KEŞŞÂF TEFSİRİ
Fetih Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
2. Âyetin Tefsiri
sana olan nimetini tamamlayacak ve seni dosdoğru bir yola iletecektir.
3. Âyetin Tefsiri
nesi Mekke’den dönüşünde ona fetih vaadi olarak nâzil olmuştur. Allah Teâlâ’nın gelecekten haber verirkenki âdeti üzere bu fetih de mazi sîgasıyla gelmiştir; zira o, gerçekleşme ve kesinlik bakımından, olmuş, meydana gel-miş olaylar seviyesindedir. Bu üslûpta ayrıca, kimseye gizli kalmayacak bir azamet ve haberi verenin şanının yüceliğine delâlet söz konusudur.
[493] Şayet“ Mekke’nin fethi nasıl mağfirete sebep kılınmış?” dersen şöyle derim:[Salt] mağfirete değil, burada sayılan şu dört hususun toplamı-na sebep kılınmıştır: Mağfiret, nimetin tamamlanması, sırât-ı müstakîme hidayet ve onurlu bir zafer. Âdeta şöyle buyrulmaktadır: İki cihanın izzeti-ni, dünyada ve âhirette amaçlanabilecek her şeyi senin için bir araya getir-mek üzere sana Mekke’nin fethini müyesser kıldık ve düşmanlarına karşı sana yardım ettik. Ayrıca, Mekke’nin fethedilmesi düşmana karşı cihâd ol-duğu için de mağfiret ve sevaba sebep olmuş olabilir.
[494] Fetih, bir beldeyi harple veya harpsiz olarak zorla veya sulh ile ele geçirmektir; çünkü o, ele geçirilmeden önce kapalı idi, alınıp ele geçirilince açılmış oldu.
[495] Fethin, Hudeybiye fethi olduğu da söylenmiştir. Ancak Hudeybi-ye’de şiddetli bir çatışma olmamış; sadece iki taraf birbirlerine ok ve taş at-mışlardı. İbn Abbas’tan (v. 68/688) rivayet edildiğine göre; beldelerine geri dönmeye mecbur bırakıncaya kadar müşriklere ok atmışlardır. Kelbî’den (v. 146/763) rivayet edildiğine göre, Müslümanlar müşriklere galip gelmiş, sonunda sulh istemek mecburiyetinde kalmışlardı. “Peki, umreye gitmeleri engellenip Hudeybiye’de mahsur kaldıkları, kurbanlarını orada kesip tıraş oldukları hâlde bu nasıl fetih olabilir ki?” dersen şöyle derim:Bu, barıştan önce olmuştu. Onlar barış isteyip barış yapılınca bu bir feth-i mübîn oldu.
Mûsâ b. Ukbe (v. 141/758) şöyle anlatır: Peygamber (s.a.) Hudeybiye’den dönmüş geliyordu. Ashabından biri; “Bu fetih falan değil; adamlar bizim Beytullah’a gitmemize engel oldular! Hediyelik kurbanlarımız da engellen-di!..” dedi. Bu söz Peygamber’e (s.a.) ulaştı. Buyurdu ki “Bu ne çirkin bir söz böyle!.. Bilâkis o, fetihlerin en büyüğüdür! Müşrikler sizin, beldelerinden elinizi kolunuzu sallaya sallaya gitmenize razı oldular, sizden sulh istediler; artık emin bir şekilde yanınıza [ Medine’ye] gelecek ve hoşlanmadıkları şeyi (İslâm’ı) sizden görüp öğrenecekler.” Şa‘bî’den de şöyle rivayet edilmiştir: Sûre Hudeybiye’de indi. Bu gazvede Peygamber (s.a.) hiçbir gazvede elde etmediği lutuflara nâil oldu; Rıdvan Biatı yapıldı; geçmiş ve gelecek gü-nahları mağfiret edildi, Rumlar, Farsları yendi, Kâbe’ye gönderilen hediye kurbanlar yerlerine ulaştı ve kendilerine Hayber hurmaları yedirildi. Hu-deybiye fethinde büyük de bir mu‘cizeye tanık olundu; oradaki kuyunun suyu çekilmiş, içinde bir damla bile kalmamıştı. Peygamber (s.a.) ağzına su alıp çalkaladıktan sonra onu kuyunun içine püskürttü ve kuyu suyla dolup taştı. Yanında bulunan herkes ondan içtiler [Buhārî, “Menâkıb”, 25]. Rivayete göre; su coşup ağzına kadar dolmuş ve bundan sonra hiç tükenmemiştir.
[496] Sûrede bahsedilen fethin Hayber fethi olduğu da söylenmiştir. “Anadolu’nun fethidir.” diyen de olmuştur. Şöyle de denilmiştir: Allah’ın Peygamber’e (s.a.) İslâm, nübüvvet, delil ve kılıç vasıtasıyla yaptığı dâvetle lutfettiği fetihtir. Bundan daha açık ve daha büyük bir fetih yoktur. O, bütün fetihlerin başıdır; zira İslâm fetihlerinin her biri bunun içindedir ve bundan bir şubedir.
[497] Şöyle de denilmiştir: Âyetin anlamı şu şekildedir: Mekkelilere karşı, senin lehine açık bir hüküm verdik: Sen ve ashabın Beyt’i tavaf et-mek üzere gelecek sene oraya gireceksiniz. Buna göre, fetih “hükmetmek” anlamındaki fitâhatun kökünden gelmektedir. Katâde’den (v. 117/735) de böyle nakledilmiştir.
[498] “Mazideki ve atideki günahın” yani senden sadır olan bütün kusur-lar. Mukātil’den (v. 150/767) şöyle nakledilmiştir: Câhiliye devrinde ve son-rasında meydana gelenler. Şöyle de denilmiştir: “Geçmişte yaşadığın, Maria ile ilgili mesele; gelecekte yaşayacağın Zeyd’in hanımıyla ilgili mesele.”1
[499] “Onurlu” yani içinde izzet ve kudret olan “bir zafer.” Veya zafer -mecazi isnat yoluyla- [sahibinin, yani] muzaffer olanın sıfatıyla vasıflandırıl-mıştır. Yahut “sahibi onurlu olan bir zafer” demektir.1 Maria meselesi ile ilgili olarak Tahrîm sûresinin ilk âyetlerinin, Zeynep meselesi ile ilgili olarak da Ahzâb
sûresinin 37. ve devamındaki âyetlerinin tefsirine bkz. / ed.
