KEŞŞÂF TEFSİRİ
Hadîd Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
çünkü O’dur ‘mutlak izzet ve hikmet sahibi’ (Azîz, Hakîm). [1196] Bazı sûrelerin başında, geçmiş zaman kalıbıyla sebbaha, bazı-
larında ise muzari kalıbıyla (yusebbihu) gelmiştir. Her ikisinde de anlam şöyledir: Tesbîh fiilinin isnat edilebileceği her varlığa Allah’ı tesbih etmek yakışır. Bu, bütün varlıkların âdet ve uygulamasıdır. Fiil bazen Lâm harf-i ceriyle geçişli yapılmış bazen de ه ُ ِّ َ ُ Ve O’nu tesbih edesiniz…” [Fetih“) و48/9]) âyetinde olduğu gibi doğrudan doğruya geçişli kılınmıştır. Aslolan, doğrudan geçişli olmasıdır; çünkü sebbahtuhû ifadesi, “O’nu kötülükten uzak tuttu.” anlamındadır. Bu fiilin sülâsîsi sebeha olup “gitti ve uzaklaştı” demektir. Mef‘ûlünün başına bazen getirilen Lâm ya (“Ona nasihat ettim.” anlamında kullanılan) nasahtuhu ve nasahtu le-hû kullanımındaki Lâm’a benzer ya da َ ifadesinde kasıt, sırf Allah için ve tamamen O’nun rıza-sını kazanmak amacıyla tesbîh ettiğidir.
[1197] “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi” yani tesbih edebilen ve tesbih etmesi mümkün olan her şey.
2. Âyetin Tefsiri
[1198] Şayet “ ِ ْ ُ ’nin i‘râbda yeri nedir?” dersen şöyle derim:Müsta-kil bir cümle olup i‘râbda yeri olmayabilir. Tıpkı ِرض ات وا כُ ا ْ ُ (“Gök-lerin ve yerin hükümranlığı tamamen O’na aittir.” [Bakara 2/107]) ifadesi gibi. Yine, huve yuhyî ve yumît (O diriltir, öldürür.) takdiriyle mahallen merfû‘ olabileceği gibi, ’daki mahallen mecrur zamirin hâli olarak mansūb da olabilir. Bu durumda âmili Lâm harf-i ceri olur. Anlam şöyledir: O, nutfeleri, yumurtaları ve kıyamet gününde ölüleri diriltir. Aynı zamanda dirilerin de canını alıp ölüme mazhar eder.
3. Âyetin Tefsiri
4. Âyetin Tefsiri
O’dur. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olursanız olun, sizinle beraberdir; yaptıklarınızı Allah görmektedir.
6. Âyetin Tefsiri
[1199] “İlk” yani her şeyden önce var olan kadim “de O’dur;” her şey yok olup gittikten sonra varlığı devam eden “son da.” Varlığına delâlet eden delillerle “Zâhir de O’dur Bâtın da;” çünkü duyu organlarıyla kavranama-maktadır.
[1200] Şayet “Bu Vav’ların mânası nedir?” dersen şöyle derim: Birinci Vav’ın mânası O’nun ilklik ve sonluk sıfatlarını birlikte taşıdığını göstermek-tir. Üçüncü Vav da O’nun Zâhirlik ve Bâtınlık sıfatlarını birlikte taşıdığını göstermektedir. Ortadaki Vav ise Allah’ın, ilk iki sıfat grubuyla son iki sıfat grubunu zâtında birleştirdiğini göstermek içindir. O hâlde O, geçmiş ve ge-lecek tüm vakitlerde varlığı dâim olandır. Ayrıca tüm zamanlarda, Zâhir ve Bâtın’dır; yani, deliller ışığında açık olma ile duyu organlarıyla algılanamama bakımından gizli olma niteliklerini birlikte taşımaktadır. Âyette Allah’ın âhi-rette gözle görülebileceğini mümkün görenler aleyhinde bir delil vardır.
[1201] Şu da söylenmiştir: Allah, zahera ‘alâ şey’in (Bir şeye üstün ve galip geldi.) kullanımından, Zâhir’dir; yani her şeyden yücedir, her şeye ga-liptir; batane kulle şey’in kullanımından, Bâtın’dır; yani her şeyin iç yüzünü bilir. Ancak bu, itibar edilecek bir görüş değildir; çünkü burada âyetin ilk anlaşılan zâhirî anlamından sapılmaktadır.
8. Âyetin Tefsiri
[1202] “Sizi halife kıldığı” yani şu an sizin elinizde bulunan. Mallar Al-lah tarafından yaratıldığı ve meydana getirildiği cihetle O’nun mallarıdır; onları geçici olarak sizin elinize vermiş, bir süreliğine istifadeye sizi yetkili kılmış, kullanıp harcamaya sizi vekil kılmış. Şu hâlde söz konusu mallar gerçekte sizin değildir; siz onlar konusunda sadece vekil ve temsilci ko-numundasınız. Öyleyse, Allah’ın harcamanızı istediği yerlere harcayın. Söz konusu malları, tıpkı başkasından harcama izni alan bir kimsenin onun malını harcamada zorlanmadığı gibi, siz de rahatça harcamada bulunun.
[1203] Veya “sizi halife kıldığı”; yani ellerinizdeki malları, öncekilerden size miras bıraktırarak sizi bunlara halef kıldığı... Dolayısıyla, onların hâ-linden ibret alın; zira o mal kendilerinden size intikal ettiği gibi, sizden de sonrakilere intikal edecektir. Öyleyse o malda cimrilik etmeyin. Ondan Allah yolunda harcayarak istifade edin.
] 1204[ ن ِ ُ َ (iman etmiyorsunuz) cümlesi כ א (hangi gerekçeyle) ifadesindeki fiil anlamından hâl olup mâ tasna‘u kāimen (Ayakta ne yapı-yorsun?) anlamında mâ le-ke kāimen demene benzer. Yani, Allah’ı nankör-ce inkâr ederken1 hangi gerekçeyle ediyorsunuz? כ لُ un başındaki’واVav da hâl anlamı vermekte; dolayısıyla, iç içe iki hâl bulunmaktadır. İfade; “Peygamber sizi davet ettiği hâlde neden Allah ve Resûlüne iman etmiyorsu-nuz?!” şeklinde de okunmuştur.
