] “[Kaldırılıp]” bütün arzlar ve bütün dağlar, birbirine çarptırılarak

“paramparça edil”ip ‘kum yığını’ ve ‘toz-duman gibi etrafa saçılmış’1 hâle gel“di-ğinde… İşte” o zaman “gerçekleşecek o büyük hâdise” yani kıyâmet. “Param-parça olmak” anlamına gelen dekk, aynı anlamdaki dakkdan daha beliğdir.

[1849] İfadenin “Arz ve dağlar tek bir yüzey hâlinde yayılıp, içinde ne bir çukur ne de bir tümsek görebileceğin2 bir yer hâline getirildiğinde.” anla-mına geldiği de söylenmiştir. Dekke fiili, devenin hörgücünün yayılıp düz hâle geldiğini anlatan indekke’s-senâmu sözünden alınmıştır. Bu sebeple, hörgücü düz deve için Araplar be‘îrun edekku ve nâkatun dekkâ’ derler. Düz, kumluk anlamına gelen dikkân kelimesi de yine bu köktendir.

[1850] “İşte o gün gerçekleşecek o büyük olay!” Yani o gün kopacak işte, o kopacak olan; yani kıyamet!..

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

ِ o gün gök, cüzleri birbiriyle sıkı sıkıya bağlı ve sapasağlam واolduktan sonra ciddi mânada kuvveti zail olmuş, iyice gevşemiş ve çökmeye yüz tutmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

[1852] “Melek denilen mahlukat cinsi”ni kastetmektedir. Nitekim ُ ُ َ ْ َ (onların üzerinde) kelimesinde َכ َ -e râci zamiri mânayı dikkate alarak ço’اğul yapmıştır. 1 Müfessir -sırasıyla- Müzzemmil 73/14 ve Vâkı‘a 56/6’ya atıfta bulunuyor. / ed.2 Müfessir TâHâ 20/107’ye atıfta bulunuyor. / ed.

[1853] “Peki, melek denilmesi ile melâike denilmesi arasındaki fark ne-dir?” dersen şöyle derim: Melek, melâikeden daha umumidir. Meselâ; mâ min melekin illâ ve hüve şâhidun (Şahit olmayan hiçbir melek yoktur.) sözü mâ min melâiketin… sözünden daha umumidir.

] 1854[ א אء -ifadesi “göğün etrafına” anlamında (dört bir yanına) أرdır; אء nın tekili racendir; yani meleklerin meskeni olan gök yarılıp parça’أرparça olacak ve melekler dört bir yana saçılacaktır. Sadece içlerinden sekizi, göğü üst taraflarından çevreleyecektir.

[1855] Peygamber’den (s.a.) şöyle rivayet olunmuştur: “Onlar şu an dört tanedir. Kıyamet günü gelince Allah onları diğer dördüyle takviye edecek ve sayıları sekiz olacaktır.” [İbn Hanbel, I, 256] Rivayete göre; bunlar sekiz melek olup ayakları yedinci kat yerin dibine kadar uzanmakta; Arş da onların başı üzerinde bulunmakta imiş. Korkudan seslerini kısmışlar, Allah’ı tesbîh etmek-tedirler. Denilmiştir ki bunların bir kısmı insan, bir kısmı aslan, bir kısmı öküz, bir kısmı da kartal suretinde olacaktır. Rivayete göre bunlar, dağ keçisi yaratılışında sekiz varlık imiş. Tırnaklarıyla dizleri arası yetmiş yıllık mesafe imiş. Şehr b. Havşeb der ki: Bunların dördü; sübhânekellāhumme ve bi-hamdi-ke leke’l-hamdu ‘alâ ‘afvike ba‘de kudretike (Allah’ım seni hamd ile tesbih ede-rim. Her şeye kādir olduğun hâlde affedici olduğun için sana hamdolsun!) diye; diğer dördü de sübhânekellāhumme ve bi-hamdike leke’l-hamdu ‘alâ hıl-mike ba‘de ‘ilmike (Allah’ım! Seni hamd ile tesbih ederim. Her şeyi bildiğin hâlde yumuşak davrandığın için sana hamdolsun!) diye Allah’ı tesbih ederler. Hasan-ı Basrî (v. 110/728) der ki: “Onların sayısının kaç olduğunu; sekiz mi sekiz bin mi olduğunu en iyi Allah bilir.” Dahhâk’e (v. 105/723) göre, bun-lar sekiz sıra olup sayılarını Allah’tan başka kimse bilemez. Bu sekiz meleğin ruhtan veya başka bir varlıktan olması caizdir. Zira Allah her türlü yaratmaya kādirdir.“Her tür eksik ve kusurdan münezzehtir yerin bitirdiklerinden, kendile-rinden ve bilmedikleri daha başka şeylerden bütün eşleri yaratan!..” [YâSîn 36/36]