7. Âyetin Tefsiri
[500] Sekîne sükûnet demektir. Tıpkı bühtâna behîtet denmesi gibi; yani Allah onların kalbine sulh ve emniyet sebebiyle sükûnet ve huzur indirmiştir ki Allah’ın, korkudan sonra emniyeti, savaştan sonra barışı kolaylaştırmak sû-retiyle kendilerine olan lutfunu bilsinler ve yakînleri iyice artsın. Bu sükûnetle, Muhammed’in (s.a.) getirdiği hükümleri kabullenişlerini de indirdi ki tevhid-den ibaret olan imanlarının yanında bu yasalara “imanları da artsın.” İbn Ab-bas’tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Peygamber’in (s.a.) onlara getirdiği ilk şey tevhid idi. Allah’ın birliğine iman ettiklerinde namazı ve zekâtı indirdi, sonra haccı, sonra cihâdı indirdi; böylece iman üzerine imanla imanları artmış oldu. (ii) Veya müminlerin kalbine Allah ve Resulü’ne karşı saygı ve tazim indirdi ki bu itikatlarıyla imanlarına iman katılsın. (iii) Şöyle de denilmiştir: Onlara rahmet indirdi ki birbirlerine merhamet göstererek imanları artsın.
[501] “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır”, ilim ve hikmetinin ge-rektirdiği şekilde bazısını bazısına musallat eder. O’nun hükümlerinden biri de müminlerin kalbini Hudeybiye sulhü ile sükûnete erdirmesi ve ken-dilerine fetihlerin lutfedileceğini vaat etmesidir. Bu hükmü de müminler Allah’ın bu hükmündeki nimetini bilsinler, buna şükredip sevabı hak etsin-ler, Allah da onları mükâfatlandırsın; buna öfkelenmeleri ve çirkin görme-leri sebebiyle kâfirleri ve münafıkları da azaba uğratsın diye vermiştir.
] 502[ ء (kötü)1 kelimesi bir şeyin bayağı ve bozuk olduğunu, sıdk ise bir şeyin iyi ve sağlam olduğunu ifade etmek için gelmiştir. İstenen düzgün işler için fi‘lü sıdkın, istenilmeyen bozuk işler için de fi‘lü sû’in denir. ء ifadesinin anlamı; Allah’ın, Resulü’ne ve müminlere yardım (suizan) اetmeyeceğini, onları Mekke’ye zaferle, zorla ve boyun eğdirerek fethederek döndürmeyeceğini düşünmeleridir. 1 Müfessirin sev’ değil, sû’ kıraatini esas aldığı anlaşılmaktadır. / ed.
אف239 כ ا
ِ ِ ْ وَ ِِ א َ َ إِ َ ًא א َ دَادُوا إِ ْ َ
ِ َ ِ ِ ْ ُ ْ بِ ا ُ ُ ِ َ َ כِ لَ ا َ ْ ي أَ ِ َ ا ُ ﴿-٤א﴾ ً כِ َ א ً ِ َ ُ رَْضِ وَכَאنَ ا اتِ وَا َ دُ ا ُ ُ
א َ ِ َ ِ ِ א َ אرُ َ ْ َ א ا َ ِ ْ َ ْ ِ ي ِ ْ َ אتٍ َ َאتِ ِ ْ ُ ْ َ وَاِ ِ ْ ُ ْ َ ا ِ ْ ُ
ِ ﴿-٥א﴾ ً ِ َ زًا ْ َ
ِ َ ا ْ ِ ِכَ ْ وَכَאنَ ذَ ِِ َא ِّ َ ْ ُ ْ َ َ
ِّ כَُ وَ َ ِ ِא َ ِّ א ا כَאتِ ِ ْ ُ ْ وَا َ כِ ِ ْ ُ ْ وَا אتِ َ ِ َא ُ ْ وَا َ ِ ِ َא ُ ْ ا بَ ِّ َ ُ ٦-﴿وَا﴾ ً
ِ َ אءَتْ َ َ وَ َ َ ْ ُ َ َ ْ وَأَ ُ َ َ َ ْ وَ ِ ْ َ َ ُ َ ا ِ َ ءِ وَ ْ ةُ ا َِ ْ دَا ِ ْ َ َ ءِ ْ ا
א﴾ ً כِ َ ا ً ِ َ ُ رَْضِ وَכَאنَ ا ْ اتِ وَا َ َ دُ ا ُ ُ ِ ِ ٧-﴿وَن، ] ٥٠٠[ כ ا ا ل أ أي אن، כא ن، כ ا { َ َ כِ {اَ
ف، ا ا ا ا ، وا ا واאء א إ ن כ ا א ل ـ وأ ؛ إ ًא دادوا אل، ا وا א و ًא إ إ و ا א א} א دَادُوا إ ْ َ
ِ ا { م ا اא ا א آ ، א ا Ṡ ا א أ אس ġ: إن أوّل . ا ال . أو أ א ًא إ إ א אزدادوا إ אد، ، ا כאة، ا ة وا ل ا ه أ و . א ًא إ إ א כ إ אد ذ א دادوا ، ّ و و אر وا א ا
. א داد إ ا ا א ا ل : أ وא ] ٥٠١[ כ א رَْضِ} ْ وَا اتِ َ ا دُ ُ ُ ِ ِ {وَ
أن وو ا ا ب כّ أن و ؛ כ و ا א و כ و ا ن ا ف כ ذ א وإ n.
ه. כ وכ א ذ א א כא وا ب ا اب و ا]٥٠٢ [ ، د و قُ אده؛ وا ء و אرة رداءة ا ء و ا
א א ط ا ق، و ا אل א ا ّ اِ ا
و ، وا ل ا א ا أن ء} ا ــ َ } و ء. ـا. ً ة و א א א כ إ
٥
١٠
١٥
٢٠
[503] “Sûizanları dönüp dolaşıp kendilerini bulacak!” Yani müminler için istedikleri ve bekledikleri şeyler kendilerini bulacak, kendi başlarına ge-lecektir. es-Sû’ü helâk ve harap etmek demektir. Fetha ile dâiratü’s-sev’i şeklin-de de okunmuştur; yani kötüledikleri ve kızdıkları hususlar. Bunlar onlara göre sıkıntı ve belâ, müminlere göre ise nimet ve lutuftur.Şayet“ء ءve ا ْ اkelimeleri arasında fark var mı?” dersen şöyle derim:Bunlar אء kökünden türemiş olup kürh-kerh (meşakkat-isteksizlik] ve zu‘uf-zaaf gibidirler; ancak fethalı okuyuşa daha çok, yerilmek istenen şeyler izâfe edilmiş; zamme ile okunan (sû’) ise hayrın çelişiği olan şer için kullanılmıştır. Erâde bi-hi’s-sûe (Onun için şer istedi.) ve erâde bi-hi’l-hayra (Onun için hayır istedi.) denir. Bu sebeple, zan -yerilmiş olduğu için- fetha ile okunana izâfe edilmiştir. Dâire (zamanın getirdiği olaylar) ise övülen bir şeydir; bu sebeple (sev’e) izâfe edil-memeliydi; ancak yukarıda zikrettiğimiz te’vil sebebiyle1 böyle yapılmıştır. Zamme ile dâiratü’s-sû’ kıraatine gelince, onlara istemedikleri sıkıntılar isabet ettiği için buna sû’ ismini vermek doğru olmuştur. Tıpkı ْ כُ ِ ءًا اوْ ارَادَ ُ ْ כُ ِ انْ ارَادَ ً َ ْ De ki: Allah sizin için bir kötülük murad etse, ya da bir rahmet murad“) رَetse (bunu kim engelleyebilir)?” [Ahzâb 33/17]) âyetindeki gibi.
