KEŞŞÂF TEFSİRİ

Hac Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

78 âyettir.Rahmân Rahîm Allah'ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

[861] Zelzele şiddetle hareket ettirmek, rahatsızlık vermek ve varlıkların oldukları yerden ve merkezlerinden ‘kayış’ının katmerli hale gelmesi, iyice şiddetlenmesi demektir (zelle - zelzele). -Hükmî mecaz ile- varlıkları sar-san Kıyamet saatinin kendisiymiş gibi, zelzelenin fâ‘ili olarak Kıyamet saati takdir edilebilir ki bu durumda zelzeletun kelimesi fâ‘iline muzāf olmuş bir masdar olur. Yahut mef‘ûlün fîh takdiriyle; genişletmeye (mecaza) gidilerek zarfın ( א ُ mef‘ûlün bih yerine konulması söz konusudur; tıpkı (ا כْ َ ْ َ אرِ َ ِ وَا ْ -ayetinde olduğu gibi [“bizzat gece ve gündüzün komplola [Sebe’ 34/33] اrı” değil de “gece gündüz Müşriklerin yaptığı komplolar”].

[862] Bu sarsıntı, א َ َ ا َ ْ رَْضُ زِ ْ ِ ا َ ِ ْ -Arz, o kendisine mahsus sar“) إِذَا زُsıntısıyla sarsıldığında” [Zilzâl 99/1]) ayetinde geçen zelzele olup, vakti hak-kında ihtilâf edilmiştir. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] bunun “kıyamet günü” olduğunu, Alkame [v. 62/682] ve Şa‘bî [v. 104/722] ise “güneşin, battığı yerden doğacağı vakit” olduğunu söylemişlerdir.

[863] Allah Teâlâ, Âdemoğullarına takvayı emretmiş; bunun gerekliliği-ni de kıyameti anıp, onun en korkunç özelliğini zikretmek suretiyle ortaya koymuştur. Böylece, bu özelliğe basiret gözüyle bakacaklar; durumun vaha-metini akılları ile tasavvur edecekler ve bu günün dehşetine karşı kendileri-ne acıyıp, başlarının çaresine bakacaklardır. Bu günün korkularından kur-taracak yegâne çarenin Rablerinin, takva elbisesine bürünmeleri şeklindeki emrini dinlemeleri olduğu belirtilmiştir.

[864] Rivayete göre bu iki âyet Benî Mustalık gazvesi gecesinde inmiştir. Peygamber (s.a.) bu iki ayeti okumuş ve [o kadar ağlamıştır ki], o geceki ağlayışın-dan daha fazla ağladığı görülmemiştir. Sabah olunca, kimse eyerleri hayvanların üzerinden indirmemiş, öğlen sıcağında konaklarında çadırları kurmamış, ye-mek için kazan kaynatmamıştır. Çünkü kimi üzgündü, kimi ağlıyordu, kimi de düşünceliydi. [Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXIII, 133. Benzer bir rivâyet]

Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

א [865] َ وْ َ َ مَ ْ َ (Onu gördüğünüz gün) tezhelü fiilinin [zarfı olmak üze-re] mansûbdur; zamir ise zelzeleye gitmektedir. ُ َ ْ ُ meçhul olarak tüzhelü şeklinde de okunmuştur. Malum olarak tüzhilü külle murdı‘atin (zelzele emziren her varlığa unutturur) şeklinde de okunmuştur. Zühûl korku ve dehşetle birlikte aklın baştan gitmesidir.

[866] Şayet “Neden murdı‘ değil de Tâ’lı olarak murdı‘atun şeklinde gel-miştir [emziren zaten dişi olur]?” dersen şöyle derim: Burada; emzikli kadının bebeğinin ağzına memesini vermiş emzirmekte olduğu hal bildirilmektedir. Murdı‘ ise emzikli kadın demektir, halihazırda emzirmiyor olsa bile kadın için bu kelime kullanılır. Tâ’lı şekli ise bilfiil emzirmekte olan kadın için kullanılmaktadır. Murdı‘atin denilmiştir. Çünkü Sözü edilen korku o kadar şiddetlidir ki, emzikli kadın bebeğini emzirmek üzere memesini ağzına ver-miş olsa, tam da o sıra bu korku sahnesi ortaya çıksa, dehşetinden dolayı memesini ağzından çeker alır [ve kendi başının çaresine bakar.]

[867] ْ َ َ أرَْ א َ “emzirmesinden” ya da “emzirmekte olduğu şeyden” yani çocuktan. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] şöyle nakledilmiştir: Emzikli kadın süt emen çocuğunu henüz sütten kesmeden unutur; hamile kadın yükü daha tamam olmadan onu düşürür.

ىَ [868] ُ -şeklinde zamme ile de okunmuştur. Bu takdirde ürîtüke kā’i وَmen ya da ru’îtüke kā’imen (seni ayakta zannettim) şeklindeki kullanımdan tü-retilmiş olur [ve “Sen insanları sarhoş olmuşlar sanırsın” anlamına gelir.] َאس mansūb ve اmerfû‘ olarak okunmuştur. Mansūb olması daha uygundur. Merfû‘ okuyanlar אسَ ى kelimesini ا َ ُ ’nın ismi yapmışlar ve onu cemaat takdirinde müennes say-mışlardır. ى כْ َ כَאرَى] ُ ِ ْ ُ א َ כَאرَى وَ ُ ] ve ى כْ َ ِ şeklinde de okunmuştur. Bu şek-liyle cev‘ânu ve ‘atşânu kelimelerinin çoğulları olan cev‘â ve ‘atşâ gibi olmaktadır. Küsâlâ ve ‘ucâlâ gibi כאرى ُ ve כאرى ُ şeklinde de okunmuştur. A‘meş’ten [v. 148/765] de ى כ ُ ve ى כ ُ şeklinde bir kıraat nakledilmiştir ki garîbdir.

[869] Mâna şöyledir: Benzerlik bakımından onları sarhoş gibi görür-sün ama gerçekte sarhoş değillerdir. Lakin Allah’ın azabından korkuları yü-zünden içinde bulundukları tükenmişlik hali akıllarını başlarından almış, temyiz güçlerini gidermiş ve onları sarhoşluk sebebiyle aklı başından gitmiş ve temyiz yetisini kaybetmiş kimse haline getirmiştir. Şöyle de denilmiştir: Onların içki içmekten değil korkudan sarhoş olduklarını görürsün.

[870] Şayet “Önce niye َوْن َ َ denildi de sonra ى şeklinde tekil kipi kullanıldı?” dersen şöyle derim: Çünkü rü’yet (görme) fiili, önce zelzeleye bağlanmış ve bütün insanların onu gördükleri ifade edilmiştir. Fiil daha sonra, insanların ‘sarhoş’ oldukları hale bağlanmıştır; bu durumda mutlaka birinin diğerlerini görüyor olması gerekecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

[871] Rivayete göre âyet Nadr b. Hâris hakkında inmiştir. Bu, tartışmacı biriydi; “ Melekler Allah’ın kızlarıdır, Kur’ân evvelkilerin masallarıdır (mitoloji); Allah, ölmüş ve çürümüş kimseyi yeniden diriltmeye kadir değildir.” derdi. [İniş sebebi özel olmakla birlikte,] âyet Allah hakkında caiz olan - olmayan her türlü sıfat ve fiile ilişkin tartışmalara giren kimseler hakkında geneldir. Âyetin mevzubahis ettiği bu kimseler bilgiye başvurmaz, ilmî verilere dört elle sarılmaz, kanıtlara tabi olmak gibi bir dertleri olmaz, hak ve nasfet gereği asılsız iddialarından vaz-geçme gibi bir tutum içinde olmaz. Bunlar, hak ile bâtıl arasını ayırmaksızın körü körüne iddialarını sürdürürler ve bu konuda her azgın şeytanın adım-larına “uyarlar.” Oysa Şeytanın durumu şöyle bilinmektedir; şu açıktır ki her kim onu kendisine velî edinirse, onun velîliği kendisini sadece cennetin yolun-dan saptırmakla ve cehenneme iletmekle sonlanır. Allah’ın dininde imam diye anılan; hevâ ve heveslerinin zebunu olmuş, bidatlere batmış öyle Haşvîler1 var ki, burada sözü edilen azgın şeytanların kapsamına öncelikle dâhildirler! Hatta bunlar saptırma ve Hakk’ın yolunu kesme hususunda şeytana taş çıkartırlar. Öyle ki nerede bir sapıklık varsa hepsini bir bir kitaplaştırmışlar; onları kendi-leri gibi olanlara telkin edip durmaktalar. Sapıklık adeta iliklerine işlemiş!.. Şu beytin sahibi ne kadar da isabet etmiş ve bize söz bırakmamıştır!

Kavmi içinde adımları takip edilen, kurtuluş yolu ve istikamet adresi görülen nice kimse var ki Levh-i Mahfuz’da bunun yolunun eğriliğine dair yazılanları okusalardı, çığlığı basarlardı!..

[872] Allah’ım sen bizi, göklerde meleklerin, yeryüzünde nebilerin için hoşnut olduğun sahih itikat üzere sabit eyle. Bizi rahmetinle salih kulları-nın arasına dâhil eyle. 1 Selef ’e intisap iddiasında bulunan ve Kelâm ilmine vâkıf olmayan bir kısım Ehl-i Hadis, Kelâm âlimleri

tarafından bu adla anılmaktadır. Dinî konularda aklı hafife alarak, naklin zahirine sarılmak Haşvîliğin özünü oluşturur. (DİA) / çev.

[873] “Şeytanın üzerine yazılması” temsilî bir anlatımdır. Yani sanki kendisini velî edinenleri saptırmak ve yoldan çıkarmak, bu hal kendinde zahir olması sebebiyle onun üzerine yazılmış, başka türlü yapamazmış gibi.

[874] ( ُ َ َ هُ َ َ ْ َ ُ ifadesinde) Elif nun maddesi Hemze’nin fethiyle de أَkesriyle de okunmuştur. Fethalı okuyan, birincisini (ardındaki cümle ile birlik-te) kutibenin fâ‘ili, ikincisini (başında bulunduğu cümle ile birlikte ve cezanın da hazfi takdiriyle) onun üzerine atıf şekliyle okumuş olur. Kesreli okuyan ise yazılanın olduğu gibi (tırnak içinde) hikâye edilmesi takdirinde bulunmuş olur. Sanki bizzat bu ifade onun üzerine yazılmış gibi. Nitekim şöyle dersin: ketebtu inna’llāhe ğaniyyun hamîd (Yazdım ki: “Şüphesiz Allah zengin ve övgüye lâyık olandır.”) Ya da kīle innehû takdirinde ya da kutibe fiili kavl1 anlamında olur.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

[875] Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ِ َ َ ْ -şeklinde orta harfi harekeli oku اmuştur ki el-celb ve et-tard yerine el-celeb ve et-tarad denilmesi de buna ben-zer. Âyette sanki şöyle denilmiş olmaktadır: Eğer öldükten sonra yeniden diriltilme konusunda şüpheniz varsa, sizin bu şüphenizi giderecek olan şey kendi yaratılışınızın başlangıcına bakmanızdır.

[876] َ َ َ َ .kan pıhtısı demektir ا ْ ُ -bir çiğnem miktarı küçük et parça اsıdır. َ َ ُ .eksiklikten ve kusurdan uzak tesviye edilmiş dümdüz şey demektir اKişinin misvakı ve çöpü yontup dümdüz ve pürüzsüz hale getirmesi halinde haleka’s-sivâke ve’l-’ûde denilir. Bu anlam, kayanın yalçın, düz ve kaypak olduğu-nu ifade etmek için kullandıkları sahratun halkā’u ifadesinden alınmıştır. Sanki Allah Teâlâ mudğayı farklı yaratmaktadır; bir kısmını her türlü kusurdan uzak şekilde yaratırken bir kısmını da aksi şekilde kusurlu yaratmaktadır. Bu farklılık insanların yaratılışına da yansımakta; suretleri, uzunluk ve kısalıkları, tam ve noksan oluşları bakımından sonuçta farklılıklar oluşmaktadır.

1 Çünkü kavl sözcüğünden sonra ان maddesi kesreli okunur. / çev.

[877] Biz sizi halden hale, yaratıştan yaratışa çevirmekteyiz ki bu aşama-lılıkla kudretimizi size şunu “açıklamış olalım”: İnsanı yok iken topraktan yaratmaya, sonra nutfe haline döndürmeye -ki su ile toprak arasında bir te-nasüp bulunmamaktadır-, sonra nutfeyi kan pıhtısı haline getirmeye kadir olan -ki bu ikisi arasında da tam bir ayrılık vardır-, sonra kan pıhtısını bir çiğnem ete ve eti de kemiğe dönüştürmeye kadir olan, onu öldükten sonra yeniden inşa etmeye de kadirdir. Hatta bu, öncekine nispetle kudret altına girmede daha bir mümkün ve öncekine kıyasla daha kolaydır.

[878] َ fiilinin, beyan edilen şeye geçişli olarak kullanılmaması şu hususu bildirmek içindir: Allah Teâlâ’nın kudret ve ilmine delâlet eden öyle fiilleri vardır ki onlar tam olarak anlatılamayacak, kapsamlı şekilde nitelenemeyecek kabildendir.1

[879] İbn Ebû Able [v. 152/769] Yâ ile li-yubeyyine le-küm ve yukırru okumuş-tur. Nûn ile ve mansūb olarak ve nukırra ve nuhriceküm şeklinde de okunmuş-tur. Ve yukırra şeklinde mansūb ve yuhricuküm şeklinde merfû‘ da okunmuştur. Ya‘kūb [v. 205/821] “Suyu döktü” anlamındaki karra’l-mâ’e kullanımından hare-ketle Nun ile ve Kāf’ın zammesiyle nekurru (dilediklerimizi [rahimlere] dökeriz) şeklinde okumuştur. Merfû‘ okunması, Allah’ın rahimde karar kılmasını diledi-ği şeyi belirlenen süreye kadar barındıracağını bildirir. Bu süre de altı ayın yahut dokuz ayın ya da iki ve dört senenin bitiminde ya da kendi dilediği ve takdir ettiği sürenin sonunda yükün indirilmesi (yani doğum) vaktidir. Orada kalma-sını istemediğini ise rahim reddeder veya düşürür. Mansūb okunması halinde ise ta‘lîle atfedilmiş bir ta‘lîldir [gerekçelendirme] ve mâna şöyledir: Biz sizi şu iki amaçla aşama aşama yarattık; ilkin kudretimizi açıklamak istedik, ikinci olarak da rahimde kalmasını murat ettiklerimizin orada kalmasını, doğmalarını ve ar-dından büyüyerek gelişip mükellefiyet çağına ulaşmalarını sağladık. Bununla da onları mükellef kılmayı amaçladık. Bu kıraat şeklini sadece ْ כُ ُ ا أَ ُ ُ ْ َ

ِ ُ (Sonra da zamanla ergin çağınıza erişiyorsunuz.) ifadesi destekler. Çünkü amaç cinse delâlettir. Şu da mümkündür: Sizden her birinizi bebek olarak çıkarırız.

[880] ّ ُ َ -güç, akıl ve temyiz yetisinin kemal halidir; tekili kullanılma اyan çoğul anlamlı kelimelerdendir. Esidde, kutûd ve ebâtīl gibi kelimeler de böyledir. Sanki o tek bir şeye mahsus olmayan bir güç halidir. O yüzden, çoğul kipiyle kullanılmaktadır.2

1 Yani Allah’ın “böylece neyi beyan ettiği” açıklanmamış; nice gerekçeleri kapsayacak şekilde genel bıra-kılmıştır. / ed.