[1205] Anlam şöyledir: Peygamber sizi imana çağırdığı, bu konuda sizi uyardığı, her türlü delil ve kanıtı seslendiren Kitab’ı size okuyup durduğu, üstelik iman edeceğinize ilişkin Allah sizden söz aldığı hâlde iman etmeme konusunda ne mazeretiniz olabilir ki!? Allah’ın söz alması; sizi akılla donat-ması, gözlerinizin önüne deliller sermesi, tefekkür imkânı vermesi ve her türlü bahanenizi ortadan kaldırmasıdır. Bunca aklî delil ortada iken, Pey-gamber de sizi uyardıktan sonra hiçbir bahaneniz kalmadığı hâlde neden iman etmiyorsunuz?!
[1206] “Tabiî” herhangi bir gerekçeyle “iman etmişseniz!” Çünkü sayı-lan gerekçelerin ötesinde bir gerekçe yok. İfade, َכ א َ َ Oysa O sizden) أkesin söz almıştı.) şeklinde de okunmuştur2 ki fâ‘il Yüce Allah’tır.
9. Âyetin Tefsiri
[1207] Allah “sizi” âyetleriyle inkârın karanlıklarından iman nuruna “çıkarmak için…” veya Peygamber çağrısıyla sizi çıkarsın diye…
[1208] İfade ٌؤف َ َ (gerçekten şefkatlidir) şeklinde de3 okunmuştur.
1 Bu infak konulu âyetler; Müslümanlarla değil de Medine sözleşmesine göre, mallarıyla şehir savunma-sına katılmak zorunda olan Yahudilerle ilgili ise, akidevî mânada bir iman - inkâr zıtlığı söz konusu olabilir; Allah’a zaten inanan Müslümanlarla ilgili olduğu takdirde, Allah’a inanıp inanmamaktan öte, vaatlerine güvenmek söz konusu oluur. Sonuçta bu da imanla alâkalıdır. / ed.
2 Müfessirin, uhize mîsâkukum (Oysa sizden kesin söz alınmıştı!) şeklindeki meçhul okuyuşu esas aldığı anlaşılmaktadır. / ed.
3 Müfessirin Lâm’sız kıraati (ٌرَءُوف) esas aldığı anlaşılmaktadır. / ed.
10. Âyetin Tefsiri
] 1209[ ا ifadesi fî en lâ tunfikû (!?Allah yolunda infak etmiyorsunuz) أ (infak etmeme konusunda [ne gerekçeniz var!?]) takdirindedir. “Hem de gökle-rin ve yerin mirası Allah’ınken!” Her ikisinde bulunan her şey O’na kalacak-ken; mal olsun, başka bir şey olsun, hiç kimseye hiçbir şey kalmayacakken… Yani Allah sizi yok edip, mallarınız kendisine kalacağı hâlde O’nun yolunda harcamayı ve Resulüyle beraber cihat etmeyi terk ederken gerekçeniz ne!?
[1210] Allah yolunda harcamada bulunmaya en etkili teşvik budur. Son-ra müminlerden harcamada bulunanlar arasında da farklılık bulunduğunu açıklayarak şöyle buyurdu: “İçinizden;” Mekke “fethinden önce” yani İslâm güçlenmeden, Müslümanlar izzet kazanmadan, insanlar akın akın Allah’ın dinine girmeden, savaşa ve bu uğurda yapılan infaklara ihtiyaç azalmadan önce “infak eden” fetihten sonra infak edenle “eşit olmaz.” -Zaten açık oldu-ğundan, bu kısım söylenmemiştir.- “Bunlar derece bakımından daha yük-sektirler.” Yani fetihten önce infakta bulunanlar… ki onlar, Peygamber’in, kendileri hakkında; “Herhangi biriniz1 Uhud dağı kadar altın infak etse, onların bir avuç infakına hatta bunun yarısına bile ulaşamaz!” [ Ebû Dâvûd, Kitâbü’s-Sünne, 11] buyurduğu önde gelen ilk muhacirlerle ensardır.
[1211] ( .yerine [aynı manada]) kable’l-fethi şeklinde de okunmuştur ا[1212] “Allah” iki gruptan “her birine de en güzeli vaat etmiştir;” yani
dereceleri farklı farklı olmakla beraber en güzel mükâfat olan cenneti [ikisine de vaat etmiştir]. İfade, ve kullun va‘adahu’llāhu takdirinde kullun şeklinde de okunmuştur. Bu âyetin Hz. Ebû Bekir hakkında indiği söylenmiştir; çünkü ilk Müslüman olan ve Allah yolunda ilk harcama yapan odur.
11. Âyetin Tefsiri
[1213] Karz-ı hasen (güzel borç) Allah yolunda harcama yapmak demek olup mecazen, borç vermeye benzetilmiştir; çünkü kul, Allah rızası için malını verdiğinde âdeta O’na borç vermiş gibi olmaktadır. 1 Burada muhatap, İslâmiyet’le yeni müşerref olan ekâbir Mekkelilerdir; bunlar İslâmiyet’in omuzlarında
yükseldiği Peygamber’in dâva arkadaşlarını küçümsemişler; Peygamber de kendilerine onların Allah katındaki değerlerini hatırlatmıştır. / ed.
[1214] “Bunu kendisine kat kat fazlasıyla geri ödeyeceği;” yani yaptığı harcama karşılığında lutfundan mükâfatını kat kat vereceği “[kimse] için değer-li bir mükâfat vardır.” Yani kat kat vermenin kendisine eklendiği bu mükâfat özünde de değerlidir. [ َ ِ א َ ُ َ kelimesi şeddeli olarak] fe-yuda‘‘ifehû da okunmuştur; her iki kıraatte de fiil, istifhamın cevabı olarak mansūb olmuştur; ُض ِ ْ ُ ’ya atfe-dilerek veya fe-huve yuda‘‘ifuhû takdirinde merfû‘ da okunmuştur.
