KEŞŞÂF TEFSİRİ

Fussilet Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mekke’de nâzil olmuştur. 54 âyettir. 53 âyet olduğu da söylenmiştir.

Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

1. Hâ, Mîm.
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

man, Rahim) tarafından indirilmektedir;

Bu bölümü tek başına aç →

3–4. Âyetlerin Tefsiri

uyarıcı olarak âyetleri açık-seçik bildirilmiş bir kitaptır. Ama çoğu yüz çevirmiştir! İşitmezler artık...

[1924] ’i sûrenin ismi kabul edersen, mübteda olur; ٌ de onun ha-beri olur. Ama ’i harf tâdadı kabul edersen ٌ mahzuf bir mübtedânın haberi olur; ٌאب ٌ da ya כ ’den bedel yahut haberin peşine gelen başka bir haber yahut mahzuf bir mübtedânın haberi olur. Zeccac’a [v. 311/923] göre, ٌ mübteda, ٌאب :da onun haberi olabilir ki bunun açıklaması şöyledir כٌ kelimesi, sıfat (yani ا ا ) vasıtasıyla tahsis edilmiş; böylece mübtedâ olarak gelmesi mümkün olmuştur.

[1925] “Âyetleri açık-seçik bildirilmiş” yani ayrı ayrı anlatılmış ve hü-kümler, meseller, öğütler, vaad - tehdit vb. farklı farklı mânalarda tafsilat-landırılmıştır. ( ِّ ُ ) ibaresi fessalet şeklinde de okunmuştur ki “hak ve bâtılın arasını ayıran” veya “farklı mânaları sebebiyle bir kısmı bir kısmın-dan ayrı, farklı olan” anlamındadır. Tıpkı fesale mine’l-beled (ülkeden ayrıl-dı) sözün gibi.

ًّא [1926] ِ َ َ אً آ ْ ُ ifadesi, ihtisas ve medih üzere nasb konumundadır; yani bu tafsil edilmiş kitapla, şu şu özelliklere sahip Kur’ân kastedilmekte-dir. ًّא ِ َ َ אً آ ْ ُ ifadesinin, “âyetleri Arapça bir Kur’ân olarak açık seçik bildiril-miştir.” anlamında hâl olmak üzere mansūb olduğu da söylenmiştir.

[1927] “Bilen bir toplum için” yani kendilerine fasih Arapça ile açık seçik indirilen âyetlerin ne demek istediğini bilen; o âyetlerden hiçbi-rinin kendilerine karışık gelmediği Arap bir topluluk için. Şayet “ٍم ْ َ ِ نَ ُ َ ْ َ (bilen bir toplum için) sözünün müteallakı nedir?”dersen şöy-le derim: kelimesine de, kelimesine de müteallık olabilir;

yani “Allah’tan onlar için indirilmiştir” yahut “Âyetleri onlara açık seçik bildi-rilmiştir.” Ama en güzeli, öncesindeki (ًّא ) ve sonrasındaki (ا ً ا و ً ) gibi sıfat kabul edilmesidir; yani “Arap bir topluluk için (indirilmiş) olan Arapça bir Kur’ân...” Böylece hem sılaların1 hem de sıfatların arası ayrılmamış olur.

ا [1928] ً ا و ً öncesindeki אب kelimesinin sıfatı yahut mahzuf bir כmübtedânın haberi olarak beşîrun ve nezîrun şeklinde de okunmuştur.

[1929] “İşitmezler artık…” yani kabul etmez, itaat etmezler. Tıpkı “Fa-lancadan aracılık etmesini istedim; ama sözümü işitmedi!” demen gibi; as-lında sözünü işitmiştir; fakat o teklifi kabul etmeyip gereğini yapmadığı için sanki hiç işitmemiş gibi olmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

[1930] ُ َّ כَِ ُ .örtü/perde anlamındaki kinânın çoğuludur ا ْ َ ْ -bu (fetha اlı) okunuşuyla “ağırlık” demektir; kesreli olarak (vikrun) da okunmuştur. Bunlar birer temsil olup, kalplerinin, adeta hakikatin içeri nüfuz etmesini engelleyen kılıf ve örtüler içindeymiş gibi -ki “Bir de; “Bizim kalplerimiz perdelidir.” demekteler...” [Bakara 2/88] âyeti de bunu anlatır- hakikati ka-bulden ve ona inanmaktan uzaktırlar. Nitekim kulakları adeta hakikate sağırmış gibi onu işitmezden gelmesini ve nihayet sanki o Müşrikler ve inandıkları şey ile Peygamber ve inandığı şey arasında bir dağ veya benzeri bir perde, örtü, engel ve mânia varmış da hiçbir buluşma ve görüşme ger-çekleşmiyormuş gibi, iki anlayış ve iki dinin birbirinden kesin bir şekilde ayrı olduklarını anlatmaktadır.

[1931] O zaman sen kendi dinine göre “amelini işle”, biz de kendi dini-mize göre “amelimizi işleyeceğiz!” Yahut sen bizim işimizi geçersiz kılmak için çalış, biz de senin işini geçersiz kılmak için çalışacağız! ن ُ ِ א َ َא َّ ,ifadesi إن ُ ِ א َ َّא .şeklinde de okunmuştur إ

[1932] Şayet “ٌאَب ِ ِכَ ْ َ وَ אَ ِ ْ َ ْ

ِ ْ sözündeki وَ ِ ’in bir anlamı var mı-dır?” dersen şöyle derim: Evet; çünkü şayet ٌאَب ِ َכَ ْ َ وَ אَ َ ْ َ denseydi o وَzaman mâna, “İki tarafın tam ortasında bir engel yer aldı.” şeklinde olurdu. Ama ْ ِ eklenince mâna şöyle olur: Engelin bir ucu bizim tarafımızda bir ucu da senin tarafında. Bu durumda seninle bizim ortamızda kalan mesafe tamamen engelle kaplanmış ve hiç boşluk kalmamış durumda. 1 Yani bu ifadenin de içinde bulunduğu fiil cümlesindeki fiil ile mef‘ûlün lehin. / çev.

[1933] ŞayetKonuşma aynı tarzda devam etsin diye ‘kulaklarımızda ağırlıklar vardır’ sözünde olduğu gibi, ‘Kalplerimizde kılıflar/örtüler vardır.’ denseydi daha güzel olmaz mıydı?”dersen şöyle derim:Aslında konuşma aynı tarzdadır; çünkü mâna bakımından “kalplerimiz kılıfın içindedir” sö-zünle “kalplerimizde kılıf vardır” sözün arasında herhangi bir fark yoktur. Bunun delili “Kalplerinin üstüne kılıflar koyduk.” [Kehf 18/57] âyetidir. İfa-de, “Kalplerini kılıfların içine koyduk.” şeklinde olsaydı mânada farklılık olmazdı. Nitekim fasih Arapça konuşanların, sözün uyum ve hoşluğunu yalnızca mânada aradıklarını görürsün.

Bu bölümü tek başına aç →

6–7. Âyetlerin Tefsiri

[1934] Şayet “De ki: Ben de tamamen sizin gibi bir beşerim; şu farkla ki, bana vahyediliyor.’ sözü, nasıl oluyor da Müşriklerin ‘kalplerimiz kılıf-lıdır’ sözünün cevabı oluyor?” dersen şöyle derim: Bu, Peygamber (s.a.) onlara şöyle demişti: Ben bir melek değilim, yalnızca sizin gibi bir beşerim; fakat sizden farklı olarak bana vahyediliyor. Bu sebeple, bir insan oldu-ğum halde bana vahyedilmesiyle peygamberliğim gerçek olmuş oldu. Pey-gamberliğim gerçek olduğuna göre bana ittiba etmeniz gerekir. Bana gelen vahiyde ise ilâhınızın tek bir ilâh olduğu bildiriliyor. “O halde, doğrudan O’na yönelin.” Yani sağa sola sapmadan ve şeytanın size güzel gösterdiği ‘veli ve şefaatçi edinme’ işlerine iltifat etmeden, tevhidi benimseyerek ve samimi bir kullukla yönünüzü O’na çevirin; önceki şirk halinizden dolayı tevbe edin ve “sizi bağışlaması için O’na dua edin.”

[1935] ( ْ ُ ... [de ki…]) kāle… (“Ben de tamamen sizin gibi bir beşerim.’ dedi) şeklinde de okunmuştur.

[1936] ŞayetAllah Teâlâ niçin Müşriklerin sıfatları arasında Âhi-ret’i inkâra ilave olarak neden özellikle zekât vermeyi reddetmelerini zik-retmiş?”dersen şöyle derim:Çünkü insanın en çok sevdiği şey malıdır ve mal canın yongasıdır. İnsan malını Allah yolunda harcarsa, bu onun sağlamlığının, istikamet üzere oluşunun, halis niyetinin ve kalp temizli-ğinin en güçlü delili olur. Dikkat edersen, “Mallarını Allah rızasını ka-zanmak ve kalplerindekini sağlamlaştırmak için infak edenlerin durumu ise…” [Bakara 2/265] buyrulmuştur; yani benliklerini pekiştiriyorlar ve mallarından infak ederek de benliklerinin sağlam olduğunu gösteriyorlar.

Nitekim kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenen kimseler de ancak kendilerine bir parça dünyalık verilerek ‘kandırılırlar’; taassupları kırılır, inatçılıkları geçer. Ayrıca Peygamber (s.a.)’in vefatından sonra dinden dönenler de sa-dece, zekât vermeyiz diye ortaya çıkmışlardı da kendilerine savaş açılıp ci-had edilmişti. Yine bu ifadelerle müminler zekât vermeye teşvik edilmekte; zekât vermemekten de şiddetli bir şekilde korkutulmaktadırlar; zira zekâtı reddetmek Müşriklerin vasıfları arasında zikredilmiştir ve Âhiret’i inkârla yan yana getirilmiştir. [Bu ifadenin tefsiri sadedinde] Kureyş’in hacıları yedirip içirdiği, ama Peygamber (s.a.)’e iman edenleri bundan mahrum bıraktığı da söylenmiştir. Şöyle de denmiştir: Müşrikler, işledikleri zaman tertemiz birer masum haline gelecekleri şeyi yapmıyorlar ki o da iman etmektir.1

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

[1937] Memnûn “kesilmiş/tükenen” demektir. Şu da söylenmiştir: Verilen mükâfat onların başına kakılmaz; çünkü başa kakma sadece lütfen verilende olabilir; fakat buradaki mükâfat hak edilmiş bir ödemedir. Âyetin hastalar, iyileşmez hastalığa düçar olanlar ve yaşlılar hakkında indiği de söylenmiştir; bu durumları sebebiyle ibadet ve taate güçleri yetmez olunca, sağlam vakitle-rinde yaptıkları ameller gibi kendilerine mükâfat takdir olunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

[1938] ْ َّכُ -hem iki Hemze ile -ki ikincisi Hemze ile Yâ arası bir seslen أئِdirmeyle (beyne beyne) okunur- hem de iki Hemze arasında bir Elif getirile-rek âinnekum şeklinde okunur.

[1939] “İşte O’dur âlemlerin Rabbi!” Yani yeryüzünün iki günlük süre içinde yaratılmasını takdir eden Zât.1 Zekâtta aslolan, “vererek arınma/gelişme”dir. Zekât hukukî bir vecibe olarak hicrî 2’de farz kılınmıştır;

peygamberliğin ilk 15 yılı boyunca, z-k-v kökünden kelimelerle vurgulanan husus; ahlakî nitelikteki bir arınma ve kendini geliştirmedir; bu da daha ziyade “vererek” gerçekleşmektedir. Dinin insanoğlu için gös-terdiği en büyük hedef insanların özgürleştirilmesi, güvenlik ve barışın tesisi ve karınlarının doyurulma-sıdır. Arınma aamaçlı verişler, zekât farz kılınmadan önce de farz idi; ama “arınmak için verme”, “vererek benliğini arıtma, geliştirme” vb. anlamlarda. Yoksa bizdeki zekât terimi ile ilgiliymiş gibi değil… Aksi tak-dirde, Kur’ân’ın, müşrikleri neden suçladığı anlaşılmaz. Tıpkı Mâ‘ûn suresindeki ...فويل للمصلين ifadesindeki gibi… “Dindarlığı şekle - merasime indirgeyen, gösteriş için verdikçe veren, ama tenhada muhtaça zırnık koklatmayan” şirk dindarlarına yazıklar olsun! / ed.