[881] ( َ َ ُ ْ َ ْ כُ ْ ِ -ifadesi) “Onu Allah öldürür” anlamında ve min وَkum men yeteveffâ şeklinde de okunmuştur. ِ ُ ُ ْ ihtiyarlık ve bunaklık أرَْذَلِ اdemektir. “Böylece, ilk doğduğu zamanki o bünyesi zayıf, aklı kıt, anlayışı yok gibi olan haline dönüşecek” anlamındadır. Allah Teâlâ şunu açıklamış olmaktadır ki insanın gücünü nasıl aşama aşama kemal noktasına kadar yük-seltmeye kadirse kemal halinden sıfır noktasına kadar yavaş yavaş düşürmeye de kadirdir; böylece, “bir zamanlar bilirken hiçbir şey bilmez hâle gelir”; bir şey hakkında bilgi sahibi olsa onu unutması an meselesi olur ve ona dair bil-gisi kalmaz, o şey hakkında anında gene sormaya başlar. Sana “Bu kim?” der. Sen de “Falan.” dersin. Saniye geçmeden onu sana tekrar sorar. Ebû Amr [v. 242/857; ُ ُ ْ .kelimesini], Mim’in sükûnu ile el-‘umr okumuştur ا

ة [882] ِ א -ölü ve kurumuş (bitki) demektir. Bu da öldükten sonra diril اtilmeye delâlet eden ikinci kanıttır. Bu açık ve herkesçe gözlenebilen ve görülen bir şey olduğu için Allah Teâlâ onu kitabında tekrarlamıştır. ْ َ تْ وَرَ َ ْ -top اrağın otlar sebebiyle harekete geçip kabarması demektir. Yükseldi anlamında rabeet şeklinde de okunmuştur. Behîc güzel, bakana neşe veren demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

[883] Âdem oğullarının yaratılışı ve yeryüzünün canlandırılması ve bu esnada cereyan eden nice hikmet ve incelikle ilgili bu anlattıklarımız, işbu sebeple (yani mutlak gerçeğin Allah olması sebebiyle) hâsıl olmakta-dır. Bunların meydana gelişinde mutlak sebep O’dur; O olmasaydı onların oluşu tasavvur edilemezdi. Bu sebep; Allah’ın mutlak gerçeklik (hak), yani sabit ve mevcut oluşu ve ölüleri diriltmeye ve kudret dâhilindeki her şeye kadir oluşu, hikmet sahibi ve vaadinden asla dönmez oluşudur. O, kıyameti ve öldükten sonra tekrar diriltilmeyi de vaad etmiştir, öyle ise vaadini mut-laka yerine getirecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

[884] İbn Abbas’a göre sözü edilen kişi Ebû Cehl b. Hişam’dır. Diğer kıs-salar tekrarlandığı gibi bunun1 da tekrarlandığı söylenmiş; yine, ilkinin [Hac 22/3] taklit edenlere, ikincisinin ise taklit edilenlere ait olduğu ifade edilmiştir. “Bilgi”den maksat zorunlu bilgidir; “kılavuz” istidlâl ve nazar yoludur, çünkü bilgiye götürmektedir. “Aydınlatıcı kitap”ise vahiydir. Yani o, bu üç bilgi yo-luyla değil, kuruntu ve tahmine dayalı olarak tartışıp durmaktadır.

[885] Senyu’l-‘ıtf (kasılma) tabiri, büyüklük taslamak anlamındadır; tıpkı tas‘îru’l-hadd (muhatabına karşı şişinme)2 ve leyyu’l-cîd (gerdan kırma) tabirleri gibi. İlahi öğütten yüz çevirmek anlamında olduğu da söylenmiştir. Hasan-i Bas-rî’nin, Ayın’ın fethası ile ِ ْ َ َ

ِ א -yani “şefkat duygusunu yitirmiş halde”- şek-linde okuduğu rivayet edilmiştir. ِ

ُِ onun tartışmasının illetini beyan etmekte

olup, fiil Yâ’nın zammesiyle ve fethası ile okunmuştur (saptırmak için – sapmak için). Şayet “Onun tartışmasının maksadı ‘Allah yolundan’ sapmak olmadığına göre, nasıl olur da bununla gerekçelendirilebilir? Ayrıca, o hidayet üzere değil-di ki tartışma sonucu hidayetten sapıklığa çıkmış olsun?!” dersen şöyle derim: Tartışması sapma ile sonuçlanınca, bu sonuç onun amacıymış gibi değerlendi-rilmiştir. Yine, hidayet; kendisine arz edilip de yüz çevirdiği, terk edip arkasını döndüğü ve kendisiyle bâtıl gerekçelerle tartıştığı şey olunca, bu haliyle sanki hidayetten sapıklığa çıkmış biri gibi değerlendirilmiştir.

[886] “Rüsvaylık”tan maksat Bedir günü başına gelen aşağılanma hali ve öldürülmesi durumudur. Onun dünyada rüsvaylığa, ahirette de azaba maruz kalmasının sebebi, kendi elleriyle işledikleri ve Allah’ın günahkârları cezalandırma ve salihleri ödüllendirme konusundaki adaletidir.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

yara olup, hayvanın boynunun tutulması” anlamındadır. Zamanla, muhatabına karşı gerdan kırarak şişine şişine konuşanların bu kibirli tutumundan kinaye hale gelmiştir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

فٍ [887] ْ َ dinin ortası ve kalbi değil, kıyısı köşesi demektir. Bu on-ların dinlerinde, huzur ve gönül rahatlığı içinde değil, aksine kaygı içinde ve huzursuz olduklarının temsilî bir anlatımıdır. Aynen askerî alanda benzer ta-vır içerisinde olanlar gibi. Bu tür kimseler eğer bir zafer ve ganimet öngörür-lerse durur ve sebat ederler. Aksi takdirde firar eder, yüz üstü bırakıp kaçarlar.

[888] Rivayete göre bu âyet Medine’ye gelen bir takım bedevîler hak-kında inmiştir. Bunlar; bedenleri sağlıklı olur, kısrakları güzel bir tay do-ğurur, karıları sağlıklı bir çocuk dünyaya getirir, malları artar, hayvanları çoğalırsa “Ben bu dine girdiğimden beri hep hayır gördüm.” der ve huzur bulurdu. Eğer durum aksi istikamette gelişmiş ise o takdirde de “Başıma kötülükten başka bir şey gelmedi!” der ve dinden dönerdi.

[889] Ebû Sa‘îd el-Hudrî’den [v. 74/694] rivayet edildiğine göre Yahudi-lerden biri Müslüman olmuştu. Başına birtakım musibetler geldi ve bunları İslâm’ın uğursuzluğuna yordu. Hazret-i Peygamber (s.a.)’e geldi ve ona “Cay-mamı kabul et!” dedi. Hazret-i Peygamber, “İslâm’dan cayılmaz!” diye karşılık verdi. Âyet işte bu olay üzerine indi.

[890] Başına bir musibet gelip de Allah’ın kazasına teslim olmayı terk ede-rek gazabını gerektirecek bir tutum içine girmek kişinin kendisini iki sıkıntı içi-ne sokması demektir: Birincisi musibetin alıp götürdüğü şey, ikincisi de sabre-denlerin sevabından yoksun kalması. Bu haliyle o her iki cihanda da kaybetmiş olmaktadır. (َة َ

ِ ْ א وَا ْ َ اِ َ ifadesi) mansūb ve merfû‘ olarak ة א وا א ا

şeklinde de okunmuştur. Mansūb okunması halinde hal; merfû‘ okunması du-rumunda fâ‘il olur. Bu halde zamir yerine zahir isim getirilmiş olur ki bu da güzel bir şeydir. Ya da mahzûf bir mübtedânın haberi olmak üzere, merfû‘dur.

[891] ُ َِ ْ لُ ا -tabiri çölde yolunu kaybedip de iyice hedeften uzak ا

laşan ve sapma mesafesi iyice artan kimsenin halinden isti‘âredir.[892] Şayet “Bu iki âyette yarar ve zarar verme özelliği putlar-

da hem varmış gibi gösterilmekte hem de olmadığı belirtilmektedir ki bu bir çelişkidir.” dersen, şöyle derim: Mâna anlaşılırsa bu vehim ortadan kalkar. Şöyle ki; Allah Teâlâ kâfiri ne bir yararı ne de bir zara-rı dokunan cansız varlıklara tapınması sebebiyle beyinsizlikle nite-lemiştir. Oysa kâfir, cehalet ve sapıklığı yüzünden ondan şefaat di-lemesi halinde kendisine yararının dokunacağına itikat etmektedir.

Sonra şöyle buyurmuştur: Kıyamet günü bu kâfir, putlar yüzünden zarar gö-receğini ve onlara tapındığı için cehenneme gireceğini gördüğü zaman, putlar için iddia ettiği şefaatten de hiçbir eser göremeyince feryadı basacak, cızık cızık bağıracaktır.ُ َ ا ْ ِ َ َ ا وَ ْ ِ َ ِ ِ ْ َ ِ بُ َ ْ هُ أَ َ ْ َ َ ifadesinde fiilini tekrarlamıştır; sanki “Allah’tan başka kendisine zarar da veremeyen yarar da sağ-layamayan putlara tapınır da tapınır!..” buyurmakta, sonra şöyle demektedir: Mabut olması sebebiyle yol açacağı zararı, ‘şefaatçi’ olması sebebiyle ‘sağlaya-cağı’ yarardan daha yakın olan ‘kişi’ meğer ne kötü dost imiş!..1 İbn Mes‘ûd kıraatinde Lâm’sız olarak ُه َ ْ َ şeklindedir. ْ َ ْ ,da sahip ا ,yardımcı اdost demektir. [Zuhruf 43/38’deki] ُ ِ َ ْ َ ا ْ ِ َ (Ne kötü yoldaş) ifadesi gibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

[893] Bu ifadede bir ihtisar vardır; mâna şöyledir: Allah Teâlâ dünyada - ahi-rette mutlaka Resulüne yardım edecektir. Onun hasetçilerinden ve düşmanla-rından her kim ‘Allah bunun aksini yapar’ diye bir kuruntuya kapılıyor ve umut-lanıyorsa, onun istediğini elde etmesi kendisini kızdırıyorsa, o takdirde kin ve öfkesini gidermek için bütün gücünü ortaya koysun; öfkesi son hadde varıp da artık dayanamayıp evinin tavanına bir ip atıp asılarak kendini öldüren adamın yaptığı gibi yapsın; sonra da baksın ve kendi içinde tasavvur etsin, acaba bunu yapacak olsa, kendisini kin ve öfke ateşine salan Allah’ın nusreti yok olacak mı?!

[894] Burada kendisini boğmak “kesmek” olarak adlandırılmıştır, çün-kü boğulan kimse hava alıp verme yollarını tıkamak suretiyle nefesini keser. Nefeslerin kesik kesik olmasına el-kat‘ denilmesi de bu noktadan hareketle olmaktadır. Yapacağı “fiil”e keyd, yani taktik hile denilmiştir, çünkü baş-ka bir şey elinden gelmediği için yapabildiği fiili keyd yerine koymuştur.

1 Bu ki ayetten birincisinde, tapılan cansız putlar, ikincisinde ise insanları bunlara tapınmaya zorlayan Müşrik elebaşları, yani statukodan nemalanan etki ve yetki sahibi insanlar söz konusudur. Nitekim ilkinde cansız varlıklar için kullanılan , ikincisinde canlı, akıllı kimseler için kullanılan men kulla-nılmıştır. Ayette şöyle buyrulmaktadır: “Kendilerine zararı ve faydası olmayan şeylere tapıyor! Tapıyor; çünkü kendisine zararı faydasından daha yakın olan kimseler (yani inkârcı önderler) söz konusu... Ne kötü efendi! Ne kötü yoldaş!” Efendilik ve yoldaşlık putun vasfı değil, şirk statukosunun yılmaz bekçi-leri olan Ebû Cehl vb. liderlerin özelliğidir. Mâna şudur: Aslında bu cansız şeylere tapacakları yok, ama ne yapsınlar, liderleri böyle istiyor… Ve billâhi’t-tevfîk. / ed.

Ya da istihza yoluyla böyle denilmiştir. Çünkü o haset ettiği kişiye değil aksine kendi nefsine taktik hile kurmuş olmaktadır; maksat şudur: Onun elinden, öfkesini giderebilecek hiç bir şey gelmez.

[895] Şu da söylenmiştir: Bir ip alsın ve onu göğe uzatsın sonra ona tırman-sın ve gidip vahyi veya ona inen şeyi kessin. Şu da söylenmiştir: Müslümanlar-dan bir grup vardı, bunlar Müşriklere karşı şiddetli öfke ve kinleri yüzünden Allah Teâlâ’nın Resulüne vaad eylediği zaferin gecikmesinden sızlanıyorlardı; yine öyle Müşrikler vardı ki, Peygamber’e tâbi olmak istiyorlardı, fakat işlerinin yolunda gitmeyeceği endişesi taşıyorlardı. Ayet işbu sebeple indi.

[896] en-Nasr (ilahi yardım) rızık ile de tefsir edilmiş ve mânanın şöyle olduğu söylenmiştir: Rızık Allah’ın elindedir; ona ancak Allah’ın dilemesi sonucu ulaşılabilir ve kulun kendisine pay edilen nasibine rıza göstermesi gerekir. Her kim ki rızkını veren Allah değildir sanır, keza sabır ve teslimi-yeti yoktur, o zaman her ne feveran edecekse etsin ki bunun da nihai nok-tası kendisini asarak yok etmektir; en son noktada yaptığı dahi kendisine ayrılan payını çevirecek ve kendisini rızkı bol bir hale getirecek değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

[897] İşte böyle bir indirişle Kur’ân’ın tümünü apaçık âyetler olarak indirdik; Allah, inanacaklarını bildiği kimseleri Kur’ân’la hidayet erdirdiği için. Yahut O, iman edenleri dinlerinde sabit kılmakta ve onların hidayetini artırmaktadır; Kur’ân’ı işbu şekilde açıklayıcı olarak indirmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

mutlak zikredildiği için “onları içinde bulundukları (ayırma) ا [898]haller ve mekânlar itibariyle de ayırır” anlamı içermesi mümkündür. Buna göre onları farklılık olmaksızın hep aynı cezaya çarptırmaz, onları tek bir mekânda da toplamaz. Şu da söylenmiştir: Dinler beştir; dördü şeytana, biri Rahman’a aittir; Sābiîler, Hıristiyanlarla birliktedir, çünkü onların bir türüdür. “Aralarını ayırır” ifadesiyle, aralarında yani müminler ile kâfirler arasında hükmeder anlamının kastedildiği de söylenmiştir. Âyette cümlenin her iki cüzünün (mübtedâ ve ha-ber) başına İnne getirilmesi tekid içindir. Benzeri Cerir’in [v. 110/728] şu sözüdür:

Halife… Allah ona saltanat libasını gerçekten kuşandırmışÖyle ki kendisinden hayırlı sonuçlar umulmakta

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

[899] Varlıkların Allah Teâlâ’nın kendileri hakkındaki fiillerine, haklarında-ki tedbirine ve onları emre âmade kılışına boyun eğmesi “Allah’a secde etmek” olarak isimlendirilmiştir. Bu, onların boyun eğişinin teşbih yoluyla itaat ve bo-yun eğme konusunda mükellefin fiillerine katılması suretiyle olmuştur. Benze-tilen fiil de secdedir ki bütün boyun eğişler onun yanında aşağıda kalır. “Peki, ‘İnsanlardan birçoğu’ kaydını ne yapacaksın?1 Kaldı ki, iki de itiraz var; birincisi: Senin tefsir ettiğin mânada secdeyi insanların tamamı yapmamaktadır. İkincisi, secde halinin önce; insan cin yeryüzünde kim varsa hepsine genel olarak nispet edilmesi, sonra ise “insanlardan birçoğu”na isnat edilmesidir ki bu bir çelişkidir.” dersen şöyle derim: (i) Ben burada kesîrun kelimesini fiilinin hükmü altına giren (Ay, Güneş vs.) birbiriyle uyumlu müfred kelimeler arasında değerlendir-miyor, ِאس َ ا ِ ٌ

ِ ُ ı gizli bir fiil ile merfû‘ kılıyorum ki o da’כَ ُ ْ َ ’nün delâlet ettiği fiildir. Yani insanlardan birçoğu O’na itaat ve ibadet secdesiyle secde eder. Yalnız, fiilini bunlar hakkında -aşikâr anlamıyla- itaat ve ibadet anlamında tefsir ediyorum, demiyorum; zira tek bir lafzın aynı bağlamda iki farklı anla-mıyla kullanılması doğru olmaz. (ii) Yahut (ِאس َ ا ِ ٌ

ِ ı) haberi hazfedilmiş’כَbir mübtedâ olmak üzere de merfû‘ kılabilirim ki ibare; “birçok insan da sevaba nail olur” şeklinde takdir edilebilir. Çünkü karşıtı olan ifadenin haberi yani َ ابُ َ ْ ا ِ ْ َ َ (hakkında azap kesinleşmiştir) ifadesi buna delâlet etmektedir. (iii) Ayrıca, ِאس َ ا ِ ’ın ona haber kılınması da caiz olup takdiri şöyledir: “İnsanlar-dan gerçekten insan olan öyleleri vardır ki bunlar salihler ve müttakilerdir.” (iv) Yine, azabı hak edenlerin çokluğunu ifade etmekte bir mübalağa anlamı vermesi de mümkündür; bu durumda (ُاب َ ْ ِ ا ْ َ َ َ ٌ

ِ ) ,ifadesindeki) kesîr وَכَ َ ِ ٌِ وَכَ

אسِ -daki) kesîr üzerine atfedilmiş olur. Sonra da haberle onların üzerlerine aza’اbın hak olduğunu bildirir ve şöyle denilmiş gibi olur: İnsanlardan niceleri, nice kimseler vardır ki haklarında azap kesinleşmiştir!

[900] ( َ fiili) şeklinde zammeli ve א ّ şeklinde (mef‘ûl-i mutlak olmak üzere) mansūb da okunmuştur ki takdiri hakka ‘aleyhimu’l-‘azâbu hakkan (Haklarında azap kesinlik kazandı, gerçekleşti) şeklindedir.

1 Yani evrendeki cansız varlıkların secdesini bu şekilde tevil ediyorsun, ama secde ettiği belirtilenlerin arasında, gerçekten secde edebilen ‘insanoğlu’ da var. / ed.