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

] 1856[ ض ْ َ hesaba çekip sorgulamaktan ibaret olup -durumlarını gö-rüp öğrenmesi için- ordunun sultana arz edilmesine benzetilmiştir. Riva-yete göre kıyamet günü üç ‘arz olacaktır. İkisinde özür dilemeler, delil ileri sürmeler ve azarlamalar olacak; üçüncüsünde ise amel defterleri açılacak, kurtulan kitabını sağından, helâk olan ise solundan alacaktır.

] 1857[ א yani dünyada Allah’ın sizin için gizlemesiyle gizli kalmış olan sır niteliğindeki gizli saklı durumlar.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

] 1858[ אٌ önceki âyette geçen ‘arz (huzura alınıp hesaba çekilme) ko-nusunu açıklamak için getirilmiştir. [ا ُ אؤ ’nun başındaki] א çıkarılan bir ses olup ondan “Al!” anlamı anlaşılır. Tıpkı “sıkılma” anında söylenen üffin [üff!] ve “acı duyma” anında söylenen hassi [işş!] vb. kelimelerde olduğu gibi.

] 1859[ א ا kelimesi Kûfelilere göre כ ُ אؤ (alın işte) fiiliyle; Basralılara göre ise ءوا َ fiiliyle mansūbdur; çünkü bu, iki âmilin kelimeye en yakın (okuyun) اolanıdır. Aslında ibare, hâum kitâbî ıkraû kitâbî (Amel defterimi alın, okuyun amel defterimi!) şeklindedir. İkincisinin delâleti sebebiyle birincisi hazfedil-miştir. Tıpkı ا ً ْ

ِ ِ ْ َ َ غْ ِ ْ ِ أُ ُ .Getirin bana, üzerine erimiş bakır dökeyim“) آ[Kehf 18/96]) âyetindeki gibi. Onlara göre; âmil birincisi olsaydı o takdirde ikraûhu1 (onu okuyun) ve üfriğhu (onu dökeyim) denilmesi gerekirdi.

] 1860[ א א deki Hâ, sekit içindir;2’כ ، א ، א kelimelerinin sonun-daki Hâ’lar da böyledir. Bu harflerin hakkı, durulduğunda var olup geçil-diğinde düşmesidir; ancak bu harfler Mushaf hattında var olduğu için dur-manın tercih edilmesi güzel görülmüştür. Bununla birlikte, geçerek okuyup bu harflerin düşürülmesinde bir sakınca olmadığı da söylenmiştir. İbn Mu-haysın bu kelimeleri olmaksızın harfinin iskânıyla okumuştur. Bir grup kurrâ ise bu kelimeleri Mushaf hattına uyarak geçerken de dururken de Hâ’yı ispatla okumuştur.

] 1861[ ُ ْ َ (zannettim) fiili ‘alimtu (bildim) anlamında olup burada da ilim anlamında kullanılmıştır; çünkü zann-ı gâlip, âdetlerde ve hükümlerde ilim yerine geçer ve “Yakîn derecesindeki bir zanla öyle zannediyorum ki şu iş şöyle şöyledir.” denilir.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

en-nâbil (okçu, silahşör) kelimeleri gibi. Nispet iki türlüdür: Harf ile nis-pet, sîga ile nispet. Veya razı olma fiili, mecazen َ ِ (yaşam) için kullanıl-mıştır; oysa ‘yaşam’a değil o yaşamın sahibine aittir.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

[1863] Gökteki bulunduğu yer yüksek veya dereceleri yüksek yahut bi-naları, köşkleri ve ağaçları yüksek.