8–9. Âyetlerin Tefsiri
] 504[ ا ً ِ א َ yaniümmetine şahitlik eden bir şahit olarak… Tıpkı “Pey-gamber size şahit (model) olsun…” [Bakara 2/143] âyetindeki gibi.
[505] “İman etsinler”deki3 zamir “insanlar”a gitmektedir. “O’nu des-teklesinler”, yardım ederek O’nu güçlendirsinler. “O’na saygı göster-sinler”, tazimde bulunup, yüceltsinler. “O’nu tesbih etsinler.” ُه ُ ّ َ ُ وَfiili tesbîh -veya sübha-4 kökünden gelmektedir. “Onu” zamirleri Al-lah’a râcidir. “Allah’ı desteklemek”le kastedilen ise, O’nun dinini ve Re-sulü’nü desteklemektir. Zamirleri ayıran [yani bir kısmını Allah’a, bir kısmını Peygamber’e gönderen, ‘doğru’dan] uzak bir iş yapmış olur.5 Fiiller; li-tü’minû, ve tü‘azzirûhu ve tüvakkırûhu ve tüsebbihûhu şeklinde Tâ ile de okun-muştur ki bu durumda, Peygamber ve ümmetine hitap edilmektedir. 1 Yani bu hâdisenin müşrikler için yerilen, müminler için ise istenen bir şey olmasından dolayı. / çev.2 Meal müfessirin kıraat tercihine göre yapılmıştır. / ed.3 Müfessirin, âyetteki fiillerin gâib okunduğu kıraati esas aldığı anlaşılmaktadır. / ed.4 Tesbîh Allah’ı kusur ve küsürlerden uzak bilmek; tenzih etmek. Sübha ise O’nu tesbîh ederken ifadelerin
sayıldığı tespih taneleri. / ed.5 Müfessir -Hucurat sûresinin başında- “Allah ve Resulü” tabirinden maksat, Allah Resulü’dür demekte-
dir. Tesbîh hâriç diğer fiiller Peygamber’e daha uygun gözükmektedir. / ed.
Zâ’nın zamme ve esresiyle, şeddesiz olarak ta‘zürûhu ve ta‘zirûhu şeklinde; Tâ’nın zammesiyle ve şeddesiz olarak tu‘zirûhu şeklinde; iki Zâ ile tü‘az-zizûhu (onu aziz kılasınız) şeklinde de okunmuştur. (وه ّ da) saygı göster-mek anlamına gelen evkaradan tûkırûhu şeklinde okunmuştur.
[506] Ve “sabah-akşam” Allah’ı tenzih ve takdis edesiniz. İbn Abbas’tan gelen rivayete göre; sabah, öğle ve ikindi namazlarıdır.
10. Âyetin Tefsiri
[507] “Aslında Allah’a biat etmişlerdir.” deyince, peşinden tahyîl yoluyla1 bu sözü tekit etmiş ve “Allah’ın elidir ellerinin üstündeki” buyurmuştur. Bu ifadeyle, “Allah’ın eli”nden kastın, biat edenlerin elleri üzerindeki Peygam-ber’in (s.a.) eli olduğu bildirilmektedir; zira Allah Teâlâ organlardan ve cisim-lere ait sıfatlardan münezzehtir. Burada Peygamber ile yapılan sözleşmenin Allah ile yapılmış gibi olduğu, aralarında fark olmadığı bildirilmektedir. Tıp-kı “Resulü’ne itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.” [Nisâ 4/80] âyetindeki gibi.
[508] Kastedilen, Rıdvan Biatı’dır.
[509] “Kendi aleyhine caymış olur”, caymasının zararı tamamen ken-disine döner! Câbir b. Abdullah (r.a.; v. 78/697) şöyle demiştir: “O ağacın altında Peygamber’e (s.a.), ölünceye kadar mücadele etmek ve kaçmamak üzere biat ettik. Cedd b. Kays dışında hiçbirimiz biattan kaçmadı. O da münafıktı; devesinin altına gizlendi, insanlarla birlikte biat etmeye gitme-di.” [ Ahmed b. Hanbel, III, 396]
[510] İfade, innemâ yübâyi‘ûne li’llâh (tamamen Allah [rızası] için biat et-miştir) şeklinde de okunmuştur. Fiil Kâf ’ın zamme ve kesresiyle yenküsü ve yenkisü şeklinde okunmuştur. ( َ َ א َ א َ ِ ifadesi) bi-mâ ‘âhede ve [bi-mâ] ‘ahide şeklinde; ِ ْ ُ َ َ de Nûn (fe-senü’tîhi) ve Yâ ile okunmuştur. Vefeytü bi’l-ahd ve evfeytü bi-hî (sözü yerine getirdim) denir ki bu,2 Tihâme lügatidir. Tıpkı دِ ُ ُ ْ א ِ ا ُ ْ ,(Akitleri yerine getirin!” [Mâide 5/1]“) اوْ
ِ ِ ْ َ ِ نَ ُ ُ ْ Ahidlerini“) وَاyerine getirenler” [Bakara 2/177]) âyetlerindeki gibi.1 Yani müminlerin Yüce Allah’a gerçek mânada “elini sıkarak” biat edemeyecekleri âşikârdır. ق ا
ifadesinde bir canlandırma yapılmış; biat ettikleri Peygamber’in eli Allah’ın eliymiş gibi takdim أedilmiştir. / ed.
2 Yani fiilin hem if‘âl kalıbından hem de Bâ ile kullanılması. Çünkü normalde bu iki kullanımdan biri fiili müte‘addî kılmaya yeter. / ed.