12. Âyetin Tefsiri
[1215] (“Gördüğün gün” anlamındaki) ى َ َ مَ ifadesi, “onun için de-ğerli bir mükâfat vardır” cümlesinin mef‘ulün fîhidir. Yahut bugünün bü-yüklüğünü göstermek için gizli bir uzkur (An!) fiilinin mef‘ûlü olmak üzere mansūbdur.1
[1216] “Önlerinden ve sağlarından” buyurmuştur; çünkü cennetliklerin amel defterleri bu iki taraftan verilir; tıpkı cehennemliklere amel defterleri sol ve arka taraflarından verileceği gibi. Bu iki taraflarındaki nuru Allah, onlar için bir sembol ve işaret yapılmıştır; çünkü iyilikleriyle bahtiyar olan, bembeyaz amel sayfalarıyla murada ererler; cennete götürülürlerken ve sıratı koşarcasına geçerlerken, onların koşusuna paralel, nurları da yanlarında ve önlerinde hızla ilerler. Onları karşılayan melekler de kendilerine şöyle der: “Sevinin bugün!..”
ز] [1217] כ ا ] zâlike’l-fevzu şeklinde [ذ ’siz] de okunmuştur.
13. Âyetin Tefsiri
da nurunuzdan faydalanalım!” diyecekleri gün... Onlara “Arkanıza dönüp orada arayın nuru!” denir ve aralarına bir kapısı olan öyle bir sur çekilir ki içi tamamen rahmet, dışı ise azabın geldiği taraftır!
[1218] “Diyecekleri gün”, “gördüğün gün”den [12] bedeldir. “Bize ba-kın” yani bizi bekleyin… Çünkü kendilerini cennete taşıyan araçlar üzerin-de ‘berk-ı hātıf (göz alıcı şimşek)ler gibi’ cennete doğru hızla götürülmek-tedirler; münafıklar ise yayadır. “Bize bakın” [diyorlar]; çünkü kendilerine baktıklarında yüzleriyle onlara yöneleceklerdir; önlerinde de nur bulun-duğundan, münafıklar o ışıktan istifade edeceklerdir. Fiil; “süre tanıma” anlamındaki nezıratun kökünden َא و ُ
ِ ْ -şeklinde de okun (bize süre tanıyın) أَmuştur. Müminlerin; onlar kendilerine katılabilsin diye ağır ve yavaş yürü-meleri, onlara süre vermek olarak kabul edilmiştir.1 (i) “… gördüğün gün verilecektir bu mükâfat.” (ii) “müminleri … göreceğin günü an.” / ed.
[1219] “Nurunuzdan faydalanalım” nasiplenelim. Bu da, müminlere ulaşıp nurlarından istifade etmekle olur. “‘Arkanıza dönüp orada arayın nuru!’ denir.” Bu, onları kovma ve onlarla alay etme ifadesidir; yani bu nu-run bize verildiği yer olan mahşer meydanına dönün ve onu orada arayın. Yahut dünyaya dönün ve vesilesi olan imanı elde ederek nuru arayın. Ya da havanızı alırsınız! Bizden uzak durun!.. Başka nur arayın, bizden size nur yok! Arkalarında hiçbir nurun bulunmadığını bildikleri hâlde böyle deme-leri onların mahrumiyetlerini dile getirmek ve ümitlerini kesmektir.
[1220] “Aralarına” yani müminlerle münafıkların arasına cennetliklerin gireceği “bir kapısı olan öyle bir sur…” cennet kısmıyla cehennem kısmını birbirine perdeleyen öyle bir duvar “çekilir ki…” -Bunun a‘râf1 olduğu da söylenmiştir.- Surun veya kapının “içi” yani cennete bakan tarafı [rahmettir]; cehennemliklere görünen “dışı ise, azabın” yani karanlık ve ateşin “geldiği taraftır;” cihettir!”
[1221] Zeyd b. Ali (v. 122/740) fe-darabe beynehum şeklinde ma‘lûm olarak okumuştur.2
14. Âyetin Tefsiri
[1222] “Biz sizinle birlikte değil miydik?!” derken, görünüşteki birlikteli-ği kastetmektedirler. “Ama siz kendinizi ayarttınız!” İki yüzlülüğünüzle ken-dinizi mahv ve helâk ettiniz! Müminlerin başına felaket gelsin diye “bekleyip durdunuz!.. Ve o kuruntular” ham hayaller ve uzun yaşama arzusu, “sizi aldat-tı. Nihayet, Allah’ın emri” yani ölüm “geldi, çattı… Sizi de aldatmıştı Allah’a karşı, o aldatıcı!..” Yani şeytan, Allah’ın size azap etmeyecek kadar affedici ve kerem sahibi olduğunu söyleyerek “sizi de aldatmıştı;” kandırmıştı! [“Aldatıcı” anlamındaki ور َ .zamme ile el-ğurûr (aldanış) şeklinde de okunmuştur [ا
15. Âyetin Tefsiri
[1223] Fidye kurtuluş akçesi demektir. כ (Sığınağınız ateştir!) ifa-desinin, “Ateş size daha yakındır!” anlamında olduğu söylenmiş ve Lebid’in şu şiiri delil getirilmiştir: 1 A‘râf 7/46’ya göre, “Cennettekilerle cehennemdekiler arasında bir ‘perde’ olup onun a‘râfı -yani kulele-
ri- üzerinde her iki taraftakileri de simalarıyla tanıyan bazı adamlar bulunmaktadır. / ed. 2 “Allah aralarına öyle bir sur çeker ki…” / ed.
[Yaban sığırının] her iki ‘ara’sı1 da kendisinin daha yakın olduğunu hissetmeye başladı korkuya [avcıya]
כ kelimesinin gerçek mânası lâyıkınız ve müstehakkınız; yani kendisi hakkında “Bu size daha çok yakışıyor!” denilebilecek mekânınızdır. Nite-kim efendi bir kimse için huve meinnetun li’l-keremi yani “O kerem kânıdır.” denilir. [ כ ifadesinden] “Tek yardımcınız odur!” anlamının kastedil-miş olması da mümkündür; yani ondan başka yardımınıza koşacak yoktur. Amaç, hiçbir yardımcılarının olmadığını belirtmektir. Arapların şu “Fala-nın başına şu felâket geldi; o da feryat etmekten umdu mededi!” sözleri ile “Feryad edip yardım dilediklerinde, yüzleri kavuran erimiş maden gibi bir suyla kendilerine yardım! edilir. [Kehf 18/29] âyeti de buna örnektir. Şu da söylenmiştir: Siz dünyada cehennemliklerin amellerine yakın durduğunuz gibi, cehennem de [bugün] size yakınlık gösterecek işte!..
