KEŞŞÂF TEFSİRİ

Fîl Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

1. Âyetin Tefsiri

revlendirilen Yemen hükümdarı -dudağı / burnu yarık- Ebrehe b. Sabâh, San‘â’da bir kilise inşa etmiş ve buna kalîs / kulleys (katedral) adını vermiş-ti. Amacı (Mekke’ye giden) hacıları bu katedrale yönlendirmekti. Derken, Kinâne kabilesinden bir adam çıkıp, geceleyin katedralde abdest bozmuş; bu da Ebrehe’yi kızdırmıştı. Bir söylentiye göre de yolculuk yapan bir grup Arap bir ateş yakmış ve rüzgârın bu ateşi taşımasıyla ateş kiliseyi yakmıştı. Bunun üzerine Ebrehe Kâbe’yi mutlaka yıkacağına yemin etti. Mahmud adlı; güçlü ve cüsseli tek bir fil ve bundan başka on iki filin -bir söylentiye göre sekiz; bir söylentiye göre de bin filin- beraber bulunduğu ordusunu yola çıkarmıştı. Nihayet (Mekke’ye yakın) Mugammes’e1 varınca Abdul-muttalib onu karşılamaya çıkmış ve geri dönmesi için kendisine Tihâme (bölgesi) mallarının üçte birini sunmuştu. O ise buna yanaşmayıp ordu-sunu tabiye etti ve fili öne aldı. Ne zaman onu Harem’e doğru yönlendir-seler çöküyor; yerinden ayrılmıyordu. Yemen’e veya başka yönlere çevir-diklerinde ise seğirtiyordu. Derken, Allah siyah -bir söylentiye göre yeşil, bir söylentiye göre ise beyaz- bir kuş sürüsü gönderdi. Her kuşla birlikte; biri gagasında, ikisi ayaklarında olmak üzere mercimekten büyük, nohut-tan küçük (üçer) taş bulunuyordu. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre, kendisi Ümmü Hânî’nin yanında kırmızı çizgili oniks taşına benzer şekil-de bu taşlardan bir ölçek kadar görmüş. Bu taş adamın başına düşüyor ve anüsünden çıkıyormuş. Her taşın üstünde, üzerine düşeceği kişinin ismi yazılıymış. Derken, ordu firar edip bütün yol ve sulaklarda helâk olmuş-lar. Ebrehe hastalanıp, parmakları ve uzuvları birer birer dökülmüş. Göğsü kalbine dek yarılmadıkça ölmemiş. Veziri Ebû Yeksûm, başının üzerinde bir kuş daireler çizer vaziyette yola koyulmuş, nihayetinde necâşîye ulaşıp, olanı biteni anlatmış ve hikâyeyi bitirir bitirmez, başına taş düşmüş ve ne-câşînin önünde yere düşüp ölmüş!..

1 Arafat’tan Seylülkebîr’e giderken sınır tabelalarını geçtikten sonra Tāif yoluna doğru beşinci kilometre-de; Yeşil Vadi. / ed.

[2966] Bir söylentiye göre Ebrehe, Peygamber’in (s.a.) zamanında; nü-büvvetten kırk yıl -bir rivayette ise yirmi üç yıl- önce yaşamış olan necâşî-nin dedesi imiş. Hz. Âişe’nin de; “O filin sürücüsü ve bakıcısı olan iki kişiyi kör, kötürüm ve yiyecek dilenir vaziyette gördüm.” dediği rivayet edilmiştir.

[2967] Yine rivayete göre Ebrehe, Abdulmuttalib’e ait iki yüz deveyi de ele geçirmiş ve Abdulmuttalib bu develer için Ebrehe’nin huzuruna varmıştı. Ebrehe, onu çok heybetli buldu; zira o boylu poslu, yakışıklı biriydi. Kendi-sine: “Bu zât, Kureyş’in ulusudur; vadide insanları, dağbaşlarında da vahşileri doyuran Mekke kafilesinin sahibidir.” denildi. Ama Abdulmuttalib ihtiyacını dile getirince, Ebrehe; “Gözümden düştün!.. Ben, senin ve atalarının kadim çağlardan beri dininiz, ismetiniz ve şerefiniz olan Kâbe’yi yıkmaya gelmişim; az sayıda deveden oluşan bir sürünün alınması seni Kâbe ile ilgilenmekten meşgul ediyor öyle mi?!” dedi. Abdulmuttalib: “Ben develerin sahibiyim. Kâbe’nin de bir sahibi var; O, onu savunacaktır!” dedi ve sonra dönüp, Kâbe’nin kapısına geldi. Kapının halkasına yapışıp, şunları söyledi:

Allah’ım! Şüphesiz kişi ehlini himaye eder!Sen de Harem’inin sakinlerini himaye et!Sakın onların haçları ve güçleriGalip gelmesin senin gücüne! Kâbe’mizle baş başa bırakacaksan onları!Artık sen neyi öngörüyorsan onu emret!…Ya Rab! Benim onlara karşı senden gayrı ümidim yok!Ya Rab! Yasak bölgeni (Harem’ini) onlardan koru![Şüphesiz senin Ev’inin düşmanı sana düşman olanlardır!Onların senin avlunu (Harem’ini) yıkmalarına mani ol!]

Abdulmuttalib dua ederek dönmüştü ki bir de ne görsün! Yemen tara-fından bir kuş sürüsü gelmiyor mu... “Vallahi bunlar tuhaf kuşlar! Ne deniz tarafında ne de Tihâme’de görülmüştür böylesi!” dedi.

[2968] Rivayete göre Mekkeliler, onların (helâkten artakalan) malları-nı toplamışlardı; Abdulmuttalib de onların mücevherlerinden ve altınla-rından büyük bir birikim yaptı ki zenginliğinin kaynağı buydu. Yine Ebû Sa‘îd el-Hudrî’den (v. 74/694) rivayet edildiğine göre kendisine bu kuşlar sorulmuş, o da: “Mekke’nin güvercinleri o kuşlardandır.” demiştir.

[2969] Söylendiğine göre kuşlar akşamleyin gelip, daha sonra sabahle-yin onları helâk etmişler.

[2970] İkrime’den gelen rivayete göre taş kime isabet ettiyse onu çiçek hastalığına uğratmıştır ki ilk ortaya çıkan çiçek hastalığı budur.

] 2971[ َ -cezmeden âmilin etkisini iyice sergilemek için Râ’nın sükû أ nuyla e-lem ter şeklinde de okunmuştur. Anlam şöyledir: Sen, Allah’ın Ha-beşlilere yaptığının izlerini görüp buna dair haberleri tevatür yoluyla işittin ya; işte bu senin için (olayı) doğrudan izleme yerine geçmiş oldu.1

] 2972[ َ ْ ا edatı kendisinde soru sorma anlamı bulunduğu için כَ(“Görmedin mi?” cümlesi) ile değil de; כ ile (Rabbin yaptı” cümlesi“) رnasb mahallindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

2. Boşa çıkarmamış mıydı, bunların plânını?
Bu bölümü tek başına aç →

3–4. Âyetlerin Tefsiri

] 2973[ yani zayi kılmamış boşa çıkarmamış mıydı? Dallele key-dehû” denir ki “Onu kayıp ve zayi kıldı.” demektir. “Oysa inkârcı nankör-lerin stratejileri mutlaka hedefinden şaşar!” (Ğâfir 40/25) âyeti de bu cüm-ledendir. İmru’u’l-Kays’a el-meliku’d-dıllîlu (tahtını kaybetmiş kral) denir; çünkü o, babasının mülkünü kayba uğratmış; yani zayi etmişti. Yani onlar katedrali inşa etmekle Kâbe’ye tuzak kurmuşlar ve hacıların teveccühünü katedrale çevirmek suretiyle Kâbe’yi hükümsüz kılmak istemişlerdi. Al-lah da katedralde yangın çıkartarak tuzaklarını boşa çıkardı. İkinci kez de Kâbe’yi yıkmak isteyerek ona tuzak kurdular; bu sefer de üzerlerine kuşları salıvererek tuzaklarını boşa çıkarttı.

] 2974[ َ ِ َא -kelimesi grup grup demek olup müfredi ibbâ (sürü sürü) اletundur. Arapların dığsun ‘alâ ibbâletin (Bir odun yığını üzerinde bir tutam ot: Yük üstüne yük; belâ üstüne belâ) şeklinde bir darbımeselleri vardır. Bu ibbâletunlâfzı, “büyük odun yığını” demek olup yığın oluşturmaları husu-sunda kuş grupları odun yığınına benzetilmiştir. Ebâbîl lâfzının tıpkı ُ אدِ َ َ (farklı yönlere giden insan grupları) ve ُ ِ א َ َ (dağınık bölükler) lâfızları gibi müfredinin bulunmadığı da söylenmiştir.