[901] Allah kimi –ilminde zatınca malum olan küfrü ya da fıskı sebe-biyle- şakāvetini yazmak suretiyle hor ve hakir kılmışsa artık o hep hor ve hakir kalır. Artık sen ona değer kazandıracak birini bulamazsın. م ِ כ keli-mesi Râ’nın fethiyle değer vermek anlamında mukramin şeklinde de okun-muştur. “O dilediğini” yani değer verme ya da zelil kılma şeklindeki dile-ğini “mutlaka yapar.” Ancak O’nun dilemesi amel sahiplerinin amelleri ve itikat sahiplerinin itikatları doğrultusunda gerçekleşir.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

20. ve karınlarındakiler de bununla eritilir derileri de...
Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

21. Demirden kamçılar vardır onlara bir de.
Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

oraya döndürülürler... “Tadın şu yangın azabını!” -kelimesi grup ya da topluluğu niteleyen bir sıfattır; şöyle denil ا [902]

miş gibidir: “Bunlar Rableri hakkında çekişen iki hasım grup ya da topluluktur.” انِ (bu ikisi) lafza yönelik olarak ikil, ا ُ َ َ ْ -da mânaya yönelik olarak çoğul ol اmaktadır. Benzer bir kullanım şekli de ا ُ َ َ َ إِذا כَ ْ َ ُ إِ

ِ َ ْ َ ْ َ ْ ُ ِْ Bunların) وَ

içinde, seni dinleyenler de var; [ama söylediklerini önemsemedikleri ve gerektiği gibi dinle-medikleri için, senin sözünden bir şey anlamıyorlar] hatta yanından çıktıklarında… [Mu-hammed 47/16]) âyetinde mevcuttur. Bu itibarla eğer ا ُ َ َ ْ אنِ ا ْ َ ءِ veya ِان א َ َ ْ אنِ ا ْ َ denilseydi o da caiz olurdu. İki topluluktan kastedilen, müminler ve kâfirlerdir. İbn Abbas âyetin altı din ehline yönelik olduğunu söylemiştir.

[903] ْ ِ ِّ رَِ (Rableri hakkında) yani O’nun dini ve sıfatları hakkında.

Rivayete göre Ehl-i Kitap müminlere şöyle demişlerdir: “Biz, Allah’a sizden daha yakınız; çünkü kitap bakımından sizden daha önceyiz, nebimiz de sizin nebinizden daha öncedir.” Müminler de onlara; “Allah’a biz daha ya-kınız; zira biz Muhammed’e de inandık, sizin nebinize de inandık, Allah’ın indirmiş olduğu bütün kitaplara inandık. Siz bizim nebimizi ve kitabımızı aslında biliyorsunuz, ama sonra onu hasedinizden terkedip inkâr ediyorsu-nuz!” Ayette sözü edilen ‘Rableri hakkındaki husumet’ işte budur.

وا [904] ُ َ כَ َ ِ א َ (nankörce inkâr edenler) ifadesiyle ُ ِ ْ َ َ ا إِن ِ َ א ِ ْ ا مَ ْ َ ْ ُ َ ْ َ (Allah bunların arasını şüphesiz Kıyamet günü ayıracak-tır [kimin hak üzere, kimin bâtıl üzere bulunduğuna dair hâkimlik edecektir.] [Hac 22/17]) ifadesi ile kasdedilen husumet ikiye ayrılmaktadır. Kisâî’den [v. 189/805] gelen bir rivayete göre Sād’ın kesresiyle hasımâni şeklindedir.

Bir kıraatte de şeddesiz olarak kutı‘at şeklinde okunmuştur. Sanki Allah cüsseleri ölçüsüne göre, elbisenin bedene uygun olarak kesilip biçilmesi gibi onlara ateşten kalıplar takdir etmiştir. Onlardan her birinin üzerinde bu ateşten üstlüklerin, aynen üst üste giyinen kimsenin üst elbisesi gibi görün-mesi de mümkündür. Benzeri ٍان ِ َ ْ ِ ْ ُ ُ ِ ا َ (“gömlekleri katrandandır” [İbrahim 14/50]) ifadesidir.

[905] ُِ َ ْ kaynar su” demektir. İbn Abbas (r.a.) “Ondan dünyadaki“ ا

dağların üstüne tek bir damla düşecek olsa onları eritirdi” demiştir.

[906] ُ َ ْ ُ “Eritilir” demektir. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] mübalağa için Hâ’nın şeddesi ile de okunduğu nakledilmiştir. Yani kaynar su başlarına döküldüğü zaman, içteki etkisi aynen dıştaki etkisi gibi olur; derilerini erittiği gibi bütün iç organlarını ve bağırsaklarını da eritir. Bu âyet ifadeyi meram bakımından ْ ُ אءَ ْ َ أَ َ َ א ً ِ َ אءً ا ُ ُ bağırsaklarını parça parça edecek“) وَkaynar su içirilen kimseler” [Muhammed 47/15]) kavl-i celîlinden daha beliğdir.

א [907] kamçılar” demektir. Hadiste şöyle gelmiştir: “Onlardan“ اtek bir kamçı yeryüzüne konulacak olsa, ins ve cin bir araya gelse onu ye-rinden oynatamazlardı.” A‘meş [v. 148/765; א وا ُ ِ -ifadesini] ruddû fî-hâ şek أlinde okumuştur. İ‘âde ve redd, her ikisi de ancak çıkıştan sonra söz konusu olur. Buna göre mâna şudur: Onlar, orada her ne zaman boğulur vaziyetten çıkmak isteseler ve de çıksalar hemen tekrar onun içine atılırlar. Çıkmanın mânası Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] rivayet edildiği üzere, ateş kuyuların-daki alevlerin onları dipten vurarak yukarı çıkarması, tam üst kısmına gel-diklerinde ise kamçılarla kendilerine vurulup cehennemin yetmiş güzlük mesafedeki dibine düşmeleri demektir; kendilerine denilir ki: “Tadın şu yangın azabını!” ا “Her yeri tutan ve önüne geleni yok eden harlı ateş” demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

نَ [908] ْ َ ُ kelimesi, İbn Abbas’tan gelen rivayete göre “Kadın, takı ta-kındı” anlamındaki haliyeti’l-mer’etü fe-hiye hâlin fiilindendir.

ا [909] ً ُ ْ ُ ا kelimesi وَ ً ُ ُ ن ْ َ ْ ُ takdirinde (kendilerine inci verilir) وmansûbdur; ًא ِ رًا ُ ifadesinde olduğu gibi. Kelime; İkinci Hemze Vav’a وdönüştürülerek ve lu’luvâ, Her iki Hemze de - ٍأدل kelimesinde olduğu gibi- Vav’a, ardından ikinci Vav Yâ’ya dönüştürülerek ve lûluyâ, Mecrur okuyana göre, ٍأدل’de1 olduğu gibi ve lûlin ve ve lûlu’in, İki Yâ ile ve lîliyâ şekillerinde de okunmuştur.

[910] İbn Abbas; onlara Allah hidayet etmiş ve kendilerine “Vaadinde doğru olan Allah’a hamdolsun!” [Zümer 39/74] demelerini ilham etmiş, on-ları cennetin yoluna iletmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

[911] “Falanca, yoksullara iyilik yapar ve çaresiz zavallıların elinden tu-tar” denildiği zaman, bununla hal ya da gelecek zaman kastedilmez; aksine iyilik yapma ve çaresizlere el uzatma özelliğinin bütün zamanlarda ve va-kitlerde onda sürekli bir özellik olduğu ifade edilmiş olur. İşte, ْ َ ونَ ُ َ وَِ ِ ا ِ َ kavl-i celîli de öyledir. Yani “Allah yolundan (insanları) alıkoyanlar” derken, bu özelliğin onlarda sürekli bir tavır olduğunu ifade eder.2

[912] “İnsanlar”dan maksat kendilerine insan denilebilen herkestir; şe-hirli, bedevî, yerli, sonradan yerleşen, Mekkeli, Mekke’ye dışarıdan gelen arasında fark yoktur. Ebû Hanîfe Rahimehullah’ın takipçileri, “ Mescid-i Haram”dan maksat Mekke’dir deyip, Mekke evlerinin satımının ve kira-ya verilmesinin caiz olmadığını savunurlarken bu âyeti delil getirmişlerdir. Şâfi‘î Rahimehullah’a göre ise bu engellenemez. O, İshak b. Râheveyhi [v. 238/853] ile bu konuyu tartışmış ve ْ

ِ אرِ ْ دِ ِ ا ُ ِ ْ َ أُ ِ -yurtlarından çı“) اkarılanlar” [Hac 22/40]) âyetini delil getirerek, “Burada yurt kelimesi sahiple-rine mi yoksa başkalarına mı nispet edilmiştir? Hazret-i Ömer Radıya’llāhu Anh hapishane yapmak için aldığı evi sahiplerinden mi almıştır yoksa sa-hipleri olmayanlardan mı?” demiş (ve böylece onu iskât etmiş)tir.

2 Müfessir, ayette aynı kişilerin özelikleri anlatılırken neden fiil-i mazi [وا ile birlikte fiil-i muzari [כون] ّ ] kullanıldığını açıklamaya çalışmaktadır: Kâfirlerin nankörce inkâr etme fiilleri mazide olup bitmiş, küfürleri tahakkuk etmiştir, fakat Allah yolundan alıkoyma eylemleri hâlâ devam etmektedir. Benzer bir açıklamayı Mü’minûn 23/76’daki ا ُ َכא ن ve ا ُ ّ א fiilleri için de yapmaktadır. / ed.

اءً [913] َ mansūb olarak Hafs kıraatidir. Diğerleri ise merfû‘ oku-muşlardır. Mansūb okunması halinde i‘râb açısından, אه fiilinin ikinci mef‘ûlü olur. Takdiri: ca‘alnâhu müsteviyen el-‘âkifu fî-hi ve’l-bâdi (onu yerli, taşralı bütün insanların eşit olduğu bir yer kıldık) şeklindedir. Merfû‘ oku-yuşta ise cümle1 ikinci mef‘ûldür.

[914] İlhâd adaletten sapmaktır. Kök anlamı, mezar kazıcısının lahitte -yani alt kısımda- bir yana doğru sapma yapmasıdır. ٍ ْ ُ ِ אدٍ ْ ِ ِ (zalimce hareket ederek eğip bükmek) ifadesi müteradif anlamlı iki haldir. ْد ِ ُ fiilinin mef‘ûlü, kapsamına girebilecek her şeyi içine alabilmesi için terkedilmiştir. Sanki şöyle denilmiştir: ve men yurid fî-hi murâden-mâ ‘âdilen ‘ani’l-kasdi zālimen (Her kim adaletten sapa-rak ve zulmederek herhangi bir murat murâd ederse) “ona can yakıcı bir azap tattırırız!” Yani orada olan kimse kendi nefsine hâkim olmalı, düşündüğü ve yöneldiği her şeyin tamamında doğru yolu tutmalı, adalete yönelmelidir. Şu da söylenmiştir: Haremde ilhâd etmekten maksat, insanların orayı âbat etmelerini engellemektir. Sa‘îd b. Cübeyr [v. 95/713] ilhâdı karaborsacılık olarak yorumla-mıştır. Atā [v. 114/732] ise “Alış veriş yaparken ‘Hayır vallahi!’ ve ‘Evet, vallahi!’ demesidir” diye tefsir etmiştir. rivayete göre Abdullah b. Amr’ın [v. 65/684] biri hill bölgesinde diğeri de haremde olmak üzere iki tane çadırı varmış; adamları-nı azarlamak istediği zaman onları hill bölgesinde azarlarmış. Kendisine bunun sebebi sorulunca, “Biz kişinin ‘Hayır vallahi’, ‘Evet vallahi’ demesini de ilhâd kapsamında diye konuşurduk” demiş.

دْ) [915] ِ ُ ifadesi) vurûd masdarından Yâ’nın fethası ile yerid şeklinde و de okunmuştur; o zaman “Kim zalimce hareket edip, eğip bükmüş olarak oraya gelirse” demek olur. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] ve men yurid ilhâdehû bi-zulmin şeklinde bir okuyuş nakledilmiştir. Asıl itibariyle ilhâden fî-hi şeklin-de olması gerekirken zarfların kullanımındaki müsamaha sebebiyle - כ ا [Sebe’ 34/33] örneğinde olduğu gibi- zarfına muzāf edilerek ilhâdehû şeklini almıştır. “Kim zalimce hareket ederek, orada bir eğip bükme murat ederse” demektir. İnnenin haberi, şartın cevabı delâlet ettiği için mahzûftur ve takdi-ri şöyledir: Nankörce inkâr eden ve Mescid-i Haram’dan alıkoyanlar var ya, onlara acıklı bir azap tattırırız ve orada her kim bir günah işlerse, o da aynı şekilde (karşılık görür). İbn Mes‘ûd’un [v. 32/653] “ Harem’de, günah işlemeyi düşünmek de günah yazılır” dediği rivayet edilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

[916] İbrahim’e Bu Ev’in yerini bir dönüş yeri, yani âbat etmek ve iba-det için dönülüp gelinecek bir yer olarak hazırladığımız anı hatırla. [Rivayete göre] Beytullah, Tufan günlerinde göğe kaldırılmış; kızıl yakuttan imiş. Allah onun yerini Hazret-i İbrahim’e, gönderdiği hacûc (hortum) adı verilen bir rüzgâr ile bildirmiş; rüzgâr etrafını savurmuş [ve böylece temelleri ortaya çıkmış]. Hazret-i İbrahim onu eski temelleri üzerine bina etmiş.

كْ) [917] ِ ْ ُ -diye’ anlamında (en-i müfessire)dir. Şayet “Şir‘ أنَْ (teki’أنَْ ki yasaklamak ve Beytullah’ın temizlenmesini emretmek nasıl ‘dönüş yeri kılma’nın tefsiri olabilir ki?!” dersen şöyle derim: Evin dönüş yeri oluşu ibadet için amaçlanan bir şey olmasıdır. Şöyle buyrulmuş gibidir: İbra-him’den Bize kullukta bulunmasını istedik; dedik ki: Bana hiçbir şeyi ortak koşma ve evimi, tapınmak için konulan her türlü heykel ve puttan arındır; etrafına pislik atılmasını engelle!” Kelime üçüncü tekil şahıs olarak Yâ ile ك ِ ُ (şirk koşmasın diye) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

אسِ [918] ِ ا نْ -ifadesi onların arasında ses (İnsanlar içinde duyur) وَأذَِّlen demektir. İbn Muhaysın [v. 123/741] ve âzin okumuştur. Haccı duyur-ması “Haccedin!” ya da “Haccetmeniz gerekiyor!” demesidir. Rivayete göre Hazret-i İbrahim, Ebû Kubeys tepesine çıkmış ve “Ey insanlar! Rabbinizin beytini haccedin!” diye seslenmiştir. Hasan-ı Basrî’ye [v. 110/728] göre bu hitap, Hazret-i Peygamber (s.a.)’e yöneliktir ve bunu veda haccında yapma-sını emretmiştir. ً א ;râcilin çoğuludur ve piyade, yayalar anlamındadır رِkāim - kıyâm gibi. Râ’nın zammesi ve Cim de şeddeli ve şeddesiz olmak üzere ruccâl ve rucâl şeklinde okunmuş; ‘ucâlâ gibi rucâlâ şeklinde okuyan da olmuştur ki bu İbn Abbas’tan rivayet edilir.

[919] ٍ ِ א ِ ّ כُ َ ifadesi hal (zayıf, bitkin her türlü binit üzerinde) وَüzerine ma‘tūf haldir; sanki “yaya ve binitli olarak” denilmiş gibidir. َ ِ ْ َ (gelirler…) cümlesi ٍ ِ א ِ ّ kelimesinin sıfatıdır. Çoğul anlamı olduğu için כُfiil de çoğul kipiyle gelmiştir. Ricâl ve Rukbân kelimelerinin sıfatı olmak üzere [müzekker] ye’tûne şeklinde de okunmuştur. ا “uzak” demektir. İbn Mes‘ûd [v. 32/653], me‘īk şeklinde okumuştur, nitekim (“Dibi derin kuyu” mealinde) bi’run ba‘îdetu’l-’umki de [ba‘îdetu]’l-ma‘kı de denmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

[920] Diğer ibadetlerde bulunmayan, hacca özgü dünyevî ve uhrevî menfaat-leri murad ettiği için َ ِ א َ (birtakım faydalar) kelimesini nekire kılmıştır. Rivayete göre Ebû Hanîfe Rahimehullah hacca gitmeden önce ibadetlerden hangisinin daha üstün olduğu konusunda farklı düşünüyormuş. Hacca gidince, ona ait birtakım özellikler sebebiyle onun bütün ibadetlerden daha üstün olduğuna kāni olmuş.

[921] Nahr1 ve zebh yerine kinaye olarak “Allah’ın adının anılması” de-nilmiştir, çünkü Müslümanlar gerek deve kesimi gerekse diğer hayvanların boğazlanması sırasında Allah’ın adını anmaktan asla geri durmazlar. Burada; Allah’a yaklaşmak istenen her taatte aslî maksadın Allah’ın adını anmak oldu-ğuna dair de bir uyarı vardır. ِ َ ا ْ وا ا ُ כُ ْ َ

ِ ile ْ ُ َ א رَزَ َ ٰ َ ifadesinin birlikte getirilmesi [yani “Kendilerine Allah’ın nasip ettiği kurbanlık hayvanları keserken (sadece) O’nun adını ansınlar.” buyrulması] kelâma açık bir güzellik katmıştır. Şayet düz bir ifade ile “Malum günlerde deve, sığır ve davar cinsi hayvanlardan kurban kessinler!” denilseydi, bu güzellikten ve mükemmellikten eser göremezdin.