16. Âyetin Tefsiri
نِْ [1224] َ fiili, bir şeyin inâsı, yani vakti geldiğinde (?Vakti gelmedi mi) أ söylenen enâ el-emru ye’nî (O işin vakti geldi - gelir.) kullanımından alınmıştır; ancak ifade, enâ ye’nî anlamındaki âne yeînu kullanımından e-lem yein şeklinde; ayrıca, e-lemmâ ye’ni (Henüz vakti gelmedi mi?) şeklinde de okunmuştur.
[1225] Denilmiştir ki Müslümanlar Mekke’de iken yoksuldular. Hicret edince rızık ve nimete kavuştular. Bu nedenle daha önceki hâllerinde bir gev-şeme oldu. Âyet de bunun üzerine nâzil oldu. İbn Mes‘ûd demiştir ki Müslü-man oluşumuzla bu âyetle kınanmamız arasında sadece dört yıl vardır. [Müslim, “Kitâbü’t-Tefsir”, 24] İbn Abbas’ın da şöyle dediği nakledilmiştir: Allah, mümin-lerin kalplerinde bir duyarsızlık görmüş, Kur’ân’ın nüzulünden on üç sene sonra onları bu âyetle kınamıştır. Hasan-ı Basrî’nin de şöyle dediği rivayet edilir: “Dikkat edin!.. Vallahi! Onlar [sahabe] sizden daha az Kur’ân okuduk-ları hâlde Allah onları ağırdan almakla nitelemişti! Bunca Kur’ân okuduğu-nuz hâlde sizde baş gösteren fâsıklığa bakın!..”2 Nakledildiğine göre; bu âyet-i kerime Hz. Ebû Bekir’in huzurunda okunmuş. O sırada yanında Yemame halkından bir grup varmış. Âyetten etkilenerek çok ağlamışlar. Hz. Ebû Bekir onlara bakarak demiş ki “Biz de böyleydik; ama sonunda kalbimiz katılaştı!..” 1 Kile’l-ferceyn; hayvanın iki tarafı yani önü ve arkası demektir; yani hayvancağız öyle bir hâle geldi ki her
iki tarafı da ‘Acaba avcıya ben mi daha yakınım!’ demeye başladı lisân-ı hâliyle. / ed.2 Yani sahabe-i kiram sizden çok daha az Kur’ân okudukları ve sizden çok daha duyarlı, cevval oldukları
hâlde kınanıyorlarsa, bu kadar çok Kur’ân okumanıza rağmen bunca fâsıklıklar sergileyen sizlerin duru-mu nice olur!? / ed.
[1226] [ ا لَ َ َ א ل ifadesindeki (nâzil olan hak) و ;] nuzzile (peyderpey indirilen [hak]), nezzele ([Allah’ın] peyderpey indirdiği…) ve unzile (indiri-len…) şeklinde de okunmuştur.
] 1227[ ا כ َ ,ifadesi (olmayacakları) و َ َ (yumuşama) fiiline ma‘tūf-tur. İltifat üslubuyla [yani gaybetten hitaba geçiş yapılarak] Tâ ile de okunmuştur.1 Yine, azarlandıktan sonra, kalp katılığı konusunda Ehl-i kitaba benzemele-rini yasaklama ifadesi olarak lâ tekûnû şeklinde de okunmuştur. Zira [baştan] hak, İsrâiloğullarının arzu ve isteklerine uymalarına engel oluyordu; İncil ve Tevrat’ı dinlediklerinde kalpleri Allah’a karşı saygıyla doluyor, gönülleri ince-liyordu. Ama aradan uzun zaman geçince, cehalet ve kalp katılığı onları bü-rüdü, ihtilâfa düştüler; ihdas ettikleri o ‘kitabı tahrif ’ vd. işleri ihdas ettiler!2
[1228] Şayet “Allah’ın öğüdüne ve nâzil olan hakka karşı’ ifadesinin anla-mı nedir?” dersen şöyle derim: Öğütten ( de nâzil olan haktan da kasıt (ذכ اKur’ân olabilir; çünkü Kur’ân’da hatırlatma ve öğüt vardır ve o aynı zamanda semadan nâzil olan haktır. Kalplerin; Allah anıldığında ve Kur’ân okundu-ğunda ürpermesi de kastedilmiş olabilir. Tıpkı “Müminler ancak o kimseler-dir ki Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir.” [Enfâl 8/3] âyetindeki gibi.
] 1229[ َ :den kasıt süredir. Şu sözde olduğu gibi’أ
ize’ntehâ emedu (vadesi dolduğunda da).3
Bu kelime, “en uzun zaman” anlamında el-emeddu şeklinde de okunmuştur.
[1230] “Ki birçoğu fâsıktır!” yani dinlerinden çıkmışlar; Tevrat ve İn-cil’de yer alan bilgileri reddetmişlerdir!
17. Âyetin Tefsiri
[1231] Denilmiştir ki bu, ilâhî öğüdün ( kalplerde yaptığı etkiyi (ذכ اanlatan bir temsildir; ilâhî öğüt tıpkı yağmurun yeryüzünü canlandırdığı gibi kalbi canlandırır.
18. Âyetin Tefsiri
kit…” Bunun akabinde verilen kıraatin anlamı ise şöyledir: “… aradan uzun zaman geçtiği için kalpleri katılaşanlar gibi olmayınız -ki birçoğu fâsıktır-?!” / ed.
3 “Her canlı ömrünü tamamlamakta; vadesi dolduğunda da ölmektedir.” / ed.