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

[1865] Onlara şöyle denilir:

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

[1866] “Geçmiş” dünya “günler”in“de yapıp gönderdiğiniz” sâlih “amel-lere” mükâfat olarak “âfiyetle yiyin, için!” Veya mef‘ûl-i mutlak olmak üze-re heni’tum henîen (âfiyet olsun, yarasın)! Mücâhid (v. 103/721) şöyle de-miştir: “Geçmiş günlerden maksat oruç tutulan günlerdir; Allah rızası için kendinizi yemeden, içmeden uzak tutmanızın karşılığı olarak yiyin-için, demektir.” Rivayete göre; Allah Teâlâ şöyle buyuracakmış: “Dostlarım! Dünyada size her baktığımda dudaklarınızın içmekten uzaklaştığını, gözle-rinizin uykusuzluktan çöktüğünü ve karınlarınızın iyice acıktığını görüyor-dum. Bugün artık nimetler içinde yaşayınız. Geçmiş günlerde, önden gönder-diğiniz amellere karşılık yiyin-için âfiyetle!..

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

dığım ölüm, işimi bitirmiş olsaydı; ondan sonra tekrar dirilmeseydim ve şu karşılaştığım şeylerin hiçbiriyle karşılaşmasaydım!” Veya zamirle, kişinin içinde bulunduğu durum kastedilmiştir; yani “Keşke şu içinde bulundu-ğum durum, dünyadaki işimi bitiren ölüm olsaydı!” Çünkü o an yaşadığı durumun, tatmış olduğu ölümden ve onun şiddetinden daha kötü ve acı olduğunu görmekte ve bu sebeple ölümü temenni etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

yani sahip olduğum o bolluğu, zenginliği hangi şey benden aldı, götürdü!?

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

ve zelil bir hâlde kaldım.

[1870] İbn Abbas’tan (v. 68/688) nakledildiğine göre âyet Esved b. ‘Ab-dü’l-Eşedd hakkında inmiştir. “Pazu” lakaplı Fennâhüsrev [kendisiyle övünerek];

Devletin gücü, Ruknu’d-Devle oğlu, Krallar Kralı, Kaderi yenen!..dedikten sonra bir daha da iflah olmamış ve delirmiştir. Artık, dili sadece bu âyeti sayıklayıp duruyordu. İbn Abbas ise [ َ

ِ َא ْ ُ ِّ َ َכَ َ ifadesini], dallet ‘annî huccetî şeklinde tefsir etmiştir ki Dünyada dayandığım delilim boşa çıktı, yok oldu.” anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

30. (O anda bir nida:) Tutun şunu, bağlayın şunu!
Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

yın! -Ki en büyük ateş budur.- Zira o, insanlara karşı büyüklük taslayan bir zâlim idi. Arapçada salâ en-nâra (Kendini ateşe attı.) ve sallâhu’n-nâra (Biri onu ateşe attı/salladı.) denilir.

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

[1872] Onun zincire vurulması, bedeninin üzerine zincirin kat kat do-lanarak zincir katmanlarının orada bir yığın oluşturması demektir. Öyle ki; bu katmanların arasında hiç hareket edemeyecek şekilde sıkışır, içinden çıkılmaz zor bir duruma düşer. Zincirin yetmiş arşın kılınması da, onun uzunluğunu nitelemek içindir. Tıpkı “defalarca” anlamını murad ederek “Onlar için yetmişkez istiğfar etsen de…” [Tevbe 9/80] âyetindeki gibi. Çün-kü zincirin uzunluğu arttıkça onun vurulduğu kişiyi sıkıştırması ve çıkıla-maz duruma düşürmesi daha şiddetli olacaktır. Zincirin, zincire vurmaya takdim edilmesindeki mâna, cayır cayır yanan ateşin (cahîm) kişiyi oraya sallamaya takdimindeki mâna gibidir; yani onu başka şeye değil sadece ve sadece bu zincire vurun! Sanki zincir, cayır cayır yanan ateşteki diğer sıkı-şıklık ve mihnet yerlerinin en korkuncudur.