[922] “Malum günler” Ebû Hanîfe’ye göre, (Zilhicce’nin ilk) on günü-dür. - Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ve Katade’nin [v. 117/735] görüşü de budur.- İki talebesine [ Ebû Yusuf ve İmam Muhammed] göre isekurban kesim günleridir.

[923] Behîme dört ayaklı kara ve deniz hayvanları için belirsiz olarak kullanılan bir kelime olup, en‘âm kelimesine izafetle açıklık kazanmıştır ki en‘âmdan maksat, deve, sığır, koyun ve keçidir.

[924] Kurbandan yeme emri mübahlık ifade eder, çünkü Cahiliye halkı kestikleri kurbanların etlerinden yemezlerdi. Emrin mendubluk ifade ediyor olması da mümkündür, çünkü etin yenmesi halinde fakirlerle eşit bir beraberlik ve onlarla hayatı paylaşma hali söz konusudur. Ayrıca tevazu hali de mevcuttur. O yüzdendir ki fakihler varlıklı insanların kurbanlarından üçte bir oranında ye-melerini müstehap görmüşlerdir. Rivayete göre İbn Mes‘ûd [v. 32/653] Kâbe’ye hediye edilmek üzere [Alkame (v. 62/682) ile birlikte] bir kurbanlık göndermiş ve şöyle demişti: “Kurbanı kestiğinde kendin ondan ye, başkalarına tasaddukta bulun ve ondan, -oğlunu kasdederek- Utbe’ye de gönder.” Hadiste de şöyle bu-yurulmuştur: “Yiyin, saklayın2 ve ecir kazanmak adına tasaddukta bulunun!” [Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXIV, 323]1 Nahr, devenin alt boyun kökünün gerdana bitiştiği yerden kesilmesi, zebh de sığır ve davar cinsinin

çenenin hemen altından boğazlanması. / çev.2 Yani güneşte kurutarak vs. yöntemlerle. / ed.

[925] َ ِ א ْ َ ;Şiddetli geçim sıkıntısı çeken kişi اِ َ ْ -ise yoksulluğun be ا

lini büktüğü kişidir.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

edip elbise giyerek) ihramdan çıksınlar, adaklarını yerine getirsinler ve bu kadim Ev’i tavaf etsinler.”

[926] Kadāu’t-tefes (vücut temizliği) ifadesi; bıyığın kısaltılması, tırnak-ların kesilmesi, koltuk altı ve etek tıraşı yapılması [gibi temizliklerdir]. Tefes kir demek olup, maksat da bu temizliğin yapılmasıdır. (ا ُ ُ ْ -ifadesi) ve’lyuvef وَ şeklinde Fâ’nın şeddesi ile de okunmuştur. ْ ُ ورَ ُ ُ haclarının gerekleri ya da hac esnasında olası iyi işler yapmaya yönelik adakları demektir.

ا [927] ُ َ ْ yani ifâda tavafını yapsınlar. Bu, haccın rükünlerinden biri olan وَziyaret tavafıdır. Tam anlamıyla ihramdan çıkış bu rüknün edasıyla gerçekleşir. Bundan maksadın sader, yani veda tavafı olduğu da söylenmiştir. ِ ِ َ ْ kadîm, eski اanlamındadır. Çünkü Beytullah insanlar için kurulan ‘ilk’1 evdir. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ve Katade’ye [v. 117/735] göre el-‘atîk ifadesi, Beytullah’ın zorbaların tasal-lutundan azade oluşu ile irtibatlıdır. Nice zorba onu yıkmak üzere yola düşmüş, ama her defasında Allah onlara engel olmuştur. Mücahid [v. 103/721] “Kimse ona asla sahip olamadı” anlamını vermiştir. O, ‘suya gark olmaktan azadedir’ anlamı da vermiştir. Yine, ‘itâku’l-hayli ve’t-tayr (at ve kuş asaleti) kullanımında olduğu gibi, el-‘atîkten maksadın “şerefli ev” olduğu da söylenmiştir. Şayet “ Haccac [v. 95/714] Kâbe’ye musallat oldu, ama engellenmedi?” dersen şöyle derim: Aslında Haccac oraya hücum ederken Beytullah’a saldırmış değildi, aksine [Emevîlere karşı çıkarak halifeliğini ilân eden] İbnü’z-Zübeyr [v. 73/692] orayı bir kale olarak kullanıyor-du; o da onu oradan çıkarmak için saldırmıştı. Ama sonra tekrar inşa etti. Ebrehe ise bizzat Beytullah’a saldırma kastıyla gelmişti. Onun başına da gelen geldi!..

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

ber’in etrafındaki Yahudiler, Hıristiyanlar ve Araplar- için kurulan ilk mabet olduğu şeklinde anlaşıl-malıdır. Çünkü insanoğlu yerleşik hayata geçmeden yaklaşık on bin yıl önce -yani Hazret-i İbrahim’den binlerce! yıl evvel- Allah namına görkemli, sağlam, güzel, estetik tapınaklar yapmaya başlamış bulunu-yordu. Kâbe’nin “ilk mabet oluşu”nu konu alan Âl-i ‘İmrân 3/96’da, Mevdudî’nin de belirttiği gibi, Ehl-i Kitab’ın, kıblenin Kudüs’ten/ Beyt-i Makdis’ten Mekke’ye/ Kâbe’ye çevrilmesine yönelik itirazlar reddedilmekte Kâbe’nin Beyt-i Makdis’tekinden tabiî ki daha önce ve asil olduğu öğretilmektedir. Bu-radaki kıyaslama, dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir mabetle Kâbe arasında değil, Kâbe’den 1350 yıl sonra Hazret-i Süleyman tarafından inşa edilen Mescid-i Aksā ile Kâbe arasındadır. Aynı mu-kayese Âl-i ‘İmrân 3/65-68’de, yine Hazret-i İbrahim bağlamında bu kez İslâmiyet’le Yahudilik ve Hı-ristiyanlık arasında yapılmıştır. Ve bi’llâhi’t-tevfîk. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

ِכَ [928] .ifadesi, mahzûf bir mübtedânın haberidir (…İşte böyle) ذ“Durum, vaziyet işte böyledir.” takdirindedir. Nitekim yazarlar, kitapların-da bazı anlamlarla ilgili olarak daha evvel bir cümle yazar; sonra başka bir mânaya girmek istediği zaman, hâzâ ve kad kâne kezâ (İşte böyle… Ayrıca, şöyle şöyle) der ya, bu da öyledir.

[929] ُ Çiğnenmesi helal olmayan ve Allah Teâlâ’nın hac menâsiki اve benzeri konularda bu özellikte olmak üzere yükümlü kıldığı her şeydir. Bu durumda, bütün hac yükümlülükleri için genel anlamda da olabilir, özellikle hacla ilgili yasaklar anlamında da. Zeyd b. Eslem’den [v. 136/754] şöyle bir açıklama nakledilmiştir: Dokunulmazlığı olan şeyler beştir: Kâbe-yi Harâm, Mescid-i Harâm, Beled-i Harâm ( Mekke), Şehr-i Harâm ve çı-kıncaya kadar ihramlı kişi.

[930] “Bu onun için daha hayırlıdır” yani ona tazim göstermek sizin için daha hayırlıdır. Tazim; hukukunu gözetmenin gerekli olduğunu bil-mek[le kalmayıp], buna riayet etmek ve yerine getirmek anlamındadır.

[931] “Okunanlar” ifadesi, en‘âm’dan istisna değildir. Aksine haram kı-lan âyette okunanlar hariç demektir. Bu âyet de Mâide suresindeki “Ölü, kan… size haram kılınmıştır.” âyetidir [Mâide 5/3]. Mâna şöyledir: Allah size -kitabında istisna etmiş olduğu haramlar hariç- en‘âmın tümünü, [yani deve, sığır ve davar cinsini] helal kılmıştır. Bu itibarla, O’nun koyduğu sınırlara riayet edin; putperestler bahîre, sâibe vb. haramlar icat ettikleri gibi, aman O’nun helal kıldığı şeyleri haram kılmayın! Yine, meyte olan, tokmakla ka-fasına vurularak öldürülen vb. hayvanları yedikleri gibi, aman Allah’ın ha-ram kıldığı şeyleri helal kılmayın!

[932] Allah Teâlâ, haramlara riayeti teşvik edip, onlara saygı gösterenleri övgü ile anınca bunun arkasından hemen putlardan kaçınma ve yalan söz-den uzak durma emrini getirdi. Çünkü Allah’ı tevhid edip, ‘şerik’leri O’n-dan uzak kılmak ve sözü doğru söyle[meye riayet et]mek, gerekli hurumâtın en büyükleridir ve hepsinin başında gelir.

5

[933] Şirk ile yalan söz aynı âyette birlikte zikredilmiştir. Zira şirk, yalanın bir şubesidir. Çünkü Allah’a ortak koşan biri, taptığı putun tapınılmayı hak etti-ği iddiasındadır. Bu itibarla, sanki şöyle buyrulmuş olmaktadır: Yalanın başı olan putlara tapmaktan kaçının, yalan sözün her türlüsünden kaçının. Yalan olan hiç-bir şeye, çirkinliği ve pespayeliği devamlı olması sebebiyle asla yaklaşmayın! Hal böyle iken putlara tapınmak gibi iğrenç bir durum hakkında ne demeli?!

[934] Putlara pislik denilmiş; aynı niteleme [Mâide 5/90’da] teşbih yoluyla şa-rap, kumar ve fal okları için de yapılmıştır. Yani tabiatınız itibariyle nasıl pislik-ten nefret edip iğreniyor ve ondan uzak duruyorsanız, bu sayılan şeylerden de aynı şekilde nefret edip uzak durunuz. Bu mânaya “Ey iman edenler! İçki, ku-mar, dikili taşlar ve fal okları tamamen şeytan işi birer pisliktir. (Toplum olarak) bunlardan kaçının ki felâha eresiniz.” [Mâide 5/90] ifadesi ile de dikkat çekilmiştir. Kaçınma,bunların pislik oluşuna bağlanmıştır, pislik kaçınılan bir şeydir.

אنِ [935] وَْ ْ ا َ ِ ifadesi pisliği beyan etmektedir; onun temyizidir. Mesela ‘indî ‘ışrûne mine’d-derâhimi (Bende yirmi dirhem var) der [ve ‘yirmi’deki müphem-liği mine’d-derâhimi sözcüğü ile giderir]sin. Pislik kelimesi de müphemdir; başka şeyleri de kapsar. Sanki “Putlardan ibaret olan pisliklerden kaçının!” denilmiştir.

ور [936] ُ -kelimesi sapma anlamındaki ez-zever ve el-izvirâr kökünden alın اmıştır. Nitekim ifk de bir şeyi asıl halinden çevirip ters yüz ettiğin zaman kullanı-lan efekehûdan alınmıştır. Kavl-i zûrdan maksadın [bilir bilmez] kullandıkları “Bu helaldir.”, “Şu haramdır.” [Bkz. Nahl 16/116] vb. ifadelerle Allah’a iftira etmeleri olduğu da söylenmiştir. Bunun, yalan yere edilen şahitlik olduğu da söylenmiş-tir. Hazret-i Peygamber (s.a.)den şöyle bir rivayet gelmiştir: O sabah namazını kıldı, selâm verince doğrulup kalktı; yüzünü insanlara döndü ve; “Yalancı şa-hitlik Allah’a şirk koşmakla eşittir! Yalancı şahitlik Allah’a şirk koşmakla eşittir! Yalancı şahitlik Allah’a şirk koşmakla eşittir!” diyerek bu âyeti okudu. [Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXI, 194] Yalan ve iftira olduğu da söylenmiştir. Bir başka izah da şöyledir: Cahiliye halkının telbiyede bulunurken; “Buyur! Senin ortağın yoktur. Sadece bir ortağın var; o da yine senindir; onun mülkiyeti de, sahip olduklarının mülkiyeti de Sana aittir!” demeleridir.

[937] Bu teşbihin mürekkeb ve mufarrak (mefrûk) olması da mümkündür. Eğer mürekkeb teşbih ise şöyle denmiş gibi olur: Kim şirk koşarsa kendisini öyle bir helâk etmiş olur ki ondan ötesi yoktur! Bunu gökten düşen ve kuşların kapıştığı, onların kursaklarında parça parça dağılıp yok olan kimsenin duru-muna yahut rüzgârın kendisini savurduğu ve uzak, ıssız bir yere attığı kimse-nin haline benzetmek suretiyle yapmıştır. Teşbih mufarrak ise o da şöyledir:

İman, yüceliği bakımından semaya benzetilmiştir. İmanı terkeden ve Al-lah’a şirk koşan ise gökten düşene; düşüncelerini dağıtan heva ve hevesleri, kapışan kuşlara; sapıklık vadisinde onu uzaklara atan şeytan, önüne kattığı şeyleri itlâf edici uçurumlara savuran rüzgâra benzetilmiştir.

[938] ( ُ ُ َ ْ َ ifadesi) Hâ’nın ve Tâ’nın kesresi ile fe-tehıttıfuhû şeklinde okunmuş; ayrıca Tâ’nın ve her iki harfin kesresi ile [fe-tihıttıfuhû] da okun-muştur ki Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] kıraatidir; aslı tahtetıfuhûdur. ( ُ ِّ اda) çoğul olarak er-riyâh şeklinde okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

[939] [Allah’ın simgelerini…] Kurbanlar haccın alametlerinden oluşu sebebiyle şe‘âirden olmakta ve bunların ta‘zimi cüsse olarak iri, güzel ve alımlı olanın, fiyatı pahalı olanın seçilmesi, alırken pazarlığın terkedilmesidir. Selef üç şey için har-cama yapmaktan çekinmez ve onlar hakkında pazarlıkla fiyatın düşürülmesini hoş görmezdi: Kâbeye hediye edilen kurbanlıklar (hedy), [normal] kurbanlıklar ve köleler. İbn Ömer babasından Radıya’llāhu Anhumâ rivayet etmiştir: Babası çok değerli bir deveyi Kâbeye hediye edilecek bir kurbanlık olarak belirlemişti. Kendisine ona karşılık üç yüz dinar teklif edildi. O, Hazret-i Peygamber’e onu satıp parasıyla daha çok bedene (kurbanlık deve) satın almasını[n daha iyi olup ol-mayacağını] sordu. Hazret-i Peygamber, ona bunu yasakladı ve “Aksine onu hedy kurbanı olarak sun!” dedi. [Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 485] Hazret-i Peygamber (s.a.) de yüz bedeneyi Kâbe’ye hediye olarak kurban etmişti. İçlerinde [müşrikleri tahrik için] Ebû Cehl’e ait burnunda altın hızma bulunan bir deve de vardı. İbn Ömer, hedy develerini Mısır işi çullar ile örtülmüş olarak sevkeder, onların etleri-ni ve çullarını tasadduk ederdi. Ve inanırdı ki kendisi ile yakınlaşma konusunda Allah’a itaat etmek ve O’nun kutlu evine hedy kurbanları sevketmek mutlaka yerine getirilmesi ve bu konuda koşuşturulması gereken çok büyük bir iştir. [Bey-hakî, es-Sünenü’l-kübrâ, V, 381]

بِ [940] ُ ُ ْ ى ا َ ْ َ ْ ِ א ِ َ Bu, yani şe‘âire tazim, şüphesiz kalplerin takvasın-dandır. Yani kalpleri takvalı olanların fiillerindendir. Bu muzāflar hazfedilmiş olup onları takdir etmeden mâna düzgün olmamaktadır. Çünkü cezâ (cümlesinden) Men şart ismine irtibatı sağlamak için raci bir zamir bulunması gerekir. Özellikle kalpler zikredilmiştir, çünkü kalpler takvanın merkezidir ve eğer kalplerde takva olursa ve oraya iyice yerleşirse onun belirtileri bütün organlarda kendisini gösterir.

