KEŞŞÂF TEFSİRİ
Furkân Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Mekke’de nâzil olmuştur. 77 âyettir.
Rahmân Rahîm Allah'ın Adıyla
2. Âyetin Tefsiri
[1402] Bereket; אرَكَ ا َ َ (“Allah zengin ve cömerttir.” [A‘râf 7/54]) âyetinde olduğu gibihayrın çokluğu ve artışı demek olup iki anlamı vardır: Hayrı sürekli olarak artıp çoğalan, veya sıfat ve fiillerinde her şeyden daha ileri ve yüce olan. אن kelimesi iki şeyi birbirinden ayıran bir şey için kullanılan fe-raka beyne’ş- şey’eyni [iki şeyi birbirinden ayırdı] ifadesindeki ferakanın masdarıdır. Kur’an’a, hakla batılı birbirinden ayırdığı için veya bir defada değil de ara ara, peyderpey olarak indirildiği için furkān adı verilmiştir. Dikkat edilirse ًא ءا ْ ُ وًَ ِ ْ َ אه ٍ و כْ ُ אس َ ا َ أهَُ َ ْ َ
ِ َאهُ ْ َ َ (“Ayrıca, Kur’ân’ı insanlara ya-vaş yavaş okuyasın (öğrendiklerini hazmetsinler) diye onu ‘parça’lara ayırdık ve peyderpey indirdik.” [İsrâ 17/106]) buyrulmaktadır. [Şairin]
Furkān’ı inkâr eden nice putperest...
mısraındaki furk kelimesi de bu anlamdadır.
[1403] İbnü’z-Zübeyr [v. 708/1308] ه (kuluna) kelimesini אده (kullarına) şeklinde okumuştur ki, o zaman kelime “ Peygamber (s.a.)’e ve ümmetine” anla-mına gelir. Tıpkı “Size de indirdik” [Enbiyâ 21/10] ve “Deyin ki; “Biz Allah’a, bize indirilmiş olana … iman ettik.” [Bakara 2/136] âyetlerindeki gibi. “Olsun diye” َن َכُ
ِ ifadesindeki zamir “kul”a veya “Furkān”a râcidir; İbn Zübeyr’in kıraati zamirin “Furkān”a râci olduğunu güçlendirmektedir.1 “Âlemlere” yani, cin ve inse. Nezîran2 “uyarıcı -yani korkutucu- olarak” ya da nekîrin inkâr anlamında kullanılması gibi, “uyarı olarak” anlamındadır. Nitekim ِر ُ ُ ِ وَ ا َ َ َ כَאنَ ْ כَ َ (“Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım?” [Kamer 54/16 vd.]) ayetlerinde de bu anlamda kullanılmıştır.1 “Kuluna” kıraatinde uyarıcı kul da, Furkān da olabilir; ama ümmet de işin içine katılarak “kullarına”
şeklinde okununca tekil ‘uyarıcı’nın sadece Furkan olduğu netleşmektedir. / ed. 2 Ki yerine göre uyarı, yerine göre uyarıcı anlamına gelir. / ed.
ي [1404] ifadesi ا ل ى den bedel veya medih babından olmak‘اüzere merfû‘ ya da yine medih babından olarak mansubdur. “Âyette bedel ve mübdel minh birbirinden nasıl ayrılmış peki?” dersen şöyle derim:Bu-rada bedel ve mübdel minh birbirinden ayrı olarak zikredilmemiştir; çünkü mübdel minhin sılası ل olup ن כ de onun illletini göstermektedir; müb-del minh ancak bu iki kelimeyle tamamlanmış gibidir.
[1405] “Peki, halk ve takdir aynı mânadadır; o halde ‘Her şeyi halk etmiş ve takdir etmiştir?’ denilmesinin anlamı nedir? Çünkü ‘Her şeyi takdir etmiş ve takdir etmiştir’ denilmiş gibi olmaktadır.” dersen şöyle derim:[i] Mâna şöyledir: O her şeyi kendisinde plân program ve dizaynın (takdir, tesviye) dikkate alındığı bir var edişle var etmiş (ihdâs); kendisine uygun olan amaca hazırlamıştır. Örneği: İnsanı şu gördüğün planlı programlı dizayn edildiği ya-pıda halketmiş ve onu din ve dünya baplarında istenen maslahat ve yüküm-lülüklere göre yapılandırmıştır. Keza, bütün canlı ve cansız varlıkları hikmet ve plâna uygun bir şekille planlı programlı bir yapıda halketmiş ve onları hangi şeyle ilgili ise o şey için, planlandığı amaç neyse ona uygun bir şekilde, ona ters düşmeyecak şekilde takdir etmiştir. [ii] Veya Allah’ın var etmesi hal-ketme olarak ifade edilmiştir; çünkü ‘Allah şunu halketti.’ demek, kelimenin iştikākını dikkate almaksızın, ‘Onu var etti, ona varlık verdi.’ demen gibidir. Ayette adeta; “Allah her şeyi var etmiş ve onu var ederken bir plan program üzere takdir etmiş, gelişigüzel var etmemiştir.” buyrulmaktadır. [iii]Şu da söylenmiştir: Ve Allah onun için nihaî bir zaman ve sınır koymuştur ki bu, “…Allah onu bilinen bir son için planlayıp programlamıştır.” demektir.
3. Âyetin Tefsiri
[1406] Halk (yaratma) fiili, כًא ْ نَ إِ ُ ُ ْ َ ًא وَ א ِ دُونِ ا أو ونَ ُ ُ ْ َ א َ إِ(“Siz Allah’tan başka, birtakım putlara tapıyor; asılsız şeyler uyduruyorsunuz.” [Ankebut 29/17]) âyetindeki gibi ifti‘âl (yani ıhtilâk / uydurma) anlamında olup mâna şöyledir: Onlar Yüce Allah’a ibadet etmek yerine, onların âcizliğinden daha aşikâr hiçbir âcizliği olmadığı, ne Allah’ın ve ne de kulların yaptığı hiçbir şeyi yapamayan putlara tapmayı tercih ettiler. O putlar ki hiçbir şey yapamazlar ve kendileri ‘yapma’dır; zira onları yontmak ve çizmek suretiyle kendi âbitleri yapmaktadır! “Gücüne sahip değiller” yani kendişahısların-dan bir zararı savma veya zatlarına bir yarar celbetme gücüne sahip değiller.
Oysa âbitleri bile bunu yapabilmektedir. Dolayısıyla putlar; kulların bile yapabildiği işleri görebilmekten, zarar savıp fayda sağlamaktan âciz olduk-larına göre, Allah’tan başka hiç kimsenin gücünün yetmeyeceği ölüm, hayat ve diriltme konusunda elbette daha da âciz olacaklardır.
4. Âyetin Tefsiri
[1407] “Başka bir topluluk.” Bunların Yahudiler olduğu söylendiği gibi, Huveytıb b. Abdül’uzzâ’nın kölesi Addâs, Alâ b. el-Hadramî’nin köle-si Yesâr ve Rum asıllı Ebû Fükeyhe olduğu da söylenmiştir. Bunu Nadr b. Hâris b. Abdüddâr söylemişti.
[1408] Câe ve etâ [geldi] kelimeleri bazen fe‘ale [yaptı] anlamında kullanılır ve onun gibi müteaddi olurlar, bazen de ci’tü’l-mekâne [Mekâna geldim] demen gibi, veredû zulmen [zulme geldiler] anlamında olurlar. Ayrıca cer harfi hazfedilip fiil vasledilmiş de olabilir [ hazf u îsāl]. Zulümleri ise bir Arabın, fesahatıyla bütün Arap fasihlerini âciz bırakan Arapça bir sözü Rum asıllı bir yabancıdan öğrene-rek söylediğini iddia etmeleridir. [‘Aslı astarı olmayan’ anlamındaki] zûr, kendisinde asla söz konusu olmayan bir şeyi ona nispet ederek bühtanda1 bulunmalarıdır.
5. Âyetin Tefsiri
و [1409] ا א -eski milletlerin Rüstem ve İsfendiyar hikâyeleri tü أründen uydurdukları masallar olup א kelimesi, istārın veya -[ehâdîsin müfredi] أuhdûse gibi- üstūrenin çoğuludur. א َ َ َ َ .ifadesi kendisi için yazıp aldığı demektir اכِْKişi suyu kendisi için doldurup döktüğünde istekebbe’l-mâe ve’stabbehû [Su dökün-dü.] dersin. Kelime meçhul olarak üktutibehâ şeklinde de okunmuştur ki, “Onu bir kâtip onun için yazdı.” anlamındadır; çünkü o kendi eliyle yazamayan ümmî bir zat idi ki bu, Kur’ân’ın mucizeliğini eksiksiz hale getirmektedir. Sonra [iktetebe le-hûdaki] Lâm hazfedilmiş ve fiil zamirle birleşmiş; cümle tıpkı ُ َ ْ َ אر وا(“Mûsâ kavminden seçmişti.” [A‘râf 7/155]) ayetindeki gibi2 iktetebehâ iyyâhu kâti-bun haline gelmiş; sonra da fiil zamire yani iyyâhuya uygun hale getirilmişir; yani zamir açık ve mansub iken gizli ve merfû‘ bir zamire dönüşmüştür; esâtīrin zamiri [hâ] ise olduğu gibi kalmış ve kelime üktütibehâşeklini almıştır. 1 Bht maddesinin kök anlamı şaşırmak olup, kendisine iftira edilen kişi o iftirayı işittiğinde şaşkına dön-
mektedir. / ed.2 Malum, aslında … min kavmihî idi. / ed.
[1410] Şayet “Aslında ‘Kendisine imlâ ettim; o da onu yazdırdı’ denile-bilir; o halde nasıl ‘Onu kendisi için yazdırdı; kendisine imlâ ediliyor.’ deni-lebildi ki?” dersen şöyle derim:“Burada iki ihtimal olup, biri şudur: “Onu kendisi için yazdırmayı murat veya talep etti; o da kendisine imlâ ediliyor.” Ya da “Bu, kendisi için yazıldı, zira ümmi idi; o kendisine imlâ ediliyor, yani yazılandan okunuyor, o da onu ezberliyor. Çünkü ezberleyecek olana okuma yazacak olana okuma gibidir. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] ifadenin Allah’ın müşrikleri yalanlayan sözü olduğu nakledilmiştir; ancak bu, Hem-ze’nin yadırgama anlamında bir istifham ifade etmek üzere meftuh olması halinde mümkün olabilir. Ki bunun açıklaması şair [Cerîr]’in:
امَ َ כِ ْ حُ أنَْ أرُْزَأَ ا َ ْ ...أَmısrâındaki gibi1 olur. Hasan-ı Basrî’ye düşen, و de durmaktır.2 ا
[1411] “Sabah-akşam” yani daima. Veya sabahleyin henüz insanlar kal-kıp dağılmadan önce gizli gizli, ve akşam evlerine döndüklerinde.
6. Âyetin Tefsiri
[1412] Yani O göklerdeki ve yerdeki gizli kalmış bütün sırları bilir. Bu sırlardan biri de sizlerin -söylediğiniz sözün asılsız ve yalan olduğunu bil-diğiniz halde- Peygamber (s.a.)’e tuzak kurmanızdır. Peygamber (s.a.)’in gerçek durumu, yani ona ettiğiniz bühtanda temiz oluşu da bu cümleden-dir. Dolayısıyla, sizi ve onu sizlerin ve onun hakkındaki bilgisine göre mu-ahaze edecektir. Şayet “O gerçekten bağışlayıcıdır, merhametlidir’ ifadesi bu mânaya nasıl uygun düşmektedir?” dersen şöyle derim:Bundan önceki ifade tehdit anlamında olduğu için, ardından onu yapmaya kadir olduğunu ifade eden bir açıklamada bulunulmuştur; çünkü bağışlama ve merhamet-le ancak cezalandırmaya gücü yeten biri nitelendirilebilir. Veya bu ifade, mükâbereleri3 yüzünden bir azap sağanağını hak ettikleri, ancak bağışlayıcı ve merhametli olduğu için Allah’ın kendilerini cezalandırmadığı ve günah-kârlara süre tanıdığı; acele etmediği yolunda bir uyarıdır.
7. Âyetin Tefsiri
mındadır. / ed.2 Çünkü onun okuyuşuna göre söyleyenler değişmiştir; ilkinin sahibi müşrikler, diğerininki ise Allah’tır. / ed.3 Yani hak ortaya çıkmasına rağmen haklıya karşı hâlâ inatla kibirlenmeleri. / ed.
8. Âyetin Tefsiri
ا] [1413] אل ] ifadesindeki Lâm Mushafta Arap yazım esaslarının dışına çı-kılarak ا ’dan ayrı yazılmıştır. Mushaf yazısı ise değiştirilemez bir gelenektir. “Bu”nda1 Peygamberi değersizleştirme ve onun durumunu küçültme anlamı söz konusudur. Hazret-i Muhammed’e peygamber demeleri de onunla alay etme, dalga geçme nev‘indendir. Bir tür “Şu peygamber olduğunu iddia eden kişi-ye ne oluyor?!” demektedirler. “Size gönderilen peygamberiniz cinlinin teki!” [Şu‘arâ 26/27] âyetindeki gibi. Yani bunun ‘Tanrı elçisi’ olduğu doğruysa, neden bizim gibi yaşıyor, bizim gibi “yemek yiyor”, bizim gibi geçimini sağlamak için çarşıya pazara gidip geliyor!? Demek istiyorlardı ki; onun yiyecek ve geçim pe-şinde koşmaktan müstağni bir melek olması gerekirdi. Müşrikler daha sonra peygamber olacak kişinin melek olması gerektiği şeklindeki taleplerinden vaz-geçmiş ve peygamberin, beraberinde bir meleğin bulunduğu ve insanları uyarıp sakındırma konusunda onunla yardımlaşan bir insan olması gerektiğini söyle-miş; sonra bundan da vazgeçerek; “Yanında bir melek olmasa da hiç olmazsa yanında gökten kendisine indirilmiş bir hazine olmalıydı ve geçimini onunla sağlamalı, rızık için çalışmak durumunda kalmamalıydı.” demişlerdir. Sonunda bu taleplerinden de vazgeçmiş ve “Hiç olmazsa köy ağaları ve zenginler gibi yiyip içeceği veya insanların dünya işlerinde ve geçimlerinde yararlandığı bahçesi olan bir adam olmalıydı.” demişlerdir.
[1414] Allah ‘zalimler’ derken aynı müşrikleri kastetmektedir; ancak söyledikleri sözde zālim olduklarını tescillemek için, zamir yerine açık lafız kullanılmıştır.
ن [1415] כ ref‘ ile fe-yekûnu şeklinde, ن כ Yâ ile ev yekûnu أو le-hû şeklinde, כ (kendisinin yiyeceği [bir bahçe]) ifadesi de Nûn ile ne’külü (yiyeceğimiz [bir bahçe]) şeklinde okunmuştur. Şayet “ن כ ke-limesinin merfû‘ ve mansūb okunuşunun izahı nedir?” dersen şöy-le derim:Hellâ2 anlamında olan levlânın cevabı olarak mansūb olup1 Yani Peygamber’den “Bu” diye bahsedilmesinde. / ed.2 Hellâ, hel ve lâdan oluşan bileşik bir kelime olup, muzari fiilin başına geldiğinde konuşan, muhatabı o
işe teşvik ediyordur. Örneği: Hellâ tectehidu “Çalışsan a!” Mazi fiilin başında geldiğinde ise, o işi neden yapmadığı konusunda muhatabı kınamaktadır. Örneği: Helle’ctehedte “Çalışsaydın ya! [Neden çalış-madın!?]” Levlâ ise bir şey olduğunda diğerinin olmayacağını ifade eden bir şart edatıdır. Örneği: Lev-le’l-adlu le-fesedeti’r-ra‘iyyetu “Adalet olmazsa millet bozulur.” Levle’s-senetân le-heleke’n-nu‘mânu “Son 2 yıl olmasaydı, Numan’ın işi bitmişti!” Ama adalet olduğunda bozulmaz; o 2 yıl olduğu için Numan’ın işi bitmemiş; helâk olmamış. Ancak levlâhellâ anlamında da kullanılır ki hellâ anlamında kullanıldığı pek çok ayet-i kerime vardır. Bu kullanımda levlâ teklif ihtiva eden bir soru edatıdır. Örneği: “Onu sorsaydın ya!” anlamındaki levlâ seeltehâ “Sor.” demektir. (almaany.com’dan) / ed.
istifham hükmündedir, ل kelimesine ma‘tūf olup ref‘ mahallinde olduğu أiçin de merfû‘dur. Nitekim sondaki Lâm merfû‘ olarak levlâ yunzelu dersin. Daha sonra gelen ve ن כ kelimeleri de merfû‘ olarak ona atfedilmiştir. Onlarda ise nasb caiz değildir; zira levlâdan sonra gelen kelime hükmünde-dirler ki bu tür kelimeler, sadece merfû‘ olur.
[1416] Bu sözü söyleyenler Nadr b. Hâris, Abdullah b. Ebû Ümeyye, Nevfel b. Huveylid ve onlara katılan Kureyş inkârcılarıdır.
رًا [1417] kelimesi, “kendisine büyü yapılarak aklı başından alın-mış” demektir. Veya zâ-sahrin yani “akciğeri olan biridir” anlamındadır ki bunu söylemekle, “O bir insandır, melek değildir” demek istiyorlardı.
9. Âyetin Tefsiri
[1418] “Senin için temsiller getiriyorlar.” Yani, senin hakkında insan ve meleğin ortak oldukları bir peygamberlik, gökten sana bir hazine indiril-mesi vb. lafları edip senin için birtakım sıfatlar ve nadir haller önerisinde bulunuyorlar ve şaşkın ve sapıtmış olarak, sürdürecekleri bir laf bulamıyor-lar. Veya haktan sapıyor ve ona götüren yolu bulamıyorlar.
10. Âyetin Tefsiri
[1419] “Dilese” dünyada sana onların dediğinden “daha hayırlısını” ve-rebilecek olanın hayrı çoktur. Ki, o da âhirette sana vermeyi vaat ettiği cen-net ve köşklerin bir benzerini sana dünyada vermesidir. و kelimesinin Lâm’ı ‘ye atıfla merfû‘ olarak da okunmuştur; çünkü şart kelimesi mazi olarak kullanıldığında onun cezası olan kelimenin cezmi de ref‘i de caizdir. [Züheyr’in];
Yanına bir dostu gelse, açlık gününde Ne ‘malım kayıp’ der ne de ‘Bende de yok!”
beytinde olduğu gibi. Eğer bu Lâm’ı bir sonraki Lâm’a idğam edersen onu hem meczum ve hem de merfû‘ olarak takdir etmek mümkündür. Ayrıca kelimenin başındaki Vav sebebiyle bu Lâm, şartın cevabı olarak kabul edil-mek suretiyle َ .şeklinde mansub olarak da okunmuştur و
14. Âyetin Tefsiri
[1420] “Ama yalanlamaktalar” cümlesi müşriklerle alakalı olarak yapılan nakle ma‘tūftur; “Ama onlar bunların hepsinden daha acayip bir şey yaptılar: Kıyameti inkâr ettiler!” denilmektedir. Bunun daha sonraki cümleyle birleştiril-mesi de mümkündür. Bir tür “Ama kıyameti yalanlamaktalar! Bu durumda nasıl bu cevabı verebiliyorlar?! Ahireti inkâr ettikleri halde, âhirette Allah’ın sana vaat ettiği şeylerin bir benzerini bu dünyada iken vereceğine nasıl inanabiliyorlar?!” denilmektedir. çok sıcak ateş demektir. Hasan-ı Basrî Sa‘îr’in cehennemin isimlerinden olduğunu söylemiştir.