[1940] َ אَ“ ,sabit/çakılı dağlar demektir. Şayet روا ِ ْ َ ْ ِ (yeryüzünün üzerinde) ifadesinin anlamı nedir? Sadece َ

ِ א رَوَا َ ِ َ َ َ onda [yani Arz’ın) وَiçerisinde] sabit dağlar yarattı) ifadesiyle yetinilseydi olmaz mıydı? Nitekim “Oraya, çakılı uludağlar yerleştirdi.” [Murselât 77/27], “Arz’a da onları sarsar diye çakılı dağlar yerleştirdik.” [Enbiyâ 21/31], “… oraya çakılı dağlar yerleş-tiren…” [Neml 27/61] âyetlerinde böyledir.”dersen şöyle derim:Şayet dağ-lar yeryüzünün altında onu ayakta tutan birer sütun gibi yahut onun içine doğru çakılmış mıhlar gibi olsaydı, yeryüzünün hareket etmesi engellenmiş olurdu. Ancak Allah Teâlâ, dağlardaki nimetler ihtiyacı olanlara sunulsun, arzu edenler onları hazır bulabilsin diye onları yeryüzünün üzerine dikme-yi tercih etmiştir. Yine, yeryüzünün ve dağların üst üste binmiş ağırlıklar olduğunu, hepsinin kendilerini (dağılmadan) tutacak bir tutucuya ihtiyaç duyduklarını ve o tutucunun da kudretiyle yeryüzünü ve dağları tutan Al-lah olduğunu göstermek için böyle söylemiştir.

[1941] “Orayı bereketlendirdi” yani hayrını çoğalttı ve artırdı. “Onun gıdalarını takdir etti;” üzerinde yaşayacak olanların rızıklarını, maişetlerini ve işlerini güzelce yapmalarına yarayacak şeyleri belirledi. İbn Mes‘ûd kıra-atinde ve kasseme fî-hâ akvâtehâ (Onun gıdalarını taksim etti) şeklindedir.

[1942] “Tam1 dört günde…” Bu ifade, yeryüzünün ve içindekilerin yara-tılma müddetinin hülasasıdır. Adeta şöyle buyrulmaktadır: Bütün bunlar, ek-siksiz fazlasız tam dört günde gerçekleşmiştir. -Yeryüzünün pazar ve pazartesi, içindekilerin ise salı ve çarşamba günlerinde yaratıldığı söylenmiştir.2- Zeccac [v. 311/923] “dört günde” ifadesini “dört günün bitiminde” diye açıklamıştır ki “bitiminde” ifadesiyle [ikinci] ‘iki gün’lük süreyi kasdetmektedir.

اء [1943] üç şekilde de okunmuştur; yani öncesinin sıfatı olarak mec-rûr, mahzuf bir istevet fiilinin mef‘ûl-i mutlakı olarak mansūb -ki o zaman ًاء istivâen şeklinde te’vil edilir- ve mahzuf bir mübtedanın haberi olarak merfû‘.

[1944] Şayetَ ِ אئِ َّ ِ kelimesinin müteallakı nedir?”dersen şöyle de-rim:Müteallak mahzuftur; adeta “Bu kelimedeki hasır anlamı yeryüzünün ve içindekilerin ne kadar zamanda yaratıldığını soranlar içindir.” buyrul-maktadır. Yahut müteallak, öncesindeki َر َّ َ fiilidir; yani Allah yeryüzünde azıkları azıklananlar arasında isteyenler ve muhtaçlar için programlaşmıştır. Bu son izah, sadece Zeccac’ın tefsirine göre doğru olur. 1 Bu mâna, سواء kelimesi أيام ile ilişkilendirildiğinde ortaya çıkar; ancak للسائلين ile ilişkilendirildiğinde, “Dün-

yanın azıklar programlanırken istemesini bilen ‘herkese’ eşit olarak pay edilmiştir.” anlamına gelir. / ed.2 Müfessirin görüşü zayıf bulduğunu ifade eden bir sıyga (temrîd) kullanmasından da anlaşılacağı üzere, bu

‘gün’lerin, haftanın günleriyle tefsir edilmesi doğru değildir; “6 gün” evrenin muazzam oluşum aşamaları-nı ifade eder. / ed.

[1945] “Peki, ‘iki günde’ deseydi daha güzel olmaz mıydı? (İkiyle iki-yi toplayıp ‘dört günde’ diye) yekûn olarak ifade etmenin anlamı nedir?”dersen şöyle derim:Yeryüzünün iki günde yaratıldığını daha önce zikre-dip, sonra “dört günde” dediği zaman, yeryüzündekilerin -de- iki günde yaratıldığı anlaşılmış olur. Bu durumda geriye “iki günde” ve “dört günde” ifadelerinden birini tercih etmek kalır. İşte, “dört günde” ifadesi tercih edil-miştir; çünkü bu ifade]de, “iki günde” ifadesinde bulunmayan bir anlam inceliği vardır. Bu da o günlerin, eksiksiz fazlasız tam günler olduğudur. “İki günde’ demiş olsaydı -ki ‘iki günde’ ifadesi bazan o iki günlük zaman diliminin büyük bölümü için de kullanılır1- ilk ve ikinci iki günlük sürenin çoğunluğunun kastedilmesi mümkün olurdu.2

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

[1946] “Sonra göğe yöneldi.” Bu senin, “bir kimse başka herhangi bir şeye meyletmeden sadece bir yere doğru yöneldi” anlamında “falan mekâna yöneldi (ى َ َ ْ -demen gibidir. İstevâ fiili; “eğrilik, yamukluk” anlamın ”(إdaki i‘vicâcın zıddı olan istivâ’ mastarından gelmektedir. Araplar, istekāme ileyhi (doğruca ona yöneldi) ve imtedde ileyhi (ona uzandı) da derler. Ni-tekim [6. âyette] ِ ْ َ ا إ ُ ِ َ ْ א َ (doğrudan O’na yönelin) buyrulmuştu. “Sonra göğe yöneldi” şu demektir: Hikmetin gerektirdiği şey, Allah’ı yeryüzünün ve içindekilerin yaratılmasından sonra, kendisini bundan vazgeçireecek herhangi bir şey olmaksızın doğrudan göğün yaratılmasına sevk etmiştir.

[1947] Söylendiğine göre; Allah’ın Arş’ı gökleri ve yeri yaratmadan önce ‘su’ üzerindeydi. Sonra sudan bir duman çıkarttı ve bu duman suyun üzeri-ne yükselerek suyu kuruttu. Ardından o suyu tek bir yeryüzü haline getirdi. Sonra onu ikiye ayırıp iki yeryüzü oluşturdu. Daha sonra gökyüzünü de işte bu yükselmiş dumandan yarattı.

[1948] ‘Göğe ve yeryüzüne gelmelerinin emredilip, onların da bu emre itaat etmelerinin’ anlamı şudur: Allah Teâlâ onları yaratmayı di-lemiş; onlar da O’nun bu dilemesine itaatsizlik etmemişler ve O onların nasıl olmasını dilediyse o halde bulunmuşlardır. Bu hususta onlar, ken-disine itaat edilen âmirin fiili (emri) karşısındaki itaat eden memur gi-bidirler. Bu, temsîl denen mecaz kabilindendir; ama tahyîl3 de olabilir. 1 Mesela “bir işi iki günde bitirdim” dendiği zaman, bazen bu iki günün az bir kısmında, bazen de çok

kısmında bitirmek kastedilir. / çev.2 Oysa âyette “dört günün bitiminde” denilerek bütün bu ihtimaller dışarıda bırakılmıştır. / çev.3 Muhatabın hayalinde canlandırma. / çev.

Bu durumda mesele şöyle temellendirilir: Allah Teâlâ yeryüzü ve gökyüzüne konuşmuş ve “İster istemez / gönüllü gönülsüz gelin!” demiş; onlar da, “Gö-nülsüz değil isteyerek geldik” demişlerdir. Maksat ortada herhangi bir soru cevap olmaksızın, Allah’ın mahlûkat üzerindeki kudretini tasvir etmektir; baş-ka da bir şey değildir. Mesela insanların şöyle demesi de buna benzer: Duvar kazığa, “Beni niçin yarıyorsun?” demiş; kazık da “Bunu bana değil, sürekli bana vuran şu arkamdaki taşa (balyoza) sor!” demiş.

[1949] ŞayetYeryüzü gökyüzünden iki gün önce yaratıldığı halde, niçin yeryüzüyle gökyüzünü birlikte zikretmiş ve gelmelerine yönelik emir konu-sunda ikisini aynı seviyeye getirmiş?”dersen şöyle derim:Allah Teâlâ yeryü-zünü önce, ‘hayata elverişli şekilde yaymaksızın’ sadece bir cisim olarak ya-ratmış; ardından gökyüzünü yarattıktan sonra yeryüzünü yaşamaya elverişli olacak şekilde yaymıştır. Nitekim “Bundan sonra da Arz’ı (hayata elverişli şe-kilde) yaymıştır.” [Nâzi‘ât 79/30] buyurmuştur. Bu durumda “Gelin!” emrinin anlamı şu olur: “Şekil ve özellik bakımından nasıl olmanız gerekiyorsa o şekle girin: Ey yeryüzü! Sen üzerinde yaşayacak olanlar için yayılıp düzleştirilmiş, sabitleştirilmiş ve üzerinde istirahat etmeye uygun hâle getirilmiş bir şekle gir! Sen de ey gökyüzü, onlar için bir kubbe ve çatı şekline gir!” Yani “gelme”nin anlamı, meydana gelme ve vuku bulmadır. Nitekim (“Yaptığı hoşnutluk-la karşılandı. Makbul bulundu.” anlamında) etâ ‘ameluhû mardıyyen ve câe makbûlen dersin. [ii] “Gelin!” emri şu anlamda da olabilir: İkinizden her biri, Benim dilediğim -hikmet ve nizamın gerektirdiği şekilde- yani yeryüzünün gökyüzüne bir ikamet yeri, gökyüzünün de yeryüzüne bir çatı olacağı şekilde diğeriyle buluşsun! Nitekim َא

ِ َא ve ائْ ْ َ kelimelerini, “karşılıklı olarak birbirine أgelmek” yani uyumlu olmak/uygun düşmek kökünden gelen âtiyâ ve âteynâ şeklinde okuyan kıraat de bunu desteklemektedir. Bu kıraate göre anlam şöy-le olur: “Her biriniz ‘kardeş’ine gelsin ve onunla tam uyumlu olsun!” deyince, dediler ki: “Tamam, birbirimize tam uyumlu olduk ve birbirimizi destekle-dik.” [iii] Anlamın, “emrime ve irademe muvafık davranın; emrimi göz ardı etmeyin” şeklinde olması da muhtemeldir.

[1950] ŞayetGönüllü ya da gönülsüz” ifadesinin anlamı nedir?”der-sen şöyle derim:Bu ifade, Allah’ın kudretinin onlar üzerindeki etkisinin kaçınılmazlığını ve onların Allah’ın kudretinin etkisi dışında kalmalarının imkânsız olduğunu dile getiren bir temsildir. Nitekim bir zorba, emri al-tındakilere şöyle der: “İsteseniz de, istemeseniz de bunu mutlaka yapa-caksınız, gönüllü yahut gönülsüz onu muhakkak yapacaksınız!” Bu keli-melerin cümlede mansūb olarak bulunmaları, hâl olmaları sebebiyledir.

“itaatkâr olarak yahut isteksiz olarak” manasında. ŞayetBu iki kelimenin (müfred müennes) lâfızları gözetilerek tāi‘ateyni yahut (cem-‘i müennes) mânaları gözetilerek tāi‘ât denseydi daha güzel olmaz mıydı? Çünkü bunlar semâlar ve arzlardır.” dersen şöyle derim:Bu iki varlık birer muhatap ve cevap verici kılınıp, (akıl sahipleri gibi) gönüllülük ve gönülsüzlükle tavsif edilince, tıpkı َ ِ ِ א َ ([onbir yıldız, Güneş ve Ay] secde ediyorlar” [Yûsuf 12/4] âyetinde oldu-ğu gibi, cem-‘i müennes sıygası olan tāi‘ât yerine َ ِ אئِ َ kelimesi kullanılmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

[1951] َّ ُ َ َ َ ’deki zamirin َ ِ َאئِ ’de olduğu gibi mâna bakımından semâya dönmesi mümkündür. Bunun benzeri, ٍ َ אوِ َ ٍ ْ َ אزُ َ ْ kökünden“) أsökülmüş kof hurma kütükleri” [Hâkka 69/7] âyetidir. Bu zamirin, sonra-sında gelen “yedi gök” ifadesiyle tefsir edilen mübhem bir zamir olması da mümkündür. Bu iki ihtimal arasındaki fark, ilkinde zamirin hâl olması, ikincisinde ise temyiz olmasıdır.