11. Âyetin Tefsiri
[511] Burada bahsedilenler, Hudeybiye’den geri kalanlar; yani Ğıfâr, Mü-zeyne, Cüheyne, Eşca‘, Eslem ve Dîl bedevîleridir. Peygamber (s.a.) Hudey-biye senesinde umre için Mekke’ye doğru yola çıkmak istediğinde, Kureyş’in savaş için karşısına çıkmasından ve Beytullah’a girmesini engellemesinden çekinerek, Medine’nin etrafındaki bedevîlere ve çölde yaşayanlara, kendisiyle birlikte sefere çıkmalarını emretti; harp istemediğini bildirmek için ihrama girdi ve hediye kurbanını yanına aldı. Bedevîlerin çoğu ağırdan aldılar ve “ Me-dine’de burnunun dibine kadar gelip ashabını öldüren bir kavmin üzerine gi-diyor… Onlarla savaşacakmış!..” dediler. Peygamber’in (s.a.) ölüp, Medine’ye geri dönemeyeceğine inanıyorlardı. Bu yüzden, aileleriyle ve mallarıyla meşgul olmaları gerektiği, onların işlerini yapacak başka kimselerinin bulunmadığı bahanesini ileri sürdüler. İfade, şedde ile şeğğaletnâ şeklinde de okunmuştur.
[512] “Oysa ‘kalplerinde olmayan’ı dilleri[nin ucu] ile söylüyorlardı!” Bu ifade, ileri sürdükleri mazeretleri yalanlamaktadır. Onları geri bırakan, söyledikleri şeyler değildi; asıl sebep Allah hakkında şüphe duymaları ve nifakları idi. İstiğfar talepleri de gerçek değildi.
[513] Öldürülme ve hezimete uğrama gibi size zarar veren şeyleri Allah “başınıza getirmek isterse sizin için kimin elinden bir şey gelebilir?” O’nun irade ve hükmünden sizi kim koruyabilir? “Veya size” zafer, ganimet gibi “bir fayda vermek isterse” buna kim mâni olabilir?
] 514[ ا fetha ile de zamme ile de okunmuştur (darran - durran). Ehlû-ne, ehl kelimesinin çoğuludur. Ard ve aradātta olduğu gibi, müenneslik Tâ’sı takdir edilerek ehelât diye de çoğul yapılabilir; zira ehletün diye de gelmiştir. Ehâlî ise leyâlî gibi ism-i cem‘dir.
12. Âyetin Tefsiri
[515] [ -ifadesi] ilâ ehlihim şeklinde de okunmuştur. Ma‘lûm sîga ا اsıyla ve zeyyene (süsledi) şeklinde de okunmuştur ki süsleyen, şeytan ya da Allah’tır; Kur’ân’da ikisi de geçmektedir: “Bu yaptıklarını Şeytan kendileri-ne cazip göstermiş…” [Neml 27/24], “… onlara cazip gösterdik.” [Neml 27/4]
[516] el-Bûru, bâra fiilinden olup hem yapı hem de anlam olarak helekeden türeyen helk gibidir. Bu sebeple, tekil, çoğul, erkek, dişi hepsi de bununla va-sıflanabilir. Bâir (helâk olan) kelimesinin çoğulu da olabilir; tıpkı (yeni doğum yapan deve ve at anlamındaki) ‘âiz - ‘ûz kelimeleri gibi. Mâna şöyledir: Siz, kendileri de kalpleri ve niyetleri de bozuk kimselersiniz; sizde hayır yok! Veya Allah katında helâk olacak, O’nun gazap ve cezasına müstehak bir kavimsiniz!
13. Âyetin Tefsiri
] 517[ َ ِ כَא ْ ِ (İnkârcı nankörler için) kelimesi, iki imanı yani Allah’a da, Resulü’ne de iman etmeyi bir araya getirmeyen kimselerin kâfir olduğunu bildirmek için le-hum (onlar için) zamiri yerine kullanılmıştır. ا ً َ (çılgın bir ateş) kelimesi nekire yapılmıştır; çünkü hususi bir ateştir. Tıpkı ّ َ אرًا (“alev saçan bir ateş” [Leyl 92/14]) âyetinde ateş nekire yapıldığı gibi.
14. Âyetin Tefsiri
[518] “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır;” [kâinatı] her şeye gücü ye-ten hikmet sahibi birinin idare edişi gibi idare etmektedir. Meşîetine bağlı olarak affetmekte, azap etmektedir; ama meşîeti hikmetine tâbidir. Hikmeti ise tevbe edenleri bağışlayıp, günahta ısrar edenlere azap etmektir. “Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir” ve rahmeti gazabından önde gelmektedir; zira büyük günahlardan sakınınca küçük kötülükleri örtmekte, tevbe ile de büyük günahları bağışlamaktadır.
15. Âyetin Tefsiri
[519] “Bu geri duranlar diyecekler…” ifadesiyle, Hudeybiye’den geri kalanlar kastedilmektedir. “Ganimet” yani Hayber ganimetlerini “alma-ya gittiğinizde ise, Allah’ın sözünü değiştirmek arzusuyla” -ifade kelima’l-lāh (Allah’ın sözlerini) şeklinde de okunmuştur- yani Allah’ın Hudeybiye ehline olan vaadini değiştirmek isteyerek. Allah müminlere, sulh yaparak döner de müşriklerden bir şey alamazlarsa, Mekke ganimetlerine karşılık Hayber ganimetlerini vereceğini vaat etmişti. “Allah’ın sözü”nün, “Asla be-nimle beraber çıkmayacaksınız.” [Tevbe 9/83] ifadesi olduğu da söylenmiştir.
“Bizi çekemiyorsunuz”, sizinle birlikte ganimetlerden hisse almamızı kıska-nıyorsunuz! Sîn’in zamme ve kesresiyle (tahsüdûnenâ - tahsidûnenâ) okun-muştur. “Bazı hususlar” -dünya işleri- “dışında pek bir şey anlamazlardı;” yani din işlerinden hiç anlamazlardı. Tıpkı “Sadece dünya hayatının dış yüzünü bilirler.” [Rûm 30/7] âyetindeki gibi.
[520] Şayet“İki ıdrab harfi arasındaki fark nedir?” dersen şöyle derim:[Münafıklara ait olan] birincisi, Allah’ın hükmünün, “münafıkların artık Müs-lümanların peşinden gelemeyeceği” şeklinde olduğunu reddedip, asıl Müs-lümanların haset ettiği anlamında bir ıdraptır. [Allah’a ait olan] ikincisi ise münafıkları Müslümanlara haset izâfe etmekle nitelemeyi bırakıp, bundan daha büyük bir şeyle -cehâlet ve anlayış kıtlığıyla- tavsif etmektir.
16. Âyetin Tefsiri
[521] “Geri duranlara” yani Hudeybiye’den geri kalanlara “de ki…” “Güçlü, cengâver bir kavme”, yani -Müsleylime’nin kabilesi- Hanîfe oğul-ları ile Ebû Bekir Sıddîk’ın savaştığı mürtedlere [karşı savaşmaya çağrılacaksı-nız]. Ebû Hanîfe’ye göre Arap müşrikleri ile mürtedlerden İslâm’a girme ve öldürülme dışında bir seçenek kabul edilmez; bunların dışındaki -Arap olmayan- müşrikler ile Ehl-i Kitap ve Mecûsîlerden cizye kabul edilir. Şâ-fi‘î’ye göre ise cizye sadece Ehl-i Kitap ve Mecûsîlerden kabul edilir, yabancı müşriklerle Arap müşriklerinden kabul edilmez.