-ifadesi, dûruhum teterââ yani “yurt [Cehennem kendilerini görünce] رأ [1421]ları birbirine bakar” ifadesindeki anlamıyla kullanılmıştır ki lâ terââ nârâhumâ [“O ikisinin ateşleri birbirini görmez.”] [Tirmizî, “Siyer”, 42] hadisi de bu tür bir kulla-nımdır. Adeta mecaz yoluyla birbirlerini1 gördükleri dile getirilmektedir. “Ce-hennem ateşi, bakanın görebileceği bir mesafeye geldiği zaman onun fokurdama sesini işitirler.” anlamında olup, bu fokurtu kızıp köpürmüş homurdanan biri-nin sesine benzetilmiştir. İfade ile şu kastedilmiş de olabilir: Cehennem zebani-leri onları gördükleri zaman inkârcılara olan öfkelerinden ve onlardan intikam alma arzularından dolayı homurdanıp köpürürler.
[1422] Bollukta rahatlık olduğu gibi, darlıkta da zorluk vardır. Bu sebeple, Allah Teâlâ cenneti gökler ve yer genişliğinde bir yer olarak nitelemiştir. Hadiste de “Cennette her mümin için şöyle şöyle köşkler ve bahçeler” olduğu bildirilmiş-tir. Allah Teâlâ Cehenneme girenleri çeşitli sıkıntı ve zorluklara maruz bırakmış, onları üst üste sıkışık bir halde dar bir mekâna atacağını bildirmiştir. Nitekim İbn Abbas [v. 68/688] bu âyeti “Cehennem harbenin mızrağı sıkıştırdığı gibi on-ları sıkıştırır. Bu sıkışık ortamda zincire vurulurlar; elleri demirlerle boyunlarına kelepçelenmiş bir halde olurlar” şeklinde tefsir etmiştir. “Ayaklarında kelepçe-ler olan inkârcı ile birlikte şeytanları da aynı zincirle bağlanır.” da denilmiştir. 1 Şahit olarak kullanılan ifadeye göre “ateşlerin birbirlerini gördükleri…” Ayete göre ise, cehennem ateşi
ile cehennemliklerin birbirlerini gördükleri… / ed.
ر [1423] ُ ُ helâk olmak demektir. Helâk yakarması ise, vâ sübûrâh, yani “Ey helâk! Gel artık! Şimdi tam senin zamanın [gel de kurtulalım]!..” şeklin-dedir. “Yakarmayın” yani ifadede bir ‘deme’ söz konusu olmasa da “onla-ra böyle denir” veya “onlar kendilerine böyle denilmesini hak etmişlerdir. “Daha çôk yok olmak isteyeceksiniz.” Bu ifade, “Bir kez helâk olacağınız bir yerde değil, birçok defa helâk olacağınız bir yerde bulunuyorsunuz.” anlamındadır. Bu da, ya oradaki azabı çeşit çeşit olduğu ve bu yüzden onun şiddet ve korkunçluğundan dolayı her tür azabın helâk yakarışını gerektir-diği veya derileri her çürüyüp hissini kaybedişinde yenileneceği için helâk-lerinin sınırsız olması sebebiyledir.
16. Âyetin Tefsiri
אءُونَ ve و [1424] َ َ א kelimelerindeki zamir mahzuf olup ibare وvu‘idehe’l-muttekūn ve mâ yeşâûnehû şeklindedir. כא [geçmiş zaman kipin]in kullanılması, Allah Teâlâ’nın vaat ettiği bir şeyin ileride mutlaka gerçekleş-mek bakımından sanki geçmişte olmuş bitmiş bir şey gibi olması sebebiy-ledir. Veya ifade “Bu husus Allah onlara haber vermeden uzun zaman önce Levh-i Mahfuz’da cennetin onların amellerinin mükâfatı ve gidecekleri yer olduğu yazılıydı” anlamındadır.
[1425] Şayet “Ki bu, kendi yaptıkların karşılığıdır ve nihai dönüş yerle-ridir.’ ifadesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Bu, “Ne güzel mükâ-fat! Ne güzel konak!” [Kehf 18/31] âyetindeki gibidir; orada da hem mükâfat ve hem de yeri methedilmiştir. Bu, keza “Ne kötü içecek! Ne kötü konak!” [Kehf 18/29] âyetindeki uygulamaya da benzemektedir. Nitekim orada da hem ceza ve hem de yeri kötülenmiştir; zira nimet ona nail olan açısın-dan ancak yerin geniş; istek ve arzuya uygun olması halinde tam olmuş olur. Aksi halde kişi üzülür. Keza, ceza da yerin kötülüğü, darlığı, karanlığı, iğrenme ve tiksinme şartlarını taşıdığı zaman katlanmış olur. Bu sebeple âyette mükâfatla birlikte nihai dönüş yeri de zikredilmiştir.
deki zamir’כאن [1426] אؤون א [diledikleri her şey] e racidir. Va‘d kelimesi mev‘ûd anlamında olup ifade; “Bu, Rabbin için yerine getirmesi kesin, istenilip arzu edilmeye değer bir vaattir; çünkü bu, hak edilmiş bir ceza ve mükâfat-tır.” anlamındadır. Şu da söylenmiştir: Bu, insanların ve meleklerin dualarında istedikleri şeylerdir: “Ya Rabbi! Ayrıca, peygamberlerin aracılığıyla bize vaad ettiklerini de bize ver.” [Âl-i İmrân 3/194], “Ya Rabbi! Bize dünyada da güzellik ver, âhirette de güzellik ver.” [Bakara 2/201] ve “Ya Rabbi! Onları kendilerine vaad ettiğin Adn Cennetlerine sok.” [Gâfir 40/8] âyetlerinde ifade edildiği gibi.
18. Âyetin Tefsiri
[1427] ve ل kelimelerinin ikisi de Nun ve Yâ ile [haşrettiği-miz gün deriz/haşrettiği gün der], ayrıca Şın meksur olarak yahşiruhum şeklinde okunmuştur.
[1428] “Taptıkları şeyler” ifadesiyle kendisine tapınılan melekleri, Haz-ret-i İsa ve Üzeyir’i kasdetmektedir. Kelbî’nin, “Bunlar Allah’ın konuştura-cağı putlardır.” dediği de nakledilmiştir. İfadenin, hepsini içine alıyor olması da mümkündür. Şayet “Mâ akıllı varlıklar için nasıl kullanılabilmiş?” dersen şöyle derim:“Bu kelime genellikle hem akıllı hem de akılı olmayan varlıklar için kullanılır. Şöyle ki: Uzakta bir canlı gördüğün zaman mâ huve [Şu ne?] dersin. “İnsandır.” diye cevap verildiğinde ise “Kim o?” dersin. Akıllı varlık-lar için Men’in kullanılması da bunu göstermektedir. Veya [ون א ] ifadesiyle mahiyetin tavsifide murat edilmiş olabilir; adeta “mâbutları” denmektedir. Nitekim Zeyd’in sıfatını sormak istediğin zaman, “Uzun mu kısa mı?”, “Hu-kukçu mu doktor mu?” anlamında mâ Zeydün [Zeyd nedir?] dersin.
[1429] Şayet “ -ve [onlar] zamirlerinin ibareye katkısı nedir? Bu [siz] أnun yerine ا ا ء أم אدى denilmeli değil miydi?” dersen أ şöyle derim:Burada soru, fiile ve fiilin varlığına dair bir soru değildir; çünkü o [sapma] söz konusu olmasaydı, bu kınama yönetilmezdi. Dolayısıyla, soru o fiilin sahibi hakkındadır ve onu zikretmek soru edatıyla bunu ifade etmek gerekir ki, failin sorulduğu anlaşılsın.
[1430] Şayet “Allah Teâlâ sorulan kişiyi ezelde bilmektedir. O halde bu sorunun sorulmasının faydası nedir?” dersen şöyle derim:Verdikleri o cevabı versinler de kendilerine tapan kişiler onların kendilerini yalanlamasıyla azar-lanmış, şaşırıp kalmış, yüzüstü bırakılmış olsunlar; acıları iyice artsın ve bu, Allah’ın onlara olan bir nev-‘i gazap ve azabı olsun; buna karşılık müminler kendi hallerine bakıp sevinsinler, onlar gibi rüsva olmadıkları için memnun olsunlar; bunun Kur’an’da anlatılması da yükümlüler için bir lütuf olsun.
[1431] Bu ifade, Allah’ın, kullarını gerçek mânada saptırdığını iddia eden-lerin görüşlerini açık bir şekilde çürütmektedir. Şöyle ki; Allah Teâlâ kendi-sinden başka tapınılan varlıklara “Onları siz mi saptırdınız yoksa kendileri mi yoldan çıktı?” diye sorduğunda, ‘mabut’lar [yani melek ve peygamberler], insanları saptırdıklarını inkâr edecek ve saptırıcı olmaktan O’na sığınarak; “Hayır ya Rabbi. Bunlara ve atalarına hiç hak etmedikleri halde son derece cömertçe ikramda bulundun. Onlar da şükür sebebi olarak görmeleri gereken nimet-leri inkâr ve gaflet sebebi olarak değerlendirdi! Ve bu onların helâk sebebi oldu.” diyeceklerdir. Melekler ve peygamberler şeytanların işi olan saptırma fiilini kabul etmekten kaçınarak, böyle bir şey yapmaktan Allah’a sığındık-larına göre, aşkın ve adaletli olan Rablerini çok daha fazla tenzih edecekler demektir. Nitekim O’na nimet verme ve yaşatma lütfunda bulunmayı nispet ettikleri, gaflet ve helâke düçar olmayı inkârcılara atfettiklerinde de bu ten-zihi yapmışlar; “Dilediklerini saptırıyor.” [Ra‘d 13/27] âyetinde Allah’ın zatına nispet edilen mecazî saptırmayı açıklamışlardır. Şayet gerçek mânada saptıran Allah olsaydı, verecekleri cevap “Hayır, aksine onları Sen saptırdın!” olurdu. Bu durumda ifade; “Onları hak yoldan sapmaya siz mi düşürdünüz, yoksa onlar kendileri mi yoldan çıktı?” anlamındadır.
[1432] Dalle [yoldan çıktı] kelimesi edallehû [onu saptırdı] kelimesinin mutâvı‘ıdır.1 Kıyasen dalle ani’s-sebîl [yoldan saptı] denilmesi gerekirdi; ancak burada cer harfi olan ‘Anterkedildi; tıpkı hedâhu’t-tarîka [ona yolu gösterdi] ifadesinde terkedildiği gibi ki bu cümlenin aslı hedâhu ile’t-tarîkı veya he-dâhu li’t-tarîkı şeklindedir. Nitekim edalle’l-ba‘îra ifadesi, “deveyi kaybetti” anlamındadır. Bu çoğunlukla saptıranın kusuru ve hayvanı korumadaki tedbirsizliği sebebiyle gerçekleştiği için, onu gerçekten kaybetsin veya kay-betmesin, edallehû [onu kaybetti] denilmiştir.
1 “Camı kırdım, o da kırıldı.” örneğindeki gibi, “Saptırdı, o da saptı.” Yani saptırma eylemine itaatle yoldan çıktı. / ed.
[1433] “Hâşa!” Muhataplar kendilerine söylenen bu sözden dolayı hay-ret etmişlerdir; çünkü onlar masum melek ve peygamberler olup, şeytan ve avenesine mahsus saptırma işinden son derece uzaktırlar. Veya Allah’ı tesbih ve takdis eden varlıklar olduklarını, dolayısıyla O’nun kullarını saptırmanın kendilerine yakışmayacağını ifade etmek için “Hâşa!” demişlerdir. Yahut bununla Allah’ı, benzeri olmaktan; melek, peygamber veya başka herhan-gi bir şeyin O’na ortak olmasından tenzih etmek istemişlerdir. Ardından; “Bizim masum varlıklar olarak Senden başka hiçbir varlığı velî edinmemiz doğru da değildir, olacak şey de değildir. Hal böyle iken, başkalarını Seni bırakıp da bizi velî edinmeye nasıl sevkedebiliriz!?” Veya “Bizim, inkârcıları velî edinen, inkârcıların da kendilerini velî edindiği şeytanlar gibi olmamız mümkün değildir.” demişlerdir. Nitekim Allah Teâlâ “Şeytanın velîleriyle savaşın” [Nisâ 4/76] ve “İnkâr edenler ise Tāgut’un velîleridir.” [Bakara 2/257] buyurur.
[1434] Ebû Ca‘fer [v. 130/748] َ َ ِ [edinmemiz] kelimesini meçhul ola-rak nuttehaze [edinilmemiz] şeklinde okumuştur. ا fiili; ittehaze veliyyen [bir velî edindi] örneğinde olduğu gibi tek mef‘ûle da teaddi eder, ittehaze fulânen veliyyen [falanı velî edindi] sözünde olduğu gibi iki mef‘ûle de teaddi eder. “Yoksa Yer’den birtakım ilahlar mı edindiler?” [Enbiya 21/1] ve “Allah İbrahim’i dost edindi” [Nisâ 4/125] âyetlerinde olduğu gibi. Buna göre birin-ci kıraat, kelimenin tek mef‘ûle müteaddi olan kullanımıdır ki, bu mef‘ûl אء אء ifadesidir. Aslen cümle أو şeklinde iken nefiy mânasını أن اوgüçlendirmek için ilave edilmiştir. İkinci kıraat ise kelimenin iki mef‘ûle müteaddi olan kullanımıdır. Birinci mef‘ûl gizli nahnu [biz] zamiri, ikincisi ise אء אء ;ifadesidir. Bu ise kısmilik ifade eder أو -birta] أوkım dostlar edinmeyiz] demektir. אء kelimesinin nekre olarak zikredilmesi أوbunların -cinler ve putlar gibi- özel velîler olmasından dolayıdır.
כ [1435] -Allah’ı zikredip O’na iman etmek; veya Kur’an ve ilahi ya اsalardır. ر “helâk olan” demek olup müfred ve cemi için sıfat olarak kul-lanılabilir. Tıpkı ‘ûz [sığınanlar] kelimesi ‘âiz [sığınan] lâfzınınçoğulu olduğu gibi, bu kelime de bâirin çoğuludur.
19. Âyetin Tefsiri
[1436] Âyette aniden bir isbat ve ilzâma geçilmesi güzel ve etkileyici olmuştur. Özellikle buna iltifat eklenip ‘deme’ hazfedilince… “Ey Ehl-i Ki-tap! Evet, size Resûlümüz geldi… Peygamberlerin arasının kesildiği bir dö-nemde gerçekleri size açıklıyor ki, ‘Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi!’ deme-yesiniz; çünkü size gerçek bir müjdeci ve uyarıcı gelmiş bulunuyor.” [Mâide 5/19] âyeti ile şairin1 şu beytinde de aynı durum söz konusudur:
Dediler ki; Horasan bizim için istenen en uzak yerdir; işte geldik Horasan’a, ama şu kilitler [memlekete bir türlü dönemiyorum]!..
ن [1437] kelimesi Tâ ile de, Yâ ile de okunmuştur. Anlam Tâ’lı okumaya göre “Kendilerinin ilâh oldukları yönündeki iddianızı yalanladı-lar.”, Yâ’lı okumaya göre ise “Dediler ki: ‘Hâşa! Bizim Senden başka velîler edinmemiz söz konusu değil.’ [Furkān 25/18] demek suretiyle sizi yalanladılar.” şeklindedir. Şayet “Bu kelimenin Tâ veya Yâ ile okunması durumuna göre ن] א ifadesindeki] Bâ’nın durumu değişir mi?” dersen şöyle derim:Evet, değişir. Tâ ile okunduğu zaman “Kendilerine gelen gerçeği yalanladılar.” [Kāf 50/5] âyetindeki gibi [Bâ sıla ve ن א de mef‘ûlün bih], câr ve mecrur da zamirden bedel olur; adeta ن א ا -denilmektedir. Kelime Yâ ile okundu כğunda ise ketebtü bi’l-kalemi [kalemle yazdım] sözünde olduğu gibi [alet] olur.2 Yine, ن kelimesi de Tâ ve Yâ ile okunmuştur; yani “Ey inkârcılar! Sizin, azabı başınızdan savmaya gücünüz yetmez.” ف [savma]nın tevbe anlamında olduğu da, “o bir çare bulur elbet” anlamına gelen innehû le-yetesarrafu ifa-desindeki gibi çare anlamında olduğu da söylenmiştir; yani ilahlarınız azabı başınızdan savamazlar; veya sizin için bir çare bulamazlar.
[1438] Burada hitap, genel ve bütün mükellefleredir. Büyük azap zul-meden herkes için söz konusu olup inkârcılar da zalimdir, -zira “Şüphesiz şirk büyük bir zulümdür.” [Lokman 31/13] buyrulmuştur- [ilahî emir ve yasakları çiğneyen] fâsıklar da zalimdir; çünkü Allah Teâlâ “Kim de (bundan) vazgeç-mezse, bunlardır işte zalimler!” [Hucurat 49/11] buyurmuştur. (tattıra-cağız) kelimesi Yâ ile yuzikhu şeklinde de okunmuştur; zamir lâfza-i celâle veya ‘nun masdarına râcidir.3
20. Âyetin Tefsiri
zalimlere ...
-dan sonraki cümle mahzuf bir kelimenin sıfatıdır. Mâna ise, “Bi’إ [1439]zim senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler mutlaka yerler ve dola-şırlardı.” şeklindedir. Burada câr ve mecrurla, yani ا ile yetinilerek kelime hazfedilmiştir. م אم א إ א Bizim her birimizin belli bir yeri“) وvardır.” [Sāffât 37/164]) âyeti ve mâ minnâ ahadun… şeklinde takdir edildiği gibi.ن kelimesi yumeşşevne şeklinde mechul olarak da okunmuştur; yani ihti-yaçları onları veya insanları yürütür anlamında. Eğer bu kıraate dair rivayet söz konusu olmayıp da kelime yumeşşûne şeklinde okunsaydı daha doğru olurdu.
[1440] Bu ifadenin “Bu nasıl bir peygamber ki (hem Allah Resûlüyüm diyor hem de) yemek yiyor, çarşı-pazar dolaşıyor?!” [Furkān 25/7] diyenlere bir cevap olduğu söylenmiştir.