[1952] Denilmiştir ki; Allah Teâlâ gökleri ve içindekileri iki günde -Perşembe ve Cuma günlerinde- yarattı; yaratma işini Cuma gününün son vaktinde bitirerek Âdem’i yarattı. İşte, Kıyametin kopacağı zaman bu son vakittir. Bu görüşte; benim daha önce belirttiğim “Şayet Allah ‘tam dört günde’ yerine ‘iki günde’ deseydi, o iki günün iki tam gün mü yoksa eksik iki gün mü olduğu anlaşılmazdı” şeklindeki görüşüme bir delil vardır.

[1953] ŞayetAllah yeryüzünü iki tam günde yarattı ve orada yaşaya-cak canlıların azıklarını da iki tam günde takdir etti’ denseydi yahut sonraki ‘iki gün’ün ardından ‘işte bunlar tam dört gün eder’ denseydi daha güzel olmaz mıydı?”dersen şöyle derim:Allah’ın zikrettiği şekil Kur’ân’daki; an-lamak için kırk fırın ekmek yenmesi gereken, insanın dizlerini titreten ifade biçimlerine uygunluk bakımından en kısa, en fasih ve en güzel biçimdir. Böylece, ‘üstün’ ‘eksik’ten, ‘ileri’ ‘geri’den ayrılmakta1; dereceler yükselerek mükâfatlar kat kat artmaktadır.

[1954] “Her göğün işini”, yani Allah’ın her gökte olmasını emredip planladığı meleklerin, parlak gökcisimlerinin yaratılması vd. şeyleri yahut her göğün durumunu ve ona uygun olacak şeyi kendisine bildirdi.1 Yani Belâgat ilimlerinde… / ed.

[1955] “Tam olarak korumuşuz.” ًא ْ ِ kelimesi mukadder bir hafiznâhâ (gökleri koruduk) fiilinin mef‘ûl-i mutlakıdır; yani onları hırsızlık yapmaya çalışan [şeytan]lardan, delici alevtoplarıyla tam anlamıyla korumuşuz. ًא ْ ِ mef‘ûlün leh de olabilir ki bu durumda adeta “Göklerdeki kandilleri birer süs ve muhafaza olsun diye yarattık.” denmiş olur.

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

[1956] “Yüz çevirirlerse.” Yani sen onlara Allah’ın vahdâniyet ve kudre-tine delâlet eden bu kuvvetli delilleri okuduktan sonra yüz çevirirlerse, o za-man onları kendilerine bir yıldırımın -yani yıldırım gibi şiddetle çarpacak bir azabın- isabet edeceğini söyleyerek uyar. İfade, sa‘katun misle sa‘kati ‘âdin ve semûd şeklinde de okunmuştur ki bu haliyle es-sa‘ku yahut es-sa‘aku kökün-den (‘bir kez çarpma’ anlamında) mastar binâ-i merra olur. Nitekim şöyle denir: sa‘akathu’s-sā‘ikatu sa‘kan fe-sa‘ika sa‘akan (onu bir kez yıldırım çarptı; anında yere yıkıldı).1 Bu, fa‘altuhû fe-fa‘ile (Bunu yaptım; yapıldı.) kalıbın-dan gelmektedir.

[1957] “Önlerinden ve arkalarından” yani peygamberler onlara dört bir taraftan yönelmişler, onlar için çabalamışlar ve (hidayetleri için) ellerinden ge-leni yapmışlardı; fakat onlardan karşılık olarak sadece inatçılık ve yüz çevirme gördüler. Nitekim âyette, İblis’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Sonra onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım…” [A‘râf 7/17]; yani onlara her yönden varacağım ve (saptırmak için) her türlü çareye başvuracağım. Sen de şöyle dersin: “Falancaya her yönden yaklaştım; ama onu bir türlü etkileyemedim.” Hasan-ı Basrî’nin şöyle dediği nakledilmiştir: Peygamberler onları, kendilerinden önceki ümmetlerin başına gelenlerle ve Âhiret azabı ile korkutup uyarmışlardı; çünkü onları bu şekilde korkutunca hem geçmişte yaşayan kâfirlerin başına gelenleri anlatmak suretiyle geçmiş zaman açısından, hem de gelecekte ( Kıyamet günü) yaşayacakları şeyleri an-latmak suretiyle gelecek zaman açısından onlara öğüt vermiş olmakta idiler.

[1958] Bu ifadenin, “onlara kendilerinden önce ve sonra peygam-berler geldiğinde” anlamında olduğu da söylenmiştir. ŞayetOnlar-dan önce ve sonra gelen peygamberler, nasıl onlara gelmiş gibi anlatılır1 Müteaddisinin masdarı sa‘kan, lâzımınınki ise sa‘ikan gelir, demek istiyor. / ed.

ve kendilerine peygamber gönderilenler nasıl ‘Sizin gönderildiğiniz şeyleri inkâr etmekteyiz!’ diye onlara hitap etmiş olabilir?”dersen şöyle derim:Hûd ve Sālih peygamberler insanları hem kendilerine hem de kavimlerinden önce ve sonra gelen peygamberlere iman etmeye çağırmışlardı. Bu durumda, sonra gelen bütün peygamberler bu iki peygamberin kavmine gelmiş gibi olmakta-dırlar. Onların “sizin gönderildiğiniz şeyleri inkâr etmekteyiz” sözü, Hûd, Sā-lih ve kendilerini imana çağıran diğer peygamberlere yönelttikleri bir hitaptır.

وا [1959] ُ ُ ْ َ َّ -nin hafifleştiril’أنَّ ya “yani” anlamındadır yahut أنْ daki’أmiş halidir. Bu durumda ifadenin aslı وا ُ ُ ْ َ َ ُ َّ ِ yani durum ve size söyle-necek sözümüz şudur ki, (Allah’tan başkasına) tapmayın! َאَء (diledi) fiilinin mef‘ûlü mahzuftur; yani “Şayet Rabbimiz” peygamber göndermek “iste-seydi, herhalde melek indirirdi. O halde, sizin gönderildiğiniz şeyleri inkâr etmekteyiz!” Bu da şu demektir: Siz insan olduğunuz ve melek olmadığınız için biz ne size ne de getirdiklerinize iman ederiz! “Gönderildiğiniz şeyler” ifadesi, peygamberlerin Allah tarafından gönderildiklerini ikrar ettikleri anlamına gelmemektedir. Aksine bunu, peygamberlerin sözüne dayanarak söylemişlerdir. Hatta bu sözde bir alay mevcuttur. Nitekim Firavun da, “Size gönderilen ‘peygamber’iniz cinlinin teki!” [Şu‘arâ 26/27] demişti.

[1960] Rivayete göre Ebû Cehl de, Kureyş’in ileri gelenlerinden bir gru-ba şöyle demiştir: Muhammed’in durumu bizim kafamızı karıştırdı. Sizden şiiri, kâhinliği ve sihri bilen birisi çıkıp onunla konuşsa, sonra da gelip bize onun durumunu açıklasa iyi olur. Bunun üzerine Utbe b. Rebî‘a; “Vallahi ben, şiir de kâhinlik de sihir de dinlemişimdir; bunları iyi bilirim, benden bir şey kaçmaz!” diyerek, Peygamber (s.a.)’in yanına gitti ve ona, “Sen mi -ey Muhammed- daha hayırlısın Hâşim mi? Sen mi daha hayırlısın Abdül-muttalip mi? Sen mi daha hayırlısın Abdullah mı? Niçin tanrılarımıza sata-şıp bizi sapıklıkla itham ediyorsun? Eğer başkanlık istiyorsan, sancağı sana verelim, başkanımız ol. Evlenmek istiyorsan, Kureyş’in dilediğin kızların-dan on tanesini sana nikâhlayalım. Mal - mülk peşinde isen, sana bir daha hiç ihtiyaç hissetmeyeceğin kadar mal toplayalım.” Peygamber (s.a.) bu sözlere bir süre cevap vermedi. Suskunluğu bitince besmele çekerek Fussilet sûresinin başından, Âd ve Semûd’u çarpıp yere seren azaptan bahseden âyete kadar okudu.1 Tam buraya gelince, Utbe, “Allah aşkına sus artık sus!” diye-rek eliyle Peygamber’in ağzını kapattı. Sonra da evine gitti. Ve Kureyşlilerin yanına çıkmadı. Utbe böyle yapınca, “Kesin, Utbe de dinden çıktı!” dediler.1 Ama o kadar içten, o kadar inanarak, âyetleri fiilen yaşayarak -hatta muhtemelen- ağlayarak okuyordu ki,

“Semud’lulara gelince, onlara her iki yolu da gösterdik, ama körlüğü hidayete tercih ettiler ve sonuçta, -yaptık-ları yüzünden- onları çarpıp yıkan o rezil edici azap kendilerini yakalayıverdi!” sözlerini işiten Utbe, onları yere seren azabın o an kendi başlarına da geleceğinden korktu ve… / ed.

Sonra yanına gidip, “Ey Utbe! Yanımıza bir türlü gelmediğine göre demek ki sen de dinden çıktın!” dediler. Utbe bu söze sinirlendi ve Muhammed’le bir daha asla konuşmayacağına dair yemin etti. Sonra dedi ki: “Vallahi, kendisiyle konuştum ve bana bir sözle cevap verdi, Allah’a andolsun ki o ne şiirdi, ne kâhin sözüydü ne de sihirdi! Âd ve Semûd’u çarparak yere seren azaba gelince, [gayrıihtiyarî] ağzını kapattım ve merhamet edip bizden elini çekmesini istedim. Siz de biliyorsunuz ki Muhammed konuştuğunda yalan söylemez. O sebeple, başımıza azap gelmesinden korktum.”

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

[1961] “Memlekette büyüklük tasladılar”, yani ülkede yaşayanlara kar-şı, hiç de hak etmedikleri halde, fizikî güç ve irilikleriyle kibirlenip övün-düler. Yahut ülkede yönetimi ele geçirdiler ve hak etmedikleri halde oradaki insanların yöneticisi oldular.

[1962] “Var mı bizden daha kuvvetlisi?!” Âd’lılar uzun boylu ve sağlam yapılı insanlardı. Öyle kuvvetliydiler ki mesela onlardan biri eliyle dağdan bir kayayı söker alırdı. ŞayetKuvvet, bünyedeki şiddet ve sertlik demek-tir ve zayıflığın zıttıdır. Kudret ise kendisi sebebiyle fâ‘ilin fiil işlemesinin mümkün olduğu, zât itibariyle yahut bünyenin sağlam oluşuyla başkala-rından ayrılmak türünden bir şeydir ve ‘aczin zıttıdır. Allah ancak kudret anlamında kuvvetle vasıflanabilir. Bu durumda “Allah onlardan daha kuv-vetlidir.” demek nasıl uygun olabilir? Bunun uygun olmasının tek yolu, kuvvet kelimesinin geçtiği her iki yerde de aynı anlamın kastedilmesidir.”dersen şöyle derim:İnsandaki kudret; bünye sağlamlığı, denge, kuvvet, şiddet ve bünyedeki sertlik demektir. Kuvvetin özü kudretin artmasıdır. Bu sebeple, nasıl “Allah onlardan daha kudretlidir.” demek uygunsa, “Allah onlardan daha kuvvetlidir.” de denebilir. O zaman, mâna şöyle olur: Allah, onların kudretlerinin artmasıyla dahi güç yetiremeyecekleri şeylere bizzât güç yetirebilmektedir.

[1963] “Bile bile inkâr ediyorlardı.” Âyetlerin hak olduğunu biliyorlar-dı; fakat tıpkı kendisine emanet bırakılan birinin emaneti inkâr etmesi gibi, bile bile reddediyorlardı. َون ُ َ ْ َ kelimesi, وا ُ َ َכْ ْ אَ kelimesine ma‘tūftur; yani hem kâfir hem de fâsık idiler.