] 1232[ ِ ِّ -kelimesinin aslı el-mutesaddi (tasaddukta bulunanlar) اkıynedir; nitekim aslı üzere de okunmuştur. Saddaka fiilinden musaddikîne (tasdik edenler) şeklinde de okunmuştur ki o zaman, Allah ve Resulünü tasdik edenler yani müminler olmaktadırlar.
[1233] Şayet “ا ُ َ ْ -fiili nereye ma‘tūftur?” dersen şöy (borç verenler) وأle derim: ِ ِّ ;deki fiil mânasına ma‘tūftur; çünkü el,ellezîne anlamında’اism-i fâ‘il (mussaddıkıyne) de issaddekû (tasaddukta bulunanlar) anlamında-dır. Âdeta inne’llezîne’ssaddekû ve akradû (tasaddukta bulunan ve Allah’a borç veren kimseler) buyrulmaktadır. Karz-ı hasen ise, kişinin helâl maldan gönül hoşluğuyla, güzel bir niyetle, yardıma lâyık olanlara yardımda bulunmasıdır.
[1234] [“İkiye katlanacaktır” anlamındaki ْ َ א َ ُ ], Ayın’ın kesresiyle; “Allah kat kat iade eder.” anlamında yuda‘‘if ve yudā‘if şeklinde de okunmuştur.
19. Âyetin Tefsiri
[1235] Demek istiyor ki Allah’a ve resullerine iman edenler, Allah ka-tında sıddîklar ve şehitler derecesindedir; hakkı tasdik etmeye ve Allah yo-lunda şehit edilmeye koşanlar da onlardır.
[1236] “Onların mükâfat ve nurları bunlar için de söz konusudur;” yani onların; sıddîk ve şehitlerin mükâfat ve nurları gibi mükâfat ve nurla-rı vardır. Şayet “Aralarında bir fark bulunması gerekirken mükâfatta nasıl eşit tutulabilmişler?” dersen şöyle derim: Anlam şöyledir: Allah müminlere mükâfatlarını verir ve lutfuyla bunu onlar için kat kat artırır; o kadar ki kat-larıyla birlikte mükâfatları öbürlerinin [sıddîk ve şehitlerin]kine eşit hâle gelir. Bununla birlikte, ُاء ُ ,kelimesinin mübteda ا un haber olması da’ أmümkündür.1
20. Âyetin Tefsiri
[1237] Demek istiyor ki dünya tamamen önemsiz işlerden -yani oyun, eğlence, süslenme, karşılıklı övünme ve çokluk yarışına girmekten- ibarettir. Âhiret ise büyük ve önemli işlerden ibarettir. Bunlar da şiddetli azap, bağış-lanma ve Allah rızasını kazanmadır. Dünyanın durumu, faydasızlığının yanı sıra çabucak sona ermesi bakımından bir yağmurun bitirdiği bitkilere ben-zetilmiştir. Bu bitkiler kemale ermiş, boy atıp çiçek açmış, Allah’ın yağmur ve bitki aracılığıyla kendilerini rızıklandırmasındaki ilâhî nimeti inkâr eden kâfirleri hayran bırakmıştır. Bu sebeple, Allah da inkârlarının cezası olarak bitkilerin üzerine bir âfet göndermiş, [onlar da] kurumuş, sararmış ve çer çöp hâline gelmiştir. Tıpkı “bahçe sahiplerine” ve “iki bahçenin sahibi”ne yaptığı gibi.1 אر ّ כُ ın [kâfirler değil de] “çiftçiler” anlamına geldiği de söylenmiştir.2’ا
] 1238[ ا ً َ ْ ُ musfârran şeklinde de okunmuştur.
21. Âyetin Tefsiri
geniş olan cennete yarışın... ki o, Allah ve resullerine iman edenler için hazırlanmıştır. Bu, Allah’ın lutfudur; onu dilediklerine veriyor... Allah büyük lutuf sahibidir.
[1239] “Yarışın” sahada akranlarıyla yarışan kimse gibi öyle bir cennete koşun ki gök ile yer arasındaki mesafe kadar geniştir. Süddî, “Yedi kat sema ve yedi kat Arz’ın eni kadar.” demiştir.
[1240] Enin belirtilip boyun belirtilmemesi şundandır: Eni ve boyu olan her şeyin eni boyundan daha kısadır. Eni genişlikle nitelenen bir şeyin boyunun daha geniş ve daha uzun olduğu zaten anlaşılır. ‘Ard’dan kastın [‘en’ değil de] genişlik olması da mümkündür. Tıpkı ٍ ِ َ אءٍ و د (“… uzun uzun yalvarır” [Fussilet 41/51]) âyetindeki gibi.
[1241] Yüce Allah, dünyayı aşağılayarak durumunun önemsizliğini belirtip âhiretin durumunu da önemli gösterdikten hemen sonra, âhirette vaat etmiş olduğu mükâfata ulaşmak için yarışmaya kullarını teşvik etmiş-tir. Bu da, şiddetli azaptan kurtaracak mağfiret ve cennete girme başarısıdır.
[1242] Vaat edilen “bu” mağfiret ve cennet “Allah’ın lutfudur,” ihsanı-dır. “Onu dilediklerine” yani müminlere “veriyor.”
22. Âyetin Tefsiri
üstünü kapattığı gibi, kâfir de hakkı gizlemekte, ilâhî nimetlere karşı kör davranmaktadır. / ed.
24. Âyetin Tefsiri
[1243] Yeryüzüne isabet eden (musibet), kuraklık, ekin ve meyvele-rin telef olmasıdır. Canlara isabet eden (musibet)e örnek ise hastalıklar ve ölümdür.
[1244] “Biz onu” yani canları veya musibetleri “yaratmadan evvel bir kitapta” yani Levh-i Mahfuz’da... “Bu” ölçüp biçiş ve kitaba kaydediş, in-sanlara göre zor olsa da, “Allah’a göre gerçekten kolaydır.”