[941] “Belli bir vakte kadar” yani kurban kesilip, eti tasaddukta bulunu-lup da ondan yenildiği ana kadar. ُ zaman itibariyle sonralık ifade eder; fiil aralığında belli bir zamanın geçtiğini bildirir. Burada ise isti‘âre yoluyla haller için kullanılmıştır. Mâna şöyledir: Hedy kurbanlarında sizin için dünyanızda ve ahiretinizde pek çok fayda vardır. Allah Teâlâ sadece dinî menfaatleri dikkate alır. Şöyle buyurmaktadır: “Siz geçici dünya menfaatini istiyorsunuz, halbuki Allah ahireti (kazanmanızı) istiyor.” [Enfâl 8/68] Bu menfaatler içinde en büyüğü ve fayda bakımından en önemli olanı, onların kesilmesinin vacip oluşudur. Ya da Harem-i Şerif ’e varacak şekilde kurbanlıkların kesim vaktinin girmesi gereğidir; “Kâbe’ye hediye olarak varmak üzere…” [Mâide 5/95] ayetinde ifade edildiği gibi. Murad kurbanlıkların Beytullah hükmünde olan Harem-i Şerif ’te kesilmesidir. Çünkü harem, Beytullah’ın harîm-i ismeti olmaktadır. Bu şekilde mecazî benzer kullanım şekli şu sözündür: Belağne’l-belede “Memlekete vardık.” dersin aslında yaklaştığınızı ve hududuna ulaştığınızı ifade etmek istersin. Şe‘âirden maksadın hac menâsikinin tamamı olduğu da söylenmiştir. Ancak ِ ِ َ ْ ِ ا ْ َ ْ َ ا א إِ ِ َ (so-nunda varacakları yer, o kadîm Ev’dir) ifadesi bu yoruma uygun düşmez.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

[942] Allah Teâlâ her ümmete kendisine yaklaşmaları maksadıyla sırf kendisi için kurban kesme yükümlülüğü getirmiştir. Bunun gerekçesini de yüce adının –tüm isimleri mukaddes olsun- kurbanlıklar üzerine anılması kılmıştır. כًא َ ْ َ kelimesi Sin’in fethası ile de kesresi ile de okunmuştur. Bu kelime nesken anlamında [Mimli] masdar olmaktadır. Kesreli olması halinde mekân ismi olur ve kurban kesim yeri anlamına gelir.

ا [943] ُ ِ ْ ُ أَ َ َ yani zikri halisane O’na yapın, kurbanı sırf O’nun rızasından başka her niyetten uzak tutun yani şirke bulaştırmadan halisane bir şekilde sunun.

ون [944] huşû sahibi mütevazı kişiler demektir. “Engin yer” anlamına اgelen habt kelimesinden türetilmiştir. Bunların ‘zulmetmeyenler, zulme uğradıkları zaman da öç almaya kalkışmayanlar’ olduğu da söylenmiştir. Hasan-ı Basrî [v. 110/728; ةِ ا ِ ِ ُ ْ ifadesini], Nun’u var kabul ederek1 ve’l-mukīmi’s-salâte şeklinde mansūb وَاokumuştur. İbn Mes‘ûd [v. 32/653] da aslı üzere ve’l-mukīmîne’s-salâte okumuştur.1 Yani Nun izafetten dolayı değil, hafifletme sebebiyle düşmüştür. / çev.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

نَ [945] ْ ُ ْ -bedenenin çoğuludur. Bedeninin iri olması sebebiyle bu adı al اmıştır. Bedene, özel olarak deve için kullanılır, çünkü Peygamber (s.a.) sığır cin-sini devenin yanında ayrıca zikretmiş ve “Bedene de yedi kişi adına, sığır da yedi kişi adına kurban olur.” [Ebû Dâvûd, “Edâhî”, 7] diyerek, sığırı deve hükmünde kılmıştır. Bu haliyle şeriat ıstılahında bedene, Ebû Hanîfe ve ashabına göre her iki cinsi de içine almaktadır. Yoksa bedene sadece deveye özgü bir isimdir ve âyet de buna delâlet etmektedir. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] iki zamme ile ve’l-büdüne şek-linde okumuştur. Semerenin çoğulu olan sümür gibi. İbn Ebî İshâk [v. 117/735] ise iki zamme ile ve vakıf hali üzere1 Nun’un şeddesi ile okumuştur. Yine, َ َ ْ وَاאهُ رْ َ ifadesinde2 [YâSîn 36/39] olduğu gibi nasb ve ref ’ ile de okunmuştur.

[946] “Allah’ın simgelerinden” yani Allah Teâlâ’nın teşrî kılmış olduğu şe-riatın simgelerinden. Şe‘âirin Allah’ın adına izafeti, onları yüceltmek içindir. “Onda sizin için görülmedik hayır vardır” ifadesi “Onda sizin için birtakım yararlar vardır” [Hac 22/33] ifadesi gibidir. Hac ibadetini yapan kişinin ibade-tini ifa ederken, Allah Teâlâ’nın [“muazzam hayırlar var” diye] şahitlik ettiği hayır ve menfaatler[i yakalama] konusunda oldukça gayretli olması gerekir.

[947] Selef-i salihînden biri hakkında anlatırlar. Sadece dokuz dinarı var-mış. Onunla kurbanlık bir büyükbaş hayvan satın almış. Bu konuda hakkın-da şöyle böyle konuşulunca, demiş ki: Ben Rabbimin “Onda sizin için hayır vardır.” dediğini işittim. İbn Abbas’tan “Dünya ve ahiret [hayırları]” yorumu nakledilmiştir. İbrahim en-Nehaî [v. 96/714] de şöyle demiştir: Her kim kur-banlık deveye binme ihtiyacı duyarsa biner, sütüne ihtiyaç duyarsa içer.

[948] “Allah’ın adının anılması” kurban keserken Allāhu ekber! Lâ ilâhe illâllāhu va’llāhu ekber! Allahumme minke ve ileyke [Allah uludur, Allah’tan başka tanrı yoktur. Allah uludur. Allah’ım bu kurban Sendendir ve Sanadır] denilmesidir.

-kelimesi ızmar ‘alâ şerîtati’t-tefsir [yani kelimeyi nasp eden âmilin, sonraki fiil tarafından açıklan وا 2mak üzere gizlenmesi] kaidesi ile ve’l-kameraşeklinde de okunabilmekte, mübteda-haber olmak üzere ve’l-kameru da okunabilmektedir. / ed.

اف [949] َ “ayakta ön ve arka ayakları aynı hizada sıra halinde olacak şe-kilde” demektir. Atın üçayağı yerde iken ön ayaklarından birini toynağının ucu üzerine dikmesi demek olan sufûnu’l-feres tabirinden alınmış olarak َ ِ ا şek-linde de okunmuştur. Çünkü devenin ön ayaklarından biri bağlanır ve hayvan üçayağı üzerinde durur. َ

ِ ا şeklinde de okunmuştur; ‘Allah için katkısız, saf halde’ demektir. Amr b. Ubeyd’in [v. 144/761] ise vakıf halinde ıtlak harfinden bedel olmak üzere1 tenvinli olarak א ِ ا şeklinde okuduğu nakledilmiş; yine bazılarının א ْ אر سَ ْ َ ِ ا şeklindeki Arap meselinde olduğu (!Yayı ustasına ver) أgibi Ya’nın sükûnu ile ْ

ِ ا şeklinde okuduğu aktarılmıştır.[950] Vücûbu’l-cünûb kurbanlık hayvanın yere düşmesi demektir. Duvar yı-

kılıp düştüğü zaman vecebe’l-hâitu vecbeten; güneş battığı zaman da vecebeti’ş-şemsu cibeten denilir. Mânası şudur: Hayvan kesilip yere düştüğü ve son nefeslerini ve-rip hareketten kesildiği zaman size ondan yemek ve yedirmek helal olur.

[951] َ ِ א ْ isteyen demektir; birine boyun büküp ondan talepte bulunduğun اzaman kana‘tu ileyhi ve kena‘tü ileyhi dersin; َ ِ א ْ ;işte bu kullanımdan alınmıştır اَ ْ ُ ْ ِ istemeksizin kendisini sana arz eden kimsedir. Yahut ا א -o, talepte bulun ا

madığı halde kendisine verilen şeyle yetinen veya elindekine razı olan kimsedir; bu durumda, kana‘tu kane‘an ve kanâ‘aten fiilinden türemiş olur; ّ َ ْ ُ ise önüne اçıkıp isteyen kimse anlamına gelir. Hasan-ı Basrî [v. 110/728], ي ِ َ şeklinde واokumuştur ki ‘arrahû, ‘arâhu, i‘terâhu ve i‘terrehû hepsi aynı mânadadır. Ebû Recâ’ [İmrân b. Teym el-Utāridî; v. 105/723-24] ِ َ şeklinde okumuştur ve başka değil sadece اrıza gösteren anlamındadır. Kane‘a fe-huve kani‘un ve kāni‘un şeklinde kullanılır.

[952] Allah Teâlâ kullarına karşılıksız ihsanlarda bulunmuş ve kendilerinden hamdetmelerini istemiştir. Bunun sebebi ise koca koca kurbanlık develeri, gör-dükleri ve bildikleri tarzda emirlerine amade kılmasıdır, öyle ki onları isteklerine boyun eğmiş halde alırlar, bağlarlar, ayakları bağlanmış vaziyette sıra sıra dizerler sonra da gerdanına kesici aleti saplarlar. Eğer Allah Teâlâ’nın sözünü ettiği tes-hîr (amade kılma) olmasaydı, onlarla asla baş edilemezdi ve onlar kendilerinden daha küçük cüsseli ve daha az güçlü olan yırtıcı hayvanlardan daha âciz olmaz-lardı. Devenin vahşileşmesi ve kontrolden çıkması halinde görülen [dehşet verici manzara], [Yüce kudret ve hikmete] tanıklık etme ve ibret alma bakımından yeterlidir.

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

nen şeklinde olmakla birlikte, burada vakfe söz konusudur. İnsan suresindeki ا ار vb.leri gibi. / ed.

[953] Yani Allah Teâlâ’nın rızasına kurbanların ne tasadduk edilen etleri ne de kesilerek akıtılan kanları ulaşır; maksat bu etlerin ve kanların sahipleridir. Mâna şudur: Kurban kesenler ve takdimede bulunanlar Rablerini ancak halisa-ne bir niyet ve ihlas ile hoşnut edebilirler, kendisi ile yaklaşılacak şeylerde riayet edilmesi gereken takva şartlarına uyarak ve benzeri şer‘an korunması ve göze-tilmesi gereken şeyleri gözeterek, verayı gerekli kılan emirleri yerine getirerek ancak bunu başarabilirler. Bunlara riayet edilmediği zaman, kestikleri kurban ve sundukları takdime miktar olarak çok olsa bile onlara fayda vermez.

[954] Tâ’lı ve Yâ’lı olmak üzere len tenâlâ’llāhe […] ve lâkin tenâluhû şek-linde de okunmuştur. Rivayete göre Cahiliye halkı develeri kurban ettikleri zaman kanlarını Beytullah’ın etrafına serperler ve onu kana buluyorlardı. Müslümanlar haccedince onlar da aynısını yapmak istediler; işte ayet bu-nun üzerine nâzil olmuştur.

[955] Teshîr (bazı şeylerin insana âmade kılınması) nimetini bir kez daha belirttikten sonra şöyle buyurmuştur: Size dininin simgelerini ve haccın nasıl yapılacağını göstermesine karşılık, tekbir getirip lâ ilâhe il-lâllāh diyerek Allah’a şükretmeniz için… Buna göre ifade özet geçilmiş olmaktadır, çünkü tekbîr zımnında şükür anlamı vererek, tekbîr fiilini onun gibi [‘Alâ ile] geçişli kılmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

[956] Allah Teâlâ sadece iman edenleri savunacağını ve sadece onlara yardım edeceğini belirtmektedir. Tıpkı “Biz peygamberlerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde mutlaka yardım ederiz.” [Gâfir 40/51] ve “Mutlaka yardıma mazhar olacaklar kendileridir.” [Sāffât 37/172] “Hoşu-nuza gidecek bir başka kazanç daha var: Allah’tan bir yardım ve yakın bir fetih… Sen müminleri müjdele!” [Saf 61/13] âyetlerinde olduğu gibi. Bunu da onların zıttı olanları sevmemesiyle gerekçelendirmektedir ki bunlar, Allah ve Resulüne gadr eden, kendi emânetlerine hainlik eden, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlükte bulunan ve onları tahkir eden nankör hainlerdir! ُ ِ ا ُ şeklinde okuyan1, onları savunmada mübalağalıdır anlamı vermiş olur. Bunu yağlibu yerine yugâlibu ile ifade edenin daha etkili olması gibi. Çünkü muğâlib daha güçlü ve etkilidir.2

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

Gâlibde ise yenen anlamı bulunmakla birlikte, yenişme ve bu uğurda sarfedilen çaba mevcut değildir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

ن ve أذن [957] א kelimeleri hem malum hem de meçhul sıygayla okun-muş olup, “Onlara ‘savaş hakkında’ izin vermiştir / verilmiştir.” anlamındadır. İzin verilen şey, arkadan gelen ن א fiili delâlet ettiği için hazfedilmiştir.

ا [958] ُ ِ ُ ْ ُ َ ِ yani mazlum olmaları sebebiyle. Onlar Peygamber (s.a.)’in ashabı idiler. Mekke Müşrikleri onlara şiddetli işkence yapıyorlar; onlar da gör-dükleri zulümden şikâyet etmek üzere kimi yaralı kimi bereli olduğu halde Pey-gamber (s.a.)’e geliyorlardı. Hazret-i Peygamber de onlara her defasında “Sabre-din, çünkü bana savaş emredilmedi!” diyordu. Sonunda ( Medine’ye) hicret etti ve bu âyet burada geldi. Bu âyet, savaşı yasaklayan yetmiş küsür âyetten sonra ona izin veren ilk âyettir. Bu âyetin, hicret etmek üzere yola çıkan ve Mekke Müşrikleri tarafından yolları kesilen bir topluluk hakkında indiği ve savaşmaları için Allah’ın bunlara izin verdiği de söylenmiştir.

[959] Allah’ın onlara yardım etmeye kadir olduğunun bildirilmesi, on-lara yardım edeceğine dair ilahî bir vaattir ve bu, cebbar1 iktidar sahipleri-nin konuşma üslubuyla vârit olmuştur. Yukarıdaki, ‘iman edenleri savuna-cağına dair’ ifade de yine bunun gibi bir vaat bildirmektedir.

ا [960] ُ ُ َ ٍّ ifadesi أنَْ َ ’dan bedel kılınmak üzere cer mahallindedir. Yani -memleketten çıkartılmayı ve sürülmeyi değil, benimsenmeyi ve sa-hiplenilmeyi gerektirmesi icap eden tevhidden başka- hiçbir haklı gerekçe olmaksızın… “Sırf, Allah’a iman ettiğimiz için mi bizi cezalandırmaya çalı-şıyorsunuz?!” [Mâide 5/59] âyeti de buna benzemektedir.

[961] “Allah’ın insanları birbiriyle savuşturması” yani Allah Teâlâ’nın insanlar arasında Müslümanları üstün kılması ve onları cihatla kâfirle-rin başına musallat etmesi “olmasaydı” o takdirde paganlar, kendi za-manlarındaki diğer muhtelif din mensuplarını ve mabetlerini ele geçi-rip yıkarlardı; Hıristiyanlar için kilise, rahipleri için manastır, Yahudiler için havra, Müslümanlar için de mescid namına bir şey bırakmazlardı.

Yahut Ümmet-i Muhammed [devri] Müşrikleri, Müslümanlara ve onların zimmetinde olan Ehl-i Kitab’a saldırıp, her iki grubun mabetlerini de yı-karlardı. [ ] ;kelimesi] difâ‘u şeklinde okunmuş د َ ّ ِ ُ de] le-hudimet şeklinde şeddesiz okunmuştur.1

[962] Kiliseye2 salât denilmiştir, çünkü içinde salât (dua) edilmektedir. Şu da söylenmiştir: Bu kelimenin aslı İbranice א َ ’dır ve zamanla Arapçalaşmıştır.

[963] “O’na” yani O’nun dinine ve velilerine “yardım edene…” Bu, Allah kendilerini yeryüzünde muktedir kılıp geniş imkânlar verdiğinde, Muhacirlerin –Allah onlardan razı olsun!- gidişatının nasıl olacağına ve na-sıl Allah’ın dinine göre icraat sergileyeceklerine dair Allah Teâlâ’nın gaybî bir bildirimidir. Hazret-i Osman’dan “Vallahi bu, beladan önce senadır!” dediği rivayet edilmektedir. Daha, gerçekleştirecekleri hayırlı işleri gerçek-leştirmeden Allah onları övmüştür, demek istiyor.

[964] [Âlimler] demişlerdir ki: Bu âyette râşit halifelerin idarelerinin sahih olduğuna dair delil vardır. Çünkü Allah Teâlâ ‘yeryüzünde iktidar sahibi olma ile emrini âdilâne infaz etme’ imkânını onlardan[ yani Hulefâ-i Râşidîn’den] başka muhacirlere vermemiş; Ensār’ın ve tulekānın3 da bundan herhangi bir payı olmamıştır. - Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ise “Bunlar Üm-met-i Muhammed’dir” demiştir.-

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

[965] َ ِ ه ,nin’ا ’dan bedel olmak üzere mansūb olduğu söylen-miştir, ancak zahir olan, ا ِ ْ َ أُ ِ ya tâbi olarak mecrur olmasıdır.4’ا

[966] “İşlerin akıbeti tamamen Allah’a aittir” yani hükmünde ve tak-dirinde işlerin sonu hep Allah’a çıkar. Bu ifade ile Allah’ın, velîlerini üstün kılacağına ve dâvalarını yücelteceğine dair vaadi teyid edilmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

kılıç artıkları. / ed.ا 4 ِ ْ َ أُ ِ ْ ifadesi ا

ِ ِ ْ َ َ َ ’deki [Hac 22/39] mecrur zamire bağlıdır. Anlam şöyledir: Allah elbette bu mazlumlara yardım etmeye kadirdir; onlar ki yurtlarından çıkartılmışlardır…; onlar ki kendilerine iktidar bahşetsek… / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

[967] Allah Teâlâ, resulüne teselli için buyuruyor ki yalanlanma konusunda sen tek başına değilsin; senden önce de peygamberler kavimleri tarafından yalan-lanmışlardı. Onların yolundan gidiyor olman senin için yeterlidir.