[1964] eserken tasarsur eden, yani uğuldayan fırtınadır. Şu da söylenmiştir: soğuğunun şiddeti sebebiyle yakan, donduran fırtına-dır. ’da sarr tekrarlanmaktadır ki bu sebeple, kelimesi sarr eden -yani bir araya toplayan, insanı ele geçiren- soğuk anlamına gelir.

אت [1965] Hâ’nın kesresiyle de, sükûnuyla da (nehisâtin - nahsâtin) okunmuştur. Nahise - nahsen kullanımı, sü‘ide - sa‘den (tamamen mutlu oldu) fiilinin zıttıdır.1 Sıfat-ı müşebbehesi normalde nahis gelir; [bu kıra-atteki] nahs ise ya nahisin hafifletilmişidir ya ْ َ ve benzerleri gibi fa‘lun kalıbında bir sıfattır ya da mastar ile vasfetme kabilindendir.

[1966] ْ ُ َِ ُ ِ kelimesi; tattırma fiili rüzgâra yahut “kara günler”e ait

olmak üzere li-tuzîkahum şeklinde de okunmuştur. Âyette; ‘rezilrüsvâylık’ azabın sıfatı olmak üzere, اَب َ ْ kelimesi, zillet ve aşağılanma anlamına اgelen ي ْ ِ ْ e izafe edilmiş ve adeta ‘azâbun hizyun (rezilürüsvâ bir azap)’اdemektedir. Nitekim “kötü fiil” anlamında fi‘lu’s-sû’ dersin. Bu kullanımın delili ى َ ْ ةِ أَ َ

ِ ابُ ا َ َ َ ,ifadesidir. Bu (!Âhiret azabı tabiî ki daha rezildir ) وَmecazî isnad türünden bir kullanımdır. Azabı rezillikle vasfetmek, kâfirleri rezillikle vasfetmekten daha etkilidir. Nitekim “O şairdir.” ifadesi ile “Onun şairane şiirleri vardır.” ifadesi arasındaki derin farkı sen de görüyorsun.

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

muştur; ancak ibtidâ harfi olan א َّ dan sonra geldiği için merfû‘ okunması’أdaha fasihtir. Ayrıca Sumûdu okunuşu da vardır.

[1968] “Onlara her iki yolu da” yani sapıklık ve aklıselim yollarına nasıl girmiş olacaklarını “gösterdik.” Tıpkı “Ona her iki yolu da göstermedik mi?” [Beled 90/10] ifadesindeki gibi. “Ama körlüğü hidayete” yani sapkın yola girmeyi aklıselim yoluna girmeye “tercih ettiler.”

1 Yani insanı kelimenin tam anlamıyla mutsuz eden kara günler… / ed.

[1969] Şayet (Ona hidayet ettim) ifadesinin anlamı ‘Onda doğru yola girme halini meydana getirdim.’ değil midir?1 Nitekim senin ‘Ona hidayet et-tim; o da hidayete erdi.’ sözün bunun delilidir ki bunun anlamı arzu edilen şeyi vücuda getirmek ve onun da vücut bulmuş olmasıdır. “Onu vazgeçirdim; o da vazgeçti.’ sözün de bunun gibidir. Peki, bu durumda ‘Ona hidâyet ettim.’ sözünün, (doğru yola getirme değil de) sadece yolu gösterme anlamında kulla-nılması nasıl mümkün olabilir?”dersen şöyle derim:Bu ifade, Allah Teâlâ’nın onlara imkân verdiği, gerekçelerini ortadan kaldırdığı ve onlara bir tek mazeret ve gerekçe bırakmadığı hususuna delâlet etsin diye kullanılmıştır. Bu durumda arzu edilen şeyi gerektiren hususları meydana getirmek suretiyle Allah, sanki onlarda arzu edilen şeyin bizzat kendisini meydana getirmiş gibi olmuştur.

[1970] “Çarpıp yıkan azap” yani felâket azabı, ansızın gelen azap. ن ُ ْ -de اğersiz, adi ve düşük seviyede olmak demektir. Allah Teâlâ ‘azâbı bu kelimeyle mübalağa için nitelemiştir. Yahut bu kelimeyi azaptan bedel olarak getirmiştir.2

[1971] Şayet Kur’ân’da Kaderiyye’nin3 aleyhine -ki bunlar Peygamber (s.a.)’in tanıklığıyla ‘Bu ümmetin Mecusileridirler!’ ve şahit olarak bu bize ye-ter- bu âyetten başka bir delil bulunmasaydı, tek başına bu âyet4 bile yeterdi.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

[1972] ( ) meçhul sıyga ile ُ َ ْ ُ (haşredilecekleri) şeklinde, birinci ço-ğul şahıs sıygasıyla nahşuru ve nahşiru (haşredeceğimiz) şeklinde ve fâ‘ili Allāh olan ma‘lûm fiille yahşuru şeklinde okunmuştur; yani Allah’ın haşredeceği gün.

[1973] “Allah düşmanları” önceki ve sonraki (bütün) kâfirlerdir. “Düzenli birlikler halinde götürülürler” yani geride kalanlar ön taraf-takilerle bir araya getirilir; arkada kalanlar da öncekilere yetişsin ve hep bir arada bulunsunlar diye grubun önünde gidenler durdurulur. 1 Hidayet kökü; ilgili kişiye göre farklılaşarak; “doğru yolu göstermek”, “doğru yola getirmek” ve “doğru

yolda sabit kılmak” anlamlarında kullanılıyor olabilir. / ed.2 (i) “Aşşağılık azap” (ii) “Azap yani burunlarının sürtüldüğü…” / ed.3 Kaderiyye tabiri kaderciler hakkında da, “Kul fiilinin yaratıcısıdır.” diyenler -yani kaderi reddedenler-

hakkında da kullanılmaktadır. “Ümmetin mecusîleri” benzetmesi, Allah’tan başka ikinci bir yaratıcı kabul edenlerle ilgili olsa gerektir; çünkü Mecusiler ikili tanrı anlayışına sahip idiler. / ed.

4 Çünkü mealen şöyle buyruluyor: Biz bunlara doğru yolu gösterdik; iman etmelerinin önündeki tüm engelleri kaldırarak, iman etme imkânı verdik; fakat körlüğü hidayete kendileri tercih ettiler! / ed.

[1974] Bu, Ateş’e atılacakların çokluğundan kinâyedir. Allah’tan, engin rahmetiyle bizi bu Ateş’ten korumasını niyaz ederiz.

[1975] Şayetאَ אءُو َ א َ َّ إذَا َ ifadesindeki א َ nedir?”dersen şöyle de-rim:Tekit amaçlı eklenmiş olup, buradaki tekidin anlamı şudur: Kâfirlerin Ateş’in yanına geldikleri vakit, aleyhlerinde mutlaka şahitlik yapılacak va-kittir; bu şahitliğin olmaması düşünülemez. Bunun benzeri ْ ُ ْ َ َ آَ َ א وَ َ َّ إذَا ُ ِ أ ِ (“Azap gerçekleştikten sonra mı ona iman ettiniz?!” [Yûnus 10/51]; yani imanlarıın tam azabın gerçekleştiği vakitte gerçekleşmesi kaçınılmazdır.

[1976] Derilerin şahitliği, kişiyi haramlara yöneltecek ‘harama dokun-ma’ vb. şeylerle ilgilidir.

[1977] ŞayetOrganlar insanın aleyhine nasıl şahitlik eder ve nasıl ko-nuşur?”dersen şöyle derim:Allah Teâlâ, tıpkı kendisinde konuşma mele-kesi yaratarak o ağacı1 konuşturduğu gibi organları da konuşturur. Deriler-den maksadın organlar olduğu da söylenmiş; tenâsül uzuvlarından kinâye olduğu da dile getirilmiştir. “Her şeyi…” derken tüm canlıları kasdetmek-tedir. Nitekim “Allah her şeye kādirdir.” [Bakara 2/284] âyetinde de ‘kudret dâhilindeki her şey’i2 kastetmiştir. Bu durumda, mâna şöyle olur: Biz [organ]ların konuşması; tüm canlıları konuşturmaya, sizi ilk örneksiz yaratmaya, öldükten sonra tekrar diriltmeye ve hesabıyla karşı karşıya getirmeye kādir olan Allah’ın kudreti açısından şaşılacak bir şey değildir.

[1978] Kâfirler, kendi organlarına “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” derler; çünkü onların, aleyhlerindeki tanıklığı büyük bir vahamet olarak görünmekte ve çirkinliklerinin kendi organlarının diliyle ortaya dökülmesi onlara ağır gelmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

[1979] Mâna şudur: Yüz kızartıcı günahları işlerken duvarların ve perdelerin ardına gizleniyordunuz; ama böyle gizlenmenizin sebebi, or-ganlarınızın sizin aleyhinize şahitlik edeceğinden korkmanız değildi; çünkü siz onların böyle bir şahitlik yapacağını bilmiyordunuz. Hatta yeniden dirilmeyi ve hesaba çekilmeyi temelinden inkâr ediyordunuz. 1 Hazret-i Musa’nın Sina dağında vahyi kendisinden işittiği mübarek ağaç. / ed.2 Allah her mümkin şeye kādirdir; kudret fiili, kime ait olursa olsun muhâllere taalluk etmez. / ed.

“Aksine, yaptıklarınızın birçoğunu” -yani gizli gizli yaptığınız işleri- “Allah bilmez!” zannetmeniz sebebiyle gizleniyordunuz. İşte bu zannınızdır sizi helâk eden!

[1980] Bu ifadelerde, mümin bir kulun, ‘Benim üzerimde Allah’ın hiç kapanmayan bir ‘göz’ü ve daimi bir gözetleyicisi var.’ düşüncesini aklından hiç çıkarmaması gerektiğine dair bir uyarı vardır. Böyle olmalıdır ki mü-min, yalnız kaldığı vakitlerde Rabbinden daha fazla korksun, Rabbinin ih-tişamını daha güzel hissetsin ve ileri gelen kimselerle beraber olduğundan daha fazla kayıt ve kontrol altında olduğunu bilsin de, böylece o yanlış zan-na sahip kimselere benzeyerek, kendisini kimsenin görmediği zamanlarda (Allah’ın da görmediğini zannederek) rahat davranmasın.

[1981] ( ْ ُ ْ َ َ ْ َכِ ifadesi) ve lâkin ze‘amtum (aksine […] iddia ederdiniz) وَşeklinde de okunmuştur.

[1982] ْ כُِ ْ ;mübtedâ ve merfûdur ذَ ُّכُ َ ve ْ כُ -da onun haberleri أرْدَ

dir. ْ ُّכُ َ kelimesinin ْ כُِ ْ ,den bedel’ذَ כُ kelimesinin ise haber olması da أرْدَ

mümkündür.1

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

[1983] “Sabretseler bile” yani onlara sabır kâr etmez; sabretmeleri sebe-biyle Ateş’te ikamet etmekten kurtulamazlar. ا ُ

ِ ْ َ ْ َ utbâ isteseler -‘utbâ‘ وإنْ ahuvah ederek istedikleri ortama tekrar kavuşmaktır- kendilerine asla ikinci bir şans verilmeyecek; bu konuda muhatap bile alınmayacaklardır. Bunun benzeri, “Artık sızlansak da sabretsek de fark etmez; bizim için kaçacak bir delik yok!” [İbrahim 14/21] âyetidir. İfade, meçhul sıygayla ve in yusta‘tebû fe-mâ hum mine’l-mu‘tibîn şeklinde de okunmuştur ki anlamı şöyledir: “Rablerini razı etmeleri istense, bunu yapacak değillerdir.” Yani buna im-kân bulamazlar.