] 1873[ ُ edatının anlamı, zaman bakımından sonralığa değil, bağlamak ile cayır cayır yanan ateşe atmak arasındaki ve bununla zincire vurmak ara-sındaki farka delâlet etmektir.1

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

liğdir. Âdeta, “O neden böyle şiddetli bir azaba duçar kılındı?” diye so-rulmakta ve bu soruya (Çünkü ulu Allah’a iman etmezdi) şeklinde cevap verilmektedir.1 Yani bu ‘sonra’lık zamanî anlamda değil, “ayrıca” anlamındadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

mahrum bırakmadaki günahın büyüklüğüne iki kuvvetli delil bulunmakta-dır. 1) Bu günahın (Allah’ı) inkâra atfedilmesi ve ona bir karine yapılması. 2) “Teşviki terk edenin durumu böyle olursa düşkünü bilfiil doyurmayı terk edenin durumu nasıl olur!?” gerçeğinin bilinebilmesi için düşkünü doyurmak değil de buna teşvik etmenin zikrolunması. Şairin şu sözü ne kadar güzeldir:

“Misafirleri geldiğinde, adamlarına karşı katı / sert olurdukoca koca kazanların sacayaklarını koyu[p misafirleri doyuru]ncaya kadar.”

Bu sözüyle şair, o zâtın, kabilesini misafirleri doyurmaya teşvik ettiği-ni, onlardan bu konuda acele davranmalarını istediğini ve bu hususta on-lara karşı bir nebze şiddet gösterdiğini anlatmak istemektedir. Ebu’d-Derdâ (v. 32/652), fakirlere ikram edebilmek için hanımını çorbayı bol yapmaya teşvik eder ve şöyle dermiş: “Yetmiş arşın uzunluğundaki zincirin yarısını iman ederek çıkardık; diğer yarısını da (düşküne ikram ederek) çıkarmayalım mı?”

[1876] Âyette kastın, “Dilese Allah’ın kendisinin doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız!” [YâSîn 36/47] âyetinde geçtiği üzere, kâfirlerin, [ellerinde-kini] esirgemeleri olduğu da söylenmiştir. Yani, “düşkünü doyurma amaçlı harcama yapmaya [teşvik etmemeleri]” kastedilmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

35. Bugün de ona yok; ne candan bir dost
Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

36. ne de -bedenî ifrâzât dışında- bir yiyecek;
Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

] 1877[ kendisini savunup onun için hüzünlenecek can-ciğer bir dostu [olmayacaktır]; çünkü hepsi ondan uzak duracaklar, kaçacaklardır. Tıp-kı “(Kıyamet günü) can-ciğer hiçbir dost, can-ciğer bir dostunu sor(a)maz.” [Ma‘âric 70/10] âyetindeki gibi.

] 1878[ ِ ْ ِ cehennem ehlinin bedenlerinden çıkan kan ve irin gibi akıntılardır. Ğasl kökünden fi‘lînun kalıbında bir kelimedir.

] 1879[ ن א -yani günahkârlar, hata1 sahipleri. Bir kimse günahı ka اsıtlı işlediğinde hatie’r-raculü denilir ki İbn Abbas’a göre günahkârlardan maksat müşriklerdir. ن א -kelimesi Hemze’nin Ya’ya çevrilmesi ile el-hā اtıyûn, Hemze’nin kaldırılması ile de el-hātûn şeklinde de okunmuştur. 1 “Hata” kelimesinin iki anlamı vardır; (i) o şeyi yanlışlıkla -bilmeden, farkında değilken- yapmak, (ii)

bilerek - isteyerek yapmış olmakla birlikte, o şeyin Allah katında / Hak nazarında yanlış olması. “Üm-metimden hata ve unutma vebali sākıt olmuştur.” rivayetindeki hata ilk türdendir. Ve aslında o da tam olarak sākıt olmaz; sadece, kesin kasıtla yapılana göre cezası daha hafif olur. Âyetteki hata ise ikinci türdendir; kasıtlı, ama yanlış… / ed.