[1245] Sonra bunun gerekçesini ve içerdiği hikmeti belirterek “Tâ ki üzül-meyesiniz… şımarmayasınız.” buyurmaktadır; yani her şeyin Allah katında mukadder ve yazılı olduğunu bilirseniz, elinizden çıkana üzülmeniz hafifler, elinize geçene aşırı sevinmeniz azalır; çünkü elindekinin mutlaka yitip gide-ceğini bilen biri o şeyi yitirdiğinde sızlanışı çekilmez bir hâl almaz; çünkü kendini buna hazırlamıştır. Aynı şekilde, bazı nimetlerin kendisine mutlaka ulaşacağını ve asla sapmayacağını bilen biri de o nimete kavuştuğunda sevin-dirik olmaz.
[1246] “Övünen, kurumlanan hiç kimseyi Allah sevmez!” Çünkü dün-yalık bir kısmetten dolayı sevinen ve bunu gözünde büyüten kişi kibirlenir, bununla övünür ve insanlara karşı büyüklenir.
[1247] İfade; îtâ mastarından; אכ א آ (size verdikleriyle) ve ityân mas-tarından bi-mâ etâkum (size gelenlerle) şeklinde okunmuştur. İbn Mes‘ûd kıraatinde ise bi-mâ ûtîtum (size verilenlerle) şeklindedir.
[1248] Şayet “Başına gelen bir zarara üzülmeyen, elde ettiği bir faydaya da sevinmeyen yoktur ki?” dersen şöyle derim: Burada kastedilen, sahibini sabırsızlığa sürükleyen, Allah’ın emrine teslim olmaktan ve sabredenlerin sevabını ummaktan alıkoyan üzüntü ile onu şükretmekten alıkoyup taşkın-lığa sürükleyen sevinçtir. Allah’ın emrine teslim olmakla birlikte neredeyse hiçbir insanın kendisini kurtaramadığı bir üzüntünün ve şükretmekle bir-likte Allah’ın nimetinden ve ona verdiği önemden dolayı sevincin sakıncası yoktur.
[1249] “Onlar ki cimrilik ederler” ifadesi “övünen, kurumlanan”dan be-deldir; âdeta “Allah, cimrilik edenleri sevmez!” buyrulmaktadır; yani kendi-sine bir mal veya dünyalık bir kısmet verildiğinde baştan çıkarıcı bir sevinçle sevinen kimseler bu durumu sevdiklerinden; kendilerine çok değerli görün-düğünden ve gözlerinde büyüttüklerinden ondaki Allah hakkını ödemekten geri durur ve onda cimrilik ederler. Hatta bizzat cimrilik yapmak bile onlara yeterli gelmez; insanları da cimriliğe sevk eder, onu başkalarından esirgemeye teşvik eder ve kendilerine çok kıymetli gösterirler. Tüm bunlar, buna kavuş-maları sırasında aşırı sevinerek, baştan çıkmalarının sonucudur.
[1250] “Kim” Allah’ın emir ve yasaklarından “yüz çevirir” ve Allah’ın el-den çıkana üzülmek ve ele geçene aşırı sevinmek adına menettiği şeylerden vazgeçmez “ise, bilsin ki Allah’ın ona1 ihtiyacı yoktur!”
[1251] ( ْ ُ א ) bi’l-bahali şeklinde de okunmuştur. Nâfi‘ (v. 169/785; ’siz) fe-inna’llāhe’l-ğaniyyu’l-hamîd şeklinde de okumuştur. Nitekim Me-
dine ve Şam halkının mushaflarında böyle yazılıdır.
25. Âyetin Tefsiri
-insanlar adaleti gerçekleştirsin diye- beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. İnsanlara birtakım faydaları bulunan, (caydırıcı ve engelleyici) müthiş sertlikteki demiri de (idraklerine) indirdik ki Allah, kendisine ve peygamberlerine kimlerin gayben yardım ettiğini görsün... (Yoksa) Allah gerçekten kuvvetlidir, ‘mutlak izzet sahibi’dir (Kavî, Azîz).
[1252] “Gerçek şu ki Biz elçilerimizi” yani melekeleri peygamberlere “açık delillerle”, apaçık belgeler, deliller ve mu‘cizelerle “gönderdik.” “Be-raberlerinde kitabı” vahyi “ve ölçüyü de indirdik.” Rivayete göre; Cebrâil, teraziyi getirip Hz. Nûh’a vermiş ve “Kavmine emret de bununla tartsınlar.” demiş.
[1253] “Ve demiri indirdik…” Söylendiğine göre, Âdem cennetten inerken yanında demirden mamul beş şey de varmış: Örs, kerpeten, bileme aleti, çekiç ve iğne. Bir rivayete göre de bel ve kürek varmış. Hz. Peygam-ber’in şöyle dediği rivayet edilir: “Allah gökten yere dört bereket indirmiş-tir: Demir, ateş, su ve tuz.” Hasan-ı Basrî, “demiri indirdik” ifadesini demiri yarattık olarak açıklamıştır. Tıpkı “Ve sizin için [davar cinsi] hayvanlardan sekiz eş (yani, dört çift) indirmiştir.” [Zümer 39/6] âyetindeki gibi. Zira Al-lah’ın emirleri, takdir ve hükümleri semadan inmektedir.2 1 Ona ve edeceği tasadduk ve infâka, vereceği karza… / ed.2 Bu konuda farklı bir yaklaşım için bkz. Murat Sülün, “Demirin İnzâlinden Kur’ân’ın İnzâline -Bir
Nüzûl Analizi-”, Akademik Araştırmalar Dergisi, İstanbul 2009, sayı: 43, sh. 155-176. / ed.
[1254] “İnsanlara” kendilerine yararlı olan hususlarda, geçim kaynakla-rında ve sanatlarında “birtakım faydaları bulunan…” hiçbir sanat yoktur ki demir onda araç vazifesi görmesin. Veya [bu faydalar] demirle yapılan şeylerdedir. “Müthiş sertlikteki” derken demirin kendisiyle savaşılma özelliğini kastediyor.
[1255] “[İndirdik] ki Allah” din düşmanlarıyla mücadelede kılıç, mızrak vd. silahları kullanarak “kendisine ve peygamberlerine kimlerin gayben” -görmedikleri hâlde- “yardım ettiğini görsün.” İbn Abbas yensurûnehûve lâ yubsırûnehû (O’nu görmedikleri hâlde O’na yardım ediyorlar.) demiştir.