1 Yani (i) “İşte bu, sizin zannınızdır; sizi alçaltmıştır.” (ii) “İşte bu zannınız sizi alçaltmıştır! / ed.

[1984] “Onların başına sardırdık” yani Mekke Müşrikleri için prog-ramladık. İkisi birbirine denk olduğunda hâzâni sevbâni kaydāni (birbirine tamamen uygun iki elbise) denir. Mukāyada bir şeyin muâdilini vermek demektir. אء َ ُ (yoldaşlar) şeytanî akranlar anlamında olup, karînin çoğu-ludur. Tıpkı “Kim Rahman’ın öğüdüne gözünü kaparsa, başına bir şey-tan sardırırız; ona yoldaş olur.” [Zuhruf 43/36] âyetindeki gibi. ŞayetAllah şeytanın adımlarını takip etmelerini kendisi yasaklamışken, nasıl onların başına şeytanî yoldaşlar sardırmış olabilir?”dersen şöyle derim:Bunun an-lamı şudur: Allah Teâlâ küfürde ısrar etmeleri sebebiyle onları rahmetin-den uzaklaştırmış ve yardımsız bırakmıştır ve böylece, şeytanlardan başka yoldaşları kalmamıştır. Bunun delili de “Kim Rahman’ın öğüdüne gözünü kaparsa, başına bir şeytan sardırırız.” [Zuhruf 43/36] âyetidir.

[1985] “Önlerindekini ve arkalarındakini”, yani daha önce işlediklerini ve hâlihazırda işlemeye devam ettiklerini. Yahut “önlerindekini” yani dünya işleri ve arzuların peşinden gitmeyi; “arkalarındakini” yani Âhiret’e dair işleri ve yeniden dirilme ve hesabın olmayacağı düşüncesini (cazip gösterdiler).

[1986] “Haklarındaki hüküm gerçekleşti”, yani azap göreceklerine dair hüküm gerçekleşti. ٍ َ ِ أُ ifadesi “(gelmiş geçmiş) bütün insan toplulukla-rı” anlamına gelir. ِ ’nin bu şekildeki kullanımının benzeri, şu şiirde yer almaktadır:

Şayet o en güzel üründen men edilmişsen(Bilesin ki) diğerleri de men edilmişti ondan.

Şair demek istiyor ki; sen de diğerlerinin içinde yer alıyorsun, onlardan sayılıyorsun; bu konuda yalnız değilsin. Şayet “ ٍ َ ِ أُ ifadesinin i‘rabdan mahalli nedir?”dersen şöyle derim:Önce-sindeki ْ ِ ْ َ َ ’de yer alan zamirden hâl olarak nasb mahallindedir; yani (gel-miş geçmiş) bütün toplulukların içinde yer aldıkları halde onlar hakkında hüküm gerçekleşmiştir.

[1987] “Çünkü gerçekten hüsrana uğramışlardı” cümlesi, onların azabı hak etmelerinin gerekçesidir. Çoğul zamiri hem onlara hem de onlardan önce azabı hak eden bütün topluluklara gider.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

[1988] (“Yaygara koparın” anlamındaki kelime) Gayın’ın fethasıyla da, zammesiyle de okunmuştur. Bu kelimenin vezni leğiye - yelğâ şeklinde de leğâ - yelğû şeklinde de gelmektedir. Lağv “altında hiçbir fayda olmayan düşük söz” demektir. Nitekim şair şöyle demiştir:

Lagaluga yapmaktan ve sin-kâflı konuşmaktan…[1989] Âyetin anlamı şudur: Kur’ân okunurken onu dinlemeyin; yalan

yanlış, saçma sapan sloganvari şeyler okuyarak, okuyanın sesini bastırın ve okuduklarını karıştırmasına yol açın! Kureyşliler birbirlerine böyle yapma-larını salık veriyorlardı.1

[1990] “Ama nankörce inkâr edenlere kesinlikle… tattıracağız.” Allah’ın “nankörce inkâr edenler”le Kur’ân okunurken gürültü yapan bu kimseleri, özellikle de onlara böyle yapmalarını emredenleri kastediyor olması müm-kün olduğu gibi, bunları da kapsayacak şekilde genel olarak bütün inkârcı-ları kastediyor olması da mümkündür.

أَ [1991] َ ْ -kelimesinin muzāf olması hususunu daha önce2 anlattığı أmız için tekrarlamaya gerek görmüyoruz. İbn Abbas’dan nakledildiğine göre; “şiddetli azap” Bedir Savaşı, “yapmakta olduklarının en kötüsü” ise Âhiret’te karşılaşacakları azaptır. َِכ .işte bu “en kötü”ye işaret etmektedir ذَBu durumda cümlenin takdiri, “yapmakta olduklarına verilecek en kötü ceza” şeklinde olmalıdır ki bu işaret yerini bulmuş olsun. َُّאر اء (Ateş) ا ’nın atf-ı beyânı yahut mahzuf bir mübtedanın haberidir.

[1992] “Peki, ‘O Ateş’tedir bunların ebedi yurdu.’ ne demektir?” dersen şöyle derim: Bunun anlamı şudur: (Onlar için) Ateş’in bizzat kendisi ebedi yurttur. Tıpkı “Gerçek şu ki sizin için Allah Resûlü’nde güzel bir örneklik vardır.” [Ahzâb 33/21] âyetindeki gibi. Yani aslında Allah Resûlü’nün bizzat kendisi güzel bir örnekliktir. Nitekim “Bu evde senin için bir sevinç yurdu var.” dersin ve aslında evin bizzat kendisini kastedersin.

[1993] “Âyetlerimizi bile bile reddedip durmalarının cezası olarak”, yani âyetlerimizi bastırma çabalarının cezası olarak. Böylece, lagaluga yapa-rak âyetleri bastırma girişimlerinin sebebi olan “bile bile inkâr”ı zikretmiş olmaktadır. 1 Müşrikler elbette kendi edebiyatlarını lağv olarak nitelemiş değillerdir; “Yalan yanlış, saçma sapan, slo-

ganvari şeyler okuyun!” dememişlerdir. Bu hikâye tarzı Müşrik edebiyatı hakkında Kur’ân’ın yorumudur. Kur’ân’ın insanlığı kurtaracak son derece ciddi, önemli ilke ve hakikatlerine göre Müşrik edebiyatı çoluk - çocuk işidir; lagalugadan öte gitmez. / ed.

2 Zümer 39/35’in tefsirinde. / çev.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

[1994] “Cinlerden ve insanlardan bizi saptıran o ikisini”, yani bizi saptı-ran iki şeytanı… Çünkü şeytanın cinnî ve insî olmak üzere iki türü vardır. Ni-tekim “İşte, bütün peygamberlere insanların ve cinlerin şeytanlarını düşman ettik” [En‘âm 6/112] ve “Gerek cinlerden gerekse insanlardan, insanların içine vesvese sokan(ların şerrinden Allah’a sığınırım…)” [Nâs 114/5-6] buyrulmuş-tur. Bu iki saptırıcının İblis ve Kābil olduğu da söylenmiştir; çünkü inkârcılı-ğı ve haksız yere cana kıymayı bir gelenek olarak bunlar başlatmıştır.

َא [1995] ifadesi, kesrenin dile ağır gelmesi sebebiyle ernâ (Bize göster) أرَِşeklinde de okunmuştur. Nitekim Araplar ٌ ِ َ kelimesini ٌ ْ َ şeklinde telaf-fuz ederler. Bu okuyuşta anlamın; “Bizi saptıran o ikisini bize ver!” olduğu da söylenmiştir. Bu konuda Halîl b. Ahmed’in [v. 175/791] şöyle söylediği nakledilmiştir: Şayet kesre ile erinî sevbeke dersen “Benim elbiseni görmemi sağla.” anlamına gelir. Bunu [ernî sevbeke şeklinde] Râ cezimli olarak söyler-sen, o zaman elbiseyi istediğin anlamına gelir ve “Elbiseni bana ver.” demiş olursun. Bunun benzeri, aslında “getirmek” anlamında olan َאء َאء ,nın’إ ْ إ(vermek) anlamındaki kullanımının meşhur olmasıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

[1996] (sonra) kelimesi, istikamet üzere olmanın, dil ile ikrardan zaman bakımından sonra geldiğini ve fakat fazilet bakımından daha üs-tün olduğunu ifade etmek için kullanılmıştır. Bunun benzeri “Ancak şu kimseler mümindir ki; Allah ve Resûlüne iman etmiş, sonra şüphe-ye düşmemiş…” [Hucurât 49/15] âyetidir. Dolayısıyla, ifade “sonra dil ile ikrarlarında ve bunun gerektirdiği hususlarda sebat ettiler” anlamına gelmiş olur. Hazret-i Ebû Bekr’in “Söylemlerinde nasıl istikamet üze-re iseler, eylemlerinde de öyle istikamet üzere oldular.” dediği nakle-dilmiştir. Yine kendisinden nakledildiğine göre, bu âyeti okumuş ve “Bu ‘istikamet üzeredirler’ ifadesi hakkında ne dersiniz?” diye sormuş;

muhatapları, “yani günah işlemezler” diye cevap verince, “Meseleyi en çetin şekline hamlettiniz.” demiş. “Peki, senin görüşün ne?” diye sorduklarında ise, “Bir daha putperestliğe dönmezler!” şeklinde cevap vermiştir. Hazret-i Ömer’in de şöyle dediği nakledilmiştir: “Yolda dosdoğru yürürler; tilki gibi sağa sola saparak gitmezler.” Hazret-i Osman’ın “Amellerinde ihlaslıdırlar.”; Hazret -i Ali’nin ise “Farzları yerine getirirler.” dediği nakledilmiştir. Süfyân b. Abdullah es-Sekafî de şöyle demiştir: “ Peygamber (s.a.)’e dedim ki; ‘Ya Rasûlâllah! Bana öyle bir şey söyle ki ona sımsıkı yapışayım.’ Peygamber buyurdu ki; ‘Rabbim Allah’tır de, sonra da dosdoğru ol!’ Sonra dedim ki, ‘Benim hakkımda en çok endişelendiğin şey nedir?’ Peygamber kendi dilini göstererek, ‘İşte budur.’ dedi.” (Tirmizî, “Zühd”, 60.)

[1997] “Üzerlerine melekler inerler”, yani ölüm anında onları müjdelemek için inerler. Bu kimselere müjdenin üç yerde verildiği de söylenmiştir: Ölüm ânında, kabirde ve kabirden kalkıp tekrar dirildiklerinde. ا א Korkmayın) أ diye!) ifadesindeki ْأن “diye” anlamındadır. Yahut َّأن’nin hafifletilmiş halidir ve bi-ennnehû lâ tehāfû şeklindedir; َّأن’ye bitişik olan zamir şan zamiridir. İbn Mes‘ûd kıraatinde, “Korkmayın, derler.” anlamında lâ tehāfû şeklindedir.

[1998] Korku, istenmeyen bir şey olacağı beklentisiyle insana ârız olan tasadır. Hüzün ise faydalı bir şeyin kaybı yahut zararlı bir şeyin meydana gel-mesi gibi istenmeyen bir şeyin vuku bulmuş olması sebebiyle insana ârız olan tasadır. Bu durumda, “Korkmayın!” ifadesi, “Hiç şüpheniz olmasın ki Allah her türlü tasadan emin olacağınıza ve hiç tasalanmayacağınıza kesin olarak hükmetmiştir.” anlamında olur. İfadenin, “Varacağınız yer sebebiyle korkuya kapılmayın, geride bıraktıklarınız sebebiyle de üzülmeyin!” anlamında oldu-ğu da söylenmiştir. Nasıl ki şeytanlar, günahkârların yoldaş ve kardeşleri ise-ler, melekler de her iki cihanda müttakîlerin velîleri ve sevdikleridirler.

نَ [1999] ُ َّ َ “temenni ettiğiniz” demektir.

لُ [2000] ُ ُّ -misafire ikram edilen şeydir. Âyette nasb halinde bulunma اsının sebebi hâl olmasıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

[2001] “Allah’a davet eden kimseden…” İbn Abbas’tan nakledildiğine göre bu zat; insanları Allah’a davet eden; kendisiyle Rabbi arasındaki konular-da “salih amel işleyen” ve din olarak İslâm’ı benimseyen Peygamber (s.a.)’dir.

İbn Abbas’tan ; Allah’a davet edenlerin Peygamber’in dâva arkadaşları oldu-ğu da nakledilmiştir. Hazret-i Âişe’nin de “Bu âyetin müezzinler1 hakkında indiğinden şüphemiz yoktu.” dediği rivayet edilmektedir. Ancak âyet, şu üç haslete sahip olan herkesi kapsar: Tevhid inancına sahip olup İslâm dinini benimsemek, hayırlı işler işlemek ve insanları hayra davet etmek. Bu özellik-lere sahip olanlar da; Ehl-i Adl ve’t-Tevhid’in [ Mu‘tezile’nin] ilmiyle âmil olan ve Allah’ın dinine davet eden âlimleridir.