Ancak, İbn Abbas “el-Hātûn da ne demek? Hepimiz adım atıyoruz!..” demiş-tir.1 Ebu’l-Esved ed-Düelî (v. 69/688), İbn Abbas’ın şöyle dediğini nakleder: “el-Hātûn da ne? O ancak el-hātıûn (günahkârlar)dır. es-Sābûn da ne? Bu da es-Sâbiûn (Sābiîler)dir!” Bununla birlikte, el-hātûn (adım atanlar); “Allah’ın sınırlarını çiğneyerek hakkı atlayıp bâtıla geçenler” şeklinde anlaşılabilir.

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

38. İmdi; yemin ederim görebildiklerinize
Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

yemindir; çünkü varlıklar görünen ve görünmeyen olmak üzere bu iki kısmın dışına çıkamazlar. Görünen ve görünmeyen şeylerin dünya ve âhiret, cisim-ler ve ruhlar, insanlar ve cinler, yaratıklar ve Yaratan, görünen nimetler ve görünmeyen nimetler olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

40. o, gerçekten değerli bir elçinin sözüdür.
Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

41. Bir şair sözü değildir... -Ne de az iman ediyorsunuz!-
Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

olarak Allah katından alıp okuduğu bir “sözdür.” (Ey müşrikler!) Sizin iddia ettiğiniz gibi o, “bir şair sözü de değildir, bir kâhin sözü de!..”

[1882] [“Ne de az!” ifadesinde] “azlık” hiçlik anlamında kullanılmıştır; yani hiç inanmıyorsunuz ve hiç düşünmüyorsunuz. Mâna şöyledir: Siz ne inkâr-cı, ne gafil insanlarsınız!..

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

Kur’ân’ın, Âlemlerin Rabbi’nden Elçi’ye indirilmiş olan ve Elçi tarafından okunan bir söz olduğunu beyan etmektedir. [ kelimesini] Ebu’s-Simâl, nuzzile tenzîlen (parça parça indirildi) anlamında tenzîlen okumuştur. “De-ğerli Elçi”den maksadın Cebrâil aleyhisselâm olduğu da söylenmiştir; fakat “Bir şair sözü değildir.” [41] ifadesi, maksadın Hz. Muhammed (s.a.) oldu-ğuna delâlet etmektedir; çünkü maksat, Hz. Muhammed’in şair ve kâhin olmayıp Allah’ın elçisi olduğunu ispat etmektir.

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

44. Şayet (o elçi) bazı sözler uydurup da Bize mâl etmeye kalksaydı;
Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

1 Muhtemelen, kelimenin ة (adım) kökünün ism-i fâ‘iliyle karışma riski olduğunu, bu tür kelime-lerde fasih telaffuzun esas alınması gerektiğini anlatmak istemektedir. Arap dilinde Hemze’ye bu tür ıskat muamelelerinin yapıldığı çok örnek bulunmaktadır. Pîrimizin söylemek istediği, bunun Kur’ân-ı azimuşşan gibi fasih bir metne yakışmadığıdır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

sanki kendini biraz yormakta ve zorlamaktadır.1 Uydurulmuş sözleri, kü-çük ve değersiz görmek için ekāvîl diye isimlendirilmiştir; tıpkı e‘âcîb (şa-şılacak şeyler) ve edāhîk (gülünç şeyler) kelimelerindeki gibi. Ekāvîlin kavl kökünün uf‘ûle kalıbında bir kelime olduğu anlaşılmaktadır.