[1256] “(Yoksa) Allah gerçekten kuvvetlidir; mutlak izzet sahibidir;” yani helâk etmek istediği kimseleri helâk ederken kudret ve izzeti sayesinde kullara ihtiyaç duymaz. Onları cihad ile yükümlü tutması, bundan yaralan-maları ve bu konuda emrine uymak suretiyle O’nun ödülüne nail olmaları hikmetine yöneliktir.
26. Âyetin Tefsiri
[1257] “Kitabı” yani vahyi. İbn Abbas’a göre ise, kalemle yazı yazmayı. Nitekim, ketebe kitâben ve kitâbeten denilir. [Yani kitâb ‘yazmak’ anlamında mastar olarak da kullanılır.]
[1258] “Gerçi onlardan” yani nesillerinden veya kendilerine peygamber gönderilenlerden. Buna, ‘gönderme’ ve ‘gönderilen peygamber’ ifadeleri işaret etmektedir. Burada, insanların durumu detaylı olarak anlatılmakta-dır; yani onların bir kısmı doğru yoldadır, bir kısmı fâsıktır; ne var ki fâsık-lar çoğunluğu oluşturmaktadır!
27. Âyetin Tefsiri
[1259] Hasan-ı Basrî Hemze’nin fethasıyla el-Encîle şeklinde okumuş-tur. Bunun durumu, ilk harflerini fethalı okuyanlara göre [normal vezinlere uymayan] bartîl (rüşvet) ve sekkîne (bıçak) kelimelerinden daha normaldir; çünkü İncîl yabancı bir kelime olup bunlarda Arapçadaki kelime kalıpları-nın gözetilmesi gerekmez.
[1260] ( ً َ -fe‘âleten vezninde reâfeten şeklinde de okunmuştur. [… pey (رأdah ettik;] yani onları kendi aralarında merhametli olmaya, birbirlerine şef-kat göstermeye muvaffak kıldık. Tıpkı Peygamber’in sahabileri hakkındaki “kendi aralarında merhametlidirler” [Fetih 48/29] âyetindeki gibi.
] 1261[ ّ א dinî inançlarından dolayı işkence görmemek ;(ruhbanlık) رَiçin kaçıp dağlara sığınmaları ve kendilerini bütünüyle ibadete vermeleridir. Şöyle ki: Hz. Îsâ’nın vefatından sonra zorba zalimler müminlere galip geldiler, onlarla üç defa savaştılar ve bunların eliyle kıyıma uğradılar. Onlardan çok az sayıda kimse kaldı, bunlar da dinlerini yaşayamamaktan korkarak ruhbanlığı tercih ettiler. ّ א -in mânası, rahbânlara özgü iş demektir. Bu da, rahibe fi’رَilinden fa‘lânu vezninde bir kelime olup “korkan” anlamındadır. Bunun bir örneği de haşiye fiilinden haşyândır. Bu kelime, Râ’nın zammesiyle ve ruhbâ-niyyeten şeklinde de okunmuştur. Bu durumda “ruhbana ait iş” demek olur; ruhban ise râhibin çoğuludur; tıpkı râkip - rukbân gibi. Kelimenin mansūb olması, sonrasının [yani א nın] delâlet ettiği gizli bir fiilledir; açılımı ise’اve’btede‘û rehbâniyyeten şeklindedir. “Uydurdular” yani kendi kafalarından icat edip [rahip olmayı] adadılar. “Bunu onlara biz emretmedik;” yani biz farz kılmadık. ا ان ر אء ا ifadesi (fakat Allah’ın rızasını kazanma gayesi ile) إ munkatı‘ bir istisnadır; yani Allah’ın rızasını kazanmak için onu kendileri uydurdular! “Fakat ona hakkıyla” yani adak adayanın, adağına riayet etmesi gerektiği gibi “riayet edemediler.” Çünkü adak, Allah’a verilmiş bir söz olup ihlâl edilmesi helâl değildir. “Biz yine de iman etmiş olanlarına” yani Hz. Îsâ’ya tâbi olan merhamet ve şefkat sahiplerine “ecirlerini verdik. Birçoğu ise fâsıktır!” Bunlar da adaklarını yerine getirmeyen kimselerdir.
] 1262[ ً ّ א in kendinden öncekine atfedilmesi de mümkündür ki bu’رdurumda א -cümlesi mahallen mansūb olarak onun sıfatı olur; yani onla اrın kalplerine, şefkat, merhamet ve icat ettikleri bir ruhbanlık yerleştirdik. Şu mânada ki: “Onları kendi aralarında merhametli davranmaya, bir ruhbanlık icat ve ihdas etmeye muvaffak kıldık. Ruhbanlığı onlara farz kılmamızın se-bebi, Allah’ın rızasını aramaları ve sevabı hak etmeleriydi.” -Bu durumda, Allah’ın ruhbanlığı onlara farz ve gerekli kılmasının sebebi fitneden1 kurtul-maları ve bununla Allah’ın rızasını ve sevabını aramaları olmaktadır.- Ne var ki hepsi bunu hakkıyla gözetemedi; az bir kısmı bunu başarabildi. Biz de on-lardan ruhbanlığı gözeten müminlere mükâfatlarını verdik. Çoğu ise yoldan çıkmıştır! Bunlar da ruhbanlığın hakkını veremeyenlerdir. 1 Yani İslâm Peygamberi Îsâ Mesih’in gerçek tâbileri olarak, kovuşturuldukları, baskı ve işkence gördük-
leri, hunharca katledildikleri, ömürler boyu süren o vahşet ortamından / ed.