[522] Bu âyet Ebû Bekir Sıddîk’ın hilâfetine delildir; çünkü bedevî Araplar Peygamber zamanında bu tür harplere ancak onun vefatından son-ra çağrılmışlardır. “Asla benimle beraber çıkmayacak; benim yanımda asla bir düşmanla savaşmayacaksınız!” [Tevbe 9/83] âyeti varken Peygamber (s.a.) onları nasıl çağırabilirdi ki!?
1 Müfessir, ن א أو ifadesini (i) Arap Müşrikleriyle ve (ii) bunların dışındaki kitabî gayr-i müslimler-le ilişkilendirerek, “teslim bayrağını çek(ip sizin hâkimiyetinizi kabul ed)inceye kadar” anlamını sadece ikinci grup için geçerli görmektedir; çünkü Müşrik Araplara itikadî ve hukukî olarak -yani bildiğimiz mânada bir din olarak- İslâmiyet’i benimsemekten başka seçenek tanınmamaktadır. Bu durumda, ن ifadesi أو “İslâm’a girinceye kadar” anlamına gelmiş olur. Oysa maksat, insanları zorla dine sokmak değil, bir hukuk sistemine bağlı hâle getirmektir. Ve hâkim anlayış, Müşriklerin zorla İslâmiyet’e sokulmuş olduğu zehabını pekiştirebilir. Dolayısıyla, ikinci gruba uygun düşen anlamın Müşrik Araplar için de söz konusu edilebil-mesi gerekir. Tıpkı Hucurat 48/14’teki א ا أ ifadesinin; “Müslüman olduk, deyin.” şeklinde değil de “Teslim bayrağını çektik, deyin.” anlamında olması gibi… Ki bunlar da Müşrik (ve Arap) idi. / ed.
[523] (Güçlü, cengâver kavmin) Farslar ve Rumlar olduğu da söylenmiştir. O zaman,ن “boyun eğinceye kadar” anlamında olur; çünkü Rumlar Hı-ristiyan; Farslar ise Mecûsîdir; cizye bunların ikisinden de kabul edilmektedir.
[524] Şayet“ Katâde’den gelen rivayete göre bunlar Sakîf ve Hevâzin kabileleridir. Bu da Peygamber (s.a.) zamanında gerçekleşmiştir.” dersen şöyle derim:Bu sahihse, o zaman mâna şöyle olur: Kalplerinizin hastalığı devam ettiği ve dinde kararsız kaldığınız sürece benimle beraber asla sefere çıkamayacaksınız! Veya edilen vaat - Mücâhid’in (v. 103/721) sözüne göre- onların Peygamber’le (s.a.) birlikte ancak nâfile olarak gidebilmeleri, yani ganimetten pay alamayacak olmaları ile ilgilidir.
[525] “Daha önce yüz çevirdiğiniz gibi” derken, Hudeybiye gazvesinde-ki yüz çevirmelerini kastediyor.
] 526[ نَ ُ ِ ْ ُ ْ ,ifadesi (veya teslim bayrağını çekerler) اوْ ُ َ ُ ِ א َ ُ (onlarla savaşırsınız) ifadesine ma‘tūftur; yani iki durumdan mutlaka biri olacaktır; ya kendileriyle savaşılacak veya İslâm’a gireceklerdir; üçüncü bir seçenekleri yoktur. Übeyy kıraatinde ev yüslimûşeklindedir ki ilâ en yuslimû (teslim oluncaya kadar) anlamındadır.
17. Âyetin Tefsiri
[527] Rahatsızlığı olan bu engelli kişiler için gazveden geri kalma güna-hı olmadığını bildirmektedir.
[528] Nûn ile nudhılhu (onu sokarız) ve nü‘azzibhü (ona azap ederiz) şeklinde de okunmuştur.
19. Âyetin Tefsiri
[529] Bu, Rıdvan Biatı’dır ve ismini bu âyetten almıştır. Şöyle ki: Pey-gamber (s.a.) Hudeybiye’ye indiğinde Hırâş b. Ümeyye el-Huzâ‘î’yi (v. 60/680) Mekkelilere elçi gönderdi. Mekkeliler onu öldürmeye kalktılar;
ancak Ehâbîş1 buna mâni oldu. O dönünce, Peygamber (s.a.) elçi olarak göndermek üzere Ömer’i (r.a.) çağırdı. Hazret-i Ömer, “Onlara karşı yap-tığım düşmanlık herkesin malumu olduğu için kendim hakkında onlardan korkuyorum. Mekke’de [Adiy oğullarından] beni koruyacak kimse de yok. An-cak Mekkelilerin benden daha fazla değer verdiği ve sevdiği birini söyleye-bilirim; Osman b. Affân.” dedi. Peygamber de onu gönderdi. Osman (r.a.) onlara, Resûlullah’ın harbetmek için gelmediğini, sadece hürmet ederek ve tazimde bulunarak Beytullah’ı ziyaret için geldiğini haber verdi. Onlar da ona saygı gösterdiler, “Beytullah’ı tavaf etmek istersen edebilirsin.” dediler. Osman (r.a.), “Peygamber (s.a.) tavaf etmeden onu tavaf edecek değilim!” dedi. Ve bir müddet alıkonuldu; bunun üzerine “onu öldürdükleri” şâyiası yayıldı [ Ahmed b. Hanbel, IV, 323-325] Peygamber (s.a.), “Bu kavimle karşı kar-şıya gelip harbetmeden ayrılmayacağız!” buyurdu. İnsanları biata davet etti, onlar da ağacın altında kendisine biat ettiler. “Ağaç” semüre ağacı idi. Câbir b. Abdullah, “Eğer gözlerim görseydi, size onun yerini gösterirdim.” demiştir [Buhārî, “Meğâzî”, 35]. Rivayete göre; Peygamber (s.a.) ağacın dibinde oturuyor-du, sırtının üzerinde ağacın dallarından biri vardı. Abdullah b. Muğaffel (v. 59/679) şöyle demiştir: “Ben de yanında ayakta duruyordum; elimde ağacın dallarından biri vardı ve (onunla rahatsız edici şeyleri) Hz. Peygamber’den uzaklaştırıyordum. Dalı sırtından kaldırdım ve insanlar, onun önünde ‘ölmek ve asla kaçmamak’ üzere biat ettiler. Peygamber (s.a.) onlara: “Siz bugün yer-yüzü halkının en hayırlılarısınız!” buyurdu [Buhārî, “Meğâzî”, 35]. Biat edenlerin sayısı 1525 idi. 1400 olduğu da söylenmiştir. Bir görüşe göre de 1300’dür.