[1441] ً imtihan ve sınama olarak demektir. Bu ifade; müşriklerin sarf ettiği sözlere, Peygamber’in yemek yemesini, çarşı-pazar dolaşmasını yepyeni türedi bir şey addetmelerine1 karşı, diğer peygamberlerin de böyle yaşadıkları yolunda bir cevaptan sonra, sabırlı olması yolunda Peygamber’e bir tavsiye-dir. Allah Teâlâ “Ey insanlar! Ben âdet ve hikmetimin gereği olarak sizi bir-birinizle sınarım.” buyurmaktadır; Allah, elçilerini gönderdiği toplumlarla, yani bunların düşmanca davranışlarıyla, akıl dışı iddia ve çeşitli eziyetleri ile elçilerini imtihan ettiğini ve bunlara karşı güzel bir şekilde sabretmelerini iste-diğini haber vermektedir. “Mallarınız ve canlarınız konusunda mutlaka dene-neceksiniz ve gerek sizden önce kitap verilenlerden gerekse müşriklerden pek çok incitici şey işiteceksiniz. Sabredip sakınırsanız, bu gerçekten azmetmeye değer işlerdendir.” [Âl-i İmran 3/186] âyeti de bunu ifade etmektedir.
[1442] “Deneme” fiilinden sonra gelen ون Bakalım sabredecek) أmisiniz) kelimesinin konumu, أ כ أ כ (“Sizi sınamak için; bakalım hanginiz daha güzel amel sergileyecek.” [Mülk 67/2]) âyetinde geçen כ ’den sonraki כ .kelimesinin konumuyla aynıdır أ
[1443] “Görmekte” yani denediği hususlardaki doğru sonucu zaten bil-mektedir; sakın göğsün daralmasın, onların ileri geri konuşmaları sakın seni üzmesin; zira sabredersen mutlu olacak, iki dünyada da kurtuluşa ereceksin. Bu ifadenin, müşriklerin “Yahut kendisine bir hazine verilse veya (hiç çalışmadan zahmetsizce) yiyeceği bir bahçesi olsa ya?!” [Furkān 25/8] diyerek Rasûlullah'ı (s.a.) fakir olduğu için kınamalarına karşı bir teselli olduğu da söylenmiştir. 1 Bu ifade, ve’stebde‘ûhunun karşılığı olup, ve’steb‘adûhunun karşılığı “ihtimalden uzak bulmalarına” şek-
lindedir. / ed.
Allah zenginleri ‘Bakalım fakirler sabredecek mi etmeyecek mi?’ diye imti-han vesilesi yapmakta, hikmet ve iradesi bu yönde olup dilediğini zengin, dilediğini fakir kılmaktadır. Ayrıca, bunun “Seni onlar için bir sınama vesi-lesi kıldık; çünkü eğer sen hazine ve bahçeleri olan zengin biri olsaydın on-ların sana karşı ilgileri ve itaat etmeleri dünya menfaatleri için veya bunlarla karışık olurdu. Dolayısıyla biz sana itaat edenlerin itaatleri dünya arzusu olmaksızın sırf Allah rızası için olsun diye seni fakir biri olarak gönder-dik” anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim rivayete göre Ebû Cehl, Velid b. Muğîre, Âs b. Vâil ve o [üst] tabakadan bazıları “Müslüman olsak, Ammâr, Suheyb, Bilal, falan, filan bizden önce Müslüman oldular; bunlar İslâmiyetteki kıdemlerini ileri sürerek bize karşı üstünlük taslarlar şimdi!..” diyorlardı… Birbirleriyle sınanmaları işte budur.
21. Âyetin Tefsiri
[1444] Yani, inkârcı oldukları için hayırla karşımıza çıkmayı ümit etme-yenler veya karşımıza kötü şeylerle çıkmaktan korkmayanlar. Recâkelimesi Tihâme lehçesinde korku anlamında kullanılmaktadır. Nitekim َن ُ ْ َ َ אرًا َ ِ وَ ِ (“[Sizin neyiniz var ki] Allah’a [sadece O’na] bir saygı yakıştıramıyorsu-nuz!” [Nûh 71/13]) âyetinde de bu mânada tefsir edilmiştir. Burada Allah’ın yargılama yurduna intikal etmek, O’nunla karşılaşmak olarak değerlendi-rilmiştir; tabii O, karşılaşılacak bir varlıksa…
[1445] Müşrikler Hazret-i Peygamber’den ‘Allah’ın kendilerine melekleri göndermesi ve meleklerin Hazret-i Muhammed’in doğru söylediğine tanık-lık etmeleri’, bu takdirde iman edecekleri veya ‘Allah’ı açıkça görmeleri ve O’nun Hazret-i Muhammed’e iman edip tâbi olmalarını kendilerine bizzat emretmesi’ gibi mûcize taleplerinde bulunuyorlardı. Burada iki ihtimal söz konusudur: Ya Allah’ın peygamber olmayan kimselere melekleri gönderme-yeceğini ve O’nun görülmesinin mümkün olmadığını biliyor ve iman etmek için imkânsız şeyleri şart koşuyorlardı. Veya bunu bilmiyor; kendilerine karşı delil olarak inmiş olan mûcizelerden başka mûcizeler talep etmek suretiyle inat ediyorlardı. Hazret-i Mûsâ’nın kavminin “Biz Allah’ı açık-seçik görünce-ye kadar sana iman edip bağlanmayacağız!” [Bakara 2/55] dedikleri gibi.
[1446] Şayet “ ْ ِِ ُ ِ أَ (içten içe)ifadesinin mânası nedir?” dersen şöyle
derim:Bu “Onlar hakka karşı içten içe büyüklük tasladılar -ki bu da, kalple-rinde bulunan inkâr ve inattır- ve buna kesin olarak inandılar. Nitekim Allah Teâlâ onlar hakkında “Bunların göğüslerinde, asla ulaşamayacakları bir büyük-lük (kompleksin)den başka bir şey yok!” [Gâfir 40/56] buyurmuştur. “Küstahlık içindeler;” yani zulümde haddi aşmaktalar; ‘atâ aleynâ fulânün denir. Burada küstahlık büyük olmakla nitelenmiş ve bunda aşırıya gidilmiştir; yani onlar sa-dece aşırı derecede kibirli ve küstahlık içinde oldukları için bu büyük lafı etme-ye cesaret etmişlerdir. [ ’daki] Lâm mahzuf bir kasemin cevabıdır. Bu, yeni bir cümle olarak ileri düzeyde bir güzelliğe sahiptir. Tıpkı şairin şu beytindeki gibi:
Şu bayan komşusu var ya Cesas’ın, Küleyb’i öldürerek devesinin öcünü aldık!..Ne deveymiş ki Küleyb gibi biri onun bedeli oldu!..1
[1447] Burada ğalet fiili bir taaccüp lafzı olmadığı halde taaccübe delâlet etmektedir. Nitekim âyetteki ifade “Kendilerini ne kadar da büyütüyorlar!”, “Ne kadar küstahlar!” ve “Ne kadar pahalıdır diyeti Küleyb olan deve!” denir.
22. Âyetin Tefsiri
ون [1448] م (gördükleri gün) ifadesi iki sebepten biriyle mansūbdur; yaى “müjde yoktur” ifadesinin delâlet ettiği fiille, yani “melekleri gördük-leri gün kendilerine müjde verilmesi menolunur veya onlara müjde verilmez” anlamında ki bu durumda [o gün] kelimesi tekrar olur. Ya da gizli bir üzkür [zikret] fiili ile mansūbdur. “Melekleri gördükleri günü zikret” anlamındadır ve daha sonra “İşte o gün, günahkârlara müjde yoktur!” denmektedir. (günahkârlara) kelimesi2 ya zamir konumunda zahir isimdir veya umum ifade eden bir lafız olduğu için bütün günahkârları kapsamaktadır.
را [1449] ا (Tam bir mahrumiyet bu!) Sîbeveyhi bu keli-meyi ‘daima, açık olarak zikredilmeyen fiillerle mansūb olan masdar-lar’ arasında zikreder; tıpkı ma‘âzallah [Allah korusun], ka‘deke [Yemin olsun ki] ve ‘amrake [Baki bildiğin Allah için] ifadeleri gibi. Araplar intikam için savaşan bir düşmanla karşılaştıkları veya ani bir baskınla karşılaştık-ları vb. zamanlarda bu sözü söyler, onu bir sığınma olarak görürlerdi.
1 Küleyb, Tağlib kabilesinin reisi Muhelhil’in çok sevdiği kardeşidir; komşu kabileden bir kadıncağızın deve-si Küleyb’lerin tarlasına girince, Küleyb o sinirle deveyi katletmiş; kadın da onu komşusu Cessâs’a şikâyet etmiş; cengâver Cessâs da, deveye karşılık Küleyb’i, yani bir asilzadeyi öldürmüştür. Daha sonra, Küleyb’in ağabeyi de bu kabilenin kökünü kurutayazmıştır!.. Ota karşı deve, deveye karşı Küleyb gibi bir değer, Küleyb’in canına bedel de koskoca bir kabile, ve Bekr ve Tağlib kabileleri arasında 40 yıl! devam edip, Tağlib’in hunharca galibiyetiyle sona eren Besus savaşları... Cahiliyenin bir nevi özeti. / ed.
2 Yani le-hum (onlara) yerine li’l-mucrimîne (günahkârlara) buyrulmasının sebebi. / ed.
Sîbeveyhi şöyle demiştir: Adamın biri diğerine “Şunu yapar mısın?” der; o da ona hicran [Allah korusun!] diye cevap verir. Kelime “Mâni oldu.” anlamın-daki haceradandır; çünkü Allah’a sığınan biri O’ndan başına arzu edilmeyen bir şey gelmesine mâni olmasını ve o şeyin başına gelmemesini istemekte-dir. Buna göre mâna “Allah’tan ona mâni olmasını ve beni korumasını niyaz ederim” şeklindedir. Kelimenin fi‘l veya - Hasan-ı Basrî’nin kıraatinde- fu‘l kalıbında gelmesi onun, belli bir hale mahsus olması sebebiyle tâbi tutula-bildiği kullanımlardır.1 Kı‘deke ve ‘imrake ifadelerinde olduğu gibi. Nitekim bir recez şairine ait şu ifade inşad edilmektedir:
Arzuyla ve endişe içinde şöyle dedi kadın:Rabbime sığınırım sizden; Allah korusun!
[1450] Şayet “Mademki kelime sadece masdar olarak kullanılan bir la-fızdır; ondan sonra mahcûr (engellenmiş) kelimesinin ona sıfat olarak zikre-dilmesinin izahı nedir?” dersen şöyle derim:Bu sıfat mahrumiyet mânasını tekit için zikredilmiştir. Nitekim Araplar zeylün zâilün [düşük düşüklük] -zeyl düşüklük demektir- ve mevtünmâitün [ölü ölüm] derler. Ayette mâna şöyledir: Bunlar meleklerin inmesini istiyor ve öneriyorlar. Oysa ölürlerken veya Kı-yamet günü melekleri gördüklerinde onlarla karşılaşmak istemeyecekler ve onlardan korkacaklar. Çünkü onlarla ancak hoşlanmayacakları şartlar içinde karşılaşacaklar ve onları gördüklerinde ansızın bastıran intikamcı düşman ve felaketle karşı karşıya olduklarında söyledikleri sözü söyleyeceklerdir.
[1451] Bunun (را ا ) meleklerin sözü olduğu da söylenmiştir. Buna göre mâna şöyledir: Bağışlanma, cennet ve müjde kesinlikle haramdır size! [Harâmen muharremen…] Yani, bunları size Allah haram kılmıştır.
23. Âyetin Tefsiri
[1452] Aslında ne bir üzerine yürüme ne de üzerine yürümeye benzer bir şey söz konusudur. Ancak müşrikler ve onların inkâr içinde iken yap-tıkları sıla-i rahim, çaresizin imdadına koşma, misafire ikram etme, esire yardım vb. cömertlik ve güzel ameller, padişaha muhalefet edip ona isyan eden bir toplumla bu durum karşısında onların varlıklarının üzerine yü-rüyen ve neleri varsa el koyup tahrip eden ve paramparça yapan onlardan geriye hiçbir şey bırakmayan bir toplumun durumuna benzetilmektedir. אء güneş ışığıyla birlikte pencereden çıktığı görülen tozumsu şeydir;
1 Yani kullanıldığı bağlam belli olduğundan bir anlam karşıklığı olmamaktadır. / ed.
ekallü mine’l-hebâi [tozdan da küçük] şeklinde bir deyim vardır. را hebânın sıfatı olup, Allah Teâlâ [müşriklerin güzel amellerini] katında değersiz ve küçük olması ve hiçbir işe yaramayacak olması bakımından toza, hem de başı boş uçuşan toza benzetmiştir. Çünkü tozları ışık altında düzenli de görebilirsin; ancak rüzgâr onları bir hareketlendirdi mi, bir de bakarsın ki darmadağın olmuşlar ve her biri bir yana gitmiş. Tıpkı “Çiğnenmiş bir ekin gibi.” [Fil 105/5] ifadesinde olduğu gibi ki burada Allah Teâlâ onları kurumuş ekine benzetmekle kalmamış, ayrıca ‘içi boşaltılma’ afetine maruz kalmış oldukla-rını ilave etmiştir; [âyette de] onların amellerini toza benzetmekle kalmamış, ‘o yana bu yana savrulan’ diye ekleme yapmıştır. א را] ]’nın üçüncü mef‘ûlü de olabilir. Buna göre mâna “Biz onu hem toz hem de savrukluk değersizliğine sahip kıldık.” şeklinde olur. “Aşağılık birer maymun olun!” [Bakara 2/65] âyetinde olduğu gibi; yani hem hayvana döndürülme hem de aşağılanma içinde. אء kelimesinin son harfi, masdarının olmasının da gösterdiği üzere Vav’dır.
24. Âyetin Tefsiri
[1453] (Nihaî karargâh) insanların zamanlarının çoğunu orada geçirdikleri, karşılıklı oturup sohbet ettikleri mekân; [dinlenecekleri yer] ise eşleriyle birlikte olmak ve onlarla oynaşmak, ilişkide bulunmak için çe-kildikleri yerdir. Nitekim dünyada varlıklı kimseler böyle bir düzen içinde yaşamaktadırlar. Rivayete göre hesap, ahiret günlerine göre yarım günde bitirilecek; bunun üzerine cennetlikler cennette, cehennemlikler de cehen-nemde kaylûle yapacaklardır.1 Nitekim “Şüphesiz bugün, Cennet sahipleri zevkli bir meşgale içinde eğlenmektedir. Eşleri ile birlikte yaslanmışlardır gölgeliklerde koltuklara.” [Yâsin 36/55-56] âyetleri bu mânadadır. Bu âyette geçen “meşgale” bakirelerle birlikte olmak tarzında tefsir edilmiştir. Çün-kü Cennette uyku diye bir şey yoktur; kişilerin hurilerle konfor ve huzur içinde birlikte oldukları yere [dinlenecekleri yer] denilmesi teşbih esasına dayanmaktadır. “Daha güzel” ifadesi ise, bu dinlenme yerinin güzel yüzler, tatlı simalar vb. güzellik ve süslerle süsleneceğine işaret etmektedir.
25. Âyetin Tefsiri
[1454] Fiil َ [paramparça olacağı] şeklinde okunmuştur ki, aslı teteşak-kakudur. Bazı kārîler Tâ’yı hazfetmiş, bazıları da [teşşakkaku şeklinde] idgam et-miştir. Göğün yarılması oradan bulutun çıkması suretiyle olacağı için, onunla gök parçalanacakmış gibi ifade edilmiştir. Nitekim şukka’s-senâmu bi’ş-şefreti ve’nşekka bi-hâ [Hörgüç bıçakla yarıldı; onunla yarıldı] dersin. “Ki o gün, gökyüzü çatırdamaktadır.” [Müzzemmil 73/18] âyeti de bunun bir benzeridir. Şayet “İn-şakkati’l-ardu bi’n-nebât [yer bitkiyle yarıldı] ifadesi ile İnşakkat ‘ani’n-nebât [bit-kiden dolayı yarıldı] ifadesi arasında ne fark var?” dersen şöyle derim: “Bitkiyle yarıldı.” ifadesi, Allah yeri bitkiyle yardı ve o da onunla yarıldı anlamında, “Bitkiden dolayı yarıldı.” ifadesi ise, bitki çıktığı sırada toprak ondan dolayı yarıldı anlamındadır. Buna göre âyetin mânası “Gök ondan çıkan bir bulut ile yarılır; bulutta melekler vardır; ellerinde kulların amelleri olduğu halde aşağıya inerler.” şeklindedir. Bir rivayete göre, bütün sema katları tek tek yarı-lır ve melekler de dünyaya inerler. Bu bulutun sis gibi beyaz ve ince bir bulut olduğu, sadece Tîh çölünde İsrail oğulları için ortaya çıktığı da söylenmiştir. “Galiba, bunlar Allah’ın buluttan gölgeler içinde, meleklerle birlikte kendi-lerine gelmesini bekliyorlar!?” [Bakara 2/210] âyetinde söz konusu edilen bulut da bu nevidendir.
כ [1455] لا ِّ ُ ;cümlesi [meleklerin bölük bölük indirilecekleri] و
• Nunzilü’l-melâikete (melekleri indireceğimiz [gün]),
• Nunezzilü’l-melâikete (melekleri bölük bölük indireceğimiz…),• Nuzzileti’l-melâiketu (meleklerin bölük bölük indirilecekleri…),
• Unzile’l-melâiketu (meleklerin indirilecekleri…),
• Nezele’l-melâiketu (meleklerin inecekleri…),
• Nuzzilü’l-melâikete (melekleri indireceğimiz…)
şekillerinde kıraat edilmiştir ki son kıraat, nunezziludan ilk harfin, yani Nûn’un hazfiyle Mekkelilerin kıraatidir.
28. Âyetin Tefsiri
29. Âyetin Tefsiri
daima böyle yüzüstü bırakmıştır!”-sâbit anlamındadır; çünkü o gün Allah’ın egemenliğinden baş ا [1456]
ka bütün hükümranlıklar yok olur ve ortadan kalkar, devam etmez. Elleri ısır-mak, parmak ucunu ısırmak, ellerin iki yana düşmesi, tırnağını yemek, diş gıcır-datmak, diş bilemek, diş göstermek ifadeleri kin ve öfkeden kinayedir; çünkü bu ifadeler bu iki kelimeyle eş anlamlıdırlar. Eş anlamlı iki gruptan biri zikredilir ve diğeri kastedilir. Böylece söz, belâgat babında yükselmiş olur. Bu ifadeyi duyan kişi içinde, eş anlamlısı olan asıl kelimeyi duyduğu zaman hissetmediği bir gü-zellik ve beğeni hâsıl olur.