[2002] “Şüphesiz ben de (Allah’a) teslimiyet gösterenlerdenim, diye-rek…” ifadesinden maksat kişinin bizzat böyle söylediği değildir, aksine, İslâm dinini kendi yolu ve inancı olarak benimsemiş olduğu anlatılmakta-dır. Nitekim “Bu, Ebû Hanîfe’nin sözüdür.” derken, onun görüşünü kaste-diyorsundur.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

[2003] Yani iyilik de, kötülük de kendi içlerinde farklı farklıdır. O hal-de, iki iyilikle karşılaştığında, ‘daha iyi’ olanını tercih et ve bir düşmanın-dan sana yönelecek kötülüğü bununla savuştur. Yani diyelim ki; bir adam sana kötülük yapıyor. İyilik, senin onu affetmendir. İyilikten daha güzel olanı ise sana yaptığı kötülüğün karşılığında ona iyilik yapmandır. Mesela seni yeriyorsa onu övmendir; senin çocuğunu öldürdüyse, onun çocuğunu düşmanının elinden kurtarmandır; çünkü sen böyle yaptığın zaman, aman-sız düşmanın sımsıcak bir dost gibi dürüst ve samimi biri haline gelir.

[2004] Sonra şöyle buyurmuştur: Bu karakter veya huy -yani kötülüğe iyilikle karşılık vermek- ancak sabredebilen kimselere verilir ve ancak hayır-lı bir kişiye hayırdan büyük bir pay nasip edilir.

[2005] Şayet“[ yerine] fe’dfa‘ kullanılsa daha iyi olmaz mıydı?”2 dersen ادşöyle derim: Bu, “Peki nasıl yapayım?” diye soran biri var kabul edilip ona cevaben “Kötülüğü en iyi (bir karşılık) ile savuştur.” diyen [yeni] bir cümledir. 1 Çünkü ezân-ı muhammedî, İslâm’ın temel parola ve simgelerinden biridir. Ezanla, “mutlak büyüğün

Allah olduğu, O’ndan başka ilâh bulunmadığı, Hazret-i Muhammed’in O’nun elçisi olduğu ve namazın insanın büyük kurtuluşundaki yeri” vurgulanmaktadır. Bu ilkeleri müezzin efendi ne kadar inanarak, hissederek ve güzel biçimde haykırırsa, Allah’ın izniyle ezanın etkisi o kadar artacaktır. / ed.

2 Çünkü Fâ başında bulunduğu cümleyi anlam ve tertip bakımından önceki cümleye bağlar. / çev.

[2006] ( ُ ئَ ِّ َّ ا َ ,deki) ’nın zait olduğu da söylenmiştir. Buna göre’و“İyilikle kötülük bir olmaz.”1 anlamına gelir. ŞayetO zaman, ‘Kötülüğü [daha iyisiyle değil de] iyi bir karşılıkla savuştur.’ denilmesi gerekirdi.”der-sen şöyle derim:Doğru, ama “en iyi” ifadesi, kötülüğü güzel bir karşılıkla savuşturmayı çok etkili bir şekilde ifade etmek için, “iyi”nin yerine kon-muştur; çünkü kötülüğü daha iyi bir karşılıkla savuşturan, iyi bir karşılıkla savuşturmayla ilgilenmeyecektir. İbn Abbas’ın “en iyisiyle” ifadesini, “Kız-gınlığı sabırla, cehaleti hilimle ve kötülüğü de görmezden gelerek.” şeklinde açıkladığı nakledilmiştir.

[2007] ّ (nasip) kelimesi sevap olarak tefsir edilmiştir. Hasan-ı Basrî’nin “Vallahi, Cennetten daha büyük bir nasip yoktur!” dediği nakledilmiştir.

[2008] Âyetin Ebû Süfyân b. Harb hakkında indiği2 de söylenmiştir; çünkü Peygamber (s.a.)’e eziyet eden bir düşman iken samimi bir dost ha-line dönüşmüştü.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

[2009] Nezğ ve nesğ aynı anlamdadır; bu da nahs (dürtme, tahrik) keli-mesinin anlamına benzer. Şeytan insanı gereksiz şeylere yönlendirmekle onu kışkırtıyormuşçasına dürter. Cedde cidduhû3 örneğindeki gibi غ (kışkırtma) da nâziğ (bizzat kışkırtıcı) olarak ifade edilmiştir. Yahut Şeytan -veya ayart-ması- غ mastarıyla nitelenerek, “bir dürtü seni dürtecek olursa” denmiştir ki bu durumda mâna şöyle olur: Şeytan, sana verilen “kötülüğü en iyi karşılıkla savuşturma” tavsiyesinden seni uzaklaştırmak istediğinde, hemen onun şer-rinden “Allah’a sığın.” Kendi yoluna gitmeye devam et; ona tâbi olma.

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

farklıdır; iyi, daha iyi, en iyi… İkincide ise karşılaştırma sadece iyi ile kötü arasında yapılmış olmaktadır. / ed.2 Bu âyetin Ebu Süfyan’ın Peygamber aleyhtarı tutumunu değiştirmesi üzerine inmesi söz konusu değildir;

çünkü âyet mekkîdir. Müfessirler, bir ayeti herhangi bir kişi veya olayla irtibatlandırmak istediklerinde, نزلت -gibi ifadeler kullanabilirler; ancak bu sebeb-i nüzul anlamı (Bu âyet falanca hakkında nâzil olmuştur) الآية في كذاna gelmez; sadece bir irtibatlandırma olarak görülebilir. Ki bu durumda, Mekke’nin fethiyle teslim bayrağını çekerek gönüllü - gönülsüz tutum değiştiren bütün Peygamber karşıtlarını ilgilendirdiği söylenebilir. / ed.

3 Lafzen “ciddiyeti ciddi oldu” demektir. Aslında ciddi olan insan olduğu halde “ciddiyet” onun yerine kullanılmıştır. / çev.

[2010] َّ ُ َ َ َ ’deki zamir gece, gündüz, Güneş ve Ay’a gider; çünkü akıl sahibi olmayan varlıklar topluluğunun hükmü dişi veya dişiler şeklindedir. Nitekim (“kalemleri açtım” anlamında) el-aklâmu beraytuhâ da, beraytuhun-ne de denilir. Yahut “O’nun âyetlerindendir.” denince bunlar âyet anlamına gelmiş, böylece kendilerine çoğul müennes zamir ( ّ ) gönderilebilmiştir.

[2011] Şayet, “Âyette, tilâvet secdesinin yapılacağı yer neresidir?”der-sen şöyle derim: Şâfi‘î Rahimehullāh’a göre âyetin sonundaki َُّאه إِ ْ ُ ْ כُ إِنْ ونَ ُ ُ ْ َ (O’na kulluk ediyorsanız.) ifadesidir. Bunu Mesrûk [v. 63/683] da, İbn Mes‘ûd’dan rivayet etmiştir. Secde lâfzı bu ifadenin öncesinde zikredildiği için Şâfi‘î böyle düşünmüştür. Ebû Hanîfe Rahimehullāh’a göre ise sonraki âyetin sonundaki َن ُ ْ َ َ (usanmaksızın” ifadesidir; çünkü anlam burada tamam olmaktadır. Bu görüş de İbn Abbas, İbn Ömer [v. 73/692] ve Sa‘îd b. el-Müseyyeb’den [v. 94/713] nakledilmiştir.

[2012] Muhtemelen Müşrikler arasında, Sābiîler gibi Güneş’e, Ay’a sec-de edenler vardı. Bunlar Güneş ve Ay’a secde etmekle -güya- Allah’a secde ediyorlardı. Bu sebeple, müminler böyle aracılar edinmekten menedildiler ve şayet sadece Allah’a tapıyor ve O’nu şirk koşmaksızın birliyorlarsa, sec-delerini bizzat Allah’a yöneltmekle memur edildiler.

[2013] “Büyüklük taslarlarsa” ve kendilerine emredilene uymayıp aracı edinmekte diretirlerse, onları kendi haline bırak; çünkü Allah çok güçlü-dür, kendisine samimiyetle kulluk edecek ve secdeye kapanacak kimseler-den mahrum olmaz. O’nun gece-gündüz kendisini ‘ortak’tan tenzih eden gözde kulları vardır.

[2014] “Rabbinin nezdindeki” ifadesi yakınlık, mevki ve yücelik an-lamlarına gelir. َن ُ ئَ ْ َ kelimesi yis’emûn şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

عُ [2015] ُ ُ ْ -hor-hakir ve zelil gözükmektir; yeryüzünün hiç bit اki bitirmediği kuraklıkta zamanındaki hali için isti‘âre olarak kullanıl-mıştır. Nitekim ًة َ ِ א َ رَْضَ ْ ا ى َ َ ”.Yeryüzünü hareketsiz görüyorsun“) وَ[Hac 22/5]) âyetinde de yeryüzü sönük ve zayıf olmakla nitelendirilmiştir.

Bu, harekete geçmek ve kabarmak şeklindeki tavsifin zıttıdır. Yeryüzünün kabarması, üzerindeki bitkiler sebebiyle verimli hale gelip süslenmesidir. Bu haliyle yeryüzü, sanki süs - püs içinde şımarmış bir insan gibi olur. Bunun öncesinde yeryüzü sanki yırtık pırtık elbiseler giymiş kötü durumdaki zavallı biri gibidir.

[2016] ْ َ -kelimesi “yükseldi” anlamında rabeet şeklinde de okunmuş رَtur; çünkü bitki ortaya çıkmak istediğinde toprak onun için yükselir.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

[2017] Hayvan düz yoldan çıkıp yolun kenarına basınca elhade’l-hâfiru ve lehade (toynak yoldan saptı) denir. Burada âyetleri doğru ve düzgün an-lamından saptırarak te’vil etme konusunda isti‘âre olarak kullanılmıştır. Fiil hem َون ُ ِ ْ ُ hem de yelhadûne şeklinde okunmuştur.

[2018] “Bizim gizlimiz saklımız değiller!” ifadesi tahrifçilere1 yönelik bir tehdittir.

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

[2019] ŞayetKendilerine öğüt gelince onu nankörce inkâr edenler’ ifadesi nereye bağlıdır?”dersen şöyle derim:Bu söz, öncesindeki “Bi-zim âyetlerimizi yanlış yönlere çekenler” [40] âyetinden bedeldir. “Öğüt” de Kur’ân’dır; çünkü onlar Kur’ân’ı inkâr ettikleri için ona dil uzatmak-ta ve onu yanlış te’vil etmekte idiler. “Oysa o sağlam bir kitaptır ki…” Yani tahrif edilmesi engellenmiş, Allah’ın koruması altında bulunan öyle bir kitaptır “ki, ona ne önünden ne de arkasından bâtıl bulaşabilir.” Bu ifade, bir temsil olup, adeta bâtılın ona erişemeyeceği, herhangi bir yön-den ona varmaya yol bulamayacağı ve böylelikle ona ulaşıp tutunamaya-cağı ifade edilmiştir. ŞayetBöyle olmasına rağmen ona dil uzatanlar ve onu bâtıl bir biçimde te’vil edenler yok mudur?”dersen şöyle derim:Evet! 1 Burada tahrifçilikten ziyade, Allah’ın âyetlerine büyü, kehanet, şiir vs. iftirasının atılması kınanmaktadır.

Çünkü tahrif, o metne az - çok iman etmiş olmayı gerektirir. Oysa burada tehdit edilenler, Kur’ân’ı “Mu-hammed’in sözleri” kabul ederek reddeden Müşriklerdir. / ed.

Ama Allah erken davranarak, kendileriyle mücadele ederek yanlış tevillerini iptal edip görüşlerini bozacak bir topluluğu bunların başına sarmak suretiy-le Kur’ân’ı kendisine bâtılın ilişmesinden korumuştur; böylece, saldıranın saldırısı püskürtülmüş, bâtıl taraftarının sözü tamamıyla zayıflatılmıştır. Bu-nun benzeri, “Gerçek şu ki; öğüdü hep Biz indirmekteyiz; Onun koruyucusu da elbet Biziz.” [Hicr 15/9] âyetidir.1

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

[2020] “Senin için söylenen her şey” yani kavminin inkârcılarının sana söylediği şeyler, önceki peygamberlere kendi kavimlerinin inkârcılarının, inen vahiyler hakkında söyledikleri yaralayıcı ve karalayıcı sözlerin benzeri-dir. “Senin Rabbin” peygamberlerine karşı “şüphesiz mağfiret sahibidir” ve merhametlidir; onların düşmanlarına karşı ise “can yakıcı bir azap sahibidir!”