[530] “Kalplerindekini”, biat ettikleri husustaki ihlâs ve samimiyetlerini “gördü ve o sükûnet verici rahmetini üzerlerine indirdi”, yani sulh sebebiyle kalplerine huzur ve emniyeti indirdi “ve onları yakın bir fetihle mükâfat-landırdı.” -[ א fiili] ve âtâhum (onlara verdi) şeklinde de okunmuştur.- Bu وأfetih, Mekke’den dönüşlerinin hemen akabinde gerçekleşen Hayber fethi-dir. Hasan-ı Basrî’den rivayet edildiğine göre, ise Hecer fethidir, zira en büyük fetih budur. Müslümanlar oranın meyveleriyle uzun müddet rahat bir hayat yaşamışlardır.
[531] “Ve alacakları daha nice ganimetlerle...” ki Hayber ganimetleridir. Orası tarlaları ve malları olan bir yerdi, Peygamber (s.a.) orayı müminlere taksim etti.
[532] Sonra Osman (r.a.) sulh teklifiyle Resûlullah’ın yanına gelmiş; o da Mekkelilerle sulh yapmış; Hudeybiye’de kurbanını kesip tıraş olduktan sonra dönmüştür.1 Mekke çevresinde yaşayan ve Kureyş’in müttefiki olan çeşitli kabilelerin oluşturduğu bir topluluk. / çev.
21. Âyetin Tefsiri
[533] “Allah size alacağınız daha nice ganimetler vaat etmekte...” Bun-lar kıyamete kadar müminlerin eline geçecek olan şeylerdir.1 “Bu” Hayber ganimetleri“ni ise size peşin vermiştir. Ve insanların ellerini” yani Hayber-lilerin ve onlara yardıma geldiklerinde anlaşmalı oldukları Esed ve Gatafan kabilelerinin ellerini “üzerinizden çekmiştir;” onların kalbine korku atmış ve geri dönmüşlerdir. İfadenin; “sulh ile Mekkelilerin ellerini üzerinizden çekmiştir.” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bütün bunları da bu el çek-tirme, “müminler için”, Allah katında bir değerlerinin olduğunu, O’nun düşmanlara karşı müminlerin zaferine ve fethe kefil olduğunu anlamaları için “bir işaret” ve bir ibret “olsun” diye yapmıştır. Rivayete göre; Peygam-ber (s.a.) Mekke fethini rüyasında görmüştü. -Allah’ın salâtı üzerlerine olsun peygamberlerin rüyası da vahiydir.- Ancak fetih gelecek seneye kaldı; Allah Teâlâ Hayber fethini, Mekke’nin fethine bir alâmet ve başlangıç yapmıştır.
[534] “Ve sizi dosdoğru bir yola iletsin”, basiretinizi, yakîninizi ve Al-lah’ın lutfuna olan güveninizi artırsın.
] 535[ ى َ ْ ه ifadesi (daha başka) وَا ِ (bu) zamirine atfedilmiştir [mansūb-dur]; yani bu ganimetleri size peşin vermiştir; “Size ele geçiremediğiniz” daha başka ganimetler de lutfedecektir ki bunlar da Huneyn gazvesinde alı-nan Hevâzin ganimetleridir. Bu gazvede biraz hezimet yaşandığı için, “sizin ele geçiremediğiniz” buyrulmuştur. “Allah [ilmiyle] onu tamamen kuşatmış-tır”; ona güç yetirmiş, ele geçirmiş, sizi ona galip kılmış ve onu size ganimet olarak vermiştir. ى َ ْ א,ifadesi (daha başka) وَا َ ِ ُ ّ אطَ ا َ ْ ا َ (Allah [ilmiyle] onu tamamen kuşatmıştır.) ifadesince tefsir edilen gizli bir fiille mansūb da ola-bilir ki takdiri şöyledir: Ve kada’llāhu uhrâ kad ehâta bi-hâ (Allah, ilmiyle kuşatmış olduğu daha başka ganimetler[i de size vermey]e hükmetmiştir). O zaman,א َ ْ َ َ رُوا ِ ْ َ ْ َ (ele geçiremediğiniz) ifadesi ى َ ْ ى .nın sıfatı olur’ا َ ْ وَاmübtedâ olmak üzere merfû‘ da olabilir; çünkü رُوا ِ ْ َ ْ َ (ele geçiremedi-ğiniz) ifadesinin mevsufudur; bu durumda,א َ ِ ُ ّ אطَ ا َ ْ ا َ (Allah [ilmiyle] onu tamamen kuşatmıştır) ifadesi mübtedânın haberi olur. ى ْ -mecrur da ola اbilir; bu durumda başında bir rubbe (nice) edatının gizlendiği kabul edilir.1 Yani gayr-ı müslimlerden alınan haraç, cizye vd. gelirler (fey’). Bununla birlikte, ganîmet ile fey’ arasında
genelde fark gözetilmekte; savaşarak alınanlara ganimet diğerlerine fey’ denmektedir. / ed.
[536] Şayet“ َ ِ ِ ْ ُ ْ ِ ً َ نَ ا َכُ ِ ifadesinin (Müminler için bir işaret olsun) وَcümledeki yeri nedir?” dersen şöyle derim:Bu bir ara cümle olup “-ki bunu; düşmanın engellenmesi Müslümanlar için bir işaret olsun diye yap-mıştır-” şeklindedir. Mâna şöyle de olabilir: Allah size ganimetler vaat etmiş ve şu ganimeti size peşin vermiştir, düşmanların elini de üzerinizden çek-miştir ki sizi ganimetlerden faydalandırsın, bu konudaki vaadinin doğru olduğunu gören müminler için bu bir âyet (mu‘cize) olsun -zira gaybdan verilen haberlerin doğru çıkması mu‘cizedir- ve bununla hidayetinizi ve yakîninizi artırmış olsun.
23. Âyetin Tefsiri
[537] “Nankörce inkâr edenler, sizinle savaşacak olsalardı”, yani Mek-keli kâfirler sulh yapmayıp savaşacak olsalardı. -diğer görüşe göre; Hayber-lilerin müttefiği olan kâfirler sizinle savaşacak olsalardı- kesinlikle mağlup olur; hezimete uğrarlardı.
] 538[ ِ ّ ا َ ُ (Allah’ın uygulaması) ifadesi, mef‘ûl-i mutlaktır; yani sen-na’llāhu ğalebete enbiyâihî sünneten (Allah peygamberlerinin galip gelmesini kanun hâline getirmiştir). Ki bu, “Ben ve peygamberlerim mutlaka galip geliriz!” [Mücâdile 58/21] sözüdür.