[1457] Bu âyetin Ukbe b. Ebû Mu‘ayt hakkında nazil olduğu söylenir. Bu adam Hazret-i Peygamber’le sık sık bir araya gelirmiş. Rivayete göre birgün bir zi-yafet vermiş ve Hazret-i Peygamber (s.a.)’i de davet etmiş. Peygamber ise şehadet getirinceye kadar onun davetine icap etmeyeceğini söylemiş. Ukbe de getirmiş; ancak, Ukbe’nin arkadaşı olan Übey b. Halef ona çok kahır etmiş ve “Dinden çıktın ha!?” diyerek onu suçlamış. Ukbe ise, “Hayır” demiş; “Evimde misafi-rimdi. Yemeğimi yemeyeceğine yemin etti. Ben de utandım ve dilimin ucuyla bir şehadet getirdim; aslında içimden getirmemiştim.” demiş. Bunun üzerine Übey “Eğer Muhammed’le karşılaşır da kafasını çiğnemez, yüzüne tükürmez-sen bir daha asla yüzümü göremezsin!” diye çıkışmış. Bir zaman sonra Ukbe, Dârünnedve’de namaz kılan Peygamber’le karşılaşınca Übey’in dediklerini yap-mış. Bunun üzerine Peygamber; “Bir gün Mekke dışında seni elime geçirirsem, kafanı kılıçla uçuracağım senin!” demiş. Nitekim Ukbe Bedir’de öldürülmüştür. Peygamber onu öldürmesini Hazret-i Ali’ye emretmişti. -Onu Ensardan Âsım b. Sâbit’in (3/624) öldürdüğü de söylenir. Bu zat; “Ya Resûlâllah! [Müşrik] çocukları [âhirette] nereye gidecekler?” diye sorup “Cehenneme” cevabını alan kişidir.- Öte yandan, Peygamber (s.a.) Uhud’da Übey’i mızrakla yaralamış, o da Mekke’ye döndükten sonra ölmüştür.
א [1458] -kelimesindeki Lâm-ı tarif mâhutluk belirtmekte olup onun اla özel olarak Ukbe’nin kastedilmesi mümkün olduğu gibi, cins için olması ve Ukbe’yi ve diğerlerini içine alması da mümkündür. O kişi Peygamber (s.a.) ile birlikte olup onunla aynı yolda -ki hak yoludur- yürümüş olmayı ve dalâlet ve arzuların kendisini farklı yollara sürüklememiş olmasını temenni edecektir. Veya o şahsın “Ben sapıtmış, tamamen yoldan çıkmıştım. Keşke Peygamber ile birlik-te olarak kendime bir yol tutsaydım!” diyeceği murat edilmiş de olabilir.
[1459] َ َ א و kelimesi yâ veyletî şeklinde Yâ harfi ile de okunmuştur ki kelimenin aslı budur; çünkü kişi burada sıkıntı ve zorluğuna seslenerek; “Gel artık, şimdi tam senin zamanın!” demektedir. Sahârâ [çöller] ve medârâ [taraklar] kelimelerinde olduğu gibi kelimedeki Yâ Elif ’e çevrilmiştir.
[1460] Hen [şey] kelimesi cins isimlerden kinaye olduğu gibi ن keli-mesi de özel isimlerden kinayedir. Eğer bu kelimeyle cins murat edilirse, herhangi bir saptırıcıyı kendine dost edinen kişinin o dostu için özel isim olur ve kelime ondan kinaye olur.
כ [1461] ا Allah’ı zikretmekten veya Kur’an’dan ya da Peygam-ber’in nasihatinden. Bu kelimeyle, kelime-i şehadeti söylemek ve Müslü-man olmaya karar vermek de murat edilmiş olabilir.
אن [1462] o kişinin dostuna işarettir. Şeytan, kişiyi saptırdığı, ardın-dan terk edip sonunda ona bir yarar sağlamadığı gibi onu yoldan çıkardığı için kendisine şeytān denilmiştir. Veya onunla İblis murat edilmiş; onun kendisini saptırıcıyı dost edinip Peygamber’e karşı olmaya teşvik ettiği ve ardında da terkettiği kastedilmiş; yahut cins anlamıyla, insanlardan ve cin-lerden şeytanlık eden herkes murat edilmiştir. “Şeytan …olmuştur.” ifadesi, zalimin sözünün hikâyesi olabileceği gibi, Allah’ın kelâmı da olabilir.
ت [1463] / kelimesi idgam ile de ızhar ile de okunmuştur [ittehattu اittahaztu]. İdgam ile okuyanlar daha çoktur.
31. Âyetin Tefsiri
[1464] “Peygamber” Hazret-i Muhammed Aleyhisselam, “kavmi” ise Kureyş’tir. Allah Teâlâ, Peygamber (s.a.)’in, kavminden kendisine ettiği şikâyeti aktarmaktadır. Bu anlatım, söz konusu şikâyetin değerini ve kavmi için de tehdidi ifade eder. Çünkü peygamberler O’na iltica ile kavimlerini şikâyet ettikleri zaman kendilerine süre verilmeden cezaya duçar edilirler!
[1465] Allah Teâlâ bundan sonra peygamberini teselli etmek ve onlara karşı zafer vaat etmeye yönelerek şöyle buyurmuştur: “Böyle;” senden evvel bütün peygamberler kavimlerinin düşmanlığıyla karşılaşmışlardır. Bunların nasıl helak edileceği, nasıl cezalandırılacağı ve onlara karşı sana nasıl yardım edileceği hususunda yol gösterici olarak Ben yeterim!
[1466] Onu “terk edilmiş halde” bıraktılar ve ondan ve ona iman-dan insanları alıkoydular. Hazret-i Peygamber’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kim Kur’an’ı öğrenir, öğretir ve onu bir [duvara] asar da onun buyruklarını dikkate almaz ve açıp bakmazsa, kıyamet günü o kişinin [boynuna asılı] olarak gelir ve ‘Ey âlemlerin Rabbi! Bu kulun beni terk etti. Benimle onun arasında hüküm ver’ der.” [Dârimî, “Fedāilü’l-Kur’an”, 3]
[1467] Bu kelimenin “hezeyanda bulundu” anlamındaki hecereden olduğu da söylenmiştir. Buna göre ifade; ce‘alûhu mehcûran fî-hi [onu hezeyan eseri bir şey olarak değerlendirdiler] şeklinde olur; yani cer harfi hazfedilmiş olur ki burada iki ihtimal vardır: Birincisi müşriklerin Kur’an’ın bir hezeyan, asılsız ve eskiden kalma bir hurafe olduğunu iddia etmeleri, ikincisi onu duydukları zaman, “Şu Kur’an’ı dinlemeyin! Okunurken yaygara koparın!” [Fussilet 41/26] âyetinde ifa-de edildiği gibi, kendilerinin hezeyanda bulunmasıdır. Mehcûr kelimesi, meclûd ve ma‘kūl kelimelerinde olduğu gibi [masdar, yani] “terk etme” anlamında da ola-bilir ki, bu durumda “Kur’ân’ı terk1 bellediler.” anlamında olur.
و [1468] (düşman) kelimesi müfred olarak da - و (“Bunlar benim için birer düşmandır.” [Şu‘arâ 26/77]) âyetinde olduğu gibi- cemi ola-rak da kullanılır.
[1469] Mânanın “Peygamber [bunu] kıyamet günü söyleyecektir.” anla-mında olduğu da söylenmiştir.
34. Âyetin Tefsiri
ل [1470] ِّ ُ kelimesi hubbiranın uhbira anlamında oluşu gibi sadece ل ِ -an أُlamındadır; aksi hale çelişik olur.2 Bu da müşriklerin itirazlarından, haktan saptık-larına ve ona tâbi olmaktan uzak durduklarına delâlet eden taleplerinden biridir. 1 Bir eylemin masdarla ifadesi, ‘Umeru ‘adlun [Ömer adaletin ta kendisidir.] örneğindeki gibi, o fiilin
daimi ve sabit olduğunu bildirir. Buna göre ayet; “ Müşrikler Kur’ân’ı adeta ‘terk etme’ işinin kendisi kıldılar; onunla ilişkileri tamamen terk esasına dayalı.” anlamına gelmiş olur. / ed.
ل 2 ِّ ُ ifadesitef‘îldeki teksir anlamıyla “Nice nüzullerle” “tek parça” inzâl edilmiş olmak gibi çelişkili bir anlam gerektirmektedir; Zemahşerî ل ِّ ’yi salt indirilmeyi ifade eden inzâl kalıbındaki anlamı ile tefsir ederek bu çelişkiyi gidermeye çalışmaktadır. / ed.
Dedikleri şudur: “Kur’an Muhammed’e üç [kutsal] kitabın indirildiği gibi, bir zamanda ve bir defada indirilmeli değil miydi? Neden böyle parça parça indiriliyor ki!?” Bunu söyleyenler Kureyşlilerdir. Söyleyenlerin, Yahudiler olduğu da söylenmiştir. Ancak bu, anlamsız bir söz ve gereksiz bir tartışma-dır; zira Kur’an’ın mucize olması ve bir delil teşkil etmesi, bir defada veya parçalar halinde nazil olmasına göre değişmez.
[1471] “Böyle;” ifadesi onlara bir cevaptır; yani “Evet böyle parça parça indirildi. Bunun hikmeti de onu böyle parça parça indirerek senin kalbini güçlendirip onu anlamana ve ezberlemene yardımcı olmaktır. Çünkü bir mesaj alan bir insanın zihni ancak ondaki bilgiyi peyderpey ve birinden ötekine geçerek tutabilir. Eğer Kur’an toptan indirilseydi, Peygamber onu anlayıp aklında tutma bakımından çok zorlanırdı. Öte yandan, Peygamber (s.a.) Hazret-i Mûsâ, Hazret-i Dâvûd ve Hazret-i İsa’dan (aleyhimusselâm) farklı bir kişiydi; zira o, okuma yazma bilmeyen ümmi bir insandı. Onlar ise okur-yazar kimselerdi. Bundan dolayı onun mesajı sözlü olarak alıp zih-ninde tutması gerekiyordu. Bu sebeple Kur’an ona parçalar halinde yirmi -veya bir rivayete göre yirmi üç- yıl içinde indirildi. Keza, Kur’an ona bazı olaylara ve sorulan sorulara cevap olarak nazil oluyordu; bazısı nâsih ve bazısı da mensuh idi. Tüm bunlar ancak onun parçalar halinde nazil olması ile mümkün olabilirdi.
[1472] Şayet“כ ifadesindeki [Böyle] כ כ nin daha önce olmuş bir‘ذşeye işaret etmesi gerekir. Daha önce olan ise onun bir defada indirilmesi-dir. Buna rağmen, onu nasıl ‘Evet böyle parça parça indirdik.’ şeklinde tef-sir ediyorsun?” dersen şöyle derim:Çünkü onların “Kur’an ona bir defada indirilmeli değil miydi?” sözleri, “Neden böyle parça parça indiriliyor ki!?” anlamındadır.
[1473] Bu itirazlarının yanlışlığının delili şudur: Onlara, Kur’an’ın küçük sûrelerinden bir tek sûre ortaya koymaları istenerek meydan okun-muş, onlar ise bir tek parça ortaya koymaktan âciz kalmış, çaresizliklerini ortaya koymuşlar ve kaba kuvvete başvurarak hatta savaşmaya kalkarak bunu aleyhlerinde tescil etmişlerdi; sonra da, sanki parça parça indiğinde bunun benzerini ortaya koyabilmişler de, toptan nazil olması halinde ya-pabileceklermiş gibi, “Bir defada nazil olmalıydı!” demişlerdi.
אه [1474] כ ifadesi ور .nin kendisine müteallık olduğu şeye ma‘tūftur‘وכAdeta “Evet böyle; onu parça parça indirdik ve tertîl ettik.” denilmektedir. Tertîl ise, onu âyet âyet, durak durak yapılandırmaktır. Mâna “Onun tane tane okun-masını emrettik.” şeklinde de olabilir. “Ve tane tane oku” [Müzzemmil 73/4]; yani “Onu yavaş yavaş ve ağır ağır oku.” âyeti de bu anlamdadır. Hazret-i Âişe’nin Peygamber (s.a.)’in Kur’an okuma tarzına dair şu rivayeti de bunu ifade etmek-tedir: “[Onun okuyuşu] sizin şimdiki hızlı okuyuşunuz gibi değildi, onu duyan kişi harflerini saymak istese sayabilirdi.” Tertîlin kökü, [dişlerin seyrekleştirilmesi anlamındaki] et-tertîlü fi’l-esnân ifadesidir. Sağrun ratlün ve mürettelün [seyrek gedik] denir ve seyrek olması bakımından papatya yapraklarına benzetme yapılır. Ay-rıca, tertîlin; Allah’ın Kur’an’ı bölümler halinde ve yirmi yıl gibi uzun aralıklı bir zaman içindeindirmesi ve yakın aralıklı zamanlar içinde inzal etmemesi olduğu da söylenmiştir.
[1475] “Sana getirmezler” yani, her ne zaman sana -adeta batılda mesel haline gelmiş- saçma suallerinden bir soru soracak olsalar, biz mutlaka onları susturacak anlamca çok güzel, itirazlarını hakkıyla cevaplayan gerçek bir ce-vap veririz. “sözün ifade ettiği mânayı açıklamak” demek olduğu için, onun mânası yerine konmuş; “Bu sözün mânası şöyle şöyledir.” denildiği gibi “Bu sözün tefsiri şöyle şöyledir.” demeye başlamışlardır. Veya bu ifade “Sen-den ne kadar acayip hal ve sıfat istemiş olurlarsa olsunlar; ne kadar ‘İşte sen şöyle şöyle hal ve sıfatlarda olmalıydın; maiyetine bir melek verilmeli ve o da seninle beraber uyarmalıydı veya bir bahçen olmalıydı ya da Kur’an sana bir defada indirilmeliydi’ demiş olurlarsa olsunlar; Biz sana mutlaka hikmet ve irademizin gereği olan hali ve senin getirdiğin Kur’an’ı ve onun doğruluğu-nu en güzel şekilde ortaya koyan şeyi veririz” anlamındadır. Yani Ku’ran’ın parça parça indirilmesi ve her parça nazil olduğunda onun bir parçasının bir benzerini ortaya koymaları şeklinde meydan okunması, i‘caz bakımın-dan daha etkili ve delil olma bakımından bir defada nazil olmasından daha açıktır. Onlara “Bu kitabın aynı uzunluk ve fesahatte bir benzerini ortaya koyun.” denilmiştir. Sanki “Sizi bu taleplere onun yolunu küçümsemeniz ve [toplum içindeki] konumunu hakir görmeniz sevk etmiştir. Eğer kalp gözünüz-le baksaydınız, ki siz cehenneme yüzükoyun sürüklenecek olanlardansınız, sizin konumunuzun onunkinden daha kötü, yolunuzun da onunkinden daha sapkın olduğunu bilirdiniz. “Ben size Allah katında bundan daha kötü bir ceza söyleyeyim mi? O kimseler ki; Allah onları lânetlemiş, onlara ga-zap etmiş … kimselerdir.” [Mâide 5/60] âyeti de bu mânayı ifade etmektedir.
כאن kelimesi ile şeref ve makam murat edilebileceği gibi yurt ve mesken de murat edilmiş olabilir. “Bu iki gruptan hangisi makam bakımından daha iyi, sosyal statü açısından daha yüksek?” [ Meryem 19/73] âyetinde olduğu gibi. Yolun sapık olmakla nitelenmesi ise hükmî mecaz nev‘indendir.1
[1476] Hazret-i Peygamber Aleyhisselam’ın “İnsanlar Kıyâmet günü üç grup olarak haşrolunurlar: Üçte biri binitler üzerinde gider, üçte biri yüzüko-yun sürünür; üçte biri de kısa ve seri adımlarla yayan yürür.” [Tirmizî, “Tefsîr”, 18]
36. Âyetin Tefsiri
[1477] Yüküne ortak olmak (vizâret) peygamber olmaya aykırı değildir; zira aynı zaman dilimi içinde birden çok peygamber gönderiliyor ve birbir-lerine yardımcı olmakla emrolunuyorlardı.
[1478] “Bunun üzerine Mûsâ ve Hârûn kavimlerine gittiler, onlar ise bunları yalanladılar ve biz de onları yerle bir ettik.” anlamındadır. Tıpkı “Asanı deryaya vur diye vahyettik… Derya ikiye yarılıverdi.” [Şu‘arâ’ 26/63] âyetinde olduğu gibi; burada da “Bunun üzerine Mûsâ da vurdu, ve derya ikiye yarılıverdi.” anlamındadır.
[1479] Kıssanın özetle anlatılması murat edilmiş ve iki tarafı yani başı ve sonu zikredilmiştir; çünkü bütün kıssadan bu iki uç, yani peygamber gönderilerek bir kanıt ortaya konulması ve onları yalanlayanların helâk edilmeyi hak edeceklerinin bildirilmesi murat edilmektedir. ( א keli-mesini) Hazret-i Ali’nin fe-demmartuhum (ben de onları yerle bir ettim) ve fe-demmirâhum (ve siz ikiniz onları yerle bir edin) şeklinde okuduğu da ri-vayet edilmiştir. Ayrıca, ِّ ا ِّ (ve siz ikiniz onları mutlaka yerle bir edin) şeklinde şeddeli Nûn ile tekitli olarak da okunmuştur.
37. Âyetin Tefsiri
yoldakilerdir. / ed.
[1480] Sanki Hazret-i Nûh’u ve ondan önce de birçok peygamberi açıkça yalanlamışlardı. Veya onların bir peygamberi yalanlamaları tümü-nü yalanlamaları olarak değerlendirilmiştir. Ya da -Berâhime1 gibi- Allah’ın peygamber göndermesini kökten reddediyorlardı.2
[1481] “Onları” yani onların boğulmalarını veya kıssalarını “kıldık.” [1482] “Zalimler için.” Bunlarla ya Hazret-i Nûh’un kavmi kastedilmiştir
ve ibare א şeklinde olmakla birlikte, onların zalim [Biz onlar için hazırladık] أolduklarına vurgu yapılmak istenmiş ve hum [onlar] zamiri yerine [zālimîn] şek-linde açık kelime kullanılmıştır. Ya da kelime onların genelini kapsamaktadır.
38. Âyetin Tefsiri
39. Âyetin Tefsiri
nuçta) bunların tamamını kırıp geçirdik!אدًا [1483] kelimesi א ‘daki zamirine veya א kelimesine ا
ma‘tūftur; çünkü mâna “Zalimlere de vaad ettik.” şeklindedir. دًا kelimesi وkabile ile yorumlanarak ve semûde şeklinde de okunmuştur. Munsarif okunma-sı ise mahalle ile te’vil edilmesi veya en büyük babanın adı olması hasebiyledir. Ashâbu’r-ress hakkında şöyle denilmiştir: Bunlar putlara tapan, kuyuları ve da-varları olan insanlardı. Allah Teâlâ onlara Hazret-i Şu‘ayb’ı peygamber gönder-miş; Şu‘ayb kendilerini İslâm’a davet etmiş, fakat onlar azgınlıklarına ve ona ezi-yet vermeye devam etmişlerdir. Tam ressin etrafında oldukları bir sırada -ki ress, Ebû Ubeyde’den [v. 209/824] nakledildiğine göre içi örülmemiş bir kuyudur- kuyu onları içine çekmiştir. Bir rivayete göre Ress, Yemâme kanalı3 [etrafı]nda bir şehir olup buranın insanları peygamberlerini öldürmüş ve bunun üzerine helâk olmuşlardı. Bunlar Hazret-i Salih’in kavmi olan Semud’dan geriye kalanlardı. Bir başka rivayete göre ise, bunlar peygamber Hanzale b. Safvan’ın kavmidir. Onlar Ankā kuşu ile imtihan edilmişlerdir. Bu, bir kuşun olabileceği azami bir büyüklükteydi. Boynunun uzunluğundan dolayı kendisine Ankā [Boyunlu] adı verilmiş olan bu kuş, Fetah denilen dağda yaşar, bir ava ihtiyacı olduğunda hal-kın çocuklarına saldırır ve onları kapıp götürürmüş. Bunun üzerine, Hazret-i Hanzale ona beddua etmiş ve onu yıldırım çarpmıştır. Ne var ki daha sonra halk Hanzale’yi öldürmüş; bunun üzerine de helâk edilmişlerdir.