[968] Eğer dersen ki niçin ُ بَ ِّ -denildi de [di (Mûsâ yalanlandı) وَכُğerleri gibi] م :denilmedi? Cevaben derim ki (ve Mûsâ’nın kavmi) وÇünkü Mûsâ, kendi kavmi İsrailoğuları tarafından yalanlanmadı. Onu kendi kavmi olmayan başka bir kavim -ki Kıbtîler idi- yalanladı. Onda bir şey daha var: Sanki şöyle denilmiş gibi oldu: Her kavmin kendi peygam-berlerini yalanladıklarını zikrettikten sonra, âyetlerinin açıklığı ve mucize-lerinin büyüklüğüne rağmen Mûsâ bile yalanladı. Hal böyle iken diğerleri hakkında zannın ne ola ki?!

כ [969] -inkâr ve tağyir anlamındadır. Bu, içinde bulundukları nime اti sıkıntıya, hayatı da helâke, bayındırlığı da yıkıma çevirme hasebiyledir.

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

[970] Senin üzerini örten ev çatısı, çadır, gölgelik, asma gibi yüksekçe her şey arştır. el-Hāviyetu düşen anlamındadır ve yıldızın düşmesini ifade için kullanılan have’n-necmu tabirinden alınmıştır. Ya da evde yaşayan kim-se kalmadığı zaman have’l-menzilu denmesinden hareketle “hālî, boş” an-lamındadır. Gebenin karnının boş olduğunu ifade için havâ batnu’l-hâmil denmesi de yine bu mânadadır.

א [971] ِ و ُ ُ َ ifadesinde iki ihtimalden biri mutlaka geçerlidir: [i] Ya אو kelimesine bağlıdır; o takdirde mâna şöyle olur: Kentler[deki binalar] çatılarının üzerine çökmüş haldedir. Yani [önce] çatıları yere kapaklanmış, sonra [yavaş yavaş] duvarları çökmüş ve binalar çatıların üzerine düşmüştür. Yahut çatıları, olduğu gibi sâlimen kaldığı halde binalar çökmüş veya hālî / bomboş kalmıştır. [ii] Ya da haber arkasından haberdir ve şöyle denilmiş gibi olur. Hiye hâliyetun ve hiye ‘alâ ‘urûşihâ [Binalar boştur, çatıları da üzerinde-dir], yani ayaktadır ve çatılarına bakmaktadır. Şu mânada ki; çatılar zemine çökmüş ve duvarlar gibi [yere] yerleşir hale gelmiş, duvarlar da yere kapanan çatıların üzerine düşmek üzere meyletmeye yüz tutmuş haldedir; bu haliyle duvarlar çatıya yukarıdan bakmaktadır.

[972] Şayet “Bu iki cümlenin, yani ٌ َ אوِ َ ِ َ ٌ َِ א َ

ِ cümlelerinin وَi‘râbdan mahalli nedir?” dersen şöyle derim:Birincisi hal olmak üzere ma-hallen mansûbdur. İkincisinin ise mahalli yoktur, çünkü א א כ üzerine أatfedilmiştir. Bu fiilin ise i‘râbdan mahalli bulunmamaktadır.

[973] Hasan-ı Basrî [v. 110/728], َ َ ْ ُ şeklinde okumuştur. Bu ‘attalahû an-lamındaki a‘talahû fiilindendir. Mu‘attalanın anlamı şudur: Kuyu aslında ma-murdur, içinde su vardır, yanında su çekmek için gerekli alet edevat da vardır, fakat âtıl bırakılmıştır. Yani sahipleri ölüp gittiği için terkedilmiş ve artık su çekilmez olmuştur. َ ise kireçle (horasanla) sağlam halde yapılmış, yahut اyüksek olarak inşa edilmiş demektir. Mâna şöyledir: Nice yerleşim merkezi-ni helâk ettik! Nice kuyuyu onu kullananları helâk etmek suretiyle âtıl hale çevirdik! Nice muhkem sarayı içinde oturanlardan hālî hale getirdik. Bunları zikretmemesi َ ُ kelimesinin buna delâlet etmesi sebebiyledir. Burada َ א ِ و ُ ُ ’daki [normalde, üzerinde anlamına gelen] ‘Alâ’nın ma‘a (birlikte) anlamında kullanılmasının (binalar ayakta olduğu halde içinde yaşayan kimsenin kalmaması anlamında) daha uygun olduğuna da bir delâlet bulunmaktadır.

[974] Rivayete göre bu kuyu Salih Peygamber’in beraberinde kendisine inanmış dört bin kişi ile birlikte etrafına konakladığı ve Allah’ın kendilerini azaptan koruduğu kuyudur. Hadramut’tadır. Buraya hadramut1 denilmesinin sebebi şudur: Salih Peygamber, bu kuyuya vardığı (hadara) zaman ölmüştür (mâte). Orada kuyunun yanında Salih Peygamber’in kavmi tarafından kurulan ve adı Hâdūrâ olan bir de belde vardır. Celhes b. Cülâs’ı başlarına emir tayin etmişler ve orada belli bir süre ikamet etmişler, fakat sonra küfre düşüp bir puta tapmaya başlamışlar. Allah Teâlâ da onlara Hanzala b. Safvan’ı peygamber göndermiştir; ne var ki onu öldürmüşler, Allah Teâlâ da onları helâk etmiş, kuyularını âtıl hale getirmiş ve saraylarını yıkıp harabeye çevirmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

[975] Muhtemeldir ki yeryüzünde dolaşmamışlar ve bu yüzden de buna teşvik edilmişlerdir ki Allah Teâlâ’nın küfürleri sebebiyle helâk etmiş ol-duğu kavimlerin harabelerini görsünler, onlardan geri kalan eserlere ba-kıp ibret alsınlar. Ya da yeryüzünde dolaşmış ve olup biteni görmüşlerdir1 Aden’in doğusunda küçük bir yerleşim yeri. Aslı: Hadramevt.

fakat ibret almamışlardır. Bu sebeple, Allah Teâlâ onları sanki hiç gezip do-laşmamış ve hiç görmemiş kimseler gibi kılmıştır. [ٌب ُ ُ ْ ُ َ نَ َכُ َ ifadesi] Yâ ile fe-yekûne le-hum kulûbün şeklinde de okunmuştur. Yani akledilmesi gerekli olan tevhidi akletsinler, duyulması gerekli olan vahyi duysunlar… א ِ َ ifadesinde zamir şan ve kıssa zamiri olup, müzekker ve müennes gelebilir. Nitekim İbn Mes‘ûd [v. 32/653] kıraatinde şeklindedir. [א ِ َ ’nın] ُאر ْ َ ْ kelimesinin tefsir اettiği mübhem bir zamir olması ve َ ’da kendisine giden bir zamir olması da mümkündür. Mâna şöyledir: Onların gözleri sağlam ve kusursuzdur, kendi-sinde körlük yoktur; körlük tamamen kalplerindedir. Anlam şöyle de olabilir: Baştaki gözlerin kör olmasına itibar edilmez, kalplerdeki körlüğe nispetle bu, körlük sayılmaz. “Peki, ور kelimesinin zikredilmesinde ne yarar (göğüsler) اvar1?” dersen, şöyle derim: Öteden beri bilinegelen ve inanılan, körlüğün ger-çek anlamda gözde olduğudur. O da gözbebeğine ışığını giderecek bir illet ârız olmasıdır. Körlüğün kalp için kullanılması isti‘âre ve meseldir. Kabul gören an-layışın aksi murat edilerek, ‘körlüğün gözlerde değil asıl kalplerde olduğu’nun hakikat olduğu vurgulanmak istenince, körlüğün yerinin gözler değil, kalpler olduğunun iyice yer etmesi için bu tasvir daha fazla tayin ve tarife ihtiyaç gös-termiştir. Tıpkı leyse’l-madâu li’s-seyf ve lakinnehû li-lisânike’llezî beyne fekkeyke [Kesip atma kılıcın işi değil, aksine iki çenen arasındaki dilin işidir] demen gibi; ellezî beyne fekkeyke ifadeni dili için iddia etmiş olduğun şeyi takrir ve tesbit için zikret-mektesindir. Çünkü bir şeyi kesip atan başkası değil bizzat odur. Sanki şöyle demiş gibi olursun: Kesip atma özelliğinin kılıçta olmadığını, asıl senin dilinde olduğunu söylerken bunu gelişigüzel söylemedim; bu bir dil sürçmesi değildi, aksine bu bizzat ifade etmeyi amaçladığım şeydi.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

[976] Kendilerine tehdit ile vaat edilen dünya veya ahiret azabının bir an evvel gelmesi için çabalamalarını yadırgamakta ve onlara adeta; “Niçin azabın bir an evvel gelmesini istiyorsunuz ki?!” demektedir. Sanki onlar aza-bın gelmeyebileceğini mümkün görüyorlardı. Sizin bu beklentiniz vaadin-den dönmesi mümkün olan kimselerin vaadinde ancak söz konusu olabilir.

1 Yani kalp zaten göğüste olur; bunu özellikle belirtmeye gerek var mıydı? / ed.

Oysa Allah Teâlâ asla vaadinden dönmez. Onun vaat buyurduğu şey belli bir süre sonra da olsa mutlaka başlarına gelecektir. O –her türlü noksan-lıktan münezzeh zat- hilim sahibidir, acele etmez. Hilminin, vakarının ve uzûn zamanları kısacık görmesinin gereği olarak da, katındaki tek bir gün sizin yıllarınızdan bin sene gibidir. Mânanın şöyle olduğu da söylenmiştir: Tek bir azap günü -sıkıntı içinde geçen günler insana uzun geldiğinden- si-zin senelerinizden bin! sene kadar olan Zat’ın azabı için nasıl ‘hemen gelsin’ dersiniz?! Yahut sanki o tek bir gün azabın şiddetinden dolayı azap ile geçen bin sene gibidir. Şu da söylenmiştir: Allah Teâlâ erteleme ve mühlet verme konusundaki vaadinden asla dönmez. ون ُ َ Tâ’lı ve Yâ’lı okunmuştur.

[977] Sonra şöyle buyurmaktadır: Nice memleket halkı vardı ki onlar da sizin gibi zalimdi, ben onlara bir süre mühlet vermiştim, sonra onları azapla yakaladım; dönüş banadır ve benim hükmümedir.

[978] Şayet “Önceki ( ِّ כَ [Hac 22/44]) Fâ ile ma‘tūftu; bu ( ْ ِّ niye (وכَVav ile?” dersen, şöyle derim: Birincisi, ِ َכِ َ כאنَ ْ כَ َ (“Nasılmış [gördüler] Benim o misli görülmemiş azabım!” [Hac 22/44]) ifadesinde bedeldir. Bunun hükmü ise, bundan önce geçen ve Vav ile atfedilmiş olan iki cümlenin, yani ٍ َ َ ِ ْ َ כَ ِّכَ رَ َ ْ ِ א ً ْ َ وَإِن هُ َ ْ وَ ُ ا َ ِ ْ ُ ْ َ .Allah asla vaadinden caymaz) وَSenin Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir) ifa-desinin [Hac 22/47] hükmüdür.

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

49. De ki: Ey insanlar! Ben sizin için sadece ‘apaçık bir uyarıcı’yım.
Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

bir rızık vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

yır cayır yanan Ateş’in sahipleri de bunlardır işte... [979] Çabası ile birinin işini düzene koyduğu ya da bozduğu zaman sa‘ay-

tü fî emri fulân denir. ‘Âcezehû ise yarışmak demektir, çünkü ikisinden her biri diğerini kendisine yetişmekten âciz bırakmak için çabalamaktadır. Biri diğerini geçtiği zaman a‘cezehû ve ‘accezehû denilir. Mâna şöyledir: Âyetle-rimizi sihir, şiir veya mitoloji diye adlandırarak onların ‘anlam’ına saldırmak ve insanları onlardan alıkoymak için fesat amacıyla öne çıkarak -ya da İslâm’ı yok etmek için izledikleri stratejinin başarı ile sonuçlanacağını yana yakıla umup kendi iddia ve değerlendirmelerine göre bu uğurda yarışarak- çabalarlar.

[980] Şayet “Normalde, ardından gelen âyette iki grup zikredildiğine göre ‘Ben sizin için bir müjdeci ve uyarıcıyım denilmeliydi.” dersen, şöy-le derim:Söz, Müşriklere yönelik sevkedilmektedir; “Ey insanlar!” hitabı onlara yöneliktir; haklarında ِرَْض ْ ا ِ وا ُ

ِ َ ْ َ َ ”…Yeryüzünde gezip“) أَ[Rûm 30/9]) denilen ve azabın gelmesi için acelecilik göstermekle nitelenen kimseler de bunlardır. Müminlerin ve sevaplarının bu araya sokuşturulması [sadece] onların kin ve öfkesini artırmak içindir.1

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

[981] ٍّ ِ َ لٍ وَ ُ ْ رَ ِ (hiçbir resul ve nebi) ifadesi resûl ile nebînin farklı şeyler olduğuna açık bir delildir. Hazret-i Peygamber (s.a.)’e nebîler sorul-muş; “Yüz yirmi dört bin!” buyurmuştur. “Onlardan kaçı resûldür?” denin-ce, “Üç yüz on üç. Bir hayli fazla!..” demiştir. [Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXV, 437-348] Aralarında şu fark vardır: Peygamberlerin resûl olanları, mucize yanında kendisine indirilen bir kitaba da sahip olanlardır. Nebî ise resûlden farklı olup kendisine kitap indirilmiş olmayan, kendinden önceki peygam-berin şeriatına davet etmekle memur kişidir.2

[982] Bu âyetin indirilmesinin sebebi şudur: Hazret-i Peygamber (s.a.) davete başlayıp da kavmi kendisinden yüz çevirip ona her tür meşakka-ti reva görünce, aşireti bile kendisine karşı çıkıp getirdiklerine destek ol-mayınca, yüz çevirmeleri yüzünden aşırı öfkelenmesi, Müslüman olsunlar diye aşırı hırs göstermesi ve kendini tüketircesine çabalaması sebebiyle, [Kur’ân’dan] onları etrafından kaçıracak bir şey inmemesini istemeye başla-dı. Böylece, belki de onların meylini kazanacak, içinde bulundukları sa-pıklıktan vazgeçmelerini, muannitliklerinden kurtulmalarını sağlayacak-tı! Bu temenni esnasında kavminin eğleştiği yerde (kulüp) idi. O sırada Necm suresi indi; bu temenni içindeyken, inen âyetleri okumaya koyuldu.1 Yani burada müminler de muhatap alınıyor olsaydı, “aynı zamanda bir müjdeciyim” denmesi beklene-

bilirdi. / ed. 2 Ancak Kur’ân’da bu ayrımı haksız çıkaracak kullanışlar da vardır. A‘râf 7/158 ve Meryem 19/51-54’te bazı

peygamberlerin, hem nebî hem de resûl olarak adlandırılmasından, bu tip kesin bir ayrım yapmanın biraz şüpheli olduğu anlaşılmaktadır. Burada en salim yol, iki kelimenin kök anlamlarından hareket etmektir. Buna göre aynı şahıs bir itibarla nebî, bir itibarla da resûl olabilir. ‘Yücelik ve şeref ة) ’ ُ ُ ) sahibi ya da ‘önemli bir mesaj’ ( َ َ ) getiren kişi olması hasebiyle nebî olarak anılan kişi, bu mesajı kavmine götürmekle memur olduğu yani ‘elçi olarak gönderildiği’ (אل -için resûl/mursel sıfatını ihraz etmiş olmaktadır. Nite (إرkim bizzat Hazret-i Muhammed (s.a.) için bazı ayetlerde nebî, bazı ayetlerde resûl denirken, A‘râf 7/157’de “nebî resûl” [Rabbından önemli haberler ileten elçi] dendiği de görülmektedir. / ed.

ى ْ ُ ْ َ ا َ ِ א אةَ ا َ -âyetine gelince, tam o sıra [ve diğeri; üçüncüleri olan Menât] وَda şeytan onun temennide bulunduğu tasarıya bir şey katmaya çalıştı ( َ ْ أَِ ِ ِ ْ ِ أُ אنُ ْ yani aklına taktığı hususa dair kendisine vesvese verdi ve ,(اdilinden -sehven ve yanlışlıkla- tilke’l-ğarânîku’l-‘ulâ ve inne şefâ‘atehunne le-turtecâ1 sözü çıkıverdi. -el-Ğarânîku kelimesi el-ğarânikatu diye de rivayet edilmiştir.- Kendisi bunun farkına varmamıştı. Ama sonunda peygamber-lik ismeti imdadına yetişti de işin farkına vardı. Bir rivayete göre onu Cibril (a.s.) uyarmıştır. Ya da bu sözü şeytanın kendisi söyledi ve bunu insanlara duyurdu. Peygamber (s.a.) surenin sonunda secde edince, o meclisteki [mü-min-müşrik] herkes onunla birlikte secde etti ve bu durumdan çok memnun kaldılar. -Şeytanın böyle bir şeye imkân bulması Allah’tan bir imtihan ve sınama idi.- Bunun üzerine münafıklar şek ve şüphe bakımından iyice azıt-tılar ve karanlığa gömüldüler. Müminlerin ise nurları arttı ve imanlarına daha bir kesinlik geldi.