29. Âyetin Tefsiri
[1263] “Ey iman edenler!” hitabı; Ehl-i kitaptan iman etmiş olanlara yönelik olabileceği gibi, onların dışındaki iman edenlere yönelik de olabilir. (i) Eğer Ehl-i kitap asıllı müminlere ise anlam şöyledir: Ey Mûsâ ve Îsâ’ya iman edenler! Hz. Muhammed’e de “iman edin ki” Allah “size” hem Mu-hammed’e hem de ondan önceki peygamberlere iman etmenizden dolayı “rahmetinden iki hisse versin; sizin için” kıyamet günü “ışığında yürüyece-ğiniz bir nur meydana getirsin.” -Yani “nurları da sağlarında ve önlerinde onlarla birlikte hızla ilerler.” [12] âyetinde işaret edilen nuru.- “Ve” daha önce içinde bulunduğunuz inkâr ve işlediğiniz günahlar için “sizi bağış-lasın.” َ ن ِ ifadesi li-ya‘leme anlamındadır; yani “Müslüman olma-yan Ehl-i kitap şunu öğrensin ki” anlamındadır. [ ن ِ ’daki] َ zaittir. [ أنْ رُونَ ِ ’deki] ْأن de ennehûdan hafifletilmiş أن’dir. Aslı ennehû lâ yakdirûnedir; yani şu bir gerçek ki onlar Allah’ın lutfundan hiçbir şeye kādir değiller-dir! Yani daha önce sözü edilen iki nasipten hiçbir şeye, nura ve mağfirete, erişemezler; çünkü Allah Resulü’ne (s.a.) iman etmemişlerdir. Dolayısıy-la, önceki peygamberlere iman etmeleri onlara fayda vermez, onlara bir lutuf kazandırmaz. (ii) Hitap başkalarına ise o zaman anlam şöyle olur: Allah’a karşı gelmekten sakının ve Allah Resulü’ne (s.a.) iman edin ki “İşbu kimselere ecirleri iki kez verilir.” [Kasas 28/54] âyetinde Ehl-i kitaptan (Mu-hammed’e) iman edenlere vermeyi vaat ettiği iki nasibi size de versin, size onlarınkinden daha az mükâfat vermesin; çünkü siz, iki imanda da onlar gibisiniz, hiçbir peygamberi diğerlerinden ayırmıyorsunuz.1
[1264] Rivayete göre, Peygamber (s.a.) Hz. Ca‘fer’i yetmiş süvariyle bir-likte Necâşî [Ashame’]yi İslâm’a davet için göndermişti.2 Ca‘fer Necâşî’nin huzuruna çıktı; Necâşî onun çağrısını kabul etti. Necâşî’nin halkından iman eden kırk kişi de “[Efendim!] Peygamber’e (s.a.) elçi olarak gitmemiz için bize izin verin.” dediler ve Ca‘fer ile birlikte, tam Peygamber Uhud savaşı için hazırlık yaparken [ Medine’ye] geldiler. Müslümanlardaki yok-luk ve sıkıntıyı görünce Peygamber’den (s.a.) izin isteyip geri döndüler. 1 Bakara 2/285’te belirtildiği gibi. / ed.2 Müfessir muhtemelen, I. Habeşistan hicretini kastediyor. / ed.
[Dönmeden,] ellerindeki malları Müslümanlara sundular ve bir nebze de olsa onlara yardım ettiler. Bunun üzerine şu âyet-i kerime indi: “Bundan evvel kitap verdiklerimiz buna (da) iman etmekteler. Kendilerine Kur’ân okundu-ğu zaman; ‘Buna iman ettik, çünkü Rabbimizden gelen gerçektir o. Şüphesiz biz ondan önce (de aynı gerçeğe) teslimiyet gösteren kişiler idik.’ demekteler. İşbu kimselere ecirleri iki kez verilir; çünkü sabretmişlerdir; kötülüğü iyilikle savmakta ve kendilerine Bizim nasip ettiğimiz şeylerden infak etmektedirler.” [Kasas 28/52-54] Ehl-i kitaptan iman etmemiş olanlar; “İşbu kimselere ecirleri iki kez verilir.” âyetini duyunca, Müslümanlara karşı övünmeye başlayıp dediler ki: “Hem sizin kitabınıza hem de bizim kitabımıza iman edenler için iki kez mükâfat var! Sizin kitabınıza iman etmeyen kimselere ise tıpkı sizinki gibi bir mükâfat var. O hâlde bizden üstünlüğünüz nedir?” İşte âyet, onların bu sözü üzerine nâzil oldu. Bir başka rivayete göre ise Ehl-i kitap asıllı müminler kendileri dışındaki müminlere karşı, mükâfatlarının iki kat verileceğiyle övünmüşler ve onlara karşı üstünlük iddiasında bulunmuşlar; âyet bunun üzerine nâzil olmuş.
] 1265[ َ ن ِ ifadesi li-key ya‘leme, li-key lâ ya‘leme, li-ya‘leme; Nun Yâ’ya idgam edilerek li-eyya‘leme ve Yâ Hemze’ye dönüştürülüp Nun Yâ’ya idgam edilerek li-yeyya‘leme şeklinde de okunmuştur. Hasan-ı Basrî’nin Lâm’ın fetha-sı ve Yâ’nın sükûnuyla leylâ ya‘leme şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Kut-rub bunu Lâm’ın kesrasıyla liylâ ya‘leme şeklinde rivayet etmiştir. Bu kıraat şöyle tevcih edilmiştir: ْأن’in Hemze’si atılmış, Nun Lâ’daki Lâm’a idgam edil-miş, böylece lillâya dönüşmüş, sonra şeddeli Lâm’dan Yâ’ya dönüştürülmüştür (liylâ). Tıpkı dîvân ve kîrât kelimelerindeki gibi.1 Lâm’ı fethalı okuyanlar ise cer eden Lâm’ın aslının fetha olduğunu söylerler. Tıpkı şu şiirdeki gibi.
Onun hatırasını unutmak istiyorum [urîdu le-ensâ zikrahâ][fakat her vesileyle gözümün önünde canlanıyor]!
رُون) [1266] ِ ْ َ ّ .ifadesi) en lâ yakdirû şeklinde de okunmuştur أ
[1267] “Allah’ın elindedir;” yani O’nun hâkimiyet ve tasarrufundadır; ‘el’ kelimesi temsildir. “Onu dilediğine vermektedir.” Hak edenden başka-sına vermeyi ise dilemez [Allah].
[1268] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki: “Her kim Hadîd sûresini okursa adı Allah’a ve peygamberlerine iman edenler arasına kaydedilir.”