1 Farklı, çelişik bilgilerin sert edildiği bu kavram hakkında geniş bilgi için bkz. Orhan Ş. Koloğlu, “Kelâm ve Mezhepler Tarihi Literatüründe Berâhime”, Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Bursa 2004; XIII/1, s.159-193. / ed.
2 Bir kavmin “peygamberler”i reddetmesini tefsir ediyor. / ed.3 Felc, yeraltında ve yeryüzünde pınar ve kaynak sularının, yeraltı sularının birikmesi için kazılan üşüt
açık ya da kapalı kanal (baraj) anlamındadır. / ed.
Bunlara ilave olarak, Ress’in uhdûd; Resslilerin de Ashâbu’l-uhdûd olduğu; ayrıca, halkın Habîb-i Neccâr’ı katlettiği Antakya’da olduğu da söylenmiş-tir. Rivayete göre buranın halkı peygamberlerini yalanlamış ve onu bir ku-yuya ressetmişler; atmış; yani oraya gömmüşlerdir.
[1484] “Bunların” yani zikredilen[ler]in1 “arasında.” Bazen kişi çeşitli şeyler zikreder ve daha sonra ona “bu” kelimesiyle işarette bulunur. Bazen insan birçok sayı sayar ve sonra da “Bu şöyle şöyledir.” der ki “bu sayılan”, “bu hesap edilen” mânasındadır.
[1485] “Her birine temsiller getirmiştik;” daha önceki kavimlerin kıs-salarından ilginç kıssalar açıklamış, onların irtikâp ettikleri peygamberleri yalanlama ve duçar oldukları ilahi azap ve helâki kendilerine anlatmıştık. kırıp ufalamak anlamında olup, altın, gümüş ve cam kırıklarını ifade eden tibr kelimesiyle aynı köktendir. وכ kelimesi birincisi َאل ا א [kendisi için temsiller getirmiştik] cümlesinin delâlet ettiği enzernâ [uyarmıştık] veya hazzernâ [dikkatlerini çekmiştik] kelimesiyle, ikincisi de א ile mansub-dur; çünkü bu [ikincisi] bunu nasbetmeye müsaittir.
40. Âyetin Tefsiri
[1486] “Şehir” ile Hazret-i Lût’un şehirlerinden olan Sodom kastedilmiş-tir. Allah Teâlâ beş adet olan bu şehirlerden dördünü halkıyla birlikte helâk etmiş, geriye sadece biri kalmıştı. “Berbat yağmur” ise taştır; yani Kureyş kabi-lesi ticaret için Şam’a yaptıkları yolculukları sırasında defalarca gökten yağan taşlarla helâk edilen bu köylerden geçmişlerdir. “Hiç görmediler mi?” Yani, o geçişlerinde Allah’ın azabının, bunlara verdiği ibretlik cezanın izlerini görüp düşünmediler mi? “Yoo… Ama onlar” öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden; herhangi bir ‘son’ beklentisi olmayan bir kavimdi. Yani burada recâ, beklenti yerine kullanılmıştır; çünkü ancak iman eden bir kimsenin sonsuz hayata dair beklentisi olur. Bu sebeple, [o şehir kalıntılarını] ne gördüler ne de düşü-nüp ibret aldılar; oradan tıpkı hayvanları gibi geçip gittiler! Veya “Amellerinin mükâfatına nail olma isteği olan müminlerin arzu ettiği gibi bir diriliş emel-leri yoktu.” Yahut Tihâme lehçesine göre “korkuları yoktu” anlamındadır.2
כ 1 .müfred bir kelime olmakla birlikte mezkûr anlamında çoğul için de kullanılabilmektedir. / ed ذ2 Meale her iki anlam da yansıtılmıştır. / ed.
42. Âyetin Tefsiri
[1487] Birinci إن nefiy için, ikincisi ise ّإن’nin şeddesiz halidir; א َ ’daki Lâm bu iki Nûn’un farklı olduğunu göstermektedir. “Alaya alma” alay etme anlamındadır. Aslında “Alay konusu yaptı.” veya “Alay edilecek şey olarak gördü.” demektir. “Bu mu?” gizli bir kavilden sonraki onun hikâyesidir. ‘Bu’ bir değersizleştirmedir. “Allah’ın elçi diye gönderdiği” ifadesi ve bu-nun, aşırı bir inkâr ve ret içinde olmalarına rağmen, bir kabul ve itirafmış gibi dile getirilmesi bir alay ve eğlenme ifadesidir. Zira alay etmiyor olsa-lardı, “Allah katından gelmiş bir peygamber olduğunu iddia eden veya öyle zanneden kişi bu mu!?” derlerdi.
[1488] “Bizi saptırmasına ramak kalmıştı” şeklindeki sözleri Peygamber (s.a.)’in onları davet etme konusunda büyük bir çaba sarf ettiğinin ve ken-dilerine Allah’ın âyet ve mûcizelerini sunmanın yanında, onların merha-metlerini kazanmak için her türlü gayreti gösterdiğinin hatta kendi itirafla-rıyla, aşırı inatları ve putlarına ibadete sarılmaları olmasa dinlerini bırakıp Müslüman olmalarına çok az bir şey kaldığının delilidir. (…masaydık) ifadesi Nahiv ilmi açısından değil ama mâna bakımından mutlak hükmü sınırlandırmaktadır. “Öğrenecekler” ifadesi bir tehdit ve verilen mühlet ne kadar uzarsa uzasın ondan kurtulamayacaklarını, azabın mutlaka gelip on-ları bulacağını, dolayısıyla ertelemeye aldanmamaları gerektiğinin bir de-lilidir. “Kimin yanlış yolda gittiğini” ifadesi “bizi saptırmasına ramak kal-mıştı” sözlerine bir cevap gibidir; çünkü o ifadede, ancak kendisi sapıtmış olanın bir başkasını saptıracağı hakikati çerçevesinde, Peygamber (s.a.)’e sapıklık nisbet edilmektedir.
[1489] Bu sözü söyleyenin, -Allah’ın belâsı!- Ebû Cehl olduğu rivayet edilmiştir.
43. Âyetin Tefsiri
[1490] Dininde arzularına itaat edip yaptığı-yapmadığı her şeyde onun peşinden giden ve delil aramayan, burhan dinlemeyen biri arzusuna tap-makta ve onu tanrı edinmektedir. Bundan dolayı Allah, elçisine; “Arzu ve ihtiraslarından başka tanrı kabul etmeyen birini sen nasıl hidayete davet edebilirsin? Onun avukatıymış gibi Müslüman olmaya mı zorlayarak; ‘İste-sen de istemesen de Müslüman olacaksın!’ mı diyeceksin? Oysa dinde zor-lama yoktur.” demektedir. Bu ifade, “Sen onların başına dikilmiş bir zor-ba (אر ) değilsin.” [Kāf 50/45] ve “Bunların başına dikilmiş bir buyurgan ( ) değilsin.” [Gâşiye 88/22] âyetleri ile de desteklenmektedir. Rivayete göre; onlardan bazıları bir taşa taparmış, ondan daha güzel bir taş gördü-ğünde ise onu atar, diğerini alıp, ona taparmış. Hâris b. Kays es-Sehmî de onlardan biri imiş.
44. Âyetin Tefsiri
munkatı‘olup “Yoksa zan mı ediyorsun?” anlamındadır. Bu أم [1491]yergi bir öncekinden daha şiddetli olmalıdır ki, ondan buna, işitme ve ak-letme kabiliyetlerinin olmadığına dönülmüştür; çünkü hakkı işitmek için ona ne kulak veriyor ne de kafalarını çalıştırıyorlardı. Müşrikler burada gaf-let ve dalâlette mesel haline gelen davarlara benzetilmiş, sonra da onlardan daha sapkın1 oldukları ifade edilmiştir.
[1492] Şayet “Neden hevâ kelimesi ikinci sırada zikredilmiştir; itteha-ze’l-hevâ ilâhen denilmeli değil miydi?” dersen şöyle derim:Bu, önemini ifade etmek üzere, ikinci mef‘ûlün birincinin önüne geçirilmesinden başka bir şey değildir.2 Nitekim yola çıktığını çokça önemsediğini ifade etmek üzere, ‘alimtü muntalikan Zeyden [Yola çıktığını Zeyd’in biliyorum.] dersin.
[1493] Şayet “Çoğunun ifadesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Onların arasında liderlik hırsı gibi tek bir hastalık yüzünden -ki dermansız bir hastalıktır- İslâm’dan uzak duranlar vardı.3
1 Yani “ne yapacağını, nereye nasıl gideceğini, neyi nasıl yapacağını bilemez halde.” / ed2 “Hevâsını tanrı edinmek” ifadesiyle “Tanrısını hevâsı edinmek” bir miktar farklıdır. İlkinde, kişinin,
hevâsını -yani aklını, arzu ve ihtiraslarını- “tanrı edindiği”, ama başka tanrıları da olabileceği anlatılır-ken, ikincide “yegâne tanrısı olarak” hevâsını benimsediği anlatılmaktadır. / ed.
3 Yani bunlar Kur’ân’ın hak olduğunu pekâlâ anlıyor, görüyorlardı. / ed.
[1494] Şayet “Nasıl hayvanlardan daha sapkın olarak gösterildiler?” dersen şöyle derim:Çünkü hayvanlar yem verip ihtiyaçlarını karşılayan sahiplerine itaat eder, kendilerine iyi davrananı kötü davranandan ayırırlar; kendileri için yararlı olanı ister, zararlı olandan uzak dururlar ve otlakla-rının, sulaklarının yolunu bulabilierler. Bunlar ise, Rablerine itaat etmez, Allah’ın kendilerine olan iyiliklerini düşmanları olan şeytanın kötülükle-rinden ayıramaz, en büyük yarar olan sevabı istemez, en kötü zarar ve helâk edici olan azaptan sakınmaz ve mutluluk pınarı, susuzluğu gideren tatlı su olan hak yoluna girmezler.
46. Âyetin Tefsiri
geyi nasıl uzattığını” ifadesi onu; uzayan ve yayılan, dolayısıyla insanların yararlanacağı bir yapıda yarattığını anlamındadır. “Dileseydi, onu dura-ğan kılardı.” Yani onu yayılan değil dağ, bina ve ağaç gibi gölge yapan her şeyin kendisine bitişik kılardı ve kimse ondan yararlanamazdı. Âyette, gölgenin yayılması ve uzamasına onun hareketi, bunun olmamasına da durağanlık adı verilmiştir. “Güneşin gölgeye kılavuz yapılması” şu an-lamdadır: İnsanlar güneşe ve onun hareket hallerinden yola çıkarak göl-genin bir yerde var olma, yok olma, genişleme ve yayılma gibi hallerini idrak eder ve gölgeye ihtiyaçları olup olmadığına ona göre hükmederler. “Kendisine çekme” ise güneşin ışığıyla onu ortadan kaldırması demektir. ا ً [kolayca] yavaş yavaş demektir; gölgenin ağır ağır çekilmesinde sayıla-mayacak, haddi-hesabı olmayan faydalar vardır; zira eğer gölge bir anda ortadan kaldırılacak olsaydı, insanların gölge ve güneşten elde ettikleri faydaların birçoğu söz konusu olmazdı.
[1496] Şayet “Bu iki yerdeki ifadelerinin konumu nedir?” dersen şöyle derim:buradaki üç halden her birinin yekdiğerinden; sanki ikin-cinin birinciden, üçüncünün de diğer ikisinden daha önemli olduğunu, iki konumun arasındaki uzaklık, bir zaman içindeki olaylar arasındaki uzaklığa benzetmek suretiyle beyan etmektedir. Bir diğer bakış açısına göre
Allah Teâlâ, semayı kurulmuş bir çadır ve dünyayı da onun altında deve kuşu misali yuvarlak bir şekilde yarattığı için gölgeyi uzatmış; bunun üze-rine de gökkubbe gölgesini dünyanın üzerine, ışık olmadığı için örtüsünde herhangi bir yırtık olmayan bir saç halinde salmıştır. “Dileseydi, onu aynı durumda ve durağan yapardı.” Sonra da güneşi yaratmış ve onu o gölgenin üzerine salmış; yani güneşi gölgeye hâkim kılmış, yolda kılavuzun takip edildiği gibi ona gölgenin tâbi olduğu; buna bağlı olarak gölgenin artıp eksildiği, uzayıp kısaldığı bir kılavuz yapmış; sonunda onu zorlukla değil, kolayca ve yavaş yavaş yanına çekip ortadan kaldırmıştır. Ayrıca bu “çekme” ile kıyamet koptuğu zaman sebeplerini, yani gölge yapan cisimleri ortadan kaldırmak suretiyle ona son vermeyi murat etmesi, sebeplerini yaratmak suretiyle onu yarattığını zikrettiği gibi, yine sebeplerini yok etmek suretiy-le onu yok edeceğini zikretmiş olması da mümkündür. “Onu kendimize çektik.” ifadesi, kezâ “Bu, bize göre kolay bir haşir olacaktır.” [Kāf 50/44] âyetinde olduğu gibi, “kolayca” (ا ً ) ifadesi de buna delâlet etmektedir.
47. Âyetin Tefsiri
[1497] Örtme özelliği olan gece karanlığı örten elbiseye benzetilmiştir. אت ölüm, aynı kökten gelen mesbût ise ölü demektir. [Ölene mesbût denmesi] hayatının sonlandırılmış olmasından dolayıdır. “Geceleyin sizi vefat ettir(ip kendinizden geçir)en de O’dur.” [En‘âm 6/60] de bu mânadadır. Şayet “Uy-kuyu ‘rahatlık’ olarak tefsir etseydin ya?” dersen şöyle derim: Uykunun karşıtı olarak ر [dirilme] kelimesinin zikredilmiş olması, ‘hayvanın kirli suyu koklayıp da şiddetle reddetmesi gibi’ bunu reddeder.
[1498] Bu âyet Yaratıcının kudretini göstermenin yanında yarattıkları-na olan nimetini de ifade etmektedir; zira gecenin örtmesiyle gizlenmede insanlar için nice dini ve dünyevi faydalar vardır. Ölüm ve hayata benzeyen uyku ve uyanıklıkta ibret alanlar için nice ibretler vardır. Nitekim Hazret-i Lokman’ın oğluna “Yavrum! Nasıl uyuyup daha sonra uyanıyorsan, işte öyle ölüp yeniden diriltileceksin.” dediği rivayet edilmiştir.
48–49. Âyetlerin Tefsiri
אح [1499] ا ;şeklinde ا kelimesi ا ً ْ ُ ise, neşran (yaymak); neşûrun çoğulu olarak hayat veren anlamında nuşuran ve nuşurun hafif hali olan nuşran; beşûrun çoğulu olan buşurun şeddesiz hali olarak buşran ve büşrâ şekillerinde okunmuştur.
[1500] “Rahmetinin önünde” ifadesi tatlı bir isti‘âre olup yağmurdan önce demektir.
رًا [1501] [Tertemiz] ifadesi son derece temiz demektir. Ahmed b. Yahya “Tahûr; kendisi temiz, başkasını da temizleyici olan sudur.” demiştir. Eğer bu söz suyun ileri derecede temiz olmasını açıklamak için olursa doğrudur. “Sizi tertemiz kılmak için gökten üstünüze su indiriyordu.” [Enfal 8/11] âyeti de bunu destekler. Aksi halde, [Arap dilinde] fe‘ûl kalıbı tef‘îl anlamında kullanılmaz. Tahûr kelimesinin Arap dilinde sıfat ve isim olarak iki kullanımı vardır; sıfat olan, mâun tahûrun [tertemiz su] demen gibidir ki tāhir [temiz] demektir. İsim olan ise, kendi-siyle abdest alınan suya vadū’ ve ateş yakılan şeye de vakūd dendiği gibi, kendi-siyle temizlenilen şeye tahûr denmesidir. İnsanların tetahhartü tahûran hasenen [güzel bir temizlikle temizlendim] sözleri vadûen hasenen [güzel bir abdest suyuyla] demek gibidir. -Bunu Sîbeveyhi söylemiştir.- “Tahûr -yani, temizlik- olmadan namaz olmaz.” [Buhārî, “Vudū’” 2; Müslim; “Tahâre”, 2] hadisi de bunu ifade etmektedir.
[1502] Şayet “Suyun temizleyici özelliğini ne giderir?” dersen şöyle derim:Pislik karıştığının kesin olarak veya zann-ı galiple bilinmesi üç vasfından biri de-ğişsin veya değişmesin suyun temizleyici özelliğini giderir. Veya Ebû Hanîfe Ra-himehullah’a göre onun ibadet etmek için bedende kullanılmış olması. Malik b. Enes’e göre ise su üç vasfından biri değişmedikçe temizleyicidir. Şayet “Hazret-i Peygamber’e Budâa’nın kuyusunun suyu hakkında sorulduğu zaman; “Rengi, tadı ve kokusu değişmedikçe su temizdir, onu hiçbir şey pisletmez.” [Ebû Dâvûd, “Tahâre”, 33; Tirmizî, “Tahâre”, 49] dediğine dair rivayet hakkında ne dersin?” dersen şöyle derim:Vâkıdî’ye göre Budâa’nın kuyusu bahçelere giden bir suyolu idi.1
א [1503] (ölü) ifadesinin kullanılmasının sebebi, ة kelimesinin َُאه ْ ُ َ ٍ ِّ َ ٍ َ َ -âye (Biz de onu ölü bir memlekete sevkedip…” [Fâtır 35/9]“) إ
tindeki beled ile aynı olması ve fe‘ûl, mif‘âl ve mif‘îl kalıpları gibi fiil üze-rinde cari olmamasıdır. ُ 2 kelimesi Nûn meftuh olarak neskīhi şek-linde da okunmuştur; sekā ve eskā aynı anlamda iki kullanımdır. Ayrıca eskāhu yani “Onun için bir suvarma yaptı.” denir. Enâsiyy (insanlar) kelimesi 1 Yani Ebû Hanîfe’nin görüşü durgun sularla ilgilidir; hadis ise akarsulara dairdir. / ed.2 Müfessir, beldeten gibi müennes bir kelimeye neden meytetendeğil de, müzekker meyten sıfatı getirildiğini
açıklıyor. / ed.
insiyy kelimesinin -veya [kokarca anlamındaki] zırbânın zarâbiyyu şeklinde çoğul yapılması gibi insânın- çoğuludur. Her iki kelimenin de aslı enâsinu ve zarâbinu olup, Nun Yâ’ya çevrilmiştir. Enâ‘îm’in enâ‘im şeklinde söylenmesi gibi, kelime efâ‘îlden Ya’nın hazfedilmesiyle şeddesiz olarak [enâsiyu] da okunmuştur.