[2021] Anlam “Allah’ın sana söylediği, senden önceki peygamberlere söylediklerinin aynısıdır; şeklinde de olabilir ki o zaman, ‘söylenen’ “Senin Rabbin; şüphesiz hem mağfiret sahibidir, hem de can yakıcı bir azap sahibi-dir.” ifadesidir. Bu sebeple, itaat edenlerin Allah’tan ümitli olması, isyankâr-ların da korkması Allah’ın hakkıdır; ama maksat, isyankârları korkutmaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

[2022] İnatçılıkları sebebiyle, “Kur’ân yabancı dilde inseydi ya!” diyorlar-dı. Bu sebeple denildi ki; “İstedikleri gibi olsaydı, itiraz ve inatçılığı yine bırak-mayacaklar ve “Âyetleri açık-seçik bildirilmeli değil miydi bunun?!” diyecek-lerdi; yani anlayacağımız bir dille açıklanmış, özetlenmiş olmalı değil miydi!?

ٌّ ٌّ و ifadesindeki Hemze yadırgama anlamı verir; yani yadırgayarak ءأ“Kitap yabancı dilde ama peygamber Arap, öyle mi!?” -yahut “…muhatap Arap, öyle mi!?”- derlerdi. ٌّ ِ َ ْ ٌّ kelimesi ءَأ ِ َ ْ .şeklinde de okunmuştur أ

1 Bu meşhur âyetin delâleti hakkında yeni bir yaklaşım için bkz. Murat Sülün, “ Kur’ân-ı Kerim’in Korun-ması ile İlişkilendirilen el-Hicr 15/9’a (َإِنَّا نحَْنُ نـزََّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لحَاَفِظوُن) Farklı Bir Yaklaşım”, Vahiy Zincirinin Son Halkası Kur’an Vahyi, ed. Murat Sülün, İstanbul: Kur’ân Çalışmaları Vakfı, Mart, 2018, s. 361-67.

ِ َ ْ ِ .net konuşamayan ve ne konuştuğu anlaşılmayan kişidir أ َ َ ise yabancı toplumlara mensup kişidir. Hasan-ı Basrî, Kur’ân’ın yabancı dilde, peygamber yahut muhatabın ise Arap olduğunu haber vermek maksadıyla soru Hemze’si olmadan ٌّ ِ َ ْ .okumuştur أ

[2023] Mâna şöyledir: Bunlara Allah’ın âyetleri ne şekilde gelirse gelsin, inat edecek bir husus mutlaka bulurlar; çünkü gerçeğin peşinde değillerdir; sadece akıllarına uymaktadırlar. Hasan-ı Basrî’nin kıraatine göre âyeti şöyle anlamak da mümkündür: Âyetleri iyice açıklanıp bir kısmı yabancılara bir kısmı da Araplara yönelik bir beyan olsaydı daha güzel olmaz mıydı!?

[2024] Şayet “Kur’ân’ın muhatapları Arap toplumu olduğu halde, (tekil) kelimesiyle bu (çoğul) muhataplar nasıl kastedilmiş olabilir?”dersen

şöyle derim:Bu, yadırgayanın ‘inkâr’ındaki kaçınılmaz duruma göre söylen-miştir; çünkü o, bir Arap topluluğuna gönderilmiş yabancı dilde bir mektup gördüğünde, “Muhatap Arap, mektup yabancı dilde hâ!?” diyecektir. Zira yadırgama, muhatabın tek bir kişi yahut bir topluluk olup olmadığı üzerine değil mektup ile muhatap arasındaki uzaklık üzerine kurulmuştur. Bu sebep-le kelimesini sadece sözün bağlamındaki maksada has kılmak ve akla ge-lebilecek başka bir maksatla ilişkilendirmemek gerekir. Kaldı ki, sen de uzun elbise giymiş kısa boylu bir kadın gördüğünde, “Elbise uzun, giyen kısa!” dersin; ‘giyen kadın (kısa)’ deseydin, hem kekre hem de gereksiz bir kullanım tercih etmiş olacaktın; çünkü bu bağlamda söz, elbiseyi giyenin erkek yahut kadın oluşuyla değil, bunların ötesindeki bir maksatla ilgilidir.

[2025] “O” yani Kur’ân, “bir kılavuz ve şifadır.” Hakka götüren bir reh-ber ve kalplerdeki zan ve şüphe için bir şifadır.

[2026] Şayet “İman etmeyenlerin kulaklarında ise ağırlık vardır” sözü, öncesindeki Kur’ân’dan bahseden sözlerden ayrıdır. Bu durumda iki söz grubu arasındaki bağlantı nasıl kurulmaktadır?”dersen şöyle derim:Şu iki şeyden biri mutlaka söz konusudur; ya َن ُ ِ ْ ُ َ َ ِ َّ -ifa (iman etmeyenler) اdesi cer mahallindedir ve öncesindeki ا ُ َ َ آ ِ َّ ِ (iman edenler için) sözüne atıftır. Bu durumda mâna şöyle olur: “O Kur’ân, iman edenler için bir kıla-vuz ve şifadır, iman etmeyenler içinse onların kulaklarındaki bir ağırlıktır.” Fakat bu durumda, -her ne kadar Ahfeş [v. 215/830] buna cevaz verse de- bir cümlede iki âmil üzerine atıf yapılmış olmaktadır. Ya da merfû‘dur ve tak-diri şöyledir: “İman etmeyenlerin kulaklarında o (Kur’ân) bir ağırlıktır.” Bu durumda mübteda hazfedilmiş olmaktadır. Veya “Kulaklarında bir ağırlık vardır; o (Kur’ân) bunlara tamamen kapalıdır!” şeklinde.

[2027] ً َ ْ ِ ْ َ َ َ ُ ِ ,ifadesi وَ َ şeklinde de, ْ כُ ْ َ َ ْ َِّ ُ َ [Hûd 11/28]1

âyetindeki gibi ‘amiye şeklinde de okunmuştur.

[2028] “Bunlara, adeta uzak bir mesafeden seslenilmektedir!” Yani on-lar Kur’ân’ı kabul etmiyorlar; ona kulak vermiyorlar. Onların bu durumu, sesin işitilemeyeceği kadar uzak bir mesafeden kendisine seslenilen ve bu mesafe sebebiyle o seslenişi işitemeyen kimsenin durumu gibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

[2029] “Anlaşmazlığa düşülmüştü” yani bazıları hak, bazıları bâtıl de-mişlerdi. “Daha önce verilmiş söz” Kıyamet gününün geleceğine ve dâvala-rın o gün çözüme kavuşturulacağına dair verilmiş sözdür. Bu söz olmasaydı, dâvaları daha dünyada hükme bağlanmış olurdu! Nitekim “Asıl randevuları (Kıyamet) saat(iyle)dir!..” [Kamer 54/46] ve “Fakat onları belli bir ecele kadar geciktirir.” [Nahl 16/61] buyrulmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

[2030] “Kendi lehinedir” yani onun sadece kendisine faydası olur. “Kendi aleyhinedir” yani yalnızca kendisine zarar verir. “Senin Rabbin, hiç de kullarına zulmedici değildir” ki kötülük yapandan başkasına azap etsin.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

[2031] “(Kıyamet) saat(in)e dair bilgi, tamamen O’na havale edilir.” Yani Kıyamet vakti sorulduğunda, “Allah bilir.” yahut “Allah’tan başkası bunu bilmez.” denilir. 1 Nuh dedi ki: “Ey kavmim! Ne dersiniz; ya ben Rabbimden (verilmiş) bir kanıt üzere isem; O, katından

bana bir rahmet ihsan etmiş de o size gizlenmişse?! İstemediğiniz halde bunu size zorla mı kabul ettireceğiz?!” .şeklinde de okunmuştur; müfessir buna işaret etmektedir. / ed فـعََمِيَتْ عَلَيْكُمْ ifadesi, sülâsîden فـعَُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ

اتٍ [2032] َ َ َ ِْ şeklinde (çoğul) da okunmuştur. Kâf ’ın kesresiyle el-

kimm hurma kabuğu gibi meyve kapçığı demektir; yani bir meyvenin ka-buğunu yarıp çıkması, bir dişinin hamile kalması ve yavrusunu doğurması gibi hiçbir hadise vuku bulmaz ki Allah onu bilmesin! O, hamileliğin kaç gün ve kaç saat süreceğini; ayrıca erken mi yoksa tam vaktinde mi doğu-racağı, bebeğin erkek mi dişi mi olacağı, güzel mi çirkin mi olacağı vb. hususları da önceden bilir.

[2033] “Nerede Benim ‘ortak’larım?!” Allah Teâlâ ortakları o Müşrikle-rin boş iddialarına göre kendisine izafe etmiştir. Bunu “Nerede o, Benim ortağım olduğunu iddia ettikleriniz?!” [Kasas 28/62, 74] sözü de açıklamakta-dır. Bu ifadede hem alay etme hem de azarlama vardır.

[2034] “İlan ederiz” yani bildiririz. “İçimizden (buna dair) hiçbir şahit olmadığını” yani [her şeyi] görüp işittiğimiz şu günde artık hiçbirimiz, on-ların senin ortağın olduğuna şahitlik etmeyiz! Yani bizim içimizden sadece muvahhitler çıkar! Yahut içimizde onlara şahitlik edecek hiç kimse yok-tur!.. [Böyle derler,] çünkü onları terkedip gitmişlerdir. Azarı işittikleri vakit de ilâhlarını göremezler; zira onları ortadan kaybolmuşlardır.

[2035] Bu sözün ortaklara ait olduğu da söylenmiştir; yani içimizden onların bize izafe ettiği ortaklığa şahitlik edecek hiçbir şahit yoktur. Buna göre, ilâhların onları terk edip gitmesi onlara bir fayda vermeyecek olmala-rıdır. Bu durumda, sanki ilahlar onları terk edip gitmiş gibi olurlar.

[2036] “Anlamışlardır” yani [kaçacak delikleri olmadığını] kesin olarak öğ-renmişlerdir. ُ ِ َ ْ .kaçacak yer demektir ا

[2037] Şayet “ََّאك -ifadesi, onların daha önce yaptıkla (ilan ederiz) آذَrı ilanın haber verilmesidir; önceden bildirmişlerse neden tekrar sorguya çekiliyorlar?”dersen şöyle derim:“Ortaklarım nerede!?” sorusunun kına-mayı tekrarlamak maksadıyla onlara tekrar sorulmuş olması mümkündür. Bu sorunun hikâye etme tarzında Kur’ân’da tekrar edilmesi hikâye edilen ifadenin tekrar edilebileceğinin delilidir. Bu durumda mânanın “Sen şu an kalplerimizden ve inancımızdan biliyorsun ki biz böyle bâtıl bir şahitliğe gi-rişmeyiz.” şeklinde olması da mümkündür; çünkü Allah Teâlâ kalplerinde-kini bilince, sanki bunu Allah’a bildirmiş gibi olmuşlardır. Bu, daha önceki bir bildirimin haber verilmesi olmayıp yeni bir bildirme de olabilir. Tıpkı “Hükümdara bildir ki emir şöyle şöyle idi.” demen gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

[2038] “Hayrı” yani mal ve nimet zenginliği “istemekten…” İbn Mes‘ûd bu ifadeyi min du‘âin bi’l-hayri şeklinde okumuştur. “Ama başına bir kötülük” yani darlık ve fakirlik “gelince, birden ümitsiz ve karamsar kesilir!” Burada iki şekilde; yani fe‘ûl vezni kullanılarak ve tekrar edilerek1 mübalağa yapılmıştır. Kunūt kişinin üzerinde ümitsizlik belirtisinin ortaya çıkması ve acziyet içinde kalıp hayal kırıklığına uğramasıdır; yani kişi Allah’ın lütuf ve rahmetinden ümit keser. Bu, kâfirin sıfatı olup, delili de; “Zira inkârcı nankör bir kavim-den başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” [Yûsuf 12/87] âyetidir.