24. Âyetin Tefsiri
[539] “Onların” Mekkelilerin “elini.” Yani onlara karşı size zafer ve ga-lebe verdikten sonra Allah onlarla sizin aranızda mütâreke ve sulh olmasına hükmetmiştir. Bu da fetih günü idi. Ebû Hanîfe, Mekke’nin sulh yoluyla değil de güç zoruyla fethedildiğine bu âyeti delil gösterir. Diğer görüşe göre bu Hudeybiye’de olmuştur. Delili de şu rivayettir: Ebû Cehl’in oğlu İkrime (v. 13/634) beş yüz kişiyle çıkmış, fakat Peygamber (s.a.) onu hezimete uğratıp, Mekke’nin evlerine kadar kovalayacak bir birlik göndermişir. İbn Abbas’tan gelen rivayete göre; Allah Müslümanları onlara taş atarak galip kılmıştı; nihayetinde onları evlerine girmeye zorlamışlardı.
ن) [540] א ـ ifadesi) Tâ ile de Yâ ile de okunmuştur [sizin yaptıklarınızı / onların yaptıklarını].
25. Âyetin Tefsiri
ي] [541] deki Yâ] şeddeli ve şeddesiz olarak okunmuştur. Hedy, Kâbe’ye’واhediye edilen şeydir. İfade, “Sizi ve hediye kurbanlarınızı engellediler!” anla-mında, ْ وכُ َ kelimesindeki mansūb zamire atfen mansūbdur. ام َ َ ْ ا
ِ ِ ْ َ ْ a’اatfen mecrur da olabilir. O zaman mâna şöyle olur: Ve saddûkum ‘an nah-ri’l-hedyi… (Sizin Kâbe’ye hediye ettiğiniz ve -satılmadan- bekletilen kur-banları kesmenizi ve bunların yerine ulaşmasını engellediler). Ve sudde’l-hedyu (Hediye kurbanlar engellendi!) anlamında merfû‘ da okunmuştur.
[542] Hedyin mahilli; hediye kurbanın kesilmesinin helâl -yani gerekli- olduğu yerdir. Ebû Hanîfe, muhsarın (yani Mekke’ye girmesi engellenen ki-şinin) kurbanının Harem’de kesilmesi gerektiğine bu âyeti delil getirmiştir. Şayet“Hediye kurbanlar Hudeybiye’de kesildiği hâlde Peygamber ve bera-berindekiler nasıl ihramdan çıkmış oldular?”1 dersen şöyle derim:Hudey-biye’nin bir kısmı Harem bölgesine dâhildir. Rivayete göre; Peygamber’in (s.a.) oraya kurduğu çadırlar hill bölgesinde, namaz kıldığı yer ise Harem bölgesinde idi. Şayet“Kurbanını Harem bölgesinde kestiyse, neden ‘Bek-letilen, yerine ulaşması engellenen’ buyrulmuş?” dersen şöyle derim:Kasıt, alışılmış yer olan Minâ’dır.
] 543[ ْ ُ ُ َ ْ َ ْ َ (kendilerini tanımadığınız) ifadesi ‘adamlar’ ve ‘kadın-lar’ın ikisinin birden sıfatıdır. ْ ُ ُ َ َ erkek ve kadınlar’dan‘ ,(onları ezmeniz) انْ veya ْ ُ ُ َ ْ َ ’daki mansūb zamirden bedel-i iştimâldir. Ma‘arra “Hoşlanmadığı şey kendisini kuşattı ve bu kendisine ağır geldi.” anlamındaki ‘arra fiilinin mef‘ale kalıbıdır. ٍ ْ ِ ِ ْ َ ِ (bilmeden) ifadesi, ْ ُ ُ َ َ cümlesine (onları ezmeniz) انْ bağlıdır; yani onları tanımadan ezmeniz söz konusu olmasaydı. Vat’ ve devs ezmek, çiğnemek ve imha etmek demektir. Şair şöyle demiştir:
Kindârâne, şiddetli bir iz bıraktın üzerimizdetıpkı herm otunu2 çiğnediği gibi bağlı deve!
1 Yani mademki Ebû Hanîfe’ye göre, bu kurbanların Harem’de kesilmesi gerekiyor; bunlar Hudeybiye’de kesildiğine göre, nasıl ihramdan çıkmış oluyorlar? / ed.
2 Develerin yediği, kırılıp ufalanması kolay olan baklagillerden bir bitki türü. / çev.
[544] Peygamber (s.a.) de buyurmuştur ki: “Allah’ın (kâfirleri) şiddetle yakalaması en son Vecc vâdisinde olmuştur.”1 [ Ahmed b. Hanbel, VI, 409] Âyetin anlamı şudur: Mekke’de müşriklerle karışık, onlardan ayırt edilemeyen, yer-leri bilinmeyen bir müminler topluluğu vardır. Şöyle de denilmiştir: Müş-rikler arasında yaşayan Müslümanları, tanımadan-bilmeden öldürmek gibi berbat bir durum olmasaydı ve onları öldürmeniz sebebiyle size bir üzüntü ve sıkıntı gelmeyecek olsaydı, Allah sizin ellerinizi onlardan çekmezdi! َ ْ َ (olmasaydı) edatının cevabı, söz ona delâlet ettiği için hazfedilmiştir.ا ُ َ َ ْ َ (açıkça ayırt edilebilselerdi) ifadesinin, sonuçta aynı mânayı ifade ettikleri için َن ُ ِ ْ ُ אلٌ َ َ رِ ْ َ (mümin erkekler… olmasaydı) ifadesinin tekrarı olması ve َא ْ َ َ (mutlaka azap ederdik) sözünün cevap olması da mümkündür.
[545] Şayet“Bilmeden onları öldürseler ne gibi bir sıkıntıya uğrayacak-lardı ki?” dersen şöyle derim:Diyet ve kefaret ödemeleri gerekecek, müş-rikler “Onlar, bize yaptıklarını, hiç ayırt etmeden kendi din mensuplarına da yaptılar!” şeklinde propaganda yapacaklar ve bazı kusurları olduğu tak-dirde günah işlemiş olacaklardı.
[546] Şayet“‘Ki böylece Allah dilediklerini rahmetine dâhil etmiştir.’ ifa-desi neyi gerekçelendiriyor?” dersen şöyle derim:Âyette bildirilen şeylerin hepsini; yani Mekkelilerden Müslümanların elini çektirmek, aralarındaki müminleri korumak için müşriklerin öldürülmesini yasaklamak… vb. Sanki şöyle demiş oluyor: El çektirmek ve azap etmemek, Allah’ın onların içindeki müminleri, hayır ve taatlerini artırmaları sebebiyle rahmetine yani tevfîkine sokması içindir. Veya müşriklerden arzu edenleri İslâm’a sokmak içindir.