[1504] Şayet “Suyun tertemiz olmakla nitelendirilerek indirilmesi ve bu-nun hayat verme ve sulama amaçlı olduğunun bildirilmesi bunların olması için temizliğin şart olduğunu gösteriyor; tıpkı “Padişah, üzerinde yaban hayvanla-rını avlayayım diye beni güzel bir ata bindirdi.” demen gibi.”1 dersen şöyle de-rim:İnsanların su ihtiyacını karşılamak Allah’ın su indirme amaçlarından biri olduğundan, onlara lütuf olarak, nimetine şükretmeleri için, ve onlar hakkında temizliği murat etmiş ve onları buna yönlendirmiş olması sebebiyle önce iç, sonra da dış âlemlerinde temizliği tercih etmeleri ve Rableri kendilerini yüceltti-ği gibi onların da her tür kirli şeye bulaşmaktan uzak durarak bizzat yücelmeleri gerektiğini beyan etmek üzere suyu ‘tertemiz’ diye nitelemiştir.
[1505] Şayet “Allah Teâlâ yarattığı su içen hayvanlar arasından neden özellik-le davar cinsi ehlî hayvanları [en‘âm] zikretmiştir?” dersen şöyle derim:Çünkü kuş-larla yaban hayvanları suyu fazla istemez ve ehlî hayvanların aksine su ihtiyaçları olmaz. Ayrıca, ehlî hayvanlar insanların mallarıdır, dolayısıyla onalardan yana pek çok yararları söz konusudur. Sonuç olarak, hayvanlarına su içirme imkânı vererek insanlara ihsanda bulunmak doğrudan onlara lütufta bulunmaktan farksızdır.
[1506] Şayet “אم א ve أ ’kelimelerinin nekire kullanılması ve ‘nice أا) ً -diye çoklukla nitelenmesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bu (כnun anlamı şudur: İnsanların büyük çoğunluğu vadilerde, nehir kenarlarında ve su kaynaklarına yakın yerlerde yaşarlar ve dolayısıyla yağmura ihtiyaçları yoktur. Geri kalan pek çok kimse ise, ancak Allah’ın gökten indirip yağdırdığı yağmur rahmetiyle yaşayabilmektedir. Nitekim “onunla ölü bir beldeye hayat verip” ifadesiyle de su kaynaklarından uzaklarda yaşayanlar kastedilmektedir.
[1507] Şayet “Yeryüzüne hayat verilmesi ve ehlî hayvanların su ihtiyacı-nın giderilmesi neden insanların suya kavuşturulmasından önce zikredilmiş-tir?” dersen şöyle derim:İnsanların yaşamaları arazilerinin ve davarlarının yaşamasına bağlı olduğu için, yaşama ve geçimlerinin sebebi olan şey kendi su ihtiyaçlarından önce zikredilmiştir. Ayrıca, insanlar arazi ve hayvanlarını sula-ma imkânına kavuştukları zaman kendi su ihtiyaçlarını da karşılamış olurlar.
1 Yani bu nitelendirmeye göre, canlılara hayat verecek suyun tertemiz olması gerekmiş oluyor. / ed
50. Âyetin Tefsiri
[1508] Yani, biz bu açıklamayı, bulutları yaratıp yağmur yağdırdığımızı, düşünüp ders çıkarsınlar, ondaki nimete karşılık vazifelerini bilmeleri ve şükrert-meleri için, insanlar arasında Kur’an ve peygamberlere indirilen diğer kitap ve suhuflarda [defalarca] yaptık. “Rıza göstermemekte” Yani, insanların çoğu nimete karşı nankörlük etmek ve onu inkâr edip önemsiz görmekten başka bir şeye. Şöyle de denilmiştir: Aralarında yağmuru çeşitli bölgelere ve muhtelif zaman-larda ve sağanak, çiseleme, bol, zayıf, üç dört gün süren ve sürekli fakat hafif yağmur olarak değişik hallerde yağdırdık. Nankörlükten ve “Falan burç saye-sinde yağmura kavuştuk” demekten başka bir şey yapmadılar, Allah’ın lütuf ve merhametini ağızlarına almadılar. İbn Abbas da “Yağmur her yıl bir öncekinden daha az olur. Allah yağmuru kulları arasında dilediği gibi taksim eder” demiş ve ardından bu âyeti okumuştur. Ayrıca, meleklerin her sene ne kadar ve kaç kez yağmur yağacağını bildiği, çünkü bunun değişmeyeceği, sadece hangi şehre ne kadar ve ne zaman yağacağının değişeceği de rivayet edilmiştir. İşte şehir, hayvanlar ve insanların neden nekre olarak zikredildikleri sorusunun cevabı bu anlayıştan çıkarılmaktadır. Sanki “bazı ölü şehirleri onunla diriltelim, bazı hay-van ve insanların su ihtiyaçlarını giderelim diye” denilmiştir. Buradaki “bazı” kelimesinin kapsamına girenler ise çoktur. Şayet “yağmuru yıldızlara nisbet eden kâfir olur mu?” dersen şöyle derim:Eğer yağmurun yağmasını sadece yıldızlara verir ve onun ve burçların Allah’ın yaratmasıyla olduğunu inkâr ederse kâfir olur. Fakat yaratanın Allah olduğunu kabul eder, yıldızları da yağan yağmur için bir delil ve emare olarak görürse kâfir olmaz.
52. Âyetin Tefsiri
[1509] Allah Teâlâ, Peygamberine şöyle diyor: Dileseydik senin üzerin-deki, bütün şehirleri uyarma yükünü hafifletir; her şehre onları uyaracak bir peygamber gönderirdik. Ama biz bu görevi sadece sana verdik, onunla sana değer verdik, seni yücelttik ve diğer peygamberlerden üstün kıldık. O halde sen de buna, zorluklara katlanıp sabır göstermekle karşılık ver ve inkârcıların senden istediklerini yapma. Allah bu ifadeyle Hazret-i Peygam-ber’i ve müminleri etkilemek ve harekete geçirmek istemektedir.
[1510] [Bununla] ifadesindeki zamir, Kur’an’a veya “İtaat etme!” ifa-desinin delâlet ettiği itaat etmemeye râcidir. Yani inkâcılar seni zayıflatıp etkisizleştirmek için son derece ciddi bir şekilde çalışıyorlar, sen de onlara, ciddi ve büyük bir gayretle; onlara üstün geleceğin bir sabırla karşılık ver. Bu karşılığın “büyük bir cihat” olarak nitelenmesi o sırada karşılaşılma-sı muhtemel olan ağır meşakkatlerden dolayıdır. Zamirin “Dileseydik her şehre bir uyarıcı gönderirdik.” ifadesinin delâlet ettiği bütün şehirlere uya-rıcı olmaya raci olması da mümkündür; çünkü eğer her şehre bir uyarıcı gönderseydi o uyarıcılardan her birinin kendi şehrinin halkıyla mücahede etmesi gerekecekti. Bundan dolayı o mücahedelerin tamamı Hazret-i Pey-gamber’in üzerinde toplandı ve böylece onun cihadı büyümüş oldu. Allah da ona; “Bütün şehirlerin uyarıcısı olman sebebiyle onlarla büyük bir ci-hadla yani, bütün mücahedeleri kapsayan bir cihadla cihad et.” demiş oldu.
53. Âyetin Tefsiri
[1511] Burada geniş bir alanı kaplayan muazzam miktardaki iki ‘su’ya bahr denmiştir. ات neredeyse ‘şeker’ denecek kadar tatlı su demektir; אج أise onun zıttıdır. Bu iki suyu salmak, onları yan yana ve bitişik vaziyette bırakmaktır. Allah Teâlâ kudretiyle onların arasını ayırmakta ve birbirlerine karışmalarına engel olmaktadır. Bu, O’nun kudretinin büyüklüğünün de-lillerindendir. Bazılarından şöyle güzel bir söz nakledilmektedir: “Yan yana öyle iki deniz ki; birbirinin üzerine salınmış (memruç); tatlı olan acı olana karışmış (memzuç).” Berzah Allah’ın kudretinden bir engel demektir. Ni-tekim א و ٍ َ َ [Ra‘d 13/2] âyetinde, “gördüğünüz direkler olmaksızın” derken de Allah’ın kudreti kastedilmektedir. kelimesi fe‘ilun vezninde melihun şeklinde de okunmuştur. Bu okunuşun mâlihun kelimesinin [Elif ’i-nin] tahfif için hazfiyle oluşmuş olabileceği de söylenmiştir. Tıpkı şairin;
… Ve soğuk bir bakla … [isterim]
dediği gibi, ki beridânın aslı bâridâdır.
[1512] Şayet “را ا -ifadesinin mânası nedir?” der (aşılmaz engel) وsen şöyle derim:Bu, sığınan birinin söylediği bir söz olup onu yukarıda [22. âyette] açıklamıştık. İfade burada mecaz olarak yer almıştır. Sanki iki denizden her biri
ötekinden sığınmakta ve ona “aşılmaz bir engel” demektedir. Nitekim “ka-rışmazlar” [ Rahman 55/20] yani, “biri, diğerine karışmak suretiyle ona karşı haddini aşmaz” buyrulmuştur. İşbu haddini aşmama [tefsir etmekte olduğu-muz] âyetteki sığınma gibidir; iki sudan her biri diğerine saldırıyormuş da öbürü ondan sığınıyormuş gibi bir ifade kullanılmıştır. Bu, Kur’ân’ın belâ-gatine tanıklık eden en güzel bir isti‘âre örneklerinden biridir.
54. Âyetin Tefsiri
[1513] Burada Allah şunu murat ediyor: Allah insanoğlunu ikiye ayırmak-tadır; (i) nesep sahipleri, yani bir sonraki neslin kendilerine nisbet edilip falanın oğlu filan ve falanın kızı filan dedikleri erkekler. (ii) Hısımlık sahipleri, yani kendileriyle hısımlar kazandıkları kızlar. “İki eş yaratmıyor mu ondan; erkek ve dişi?!” [Kıyâmet 75/39] âyeti de bu mânadadır. “Hâsılı, senin Rabbin kudretlidir;” O, bir tek nutfeden erkek ve dişi olmak üzere iki tür insan yaratmaktadır.
55. Âyetin Tefsiri
[1514] (destekçi) ve muzāhir (destekleyen, arka çıkan) kelimeleri ‘avîn ve mu‘âvin kelimeleri gibidir. Mufâ‘il kalıbının anlamında kullanılan fe‘îl kalıbı[ndan kelimeler] hiç de az değildir. İfade, “İnkârcı nankör, adavet ve şirkiyle, Rabbine karşı şeytana destek olur.” anlamındadır. Bu âyetin Ebû Cehl hakkında nazil olduğu rivayet edilmiştir. Buradaki kelimesiyle çoğulun murat edilmiş olması da mümkündür. “Bunların dışında, melekler de onun destekçisidir.” [Tahrim 66/4] âyetinde olduğu gibi. Nitekim sadîk [arkadaş]ve halīt [ortak] kelimeleri de çoğul olarak kullanılabilir.
[1515] “İnkârcı nankör” ile cins murat edilmiş olup, Allah dininin nurunu söndürme hususunda birbirlerinin yardımcıları oldukları ifade edilmektedir.
[1516] Mânanın; “Rabbine karşı bunu –yani bir fayda ve zarar vermeyen şeylere tapınmayı- yapan kimse değersiz ve basit biridir!” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu durumda (ا ً -ifadesi); birini arkada bırakıp ona dö ر nüp bakılmadığı zaman söylenen zahertü bi-hî [ona sırtımı döndüm] sözünden gelmiş olur. “Âhirette hiçbir nasipleri yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla (dostane) konuşmaz, onlara (rahmet nazarıyla) bakmaz.” [Âl-i İmran 3/77] âyeti de benzer bir mâna ifade etmektedir.
56. Âyetin Tefsiri
57. Âyetin Tefsiri
bir yol benimsemesi dışında- hiçbir mükâfat istemiyorum. [1517] “Dileyen dışında” ifadesinin misali -ki “dileyenin fiili dışında”
denmek istenmiştir- ve onun karşılıktan istisna edilmesi, sana karşı şefkatli olup da sana mal kazandırmak isteyen birinin “Bu çabamdan dolayı senden bu malı koruman ve zayi etmemenden başka bir karşılık istemiyorum.” demesine benzemektedir. Burada malı kendin için koruman bir karşılık olmaz; fakat âyette bu, bir karşılık olarak tasvir edilmiş ve bu isimle anıl-mıştır. Bununla şu iki fayda hedeflenmiştir: Birincisi; karşılık beklentisi şüphesini tamamen yok etmek. Bir nevi “Eğer kendi malını koruman bir karşılık ise, ben bu karşılığı istiyorum.” denilmiştir. İkincisi ise, aşırı şefkat göstermek ve eğer sen malını korursan bu koruma karşılığında senin için bir karşılık hazırlayacağını ve mükâfatlandırılan birinin o karşılıktan dolayı razı olduğu gibi ondan dolayı razı olacağını bildirmektir. Andolsun ki, Pey-gamber (s.a.) peygamber olarak gönderildiği kimselere karşı bundan daha ileri derecede bir şefkate sahipti.
[1518] “İnsanların, Rabbine götüren bir yol benimsemeleri” onların iman ve taatle Allah’a yaklaşması ve O’na yakın olma istemeleri anlamında-dır. Bununla Allah yolunda sadaka verip infakta bulunmak suretiyle [Allah’a] yaklaşmanın murat edilmiş olduğu da söylenmiştir.
58. Âyetin Tefsiri
[1519] Allah Teâlâ elçisine düşmanlarının şerrinden kurtulma husu-sunda sadece kendisine güvenmesini, tevekkül ve sığınmanın temeli olan Zat’ını tenzih ile O’na itaat, kulluk ve hamdederek, işini O’na bırakmasını emretmekte ve yalnızca, ‘ölmeyen mutlak hayat sahibi’ne tevekkül edilmesi gerektiğini, işin ölümlü canlılara bırakılamayacağını öğretmektedir. Selef-ten birinin bu âyeti okuduktan sonra; “Akıl sahibi birinin bundan sonra yaratılmış birine işini bırakması caiz değildir.” dediği nakledilir. Allah Te-ala daha sonra kulların işinin, iman etsinler inkâr etsinler, asla kendilerine bırakılmadığını, onların durumundan kendisinin haberdar olduğunu ve amellerinin karşılığını tek başına vereceğini göstermektedir.
59. Âyetin Tefsiri
[1520] “Altı günde” yani süresi bu kadar olan bir zaman içinde; çün-kü o zaman ne gündüz ne de gece vardı. Bunun her günü bin sene olan âhiret günlerinden 6 gün olduğu da söylenmiştir; ancak bunların dünya günlerinden olduğu açıktır. Mücahid 6 günün ilk gününün Pazar, son gününün ise Cuma olduğunu söylemiştir ki şöyle izah edilebilir: Allah Teâlâ, meleklerine bu isimlerle takdir edilen günlerin adlarını bildirmiş, daha sonra güneşi yaratıp da sistemin işleyişi onun durumuna göre cere-yan etmeye başlayınca günler o isimlerle anılır olmuştur. Bu sayının, yani diğer sayıların değil de 6 rakamının seçilmesinin sebebine gelince, bunun bir hikmet gereği olduğunda şüphemiz yoktur; çünkü biliriz ki, Allah Teala biz bilmesek ve muttali olmasak da her şeyi mutlaka bir hikmet ge-reğince takdir eder. Mesela Cehennem meleklerinin 19, Hamele-i Arşın 8, ayların 12, göklerin ve ‘yer’in 7, namazın 5 olarak takdiri, ayrıca nisap, had, kefaret vb.lerinin sayıları da böyledir. Allah’ın her fiilinde bir hikmet bulunduğunu, takdir ettiği her şeyin hak ve doğru olduğunu kabul etmek ise imanın ta kendisidir. Nitekim Allah Teâlâ önce “Biz, Ateş’in görevlileri-ni hep melek yaptık. Sayılarını da nankörce inkâr edenler için bir ayartılma vesilesi kıldık ki; kitap verilenler yakinen iman etsin, iman edenlerin de imanı artsın. Evet, kitap verilenler ile müminler şüphe etmesin; kalplerin-de maraz bulunanlarla inkârcı nankörler ise; Allah bu temsille ne murad eder ki?!’ desin!...” buyurup, ardından, “Aslında, senin Rabbinin ne kadar askeri olduğunu kendisinden başkası bilmez.” [Müddessir 74/31] demekte-dir. Bu, aynı zamanda Allah’ın kadir olduğu halde evreni neden bir anda yaratmadığının da cevabıdır. Sa‘îd b. Cübeyr’in [v. 94/713] “Allah Teala kullarına acele etmemeyi, işi yavaş yavaş yapmayı öğretmek için, kâinatı bir anda yaratmaya kadir olduğu halde, 6 günde yaratmıştır.” dediği nak-ledilir. Evrenin yaratılışının Cuma günü tamamlandığı ve Allah’ın o günü Müslümanlar için bir bayram yaptığı da söylenmiştir.
ى [1521] -kelimesinin sı ا ise onun haberi veya ا ,müpteda اfatı ve ا da mahzuf bir müptedanın haberi ya da ى -daki zamirden be’اdeldir. ا kelimesi ا kelimesinin sıfatı olarak mecrur da okunmuştur.
ْ َ ْ َ kelimesi fe-sel şeklinde de okunmuştur. ’deki Bâ (i) “Öyle bir azap istedi ki isteklisi…” [Ma‘âric 70/1] ayetinde olduğu gibi, sel kelimesinin sılasıdır. Nite-kim “Sonra nimetler sorulacak size o gün.” [Tekâsür 102/8] âyetinde bu kelime-nin sılası ‘An olmuştur. Buna göre seele bi-hî ifadesi, ihtemme bi-hî [Ona önem verdi], i‘tenâ bi-hî [Onunla ilgilendi] ve iştegale bi-hî [Onunla meşgul oldu] denilmesi gibidir. Seele ‘anhu ise behase ‘anhu [Onu araştırdı], fetteşe ‘anhu [onu inceledi] ve nekkare ‘anhu [Onu araştırdı] denmesi gibidir. Yahut (ii) ’deki zamir ا kelime-sinin sılasıdır; ا ً ’ı da ْ َ ’in mef‘ûlü yaparsın; demek istediği şudur: “O’nu bir bilene sor da, sana O’nun rahmetini anlatsın!” veya “O’ndan ve rahmetinden haberdar olan bir kişiye sor.” ya da “O’na sorarak bir bilene sormuş ol.” Tıpkı “Onunla” yani onu görmekle “bir aslan gördüm” demen gibi. Burada şunu kast ediyorsundur: “O’na sorarsan O’nu bilen biri olarak bulursun.” (iii) Yahut
’deki zamiri Hâ’dan hal yapabilir ve şunu kast edebilirsin: “Her şeyi bilen biri olarak O’na sor.” (iv) Rahmân kelimesinin Allah’ın, eski kitaplarda zikredilen -Arapların bilmediği- bir ismi olduğu, bundan dolayı “Bu ismi sana anlatacak Ehl-i Kitap kimselere sor ve onu inkâr edenleri tanı.” buyrulduğu da söylenmiş-tir. Araplar; “Yemâme Rahman’ı” denilen Müseylime’yi kastederek “Biz Yemâ-me’dekinden başka Rahman tanımıyoruz!” diyorlardı.