[983] Mâna şöyledir: Senden önceki resul ve nebîlerin halleri de aynı şe-kildeydi. Onlar senin temennide bulunduğun gibi bir şey temenni ettiklerin-de Allah şeytana imkân verir, o da onların temennileri içine senin temennin içine kattığı türden bir şeyler katardı. Bu şekilde Allah, onların etrafındakileri sınamak istiyordu. Allah Teâlâ -noksanlıklardan tenzih ederiz- kullarını imti-han unsurlarından dilediği şeyle sınayabilir ve bu şekilde dinde sabit olanların sevabını artırmak, bir gelip bir gidenlerin de azabını artırmak ister.

[984] Bu َ َ ’nın “okudu” anlamındaki temennâ olduğu da söylenmiş-tir. Nitekim şiirde şöyle geçmektedir:

Gecenin başında okudu Allah’ın kitabınıDâvûd’un Zebur’u okuduğu gibi; tertîl ile…

O zaman أ de “kıraatına” yani okumasına demektir. Şu da söylenmiştir: Tilke’l-garânîk meleklere işarettir, yani şefaatçi olan, putlar değil meleklerdir.

אنُ [985] ْ ِ ا ْ ُ א ُ ُ ا َ ْ َ َ yani Allah şeytanın kat(maya çalış)tığı şeyi giderip iptal etmiş; ِ ِ א ُ آ ُ ا כِ ْ ُ ُ sonra da âyetlerini sapasağlam yerleştir-miştir [yani yensehu giderme; yuhkimu sağlamca yerleştirme anlamındadır].

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

[986] “Kalplerinde hastalık bulunanlar” münafıklar ve imanlarında şüphe olanlardır; “kalpleri kaskatı olan kimseler” ise yalanlayan Müşriklerdir. “Bu zalimler” derken münafıklarla Müşrikleri kastetmektedir. Aslında “bunlar” demesi yeterliydi, ancak bunların zalim olduklarına hükmetmek için zamir yerine açık isim getirilmiştir. “Rabbinden gelen bir gerçek olduğunu…” Yani şeytanın ilkāsına imkân verilmesi Rabbinden gelen bir gerçek ve hikmettir. “İman edenleri Allah elbette dosdoğru bir yola iletecektir.” İman edenleri Al-lah elbette dinde müteşabihattan olan konuları sahih teviller yapmaya, müş-kil olan konuları hakem kılınan usul ve esasların, mebadi kabilinden olan kanunların gereği doğrultusunda yorumlar yapmaya muvaffak kılacaktır. Böylece onlar için bir şaşkınlık kalmayacak ve onlara herhangi bir şüphe de arız olmayacak, ayakları da sabit olup kaymayacaktır. (ا ُ َ َ آ ِ אدِ ا َ ifadesi) le-hâdini’llezîne âmenû şeklinde tenvinli olarak da okunmuştur.1

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

[987] “Ondan yana” ifadesindeki zamir Kur’ân’a ya da Hazret-i Peygamber (s.a.)’eracidir. “Kısır gün” ise Bedir günüdür. Savaş günü ‘kısır’ gün diye nite-lendirilmiştir. Çünkü kadınların çocukları savaşlarda öldürülmekte ve bu sebeple kadınlar sanki kısırmış gibi kalmaktadırlar. Bu adlandırma, savaşçılara “savaşın çocukları” denilmesi sebebiyle de olabilir. Hal böyle iken öldürülmeleri halinde savaş günü mecaz yoluyla “kısır” diye nitelenmiştir. Şu da söylenmiştir: ‘Akīm ha-yırsız şey demektir; yağmur getirmeyen ve ağaçları aşılamaya yaramayan rüzgara rîhun ‘akīmun (hayırsız rüzgâr) derler. Şu da söylenmiştir: Melekler de savaşa ka-tıldığı için onun durumunun büyüklüğünde emsali yoktur. Dahhâk’e [v. 105/723] göre o kıyamet günüdür ve sâ‘atten maksat da kıyametin öncülleridir. Sâ‘at ve yevmun akīm ile kıyamet gününün murat edilmesi de mümkündür; adeta şöyle denmiş gibi: Saat yani kıyamet gelene kadar ya da onun azabı gelene kadar. Buna göre ٍ ِ َ مٍ ْ َ terkibi zamir yerine getirilmiş olmaktadır.

1 İsm-i fâ‘ilin mef‘ûlüne izafe edildiği ilk kıraat, Allah’ın iman edenleri doğruya erdireceğini, yani şu an baskı ve işkenceye uğramakta iseler de ileride işlerini yoluna koyacağını gösterirken, tenvinli okuyuş, Allah’ın iman sahiplerine daima doğruyu gösterdiği, hep doğruya ilettiği anlamına gelmektedir. / ed

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

[988] Şayet “ ٍ ِ َ ْ َ (o gün) ifadesindeki tenvin hangi cümlenin yerini tutuyor?” dersen, şöyle derim: “Nankörce inkâr edenler ise (Kıyamet) sa-at(i) -veya kısır bir günün azabı- ansızın başlarına gelene kadar ondan yana şüphe içinde kalmaya devam ederler.” [Hac 22/55] ifadesine itibarla takdiri; yevme yu’minûne (iman ettikleri gün) veya yevme tezûlü miryetuhum (şüphe-leri zail olduğu gün) şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

[989] Allah yolunda muhâceretin aralarındaki ortak payda olması hase-biyle hepsi vaatte bir tutulmuş ve onlardan normal şekilde ölenlere, öldürü-lenlere verilen mükâfatın aynısının Allah’tan bir lütuf ve ihsan olmak üzere verileceği bildirilmiştir. Amel işleyenlerin derecelerini ve onların hak ettik-leri mertebeleri Allah bilir. O Halîm’dir; onlardan gevşeklik gösterenleri lütuf ve keremiyle karşılar. Rivayete göre Hazret-i Peygamber (s.a.)’in asha-bından bir grup Radıya’llāhu Anhum: “Ey Allah’ın nebisi! Şu öldürülenlere Allah Teâlâ’nın ne hayırlar vereceğini biliyoruz. Biz de onların mücahede ettiği gibi seninle birlikte cihâd ediyor ve elimizden geleni yapıyoruz. Bu durumda, seninle beraberken ölürsek bize ne var?!” demişler. İşbu iki âyeti Allah bunun üzerine indirmiş.

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

[990] İlk kez yapmanın “karşılık verme” diye adlandırılması onunla yakın alakasından dolayıdır, çünkü bu sebeptir, o ise bu sebebin sonucudur. Nitekim aralarındaki yakınlıktan dolayı naziri nazire, çelişiği de çeliştiği şeye hamlederler.1 1 ِ ِ قِبَ ُ א ِ ْ ِ (cezalandırıldığı cezanın dengiyle) ifadesinde; yaşanan hak ihlâlleri -sözgelimi müşriklerin mü-

minlere yaptıkları eziyetler, baskı ve işkenceler- mu‘âkabe/‘ikāb köküyle ifade edilmiştir. Bu kelime daha evvel işlenmiş bir suça ceza verildiğinde kullanılır. Oysa müminler “Rabbimiz Allah’tır” demekten başka hiçbir suçları olmadığı halde baskı ve işkenceye tâbi tutulmuşlardır. İşte ayette; “Gördükleri bu baskı ve işkenceye, yaşadıkları hak ihlâllerine ‘karşılık’ ve bunların ‘sonuc’u olarak bu kâfirleri cezalandırırlarsa” buyrulmaktadır. Aynı durum ke-mâ tedînu tudânu [Cezalandırdığın gibi cezalandırılırsın!] ifadesinde de söz konusudur; bu-rada da normalde ilk hareketin, deyn (cezalandırma) masdarıyla ifade edilmemesi gerekir. / ed.

Şayet “Burada ‘Şüphesiz, Allah affedicidir, bağışlayıcıdır’ denmesi nasıl uygun düşer ki?!” dersen, şöyle derim: Haksızlığa dengi ile karşılık ve-recek olan kişi Cenab-ı Hak Teâlâ tarafından, suçluyu affetmeye ve onu cezalandırmamaya teşvik edilmekte, tahrîm değil tenzih yöntemiyle1 buna yönlendirilmektedir. Kişi işbu mendubu tercih ederek tenzih yolunu tutup affederse bu, Allah katında övgüyü gerektirici bir durum olmaktadır. Eğer bunu tercih etmez ve bu konuda affı teşvik eden

• “Kim affedip barışırsa, onun ecri Allah’a düşer” [Şûrâ 42/40]), • “Ki bağışlamanız takvaya daha yakındır.” [Bakara 2/237]), • “Kim sabredip bağışlarsa... Bu da gerçekten kararlılık isteyen

şeylerdendir.” [Şûrâ 42/43]) gibi âyetlere aldırmadan intikam almaya kalkarsa, Allah o takdirde de af-fedicidir, bağışlayıcıdır. Yani teşvik etmiş olduğu şeyi terketttiği için onu kınamaz; ikinci defa da af [esasın]ı ihlâl edip, saldırgandan intikamını al-dığında, saldırgana karşı kendisine yardım edeceğini garanti eder. Şu da mümkündür: Allah Teâlâ, saldırgana karşı ona yardım edeceği garantisini verirken, affın ‘kendisi’ için de uygun olduğunu, bu iki sıfatını zikretmek suretiyle dolaylı olarak ifade etmiş olur. Ya da af ve mağfiretin zikredilmesi ile kendisinin ukubete kadir olduğunu göstermiş olur, çünkü birinin ‘affe-dici’ olarak nitelenebilmesi için zıttına kadir olması gerekir.

Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

[991] “Bu” yani söz konusu yardım, “Allah’ın” kadir olması sebebiyledir. Ve O, eşsiz kudretinin âyetlerinden olmak üzere “geceyi gündüze, gündüzü de geceye” sokmaktadır. Ya da Allah’ın, gecenin gündüzün yaratıcısı ve on-larda tasarruf edici olması sebebiyle bu ikisinde kullarının elleri marifetiyle işlenmiş olan hayır - şer ve taşkınlık - insaf namına ne varsa hiçbir şeyin kendisine gizli kalmaması sebebiyledir. Ve “Allah’ın” söylediklerini “işitici,” yaptıklarını “görücü olması sebebiyle…”

[992] Şayet “Gece ve gündüzden birini diğerinin içine sok-mak ne demektir?” dersen, şöyle derim: Güneşin kaybolmasıyla, bi-rinin karanlığının ötekinin aydınlığının yerini alması, doğmasıyla da birinin aydınlığının diğerinin karanlığının yerini doldurmasıdır. 1 Yani sana saldıran birine karşılık vermen (onu cezalandırman) hukuken senin hakkın olmakla birlikte,

yani “Bunu cezalandırma!” şeklinde bir haram konulmuş olmamakla birlikte, ondan intikam almamak ahlâka ve mürevvete uygun, nezih bir davranış olarak gösterilmektedir. / ed.

Dehlizin lamba ile aydınlanması ve yokluğunda da karanlık olması gibi. Şöyle bir izah da yapılmıştır: Bu, gün ve gecelerin kısalıp uzaması, birinin kısalırken diğerinin saat itibariyle uzamasıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

نَ [993] ُ ْ َ fiili Tâ’lı ve Yâ’lı okunmuştur. el-Yemânî ve enne mâ yud‘avne (kendisine yalvarılanların) şeklinde meçhul okumuş olup, Vav (zamir) Mâ’ya raci olmaktadır, çünkü Mâ ilâhlar anlamındadır. Yani Allah Teâlâ’nın geceyi gündüzü yaratması, onlarda olup biten her ne varsa onlardan haberdar olması, her sözü ve fiili biliyor olması şeklindeki vasıflamalar, O’nun ‘mutlak gerçek’ ve ‘kesin ilâh’ oluşu sebebiyledir. O’nun dışında ilâh olduğunun iddia edilmesi ise bâtıl bir çağ-rıdır. Ve Allah’tan şanı daha yüce ve kudreti daha büyük hiçbir şey yoktur.

Bu bölümü tek başına aç →

64. Âyetin Tefsiri

[994] Şayet “ًة َ َ ْ َ kelimesi makbele ve mesbaa kelimeleri gibi mef‘ale vezninde “yeşillik yeri” anlamında okunmuştur; bu durumda fe-asbahat de-nilmeli değil miydi, niçin muzari sıygasına dönüştürüldü ki?” dersen, şöyle derim: Bu, yağmurun etkisinin belli bir zaman sonra da kalmasını ifade etme nüktesi sebebiyledir. Mesela en‘ame ‘aleyye fulân ‘âme kezâ fe-erûhu ve ağdû şâkiran le-hû (Falanca bana filan sene bir iyilikte bulundu, bu sayede sabah akşam ona teşekkür ederek yaşayıp gidiyorum.) dersin. Bunun yerine fe-rihtu ve gadevtu (sabah gittim – akşam geldim) deseydin söz tam yerini bulmazdı.

[995] Şayet “Neden istifhamın cevabı olan ُ ِ ْ ُ َ fiili mansūb değil de merfû‘ oldu?” dersen, şöyle derim: Mansūb kılınsaydı o takdirde maksadın aksi bir mânayı ifade ederdi, çünkü amaçlanan mâna yeşilliğin isbatıdır. Nasb halinde bu, yeşillik olmadığı anlamına gelmiş olurdu. Mesela arkadaşına e-lem tera ennî en‘amtu ‘aleyke fe-teşkur dediğin zaman, cevap fiilini fe-teşkura diye mansūb kılar-san mâna, “Görmedin mi ki ben sana iyilikte bulundum da sen teşekkür edecek-sin ha!”1 şeklinde olur. Bu durumda sen onun müteşekkir olmadığını ifade etmiş, teşekkürde gevşek davrandığı konusunda şüphen olduğunu belirtmiş olursun. 1 Mansūbluk En-i Masdariyye ile olur. En ise fiilin gelecekte olacağını bildirir. Oysa merfû‘ olması halinde

o fiil el’an işleniyor demektir. Bu itibarla, gelecekte olacak fiilde şüphe olabilir. / çev.

[996] Ama fe-teşkuru diye merfû‘ kılarsan, onun müteşekkir olduğunu ifade edersin [ve mâna şöyle olur: “Görmedin mi; ben sana iyilikte bulundum, sen de teşekkür ediyorsun?”] Bu ve benzeri dil incelikleri, İ‘rab ilminde behresi olanlar tarafından üzerinde durulması ve bu işin erbabı olanlara takdir hislerinin gösterilmesi gerekir.

[997] “Şüphesiz, Allah Latif ’tir”; yani O’nun ilmi veya lütfu bütün ince-liklere ulaşır, insanların maslahat ve menfaatine olan şeylerden “haberdardır.”

Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

[998] Allah Teâlâ “yeryüzündeki” hayvan“ları” karada binmeniz için “ve denizde aheste aheste giden gemileri” –ayrıca, emrinize amade diğer var-lıkları- “hizmetinize vermiştir.” (َכ -kelimesi) ve’l-mülkü şeklinde müb واteda olmak üzere merfû‘ da okunmuştur. َ َ َ ifadesi kerâhete en teka‘a أنَْ (düşmesini istemediği için) takdirindedir. “İzni ile” yani dilemesi ile. Daha önce cansız toprak, erlik suyu, rahim cidarına tutunan bir embriyo ve bir çiğnemlik et parçası iken “size hayat veren.” Allah Teâlâ’nın üzerine yağdır-dığı envâ-i çeşit nimete karşı “gerçekten nankördür insanoğlu!”

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

[999] Bu hitap, Hazret-i Peygamber’e yönelik bir nehiydir, yani sen on-ların sözlerine bakma ve onların seninle tartışmalarına imkân verme. Ya da inkârcılara yöneliktir ve onların din konusunda bir bilgiye sahip olmadıkları ve cahil oldukları halde Hazret-i Peygamber (s.a.) ile tartışmaya kalkışma-ları hususunda onlara yönelik bir sakındırmadır. Bunlar Huzâ‘a kâfirleridir. Rivayete göre Huzâ‘alı Büdeyl b. Varkā ile Bişr b. Süfyan ve daha başkaları Müslümanlara dediler ki: “Kendi öldürdüğünüzü yiyorsunuz da Allah’ın öl-dürdüğünü -meyteyi kastediyorlar- yemiyorsunuz. Bu ne iştir?!”

[1000] Zeccâc [v. 311/923] demiştir ki: Bu âyet Hazret-i Peygamber’e, on-larla tartışmaya girmemesine yönelik bir nehiydir. Nitekim lâ yudāribenneke fulânun (Falanca sakın seninle vuruşmasın!) dersin ki, “Sakın onunla dövüş-me!” demektir. Bu ancak iki [ve daha fazla] kişi arasında söz konusu olabilecek [işteş] fiillerde caizdir.