[2975] Ebû Hanîfe Rahimehu’llâh “Onları Allah vuruyordu.” yahut “onları kuşlar vuruyordu” anlamında ْ ِ

ِْ َ okumuştur. Çünkü2 ٌ ْ َ lâfzı mü-

zekker bir cem‘in ismidir. [Genel kıraatte şeklinde] müennes kılınması ise mâna itibariyledir.1 Müfessir, bu açıklamayı sûrede -sadece- Peygamber’e hitap edildiği kanaatiyle yapmaktadır; yani sen o

yıl doğmuş olduğun için fil olayını görmüş olamazsın, ama olayı yaşayanların anlattıklarından ve vak‘a-nın bıraktığı etkilerden bunu kesin olarak biliyorsun… Buna göre görme (ru’yet) fiili gerçek olmayıp, bilme (‘ilm) anlamında kullanılmış olmaktadır ki Kur’ân’da bu iki fiilin birbirinin yerine kullanıldığı çok sayıda âyet vardır. Tabiî burada, olayı bizzat görenlere hitap ediliyor olması da mümkündür. / ed.

2 Fâ‘ili “kuşlar” olduğu hâlde, ifadesi müzekker olabilmiştir; çünkü… / ed.

] 2976[ âdeta inkârcıların azabının yazılı bulunduğu divan defteri-nin özel ismidir; tıpkı siccînin, inkârcıların amellerinin (yazılı bulunduğu) divan defterinin özel ismi olduğu gibi. Bu durumda “Yazılıp, deftere kayde-dilmiş azap silsilesine dâhil bir taş türüyle (onları vuruyordu)” denmiş gibi olmaktadır. Bunun “gönderme” anlamındaki el-iscâl kökünden türemiş ol-ması, “Üzerlerine sürü sürü kuşlar göndermişti.” [Fîl 105/3] ve “Bunun üzerine, Biz de ayrı ayrı mu‘cizeler olarak üzerlerine; tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gönderdik.” [A‘râf 7/133] âyetlerinde olduğu gibi, azabın (Kur’ân’da) “gönderme” vasfıyla betimlenmesi sebebiyledir. İbn Abbas’ın bu âyeti, “Ki-remit gibi pişirilmiş bir çamurdan mamûl (bir taşla)” şeklinde yorumladığı rivayet edilmiştir. Bu kelimenin (Farsça) (seng-i gil; balçık taşı) tabi-rinin Arapçaya dönüşmüş şekli olduğu da söylenmiştir. ifadesinin; “azabı şiddetli olan türden” anlamına geldiği de söylenmiştir. Bun[u savunan]lar İbn Mukbil’in (v. 70/689’dan sonra) şu beytini rivayet etmişlerdir:

(Nice ‘er’ler vardır ki dört bir yandan) sert kılıç darbeleri (indirirler!)bahadırların tavsiye ettiği türden!..

ama şiir ( ِّ ِ değil) ًא ِّ ِ şeklindedir. Kaside de onun divanındaki meşhur Nûn’lu kasidedir (Kasîde-i Nûniyye).1

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

dir; yani yeniğin düştüğü, kurdun yediği ekin... Yahut haşeratın yiyip de dışkıladığı bir samana benzetilmişlerdir. Ne var ki bu ifade Kur’ân adabının benimsediği tarz üzere gelmiştir. Tıpkı; “... (Îsâ- Mesih ve annesi Meryem na-sıl ilâh olabilirler ki)her ikisi de yemek yiyorlardı... ” (Mâide 5/75) âyetinde olduğu gibi.2 Veyahut “Tanesi yenilip, geriye hiçbir şey kalmayan...” anlamı kastedilmiştir.

[2978] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki “Her kim Fil sûresini okursa, Allah onu hayatı boyunca yerin dibine geçirilme ve başka surete tebdil olma cezasından muaf tutar.”

1 Yani şiirin sonundaki kelime ِّ ِ olamaz; çünkü şiirde mısra sonları Nun ile bitmektedir. / ed.2 Bazı müfessirlere göre âyette “sebebin zikredilip sonucun kastedilmesi” türünden bir mecaza yer veril-

miş olup “İkisi de helâya çıkarlardı!” anlamı kastedilmiştir. / çev.

Bu bölümü tek başına aç →