60. Âyetin Tefsiri
[1522] “ Rahman da ne?!” ifadesi bu isimle adlandırılan zata dair bir soru olabilir; çünkü Araplar Allah’ı bu ismiyle bilmiyorlardı. Ayrıca, bilin-meyen bir şey sorulurken Mâ edatı kullanılır. Bu soru, kelimenin mânasına dair bir soru da olabilir; çünkü rahman kelimesi Arap dilinde rahîm, rahûm ve râhim gibi kullanılan bir kelime değildi. Ayrıca, bu ismin Allah için kul-lanıldığını kabul etmedikleri için…
א [1523] א (senin bize emrettiğine) ifadesi “bize secde etmemizi em-rettiğine” anlamında olup li’llezî te’mürunâhu demektir. Emertüke’l-hayra [Sana hayır emrettim.] sözünde olduğu gibi. Veya “Sen bize emrettin diye” anlamında da olabilir. şeklinde Yâ ile de okunmuştur ki adeta müşrikler birbirlerine; “Muhammed bize emretti diye” veya “ Rahman denilen -ne olduğunu bilme-diğimiz biri- bize emretti diye secde eder miyiz hiç?!” demektedirler.
ifadesinde [fâ‘il/bu] “ Rahman’a secde (bu, onları arttırıyor) زاد [1524]edin” cümlesinin zamiridir; çünkü söylenen odur.
61. Âyetin Tefsiri
[1525] “Burçlar” koç, boğa, ikizler, yengeç, aslan, başak, terazi, akrep, yay, kova, oğlak ve balıktan oluşan yedi gezegenin konakları/menzilleridir. Bu menzillere; insanların evleri gibi yıldızların evleri mesabesinde olmala-rı hasebiyle yüksek kuleler anlamına gelen “burçlar” adı verilmiştir. Burc kelimesi [yıldızın orada] açık bir şekilde görünmesinden dolayı teberrüc [zahir olma] kökünden türemiştir. اج güneştir. Nitekim “Güneşi çerağ yapan” [Nûh 71/16] buyrulmuştur. Surucen şeklinde çoğul da okunmuştur ki, o tak-dirde güneşle beraber büyük yıldızları ifade etmektedir. Hasan-ı Basrî ve A‘meş ve kumranmunîran şeklinde okumuşlardır ki leyletün kamrâu [Aylı gece] ifadesindeki kamerin [ay] çoğuludur. Sanki ve zâ kumrin munîran1 [aydınlatıcı ‘ay’lı bir gece] denilmektedir; çünkü geceler ayla ‘ay’dınlık olur. Bu sebeple ayı geceye nisbet etmiştir. Muzāfın hazfedildiği halde hükmünün baki kalması ve ondan sonra muzāf ileyhin onun yerine geçmesi durumunun bir benzeri Hassan [b. Sâbit, v. 60/680]’ın şu ifadesidir:
Beradâ [ırmağı], misk kokulu tatlı suyuyla el çırpıyor
mısraında görülmektedir; şair burada Beradâ derken Beradâ suyunu kas-tetmektedir. Ayrıca, rüşd reşed; urb da arab mânasına olduğu gibi kumr da kamer anlamında da olabilir.
62. Âyetin Tefsiri
[1526] (daimi halef ) kelimesi rikbe [binme] kelimesinin rakibeden türemesi gibi halefeden türemiştir. Kelime gece ile gündüzün birbirinin pe-şinden gelmesi hali olup “Allah onları halefli”, yani nöbetli, bunun onu, onun da bunu takip ettiği bir halde “kıldı” anlamındadır. Nitekim “gece ve gündüz birbirini takip ederler” denildiği gibi “gece ve gündüz nöbetleşirler” denir. “Geceyle gündüzün birbirinin ardından gelmesi” [Bakara 2/164] âyeti de bunu ifade eder. Keza bir kimse tuvalete çok gidip geldiği zaman bi-fulâ-nin hılfetün va’htilâfun [Falanda peşpeşe gidip gelme var.] denir. Fiil; َ כ (dü-şünüp ders çıkarmak) ve yezkuru (zikretmek) şeklinde okunmuştur. Übey b. Kâ‘b’dan yetezekkeru (düşünüp ders çıkarmak) şeklinde nakledilmiştir.
1 Müennes olan kelimenin nasıl munîran gibi müzekker bir sıfat alabildiğini açıklıyor. / ed.
İfade, “İnsan; bunların sürekli art arda gelmeleri üzerinde düşünüp, bunların halden hale geçerek değişmelerinin ardında mutlaka bir intikal ettirici ve de-ğiştirici olduğunu görsün ve O’nun kudretinin büyüklüğüne bunu delil kılsın ve onlarda bulunan ‘gece istirahat - gündüz çalışma’ gibi nimetlere şükreden şükretsin diye” anlamındadır. Nitekim “Rahmeti sayesinde; dinlenmeniz için geceyi ve lütfettiği rızkı aramanız için gündüzü sizin için O var etmiştir.” [Ka-sas 28/73] âyeti de bu hususu ifade etmektedir. Veya mâna; “Bunlar, düşünüp ders çıkaranlar ve şükretmek isteyenler için iki vakit olsunlar da bir vakitte ibadet vazifesini aksatan onu diğer vakitte yerine getirsin diye.” şeklindedir. Hasan-ı Basrî’nin “Gündüzün düşünüp ders çıkarma ve şükretme görevini kaçıranlar için gece telafi imkânı vardır. Geceleyin görevlerini aksatanlar için ise gündüz telafi imkânı vardır.” dediği nakledilmiştir.
63. Âyetin Tefsiri
[1527] “ Rahman’ın kulları” müpteda olup haberi surenin sonundadır; ade-ta “ Rahman’ın” sıfatları bu olan “kulları, işte bunlar, sabretmelerine karşılık Has Oda ile mükâfatlandırılacaklardı.” [Furkān 25/75] denilmektedir. Bu kelimenin haberi ن yürüyenler” de olabilir. Kulların Rahman’a nisbet edilmesi“ ا ise onları tahsis ve yüceltmek içindir. Terkip ve ‘ubbâdu’r-rahmâni ( Rahman’ın âbitleri) şeklinde okunmuş; ن (yürürler) fiili de yumeşşevne (yürütülürler) şeklinde okunmuştur. א ise “vakarlı ve mütevazı olarak” anlamında haldir. Veya “vakarlı ve tevazulu bir yürüyüş ile” anlamında yürüyüşün sıfatıdır; ancak masdarın (hevnin) sıfat olarak kullanılmış olmasında mübalağa vardır.2
[1528] Hevn, vakar ve yumuşaklık demektir. “Sevdiğini bir karar sev.” [Tir-mizî, “Birr”, 60] ve “Müminler vakarlı, tevazulu yumuşak kimselerdir.” [Abdullah b. Mübârek, ez-Zühd ve’r-rekâik, s. 130] hadisleri ile “Kardeşin sertleştiğinde, alttan al.” yani “O zorlaştırırsa sen kolaylaştır.” vecizesinde de kelime aynı mânada kullanıl-mıştır. Buna göre âyet “Onlar sükûnet, vakar ve tevazu ile yürürler, ayaklarını yere sert sert vurmazlar, kibir ve şımarıklığından dolayı ayakkabılarıyla ses çıkarmaz-lar.” anlamındadır. Ayrıca “Çarşıda pazarda yayan dolaşırlardı.” [Furkān 25/20] âye-tinden dolayı bazı âlimler çarşıda pazarda binekle dolaşmayı çirkin bulmuşlardır.
1 Furkān suresinin sonunda cennetlik muvahhitlerin yaklaşık 18 ana özelliği tâdat edilmektedir; ama en önemlisi ilk ifadedir ( אد ا ). “Nefs-i Mutmainne ayetini [Fecr 89/27-30] tefsir ettiğim makalede be-lirttiğim gibi, “ Rahman’ın kulları” derken, sadece Rahman’a kul olanlar kastediliyor. Ve pasaj, aynen Nefs-i Mutmainne ayetindeki gibi bitiyor: Allah’ın Cennetine girmek istiyorsan sadece Allah’a kul olacaksın... Put-perestliği bırakacaksın; kimsenin önünde dehşete düşmeyecek, “nihaî necat” vb. hayat memat konularında kimseden medet ummayacaksın. Bkz. dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/1145/13428.pdf / ed.
2 Tıpkı Umeru ‘adlun örneğindeki gibi. / ed.
[1529] “Selâmetle…” Yani sizinle işimiz olmaz, sizin gibi cahillik etme-yeceğiz; mütâreke yapıyoruz; aramızda ne hayır ne de şer söz konusu; sizden uzak duruyoruz. Selâm kelimesi tesellüm anlamında kullanılmıştır. İfadenin “Dengeli söz söylerler, söz söylerken rahatsız etme ve günah işlemekten sa-kınırlar.” anlamında olduğu da söylenmiştir. Burada ‘cahillik’ ile akılsızlık, edepsizlik ve hayâsızlık kastedilmiştir. Kelimenin bu mânası şairin;
Hoop! Kimse bize karşı cahillik etmesin!Valla biz, cahillerin cahilliğinden daha fazla cahillik ederiz!..
beytindeki kullanımdan gelmektedir. [1530] Ebü’l-‘Âliye’den (v. 90/709) bu âyeti savaş âyetinin neshettiğine dair
bir görüş nakledilmiştir. Ancak neshe gerek yoktur; çünkü ahlâksız insanları görmezden gelmek ve onlara mukabelede bulunmamak edep, ahlâk ve şeriat bakımından daha güzel, haysiyeti koruma ve takva açısından daha zararsızdır.
64. Âyetin Tefsiri
[1531] Geceleme, gündüzlemenin zıttı olup uyuyarak ya da uyumak-sızın geceyi geçirmendir. Âlimler demişlerdir ki; “Gece vakti namazda Kur’an’dan bir miktar okuyan kimse secde ve kıyam ederek gecelemiş olur.” Buradaki rükû ve secdenin; akşam ve yatsı namazlarından sonra ikişer rekât namaz kılmak olduğu da söylenmiştir; ancak bu ifadenin onları geceyi -veya gecenin çoğunu- ihya etmekle nitelediği açıktır. Nitekim fulânün yazıllü sāi-men ve yebîtü kāimen [Falanca, gündüzü oruçla; geceyi ibadetle geçirir.] denmektedir.
66. Âyetin Tefsiri
א [1532] ا helak, sıkıştıran ve daimi hüsran demektir. Nitekim [Beşir b. Ebû Hazim bir beytinde şöyle] demiştir:
Nisar günleri de, Cifar günleri deazap idi, felaket idi… İkisi de…
Yine [ A‘şâ da] şöyle demiştir: Eğer cezalandırırsa felaket olur ve eğerbol bol verirse hiç aldırmaz
[1533] “Alacaklı” kelimesi de, kişiyi sıkıştırıp onun başından ayrılmadı-ğından, aynı kökten gelen ğarîm diye adlandırılmıştır.
[1534] Allah Teâlâ kullarını geceleri secde ve ibadetle ihya etmekle ni-telemekte, sonra da, işbu şekilde dua ettiklerini zikrederek, “Verdiklerini, kalpleri ürpererek verenler” [Müminun 23/60] âyetinde ifade edildiği üzere, olanca gayretlerine rağmen Allah’tan korktuklarını, kendilerini cezalandır-maması için O’na yalvarıp yakardıklarını bildirmektedir.
אءت [1535] kelimesi hükmünde olup onda ا َ (karargah ola-rak) kelimesinin açıkladığı gizli bir zamir vardır. Zemmedilmesi kastedilen kelime mahzuf olup cümle sâet müstekarran ve makāmen hiye [O, karargâh olarak da, ikametgâh olarak da kötüdür] şeklindedir. Bu zamir cümleyi innenin is-mine bağlayan ve onu ona haber yapan şeydir. אءت kelimesi ahzenet [üzdü] anlamında da olabilir ki fâ‘ili innenin ismi olan zamirdir (yani Cehennem Ateşi). Bu durumda ا hal veya temyiz olur. Bu iki gerekçelendirmenin mütedâhil/iç içe olması da, eş anlamı olması da mümkündür.1 Ayrıca bu söz, Allah’ın sözü de, onların sözlerinin hikâyesi de olabilir.
67. Âyetin Tefsiri
وا) [1536] fiili) Tâ kesreli ve zammeli olarak yaktirû ve yakturû okun-duğu gibi, Tâ’nın kesresiyle şeddeli ve şeddesiz olarak yuktirû ve yukattirû da okunmuştur. Katr, ıktâr ve taktîr kelimeleri israfın zıttı olup sıkmak/kısmak anlamındadır. İsraf ise harcamada haddi aşmaktır. Allah Teâlâ kul-larını savurganlıkla cimrilik arasında orta bir yerde olmakla nitelemektedir; “Elini ‘boynuna asılı’ hale getirme, onu büsbütün de açma!” [İsrâ’ 17/29] buyurarak, Hazret-i Peygamber’e de aynı şeyi emretmiştir.
[1537] İsrafın, malı günah olan şeyler için harcamak oldu-ğu, Allah’a yaklaşmak amacıyla harcanan paranın israf olmadı-ğı da söylenmiştir. Rivayete göre bir adam, birisinin “İsrafta ha-yır yoktur.” dediğini işitince “Hayırda israf yoktur!”2 demiş. Yine rivayete göre Ömer b. Abdülaziz [r.a.; v. 101/720], kızını kendisiyle evlendi-rip ihsanlarda bulunan Abdülmelik b. Mervan’a [v. 86/705] teşekkür etmiş
1 Eş anlamlı olmaları durumunda iki bağımsız gerekçe söz konusu iken, iç içe olmaları durumunda, ikin-ci, birincinin gerekçesi olmaktadır. (i) “Ya Rabbi! Cehennem azabını bizden uzak tut; çünkü onun azabı insanın yakasını bırakmaz. Karargâh olarak da ikametgâh olarak da berbat bir yerdir orası!” (ii) “Ya Rabbi! Cehennem azabını bizden uzak tut; çünkü onun azabı insanın yakasını bırakmaz; zira karargâh olarak da ikametgâh olarak da berbat bir yerdir orası!” derler.” / ed.
2 Hayır namına verebildiğin kadar verebilirsin; bu savurganlık sayılmaz. / ed
ve “Akrabanı gözettin, şunu şunu yaptın…” falan diye güzel bir konuşma yap-mış. Abdülmelik’in oğullarından biri de “Bu, olsa olsa onun böyle bir durum için önceden hazırladığı bir konuşmadır!” diy[e kıskançlık göster]ince, hiçbir cevap vermeyen Abdülmelik, birkaç gün sonra, oğlunun da bulunduğu sırada Ömer b. Abdülaziz’in yanına gelmiş ve ona geçimini ve durumunu sormuş. Ömer b. Abdülaziz ise “İki kötü arasındaki iyi.” diye cevap vermiş. Abdülmelik, onun bu cevapla âyetteki ifadeyi kastettiğini anlamış ve oğluna dönerek; “Evlâdım! Bu da mı onun daha önce hazırladığı bir cevaptı!?” demişti.
[1538] Âyette sözü edilen kimselerin Hazret-i Peygamber’in ashabı ol-duğu ileri sürülerek şöyle de denilmiştir: Onlar ağız tadıyla, keyif almak için yemezler, güzellik ve süs olsun diye giymezlerdi; sadece açlıklarını gi-derecek ve Rablerine ibadet etmelerine yardımcı olacak kadar yer, mahrem yerlerini örtecek ve kendilerini sıcak ve soğuktan koruyacak kadar giyer-lerdi. Hazret-i Ömer de “Kişinin, canının çektiği her şeyi alıp yemesi israf olarak yeter!” demiştir. [Abdullah b. Mübârek, ez-Zühd ve’r-rekâik, s. 266]
[1539] Kavâm iki tarafın aynı boy ve dengede olmasından dolayı iki şey arasında söz konusu olan orta haldir. Kavâm-istikāmet kelimeleri arasındaki ilişkinin dengi, sevâ-istivâ kelimeleri arasında söz konusudur. Kāf meksur olarak א ا ِ şeklinde de okunmuştur ki, kıvâm bir şeyin kendisiyle ayakta durduğu şeyi ifade eder; ihtiyacın ne eksik ne fazla, tam anlamıyla karşı-landığı şey anlamında ente kıvâmunâ denir. Mansūb olan iki kelime, yaniא ا כ כkelimelerinin (i) birlikte iki ayrı haber olması da, (ii) ذ ذ‘nin ‘lağv’1, א ا ‘in ‘müstakar’2 olması da, (iii) zarfın (כ א ,haber ( ذ ا ’in pekiştirici hal olması da caizdir.3 Ferrâ [v. 207/822] ise tıpkı
Ondan içmesini ‘konuşması’ndan başka bir şey engellemedi [güvercinin]!
mısraında olduğu gibi, “ ’nin, i‘râb alamayan bir kelimeye muzāf oldu-ğundan, mebnî olarak כאن’nin haberi olabileceğini” söylemiştir.4
[1540] Ancak cümle i‘râb açısından sıkıntısız olsa da, mâna bakımın-dan pek kuvvetli olmaz; çünkü israfla pintilik arasında her halükarda bir ‘orta’ nokta olur; dolayısıyla ifadenin dayanağı olan ‘haber’ bir şey ifade etmemiş olmaktadır.5 1 “Lâğv” o olmasa da, ifadenin tam olarak anlaşılabileceği kelime demektir. / ed2 ‘Müstakar’ bir konuda haber verilirken kendisine mutlaka ihtiyaç duyulan kelimedir. Kavâmen kelimesi-
ne -zarf olmamasına rağmen- müstakar denmesi, zarfla birlikteliğindendir. (Tıybî’den) / ed. 3 Bu ihtimaller şöyle ifade edilebilir: (i) “Harcamaları, bu ikisi arasındadır; dengelidir.” (ii) “Harcamaları,
dengelidir.” (iii) “Harcamaları, dengeli olarak bu ikisi arasındadır.” / ed.4 Yani fethasının mebnîlikten dolayı değil, i‘râb ile olabileceğini. / ed.5 Çünkü israf ile cimrilik arasında nice ‘orta’lar söz konusudur; oysa ayette ‘denge noktası’ kastedilmektedir.