[2039] Oysa Biz ona hastalıktan sonra sağlık yahut fakirlikten sonra zenginlik vererek kendisini rahatlatınca, “Bu benimdir!” der; yani bana ulaşmış bir haktır! Bunu bendeki hayır, üstünlük ve erdem davranışları se-bebiyle hak etmişimdir. Yahut “Bu benimdir ve elimden gidecek değildir.” Bunun benzeri, “Onlara iyilik geldiğinde; ‘Bu, zaten bizim hakkımız!’ der-lerdi” [A‘râf 7/131] âyetidir.

[2040] “Kıyametin kopacağını sanmıyorum ya..!” [Kehf 18/36] ve “Nere-den bilebiliriz ki o saat nedir?! (Böyle bir şey hakkında) sadece zan besleye-biliriz; yakînen söyleyemeyiz!’” [Câsiye 45/32] âyetleri de buna benzemekte-dir; yani Âhiretin durumunu dünyanınkine kıyaslayarak şunu kastediyor: Âhiretin gerçekleşeceğini zannetmiyorum, ama farz-ı muhal gerçekleşirse, Allah katında itibar ve nimet yine ‘benim olacaktır!’

[2041] Bir âlimden nakledilmiştir ki; kâfirin iki kuruntusu2 vardır. Dünyada iken, “… Ama olur da Rabbime döndürülürsem, şüphesiz O’nun nezdinde en güzeli yine benim olacaktır!” der. Âhirette ise “Keşke toprak olaydım!” [Nebe’ 78/40] der.

1 Yani karamsarlık ve ümitsizlik ifade eden iki kelime peşpeşe getirilerek. Ye’s ve kunût arasında ciddi bir fark yoksa da büyük günahların en büyüklerini sayan hadislerde “… Allah’ın rahmetinden ümit kesmek (kunût), Allah’ın ravhından ümitsizliğe düşmek (ye’s / iyâs)” şeklinde birbirine atfen kullanılmışlardır. Yûsuf 12/87’de “Ye’se ancak kâfirler düşer!” buyrulurken, Hicr 15/56’da kunūt yoldan çıkmış olanlara izafe edilmiştir. / ed.

2 Umniyye/Kuruntu, olmayacak şeylerin hayalini kurmak. / ed.

[2042] Âyetin Velîd b. Muğîre hakkında indiği söylenmiştir.

[2043] Onlara, azabı gerektiren amellerinin hakikatini tam olarak ha-ber vereceğiz ve o amelleri işlerken onlar sebebiyle Allah katında bir itibar ve yakınlığı hak ettiklerine dair inançlarının yanlışlığını mutlaka gösterece-ğiz: “Yaptıkları her bir amelin üzerine yürüyüp onu toz-duman etmişizdir!” [Furkān 25/23] Zira onlar insanlara gösteriş yapmak ve sadece övünç ve ki-birlenme maksadıyla infak ediyorlardı. Sahip oldukları şeylerin zenginlik ve sağlık vesilesi olduğunu ve bunları hak ettiklerini zannediyorlardı.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

[2044] Bu da insanın azgınlığının başka bir örneğidir. Allah ona bir ni-met verdiği zaman bu nimet onu şımartır ve sanki daha önce hiç sıkıntıyla karşılaşmamış gibi nimeti vereni unutur ve ona şükretmekten geri durur. “Yüz çevirip yan çizer,” yani burnunun dikine gider, kibirlenir ve büyükle-nir. Zarara uğrayıp, fakirliğe düştüğünde ise duasına kaldığı yerden devam eder; yalvarıp yakarmaya başlar.

[2045] Cisimlere ait bir vasıf olan genişlik âyette, çok ve sürekli dua etme anlamından isti‘âre olarak kullanılmıştır. Yine, dua için “uzun” vasfı da kullanılır. Tıpkı şiddetli azap için “kalınlık, kabalık” ifadesinin isti‘âre olarak kullanıldığı gibi.

[2046] ( ِ ِ אَ ِ ىَ َ Elif (وَ ’i imâle etmek ve Nun’u da -buna bağlı olarak- kesrelemek suretiyle ve niî bi-cânibih şeklinde de okunmuştur. Yine, tıp-kı رَأي yerine َراء dedikleri gibi, harflerin yeri değiştirilerek nâe şeklinde de okunmuştur.

[2047] Şayet “ ِ ِ אَ ِ ىَ َ ”.sözünün anlamını tam olarak bana izah et وَdersen şöyle derim:Bunun iki anlamı vardır: Birincisi, ِ ِ ِ אَ (yanı / tarafı) kelimesini kişinin bizzat kendisi yerine koymaktır. Nitekim “Allah’a karşı işlediğim kusurlardan dolayı vay hâlime!” [Zümer 39/56] sözüyle ilgili olarak zikrettiğimiz gibi, bir şeyin yeri ve yönü o şeyin bizzat kendisi yerine kaim olabilir. Şairin şu ifadesi de böyledir:

ondan uzak tuttum kurdun durduğu yeri…

Yani kurdu ondan uzak tuttum. Yine, “Bir gün mutlaka Rabbinin huzuruna çıkacağından korkan kişiye…” [Rahmân 55/46] ifadesi de böyledir. Kâtiplerin, “falancanın huzuru ve meclisi…, falanın tarafına yazdım…, yüce tarafına / makamına” gibi ifadeleri de böyledir; bu sözleriyle bizzat o kişiyi kaste-derler. Bu durumda Allah Teâlâ sanki “Bizzat kendisi çeker gider!” demek istemiştir. Nitekim Araplar kibirli kimse için “Burnunun dikine gitti, iyiden iyiye kendini beğendi, kibrin rüzgârına kapıldı!” derler. İkincisi, ِ ِ ِ אَ (yanı / tarafı) ifadesiyle ‘itfının kastedilmesidir ki bu durumda, kişinin sapmasını ve tezviratını göstermiş olur. Nitekim Araplar aynı durumu ifade etmek için, senâ ‘ıtfehû ve tevellâ bi-ruknihî derler.1

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

[2048] ْ ُ ْ yani bana haber verin: “Ya bu” Kur’ân “Allah katından أرََءَise?!” Anlam şudur: Kur’ân’ı inkâr ve yalanlama hususundaki konumunuz, yakinî olarak ve gönül rahatlığı içinde elde ettiğiniz kesin bir delilden kay-naklanan bir durum değildir. Aksine, tefekkür ve delile dayanmaktan uzak yoruma açık bir durumdur; yani Allah katından olabilir de, olmayabilir de. Siz bu konuyu ne derinlemesine düşündünüz ne de araştırma yaptınız; sa-dece onun gerçek olma ihtimalini yok saymakla kalmadınız, onu büsbütün inkâr ettiniz! O zaman, bana söyleyin bakayım, ona karşı etmediği düşman-lık kalmamış olan sizden daha şaşkını olabilir mi?! Belki haktır… Haksa, o zaman kendi kendinizi helâk ettiniz demektir!

[2049] “Onunla derin bir ayrılık içinde bulunandan” ifadesi, “sizden” ifadesinin yerine zikredilmiştir ve inkârcıların durum ve özelliklerini açık-lamaktadır.2

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

“Fakat Firavun, gücüne ve otoritesine dayanarak yüz çevirmişti.” anlamında kullanılmıştır. / ed.2 Yani “sizden daha şaşkını olabilir mi?!” yerine “onunla derin bir ayrılık içinde bulunandandaha şaşkını olabi-

lir mi?!” denilerek, muhatapların içinde bulundukları vahim durum resmedilmiştir. Buradaki bir incelik de müşriklerine kendilerini merkeze koyarak, Peygamber’i ve müminleri muhalif sayma tavırlarını reddedip, asıl muhalifin kendileri olduğunun belirtilmesidir. Yani kendinizi ehlullāh olarak niteleyip muvahhit muham-medîleri dinden çıkmakla ittiham ediyorsunuz, ama asıl ayrılıkçılar sizlersiniz! Tıpkı Bakara 2/137’deki فإنما هم ifadesiyle Ehl-i Kitab’ın da merkez dışına itilmesi gibi… Bu ilkelere yanaşmıyorsanız, bili ki; Allah’ın في شقاقٍtarih boyu gönderdiği hak dinin gerçek temsilcileri siz Yahudi ve Hıristiyanlar değil, Müslümanlardır. / ed.

[2050] “Hem dış dünyadaki hem de bizzat kendi içlerindeki âyetlerimi-zi onlara göstereceğiz.” Burada Allah Teâlâ’nın Peygamber (s.a.)’e, ondan sonra gelen halifelere ve dinine yardım edenlere nasip edeceği, genel ola-rak dünyanın çeşitli bölgelerinde, doğu ve batı ülkelerinde, özel olarak da Arap topraklarında daha önce yeryüzünde hüküm süren hükümdarların hiçbirine nasip olmamış fetihler, tiranlara ve kisralara karşı kazanılan za-ferler, az sayıda müminin çok sayıda kâfire galip gelmesi, zayıflarının on-ların güçlülerine hükmeder hale gelmesi, müminlerin eliyle Allah’ın ha-rikulade işler meydana getirmesi, İslâm çağrısının bilinen dünyanın dört bir yanına ulaşması ve İslâm hâkimiyetinin dünyanın en uç noktalarına yayılması gibi hususları kastedilmektedir. Müslüman halkların savaşları ve yaşadıkları olaylar hakkında yazılmış kitaplardan ve anlatılan olaylar-dan hareketle kullanacağın bir tümevarım yöntemi, her biri tamamen Al-lah’tan bir alâmet ve işaret niteliğinde olan, kişinin yakinini güçlendiren, imanını artıran şaşırtıcı olaylara muttali olmanı sağlayacaktır. Ve iyice anlaşılacaktır ki İslâmiyet, ancak derunî duygularına karşı kibirlenen ve kendi kendine insafsızlık edenlerin yüz çevireceği hak dindir. Nasıl ki, istikrarsızlık ve yalpalama yalanın, iftiranın özelliği ise, sebat ve istikamet de ancak hakkın ve sadakatin özelliğidir. Bâtılın da elbet bir rüzgârı var-dır; bir uğultu çıkartır, ama sonra diner; bir hükümranlığı vardır, baştan galip gelir gibi olur, ama sonra hezimete uğrar!

ِّכَ [2051] َ ِ ifadesi, َ ِ nın fâ‘ili olmak üzere merfû‘dur ve’כَ ّ َ כُ َ ُ َّ أِ َ ءٍ ْ َ ifadesi onun bedelidir; anlam şöyle takdir edilir: Senin Rabbinin

her şeye şahit olması onlara yetmiyor mu?!

[2052] Mâna şöyledir: İnanmayanlar Allah’ın, âyetlerini gerek dış dünyalarında gerekse kendilerinde ortaya çıkacağına dair sözünü göre-cekler, buna şahit olacaklardır. İşte buna şahit oldukları an da Kur’ân’ın “Her şeye şahit olan” gayp âliminin gönderdiği bir vahiy olduğunu kesin olarak anlayacaklardır. Allah’ın her şeye şahit olması; O’nun her şeyden haberdar olduğu, her şeyi gözetliyor olduğu ve O’na göre bir şeyin gayb yahut şehadet âleminde bulunmasının herhangi bir farkının olmadığı an-lamındadır. İşte bu da Kur’ân’ın hak olduğunun ve Allah katından gel-diğinin bir delili olarak onlara yeter. Böyle olmasaydı, bu kadar güçlü olmazdı ve onu yüklenenler böyle zafer kazanamazlardı.

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

[2053] ٍ َ ِْ kelimesi zamme ile muryetin şeklinde de okunmuştur ki

şüphe anlamına gelir. ٌ ِ ُ bütün bir eşyayı, detaylarını, zahir ve batını-nı bilen demektir. İnanmayanlara dair hiçbir şey O’na gizli kalmaz ve O, Rableriyle karşı karşıya gelme hususundaki inkârları ve şüpheleri sebebiyle onlara gereken karşılığı verecektir.

[2054] Peygamber (s.a.)’den nakledilmiştir ki; her kim Secde-i Fussilet sûresini okursa, Allah onun her harfine karşılık kendisine on sevap verir.

Bu bölümü tek başına aç →