[1885] Mâna şöyledir: Eğer elçi, kendisine söylemediğimiz bir sözü bizim söylediğimizi iddia ederse, -kralların, kendileri adına yalan uyduranları hışım ve intikamla çarçabuk öldürdükleri gibi- onu kesinlikle ölüme mahkûm eder-dik! Onun öldürülmesi, daha korkunç olması için, sabran öldürme şeklinde tasvir olunmuştur ki bu, kişinin elinden yakalanıp boynunun vurulmasıdır. Âyette sol el değil özellikle sağ el ( א ) zikredilmiştir; çünkü cellat, öldürece-ği kişinin kafasına vurmak isterse onu sol elinden yakalar. Eğer göstere göstere kılıçla onun boynunu vurmak isterse -ki kılıcı göre göre öldürüleceği için, bu ona daha ağır gelir- onu sağ elinden yakalar. Buna göre, َ א ا َ َ َ ifade-si nasıl-açıkça- le-kata‘nâ vetînehû (onun şahdamarını koparırdık) anlamına geliyorsa, א א َ َ ifadesi de le-eheznâ bi-yemînihî (onu sağ elinden yaka-lardık) anlamında olur. el-Vetîn, kalbin ana damarı yani şahdamarı demektir ki o koparıldığı zaman sahibi derhal ölür.

لَ) [1886] َ َ َ .meçhul olarak ve lev tukuvvile2 şeklinde de okunmuştur (وَ

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

47. Ve hiçbiriniz onu engelleyemezdi!
Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

48. Bu, gerçekten müttakiler için bir öğüttür.
Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

] 1887[ א (koruyucular/engelleyiciler) ifadesinin, ٍ (hiç kimse) أkelimesinin sıfatı olarak geldiği söylenmiştir; çünküٍ -burada çoğul anla أmında kullanılmıştır. ٍ kelimesi umumi nefy için gelen bir isimdir; onda أtekil, çoğul, müzekker ve müennes eşittir. Tıpkı ُ ٍ رُ َ ق أ ِّ (“Biz O’nun elçilerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız.” [Bakara 2/285]) ve ُ ْ َ אء ِّ ٍ ا َ -Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz!” [Ah [!Ey Peygamber eşleri]“) כzâb 33/32]) âyetlerindeki gibi.

] 1888[ (onu)’daki zamir öldürme fiiline râcidir; yani hiçbiriniz onun ölmesini engelleyemez, ölümü ondan defedemezdiniz! Veya Peygamber’e râcidir; yani öldürenin onu öldürmesini engelleyemez, onunla katilinin arasına giremezdiniz. Hitap bütün insanlaradır. 1 Müfessir, neden tefe‘‘ul kalıbı kullanıldığını açıklamaktadır; bu kalıpta ilgili fiilin “aşama aşama ve zor-

lanarak” yapıldığı anlamı bulunmaktadır. / ed.2 Yani “Bizim ağzımızdan bazı sözler uydurulsaydı…” / ed.

[1889] Burada [yani “hiçbiriniz onu engelleyemezdi” ifadesinde] hitap bütün insanlaradır. Tıpkı “İçinizde, yalanlayanlar olduğunu elbette bilmekteyiz!” âyetinde olduğu gibi -ki yalanlamaya karşı bir tehdittir!- Ancak hitabın Müslümanlara olduğu da söylenmiştir; ancak bundan ileride bazı Müslü-manların Kur’ân’ı inkâr edecekleri anlamı çıkar!

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

ler ve yalanlayanlar, onu tasdik edenlere verilen mükâfatı gördüklerinde Kur’ân onlar için bir pişmanlık kaynağı olacaktır. Veya zamir tekzibe (ya-lanlama) râcidir.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

hakkıyla âlimdir.” sözündeki gibi. Mâna şöyledir: Kur’ân yakînin, gerçeğin aynıdır, ta kendisidir.

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

yerek. Sana vahyedip seni (elçiliğe) ehil kıldığı için de bir şükür olmak üzere O’na kulluk et.

[1893] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki: “Her kim Hâkka sûresini okursa Allah onun hesabını kolaylaştırır, kolay bir şekilde hesaba çeker.”

Bu bölümü tek başına aç →