70. Âyetin Tefsiri
[1541] “Allah’ın haram kıldığı” yani kendisini haram kıldığı ki “öldürülme-sini haram kıldığı” demektir. א ifadesi ibarede yer almayan bu katle veya إ ون fiiline müteallıktır. Dinen değerli olan bu hasletleri taşıyan kimselerde bu büyük çirkinliklerin bulunmadığını ifade etmekte, müminlerin düşmanı olan Kureyşli vb. kimselerin olumsuz hallerine bir tariz vardır. Adeta “Allah’ın sizin sahip olduğunuz çirkinliklerden temiz kıldığı kimseler.” denilmektedir. “Haksız yere cana kıyma”ya kız çocuklarını diri dir gömme vb. şeyler de girmektedir. İbn Mes‘ûd’un şöyle dediği nakledilmiştir: “Ya Resûlâllah! En büyük günah ne-dir?’ diye sordum. Peygamber (s.a.) ‘Seni yaratan Allah’a şirk koşman.’ buyurdu. ‘Sonra hangisi?’ dedim. ‘Seninle beraber yemesinden korkarak çocuğunu öldür-men.’ buyurdu. ‘Sonra hangisi?’ dedim. ‘Komşunun helaliyle zina etmen.’ bu-yurdu. İşbu âyeti Allah bunun üzerine [ Peygamber (s.a.)’in sözlerini tasdik mahiyetinde] indirdi.” [Buhārî, “Hudûd”, 21; Müslim, “İman”, 140, 141]
[1542] İfade (א ً َא َ أَ ْ َ ) yulekka fî-hi esâmen (öyle ağır bir ceza ile karşı kar-şıya getirilirki…) şeklinde ve Elif ’li olarak yelkā şeklinde de okunmuştur ki benzerleri daha önce de geçmişti. אم günahın cezası demek olup vebâl أve nekâl vezninde ve anlamındadır. [Nitekim Kays b. Züheyr] şöyle demiştir:
Ana baba dinlemeyen İbn Urve’yi cezalandırdı Allah!Ana baba hakkı dinlememenin bir cezası olacak elbet!..
[1543] Esâmın günah, ifadenin de “günahın cezasına uğrar” anlamında olduğu da söylenmiştir. İbn Mes‘ûd bu kelimeyi “sıkıntılar” anlamında ol-mak üzere eyyâmen [א א -şeklinde okumuştur. Nitekim sıkıntılı, felaket gün [أleri için yevmun zû-eyyâmin denir. א kelimesi kelimesinden bedel-dir; çünkü şu beyitte olduğu gibi ikisi de aynı mânadadır:
Ne zaman bize gelip yurdumuzda konaklayacak olsanKocaman odunlar ve alev alev yanan bir ateş görürsün
א [1544] kelimesi [şedde ile] yuda‘af; ayrıca Nun’lu ve اب -kelime اsinin Bâsı meftuh olarak nuda‘if le-hu’l-‘azâbe (azabını kendisi için katmerli hâle getiririz) ve yeni bir cümle başı olarak veya hal olmak üzere Fâ merfû‘ olarak yudā‘afu şeklinde de okunmuştur. kelimesi de böyle olup1, ay-rıca ihlâd ve tahlîd köklerinden gelmiş şeddeli ve şeddesiz meçhul bir fiil olarak ve yuhled – ve yuhalled (temelli bırakılır orada) şeklinde okunduğu gibi, iltifat yöntemi uygulanmak suretiyle Tâ ile ve tahlud (temelli kalırsın orada) şeklinde de okunmuştur. ُل ِّ َ ُ ise şeddesiz (yubdilu) de okunmuştur.א kelimesi de… [şeddeli-şeddesiz okunmuştur.]
[1545] Şayet “Azabın katmerli olması ve seyyiâtın hasenâta tebdîlinin [yani kötülüklerin iyiliklere çevrilmesinin] mânası nedir?” dersen şöyle derim:Müşrik bir kimse şirkin yanında günah da işlerse hem şirkine hem de günahına karşı-lık azaba duçar edilir. Ki, böylece cezalandırılan unsur katlandığı için ceza da katmerlenmiş olur. Seyyiâtın hasenâta tebdîli ise, tevbe ile kişinin günahları-nın silinmesi ve iman, taat ve takva gibi hasenâtın korunması demektir. Bunu “Allah’ın şirki imana, Müslümanları öldürmeyi müşrikleri öldürmeye, zinayı da iffet ve namusa çevirmesi” şeklinde anlayanlar da olmuştur.
71. Âyetin Tefsiri
[1546] Günahları bırakıp onlardan dolayı pişman olan ve salih amel hayatına geçen kişi bu hareketiyle “tevbesi kabul edilmiş olarak döner Al-lah’a”; yani, Allah katında kendisinden razı olunmuş, hataları silinmiş ve sevap elde etmiş olarak. Veya tevbe edenlerin hakkını bilen ve onlara hak ettikleri muameleyi yapan, tevbe edenleri ve temizlenenleri seven Allah’a tevbesi kabul edilmiş olarak döner. Nitekim bir vecizede; “Kulu tevbe etti-ğinde Allah; kaybettiği şeyi bulan birinden, suya kavuşan susuz birinden, çocuğu olan kısır birinden daha çok sevinir.” denmiştir. İfade “O kişi Al-lah’a ve O’nun mükâfatına güzel bir şekilde döner. Bu, ne güzel bir dönüş-tür!” anlamında da olabilir.
72. Âyetin Tefsiri
[1547] Bu ifade, “onlar yalancıların mekânlarından, işi gücü hata olanla-rın meclislerinden kaçar, oralarda bulunmaz hatta oralara yaklaşmazlar, böylece şerre ve şer ehline karışmaktan uzak dururlar, dinlerini onu lekeleyecek şeyler-den korurlar” anlamında olabilir; çünkü batıla tanıklık etmek ona katılmak demektir. Bu sebepledir ki, şeriatın onaylamadığı herhangi bir şeye bakma ko-nusunda “Onlar onu yapana günahta ortaktırlar.” denilmiştir; çünkü onların meclislerinde bulunmak ve onlara bakmak orada yapılana razı olmayı ifade eder ve onun varlığına ve daha çok işlenmesine sebep olur; çünkü onları o fiille-ri işlemeye sevk eden şey seyredilmekten hoşlanmaları ve kendilerine bakılma-sını arzu etmeleridir. Nitekim Hazret-i İsa Aleyhisselâm da bir vaazında “Sakın günahkârlarla aynı yerde bulunmayın!” demiştir. İfade, “onlar yalancı şahitlik yapmazlar” şeklinde de olabilir. Şehâdetu’z-zûr terkibindeki muzāf hazfedilmiş ve muzāfun ileyh onun yerine tutulmuş [ve ور ون ا halini almış]tır. Katâde zûr ifadesinin batıl meclisleri, İbnü’l-Hanefiyye (rh.a.) eğlence ve müzik, Mü-cahid ise müşrik bayramları olduğunu söylemiştir.
[1548] Lâğv; yok edilmesi ve atılması gereken her şeydir. İfade; “Lâğv ehline1, yani boş boş konuşanlara, bununla meşgul olanlara uğradıklarında bakmadan ge-çerler; bu tiplerin yanında durup eğlenmeyecek, onlara katılmayacak kadar ken-dilerine değer verirler.” anlamındadır. Tıpkı “Boş söz işittiklerinde de (o lakırdının sahiplerine); ‘Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir!.. Bizim cahillerle işimiz yok!’ diyerek ondan yüz çevirirler.” [Kasas 28/55] âyetinde ifade edildiği gibi. Hasan-ı Basrî, “Yani günahlar onları âdileştirmez.” demiştir. İfadenin; “İnkârcılar-dan küfür ve hakaret işittiklerinde onlardan yüz çevirir, hoş görürler.” ve “Cinsel hayattan söz ederken kinayeli konuşurlar.” anlamında olduğu da söylenmiştir.
73. Âyetin Tefsiri
[1549] “Üzerine yatmazlar” ifadesi, yatmayı olumsuzlamamakta; aksi-ne onun varlığını ortaya koyup, ‘sağırlığı’ ve ‘körlüğü’ olumsuzlamaktadır. Nitekim lâ yelkānî Zeydün müsellimen [Zeyd yanıma selâm vererek girmez.] dedi-ğinde girmeyi değil, selam vermeyi olumsuzlamaktasındır. Buna göre mâna; “Ayetler kendilerine hatırlatıldığında onları duyma arzularından dolayı onla-ra dikkat kesilirler ve hatırlatana koşarlar. Bu âyetlere dikkat ederlerken onları dikkatli kulaklarla dinler, keskin gözlerle bakarlar. Âyetler kendilerine hatırla-tıldığında görünürde onlara dikkat eden, hatırlatana koşan ve onları duymak için büyük hırs gösteren, fakat aslında kulak vermeyen, görmeyen ‘sağır’ ve ‘kör’ler; yani münafıklar ve diğerlerine benzemezler. 1 Yani bi’l-lâğvi ifadesi, bi-ehli’l-lâğvi anlamındadır. / ed.
74. Âyetin Tefsiri
[1550] [İlgili ifadeler] א א -ve ve zürriyyetenâ (neslimiz (nesillerimizden) وذرden), ة أ (göz nuru-gönül süruru) ve kurrâti a‘yunin (göz nurları-gönül sürurları) şekillerinde okunmuştur.
[1551] [Muvahhitler] Rablerinden; varlıklarıyla mutlu olup gözlerinin parlayacağı, Allah için yaşayan eş ve evlatlar niyaz etmektedirler. Muham-med b. Kâ‘b’ın “Mümin için eşini ve çocuklarını Allah’a mutî görmekten daha mutluluk verici bir şey yoktur.” dediği, İbn Abbas’ın da “Âyette söz edilen kişi babanın dinî ilimler çalışırken gördüğü çocuktur.” dediği riva-yet edilmiştir. Bunun “Mutlulukları tam olsun diye, eşlerini ve nesillerini cennette kendileriyle beraber kılmasını Allah’tan niyaz etmektedirler.” anla-mında olduğu da söylenmiştir.
[1552] “Önde gidenler” murat edilmiş ama cinse delâlet ettiği ve bir anlam karışıklığı olmadığı için “önde giden” ile yetinilmiştir. “Sonra da sizi bebek olarak çıkaran” [Gâfir 40 /67] âyetinde olduğu gibi. Veya “Bizim her birimizi önder kıl.” demek istemişlerdir. Ya da sāim [oruç tutan] kelimesinin çoğulu sıyam [oruç tutanlar] olduğu gibi imâm kelimesi âmmin [ [önde giden / آمٍّkelimesinin çoğuludur. Yahut “Birlik olmamız ve sözbirliği içinde olmamız için bizleri tek bir önder eyle.” demek istemişlerdir. Bazı âlimler; dinî ko-nularda reisliğin istenilmesi, arzu edilmesi gereken bir şey olduğuna dair bu âyette bir delâlet bulunduğunu söylemişlerdir. Ayrıca, âyetin cennetle müjdelenen on kişi hakkında nazil olduğu1 da söylenir.
[1553] Şayet “ א :ifadesindeki nedir?” dersen şöyle derim أزواBu kelime beyaniyye olabilir; adeta önce “Bize göz nuru-gönül süruru hibe et.” denmiş, sonra göz nuru-gönül süruru ifadesi “yani eşlerimiz ve çocuk-larımız” denilerek açıklanmıştır. Mâna; “Allah’ın bunları onlar için göz nuru–gönül süruru kılması” şeklindedir. Bu ifade şekli raeytü minke eseden [Sende bir aslan gördüm] yani “Sen aslansın!” sözü kabilindendir. ayrıca; “Gözlerimizi parlatıp, gönüllerimize sürur verecek bir taat ve salâh hibe et bize onlardan.” anlamında Min-i ibtidâiyye de olabilir.
1 Tefsir metinlerinde geçen “hakkında nâzil olmak” tabiri, iki çeşittir; (i) Nâzil olan âyetin, gerçekten o şahısla ilgili ve bizzat onun bir söylem veya eylemi üzerine nâzil olması. (ii) Âyetin, o kişiyi –de- dolaylı bir şekilde ilgilendiriyor olması. Nezeleti’lâyetu fî… kalıbı genelde ikinci anlamdadır. / ed.
[1554] Şayet “ أ ة denilerek neden nekre bir kelime ve azlık ifade eden bir çoğul kalıbı kullanılmıştır?” dersen şöyle derim:Nekre kullanma göz aydınlığını belirsiz kılmak içindir; çünkü muzāf ancak muzāfun iley-hin nekre olması halinde nekre olabilir; adeta heb le-nâ minhum sürûran ve ferahan (Bize onlardan yana bir sevinç ve neşe hibe et.) denmektedir. ‘Uyûnin değil de a‘yunin denilmesi ise müttakilerin gözleri murat edildiği içindir. Onların gözleri de diğerlerinin gözlerine nispetle azdır. Nitekim Al-lah Teala “Kullarımdan pek azı şükredicidir.” [Sebe’ 34/13] buyurur. A‘yunin kelimesinin, özel gözler, müttakilerin gözleri anlamında olduğu için nekre kullanıldığı da söylenebilir.
76. Âyetin Tefsiri
[1555] [Has oda ile mükâfatlandırılacaklar” derken] cennetteki yüksek kat odaları murat edilmektedir. [Ğurfe (has oda)şeklinde] tekil kullanılması, cinse delâlet eden tekil kelimeyle yetinildiği içindir. Buna delil de “Onlar has odalarda emniyet içinde oldukları halde” [Sebe’ 34/37] âyeti ile bu ayetteki אت -şeklinde de okunmuş olmasıdır. “Sabretme ا kelimesinin اlerine karşılık” yani taatleri ifaya, arzulardan kaçmaya, inkârcıların eza ve cefalarına, fakirlik vb. şeylere karşı sabretmelerine karşılık. Sabredilen her şeyi kapsasın diye sabır kelimesi mutlak kullanılmıştır.
ن [1556] َ ُ (karşılanacaklardır) kelimesi ة ّ َ و (“Ve onları yüz-lerini ağartacak şeylerle karşılaştırdı.” [İnsan 76/11]) âyetinde olduğu üzere ن َ ُ okunduğu gibi,א א َأ َ (Öyle bir ağır ceza ile karşılaşır ki…” [Furkān 34/68]) âyetinde olduğu üzere َن َ َ (karşılaşacaklardır) şeklinde [sülasiden] de okunmuştur. uzun ömür dileme, م ise selamette olması için dua etme demektir; yani melekler onlar için uzun ömür diler ve onların selame-ti için dua ederler. Veya birbirlerine uzun ömür diler; yekdiğerinin selameti için dua ederler. Yahut kendilerine arzu edilmeyen her tür şeyden selamette olmanın yanında kalıcı ve ebedi bir hayat verilir.
[1557] Allah’ım! Bizi sana itaate muvaffak eyle, bizi rahmetine mazhar ettiklerinden kıl, rızā yurdunda vereceğin rızıklardan bizi de rızıklandır.
77. Âyetin Tefsiri
[1558] Allah Teala kullarının kulluğunu anlatarak; salih amellerini, güzel davranışlarını saydıktan ve onları övüp kendilerine cennette yüksek makamlar vaat ettikten sonra onlarla neden ilgilendiğini, onları niçin övdü-ğünü ve kendilerine yaptığı vaatlerin sebebini açıklayarak bunların sadece onların [tevhidi] kulluklarından kaynaklandığını beyan etti ve Peygamberine bunları insanlara açıklamasını, onların Rableri katındaki değerlerinin başka hiçbir sebepten dolayı değil, yalnızca kullukları sayesinde olduğunu kesin bir şekilde söylemesini emretti; onların bu kulluğu olmasaydı kendilerine asla değer verilmeyecek, kesinlikle önemsenmeyecekler, O’nun nezdinde bir itibarları olmayacaktı.
[1559] Du‘â ibadet demektir. א ise soru anlamı taşımakta olup mahal-len mansūb ve masdardan ibarettir; adeta “Kulluğunuz olmasa Allah size ne değer verecek?!” Yani ibadetleriniz olmasa siz değer verilmeye lâyık ol-mazdınız. Mâ ‘abe’tü bi-hî sözünün asıl mânası “Beni üzen ve bana ağır gelen musibetleri ona yansıtmadım.” şeklindedir. Nitekim me’kterestü le-hû yani “Başıma gelenleri ve beni üzen şeyleri ona anlatmadım.” dersin. Zec-câc “Benim Rabbim size neden değer versin ki?!” cümlesini tevil ederken “O’nun nezdinde sizin ne değeriniz olabilir ki?!” demiştir. א (“Size değer vermiyor.” anlamında) nefy için de olabilir.
[1560] “Hemen yalanlayıverdiniz.” Allah Teâlâ şöyle diyor: Kullarıma ancak Bana kulluk etmeleri sebebiyle değer vereceğime dair hükmümü Ben size bildirdiğim halde siz beni yalanlamak suretiyle hükmüme aykırı hare-ket ettiniz. İleride bu yalanlamanızın neticesi mutlaka gelip sizi bulacak ve sizi cehenneme sürükleyecek! Bunun dil açısından benzeri kralın kendisine isyan eden birine söylediği şu sözdür: “Benin âdetim, bana itaat edip em-rime uyanlara ihsanda bulunmaktır. Sen ise bana asi geldin. Bu isyanın sebebiyle sana ne yapacağımı ileride göreceksin!” Bu cümlenin “O’nun sizi İslâm’a çağırması olmasa Rabbim size ne yapsın?”, “Siz putları O’na ortak koşmasanız Rabbim size neden azap etsin?” mânalarında olduğu da söylen-miştir.
[1561] Şayet “Bu hitap kimedir?” dersen şöyle derim: Mutlak olarak insanlaradır; çünkü insanların bir kısmı mümin ve âbid, bir kısmı da inkâr-cı ve âsidir. Bu sebeple, cinslerinde bulunan kulluk etme ve yalanlama dik-kate alınarak kendilerine ayrım yapılmadan hitap edilmiştir. Nitekim [
.ifadesi] fe-kad kezzebe’l-kâfirûn şeklinde de okunmuştur כ
[1562] “Azap onların peşini bırakmaz.” denilmiştir.1 Mücahid lizâmın Bedir’de öldürülme olduğunu, orada ölenler arasında kontrol yapıldığı-nı söylemiştir. Kelime sübut anlamındaolan sebât gibi, lüzûm anlamında olmak üzere Lâm’ı fethalı olarak lezâmen şeklinde de okunmuştur. Daha güzel olanı2; vaad/tehdit edilen şeylerden olduğu bilindiği halde kânenin isminin3 açıkça ifade edilmemesi, meseleyi müphem bırakmak ve -tam an-lamıyla anlatılamayacak hususları- içermesini sağlamak içindir. Doğrusunu Allah bilir.
[1563] Hazret-i Peygamber’den nakledilmiştir ki; Furkān suresini oku-yan kişi kıyamet günü ‘kıyamet vaktinin mutlaka şeksiz şüphesiz gelece-ğine’ iman etmiş olarak Allah’la karşılaşacak ve bir yorgunluk çekmeden cennete girecektir.
1 Yani, “ileride yakanızı bırakmayacak bu” derken, kastedilen azaptır; kânenin ismi el-‘azâb kelimesidir. / ed.2 Yani kâneiçin çeşitli isimler takdir edilebilir; ancak ayette isim belirtilmeden gelmiş olmasının izahı
şudur. / ed.3 Yani lizâm olacak, yakalarını bırakmayacak şey(ler)in.