[1001] “Bu hususta” yani din konusunda. Bir izaha göre de hac mera-simleri (menâsik) hakkında. (َכ ُ אزِ ُ َ ifadesi) fe-lâ yenze‘unneke şeklinde de okunmuştur. Yani dininde öyle bir sebat göster ki seni dininden kaydırmak isteyenlerin arzuları kursaklarında kalsın. Murat Hazret-i Peygamber (s.a.)’i, onun hamiyetini harekete geçirecek ve Allah ve dini için öfkesini alevlen-direcek bir söylemle ziyadesiyle desteklemek ve teyit etmektir. Bu kabilden olmak üzere şu âyetleri görüyoruz:

• “Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, sakın seni onlardan alıkoymasınlar.” [Kasas 28/87];

• “Sakın Müşriklerden olma!” [En‘âm 6/14]; • “Öyleyse, sakın inkârcı nankörlere arka çıkma!” [Kasas 28/86]. [1002] Hazret-i Peygamber’in himmetinin bu koruluk etrafında otlama-

sı ne kadar uzak bir şeydir. Ancak bu ifade ve üslup, sana söylediğim gibi sırf galeyana getirme ve alevlendirme iradesi ile varit olur.

[1003] Zeccac [v. 311/923] şöyle demiştir: َכ ُ אزِ ُ َ ifadesi “Yendim, ona galebe çaldım” anlamındaki nâze‘tuhû fe-neza‘tuhû enzi‘uhû fiilindendir. Buna göre ifade, “Tartışmada asla seni yenemesin!” anlamındadır.

[1004] Şayet “Niçin bu âyetin benzeri [Hac 22/22] Vav ile atfedilmiş ola-rak geldiği halde, burada Vav çıkartıldı?” dersen, şöyle derim:Çünkü o âyet, menâsik hakkında varit olan âyetlere uygun ve yakın olarak zikredilmiş ve o yüzden, benzerleri üzerine atfedilmiştir. Bu âyet ise mâna bakımından onlarla uzak olan bir bağlamda zikredilmiştir, o yüzden de atıf harfi kulla-nılmamıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

[1005] Aranızda bir anlaşmazlık olmasın diye elinden geldiğince çaba-lasan da, onlar tartışma isteme konusundaki ısrarları yüzünden hakka ya-naşmazlarsa; çirkin amellerini ve bu işledikleri şeyler yüzünden hak ettikleri cezayı en iyi bilenin Allah olduğunu ve kendilerini buna mukabil cezalan-dıracağını söyleyerek onları başından sav. -Bu onlara yönelik bir tehdit ve uyarı olmakla birlikte, rıfk ile ve yumuşaklıkla yapılmıştır.-

[1006] “Allah aranızda hâkimlik edecektir.” Bu, Allah’ın müminlere ve kâfir-lere yönelik bir hitabı olup, sevap ve azap ile sizleri ayıracaktır anlamındadır; aynı zamanda Hazret-i Peygamber’i onlardan yana başına gelenler karşısında teselli et-mektedir. Hem o yaptıkları Allah’a nasıl gizli kalabilir ki?! Allah Teâlâ’nın göklerde ve yerde meydana gelen her yeni şeyi bildiği âlimlerin malumudur. O, bunları daha meydana gelmeden önce Levh-i Mahfuz’a yazmıştır. Bunları kuşatması, is-pat etmesi ve kayıt altına alması O’nun için “kolay”dır, çünkü Zatı İtibariyle Âlim olana bu hiç de zor gelmez; O’nun ilminin mâluma taalluku da imkânsız değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

71. Âyetin Tefsiri

[1007] Kendilerine ibadet etmenin sıhhati hakkında vahiy ve nakil yo-luyla ellerine ulaşan semavî bir kanıta yahut kendilerini buna mecbur eden zorunlu bir bilgiye ya da yönlendiren aklî bir kanıta dayanmadıkları birta-kım ‘ şey’lere “tapıyorlar.” Böylesi bir zulmü işleyenler için kendilerine yar-dım edecek ve tuttukları yolu tasvip edecek hiç kimse “yoktur.”

Bu bölümü tek başına aç →

72. Âyetin Tefsiri

[1008] َ כَ ْ ُ ْ somurtkanlık ve yüzdeki ekşilik” demektir. Ya da“ اinkâr etme yani yadırgama anlamındadır. Mükremin ikrâm anlamın-da olması gibi. ( َ כَ ْ ُ ْ ا ... فُ ِ ْ َ [yadırgamayı anlarsın] ifadesi) ُ כَ ْ ُ ْ ا ... فُ َ ْ ُ (yadırgama anlaşılır) şeklinde de okunmuştur. es-Satvu sıçrama ve kav-rama demektir. ُאر şeklinde, mahzûf bir mübtedânın haberi olmak اüzere merfû‘ okunmuştur. Sanki biri: “O nedir?” demiş de cevap ola-rak “Ateş!..” denilmiştir. Yani huve’n-nâru (O, ateştir!) takdirindedir.

İhtisas üzere [yani ahussu gibi mahzûf bir fiilin mef‘ûlü olmak üzere] mansūb da okun-muştur (yani “Hele o Ateş!..”). ُ כُ

ِ ْ ذ ِ ٍّ َ ِ ’den bedel olmak üzere mecrur da okunmuştur. Yani tilâvet edenlere karşı olan gayzınız ve onlara yönelik yüzleri-nizdeki somurtkanlıktan, yahut onlara okunan sebebiyle kendilerine isabet eden hoşnutsuzluk ve kızgınlık halinden “daha kötü”. “Allah onu vaat etmiştir…” ifadesi söz başı olmaktadır [Dolayısıyla i‘râb açısından öncekilerle ilgisi yoktur]. ُאر -müb اtedâ א َ َ َ אر ,nın haber olması da mümkündür. Yine’وَ ı mansūb ya da mecrur’اkıldığın zaman gizli bir kad takdiri ile “ateş”in hali olması da mümkündür.

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

[1009] Şayet “Burada getirilen söz mesel değildir. Bu durumda onu nasıl mesel diye adlandırdı ki?!” dersen, şöyle derim: Güzel bulunan ve tuhaf görülen mükemmel bir niteleme ya da kıssa mesel diye isimlendirile-bilmektedir. Bu, kendilerince güzel ve tuhaf olduğu için dilde dolaşan bazı mesellere teşbih edilmek yoluyla olmaktadır.

نَ [1010] ُ ْ َ fiili Tâ’lı (taptığınız) ve Yâ’lı (taptıkları) olarak okunmuş-tur. Meçhul sıygasıyla yud‘avne (kendisine tapılan) şeklinde de okunmuştur.

[1011] ْ َ gelecekte olumsuzluk anlamı verme bakımından Lâ ile aynı gruptandır. Ancak ْ َ olumsuzluğu tekitli bir şekilde yapar. Burada tekit ettiği şey, onlar tarafından sineğin yaratılmasının, halleri itibariyle muhal oluşudur. Adeta “Yaratmaları muhaldir.” denilmiştir.

[1012] “Peki ُ َ ا ُ َ َ ْ ِ ا َ ,cümlesinin i‘râbdan mahalli nedir?” dersen وَşöyle derim: Hal olmak üzere mansūb olmasıdır. Sanki onların yaratmak için tümüyle bir araya gelmeleri, aralarında dayanışmaları şart koşulmuş olarak sineği yaratmaları muhaldir. Bu, Allah Teâlâ’nın Kureyş’in cehaletini, akılsızlığını, şeytanın burunlarına geçirdiği halka ile kendileriyle oynadığını belirtme bağlamında indirdiği en beliğ âyetlerdendir. [Bilindiği üzere] onlar birtakım putları ve heykelleri ulûhiyet vasfıyla nitelemekteydiler. Oysa ilâh-lık, kudret dâhilinde olan her şeye muktedir olmayı, bilinebilen her şeyi so-nuna kadar bilmeyi gerektirir. Bu putlar ise Allah Teâlâ’nın yaratmış olduğu şeylerden en az, en hor, en küçük ve hakir olanına hepsi dayanışma içinde bir araya gelseler bile güç yetiremezler, böyle bir şey onlar için muhaldir.

Onların bu acziyetine bundan daha da açık bir şekilde delâlet eden husus da sözü edilen en küçük ve en hakir şeyin kendilerinden bir şey kapması halinde hepsi bir araya gelseler bile onu geri almaya muktedir olmadıkları-nın bildirilmesidir.

[1013] “İsteyen de âcizdir çünkü, istenen de...” ifadesi zayıflıkta onlarla sineği eşitlemekte gibidir. Ama biraz tahkikle düşünecek olursan, o takdir-de isteyeni daha bir âciz ve çaresiz bulursun. Çünkü sinek bir canlıdır, put ise cansızdır; bu galip, öteki ise mağluptur. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre putlarını zaferan ile sıvazlarlar, başlarına bal sürerler, üzerlerine de ka-pıyı kapatırlarmış. Sinekler de oyuklardan girip balı yermiş.

Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

[1014] “Allah’ı hakkıyla takdir edememişlerdir.” Yani O’nu gerçek an-lamda bilememişlerdir ki O’nun sıfatlarından tümüyle uzak olan putları O’nun ismiyle isimlendirmeyeler, onları ibadete ehil görmeyeler ve onları O’na ortak koşmayalar. Şüphesiz Allah, kadirdir ve gâlibdir. Âciz ve mağlûb olan nasıl O’nun benzeri olabilir ki?!

Bu bölümü tek başına aç →

76. Âyetin Tefsiri

[1015] Bu âyet peygamberin insan oluşunu yadırgamalarına yönelik bir reddiyedir; Allah resullerinin melekler ve beşer olmak üzere iki kısım oldu-ğunu açıklamakta, sonra şunu zikretmektedir ki, Allah Teâlâ kuşatılabilen her şeyi kuşatır, mükelleflerin halleriyle ilgili gelip geçmiş ne varsa hepsini bilir ve onlardan hiçbir şey kendisine gizli kalmaz. Her şeyin dönüp dolaşıp varacağı yer O’dur. İşbu özelliklere sahip olan Allah Teâlâ, “yaptığından sorguya çekilmez.” [Enbiya 21/23], O’nun verdiği hükme, aldığı tedbirlere, peygamberlerini seçimine hiç kimsenin karşı çıkma imkânı yoktur.

Bu bölümü tek başına aç →

77. Âyetin Tefsiri

[1016] Allah’ı anmanın (zikir), diğer taatlerden farklı ayrı bir özelliği bulunmaktadır. Bu surede bu hususa birtakım delâletler vardır. Bunlardan biri, önce müminlerin tamamen zikir olan namaza davet etmesidir. Sonra namaz dışındaki oruç, hac, cihat gibi diğer ibadetlere çağırmıştır. Sonra diğer hayırlı işlere teşvikle genel bir çağrıda bulunmuştur.

[1017] Söylendiğine göre insanlar ilk Müslüman olduklarında rükûsuz secde ve secdesiz rükû ediyorlarmış. Bunun üzerine namazlarını rükûlu ve secdeli kılmaları emredilmiş. Denilmiştir ki: ْ כُ وا رَ ُ ُ ْ ifaddesi “rükû ve وَاsecdenizle Allah’ın rızasını kastedin” demektir. İbn Abbas (r.a.) “iyilik ya-pın” ifadesini sıla-yı rahim ve güzel ahlâk olarak açıklamıştır. “… ki kurtu-luşa eresiniz” yani bütün bunları felâhı umar ve arzular halde yapın! Kendi-nizden emin olmayın, işlediğiniz amellere güvenmeyin!

[1018] ‘ Ukbe b. ‘Âmir Radıya’llāhu Anh [v. 58/678] anlatır: Dedim ki: “Ya Rasûlallah! Hac suresinde iki secde âyeti mi vardır?” “Evet… Secde etmeyeceksen onları okuma!” dedi. İbn Ömer Radıya’llāhu Anh da “Hac suresi iki secde ile üstün kılınmıştır.” demiştir. Şâfi‘î Rahimehullah bunu delil olarak kullanmış ve Hac suresinde iki secde âyeti olduğuna kani olmuştur. Ebû Hanîfe ve ashabı Rahimehumu’llāh ise bu surede tek bir secde âyeti olduğu görüşündedirler; şöyle derler: Bu âyette secde rükû ile birlikte zikredilmiştir. Bu da gösteriyor ki secdeden maksat tilâvet secdesi değil namaz secdesidir.

Bu bölümü tek başına aç →

78. Âyetin Tefsiri

[1019] “Cihâd edin!” ifadesi hem gaza yapmayı hem de nefisle ve ar-zularla mücahede etmeyi emretmektedir ki bu ikincisi cihâd-ı ekberdir. Hazret-i Peygamber (s.a.)’den gelen rivayete göre o gazvelerinin birinden dönmüştü. Şöyle buyurdu: Küçük cihâddan cihâd-ı ekbere döndük!”

1 Yani Müslümanlar… Ancak “Müslüman” dendiğinde, artık Muhammedî Müslümanlar anlaşılmakta-dır. Oysa âyette dinlerin ilk/aslî hallerinde, bütün din müntesiplerinin “Allah’a teslimiyetkâr” oldukları anlatılmaktadır ki Allah katında bundan başka din yoktur. / ed.

15

[1020] ِ ِ ا “Allah’ın zatı hakkında” ve “O’nun için” demektir.

[1021] Huve hakku âlimin ve ciddu âlimin denir âlimün hakkan ve cid-den (gerçekten ve cidden âlim) demektir. אدِه ِ َ ifadesi de böyledir. Şayet “Bu izafetin izahı nedir? Kural gereği hakka’l-cihâdi fî-hi ya da hakka cihâdiküm fî-hi şeklinde olmalıydı. Nitekim ِ ا ِ وا ُ ِ א Ve) وَAllah uğrunda cihâd edin!) buyurmuştur?” dersen şöyle derim: İzafet en ufak bir alâka ve ilişkilendirme yolu ile olabilir. Cihâd, sırf rızası için yapılması istenilen ve bu itibarla Allah’a özgü kılınması gerekli bir du-rum olunca, doğrudan Allah’a izafeti sahih olmuştur. Kaldı ki zarfların kullanımında genelde bir esneklik söz konusudur. Şairin şu sözünde olduğu gibi:

“Süleym ve Âmir’i gördüğümüz gün…”1

[1022] ْ אכُ َ ْ yani dini ve yardımı için sizi seçmiş; “Bu dinde size اhiçbir zorluk çıkarmamıştır.” Allah Teâlâ, günahkârlara tevbe kapısını açarak, envâ-i çeşit ruhsat, kefaret, diyet veyaralama diyeti (erş) gibi hükümlerle genişlik getirmiştir. Bunun benzeri, “Allah sizin için zorluk istemez; O, sizin için kolaylık ister.” [Bakara 2/185] ayetidir. Muhammed ümmeti önceki kitaplarda özellikleri bu şekilde anılan ümmet-i merhû-medir.

[1023] Millete kelimesini önce geçenlerin içeriği itibariyle mansūb kıl-mıştır. Sanki şöyle denmiş gibidir: Vesse‘a dîneküm tevsi‘ate milleti ebîkümİbrâhîme (Dininizi atanız İbrahim’in dini gibi geniş kıldı). Sonra muzāfı hazfetmiş ve yerine muzāfun ileyhi getirmiştir. Ya da a‘nî bi’d-dîn millete ebîküm (Din derken atanızın dinini kastediyorum) takdiriyle ihtisas üzere mansûbdur; el-hamdu lillahi’l-hamîde (Allah’a hamdolsun, bizzat hamde lâ-yık olana!) demen gibi.

[1024] Şayet “Hazret-i İbrahim, ümmetin tamamının atası değildir.” dersen, şöyle derim: O Allah Resulü’nün atasıdır. Bu itibarla ümmetin de atası sayılır. Çünkü Resulün ümmeti onun çocukları hükmündedir.

[1025] َ ُ (O) zamiri Allah’a racidir. İbrahim’e gittiği de söylenmiştir. Ancak Übeyy b. Ka‘b’ın Allāhu semmâkum (sizi Allah adlandırmıştır) şek-lindeki kıraati birinci görüşü destekler.1 Normalde ve yevmin şehidnâhudeğil, ve yevmin şehidnâ -hi olmalıydı. / ed.

[1026] “Hem daha önce hem de bunda” yani Kur’ân’dan önce diğer ki-taplarda ve Kur’ân’da. Yani Allah Teâlâ sizi diğer ümmetlere üstün kıldı ve sizi bu saygın isimle adlandırdı ki, size tebliğ etmiş olduğuna dair peygam-ber size tanık olsun; siz de peygamberlerin onlara tebliğ etmiş olduğuna dair de insanlara tanık olasınız… Sizi bu saygınlıkla özel ve ayrıcalıklı kıldı-ğına göre siz de O’na kulluk edin, O’na güvenin; yardımı ve sahipliği (velâ-yeti) sadece O’ndan isteyin; çünkü en hayırlı sahip, en iyi yardımcı O’dur.

[1027] Hazret-i Peygamber’den şöyle rivayet edilmiştir: “Kim Hac su-resini okursa, kendisine, gelmiş geçmiş bütün hacıların ve umrecilerin sayı-sınca hac etmiş gibi hac sevabı, umre yapmış gibi umre sevabı verilir!”

Bu bölümü tek başına aç →