] 547[ ا ُ َ َ ْ َ (açıkça ayırt edilebilselerdi), zâle - yezîlüden gelir (ve harf-i cersiz kullanılır); “ayrılabilselerdi, birbirlerinden seçilebilselerdi” demektir. Lev tezâyelû (ayrışsalardı) şeklinde de okunmuştur.
26. Âyetin Tefsiri
] 548[ א üzerinde; makablinin yani (hani) اذْ veya و ’un amel et-mesi caizdir.2 Öncesine takdir edilen gizli bir üzkür (hatırla) kelimesiyle de mansūb olabilir.1 Yani Tāif gazvesinde. Bundan sonra sadece Tebük gazvesi olmuş; ancak orada savaş yapılmamıştır. / çev.2 Yani “O vakit onlara mutlaka azap ederdik!” veya “O vakit, Mescid-i Haram’a girmelerini engellediler!”
anlamında… / ed.
[549] İnkârcıların hamiyeti ile müminlerin sekînetiyle -ki hamiyet, ta-assup, sekînet ise vakardır- kastedilen şudur. Rivayete göre; Peygamber (s.a.) Hudeybiye’ye indiğinde Kureyş; Süheyl b. Amr el-Kureşî (v. 18/639), Huvaytıb b. Abdül’uzzâ (v. 54/674) ve Mikrez b. Hafs b. el-Ahyaf ’ı (v. 2/624’ten sonra) elçi olarak gönderdi. Peygamber’e (s.a.) bu sene geri dön-mesini, gelecek sene Kureyş’in Mekke’yi üç gün boşaltarak ona bırakmasını teklif ettiler. O da bunu kabul etti. Aralarında bir anlaşma metni yazdılar. Peygamber (s.a.) Hazret-i Ali’ye “Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm (Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…) yaz.” buyurdu. Süheyl ve arkadaşları “Biz bunu bilmiyoruz; Bismikâllāhümme (Senin adınla Allah’ım!) şeklinde yaz!” dedi-ler. Peygamber (s.a.) “Bu, Peygamber ile Mekkelilerin sulh antlaşmasıdır.’ yaz.” dedi. Onlar “Senin Allah’ın resulü olduğunu bilsek, seni Beytullah’a gitmekten alıkoymaz; seninle savaşmayız. Sadece; ‘Bu, Abdullah oğlu Mu-hammed’in Mekkelilerle yaptığı antlaşmadır.’ yaz!” dediler. Peygamber (s.a.) “Onların istediği şeyi yaz; ben kendimin Allah’ın resulü olduğuma şahitlik ediyorum! Ben aynı zamanda Abdullah oğlu Muhammed’im!” bu-yurdu. Müslümanlar buna karşı çıkıp direnmek istediler ve bu hiç hoşlarına gitmedi. Bunun üzerine Allah, Resulü’nün üzerine sekînet indirdi, Müslü-manlar da vakarla ve akıllıca hareket edip yumuşak davrandılar.
[550] “Takvâ sözü” Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm ve Muhammedün Rasû-lullāh (Muhammed Allah’ın resulüdür) cümleleridir. Allah bunları nebîsi ve yanındakiler için seçmiştir. Onlar hayır ehli, bu sözü hak etmiş ve hidâyete başkalarından daha lâyık kimselerdir. “Takvâ sözü”nün kelime-i şehâdet oldu-ğu da söylenmiştir. Hasan-ı Basrî’den ise şöyle rivayet edilmiştir: “Takvâ sözü; ahde vefâ göstermektir.” Bu sözün takvâya izâfe edilmesinin sebebi, takvâya sebep olması ve onun temelini teşkil etmesidir. Diğer bir görüşe göre takvâ sözü, takvâ ehlinin sözüdür. İbn Mes‘ûd’un (v. 32/653) talebesi Hâris b. Sü-veyd’in (v. 71-80/691-699) mushafında ve kânû ehlehâ ve ehakka bi-hâ (On-lar buna [müşriklerden] daha ehil ve daha lâyıktır.) şeklinde yazılı imiş. Haccâc (v. 95/714) zamanında mushafını toprağa gömen kişi bu zattır.
27. Âyetin Tefsiri
[551] Peygamber (s.a.) Hudeybiye’ye çıkmadan önce rüyasında; kendi-sinin ve ashabının emin bir şekilde Mekke’ye girdiklerini, saçlarını tıraş et-tiklerini ve kısalttıklarını gördü. Bu rüyayı ashabına anlattı; “Peygamber’in (s.a.) rüyası haktır.” diyerek sevindiler, bunu bir müjde olarak gördüler; [ama] o yıl gireceklerini sanıyorlardı. Ancak Mekke’ye girmeleri gecikince Abdullah b. Übeyy (v. 9/631), Abdullah b. Nüfeyl ve Rifâa b. el-Hâris “Val-lahi, ne tıraş olduk ne saçlarımızı kısalttık ne de Mescid-i Haram’ı görebil-dik!” dediler. İşte âyet bunun üzerine nâzil oldu.
] 552[ َא ؤْ ا ُ َ ُ رَ ُ ا قَ َ َ ifadesinin anlamı şudur: Allah; resulüne rüya-sında doğru söylemiş, yalan söylememiştir. Allah Teâlâ yalandan ve her tür çirkinlikten uzaktır, yücedir! Yani [َא ؤْ ُ ا َ ُ ُ رَ قَ ا َ َ ifadesinde] cer harfi hazfe-dilip fiil bitiştirmiştir (hazfuîsāl); tıpkı ِ ْ َ َ َ ّ وا ا ُ َ א َ א َ ا ُ َ َ (“Allah’la yaptık-ları ahde sadakat gösterdiler.” [Ahzâb 33/23]) âyetindeki gibi.
[553] Şayet“ ّ َ ْ א ِ ifadesi nereye bağlıdır?” dersen şöyle derim:Ya sa-deka fiiline bağlıdır; yani gördüğü rüya, onun tahakkuku ve gerçekleşeceği hususunda Resulü’ne doğru söylemiştir. Ve bu doğrulukta sahih bir maksat ve yüksek bir hikmet vardır ki o da ihlâslı müminlerle kalbinde hastalık bu-lunanları imtihan etmek ve ayırmaktır. ّ َ ْ א ِ ifadesinin َא ءْ nın hâli olarak’اona bağlı olması da caizdir; yani Resulü’ne, hak olan rüyasında doğru söyle-miştir; o rüya ‘karmakarışık şeyler’ değildi. ّ َ ْ א ِ ’ın yemin olması da caizdir ki ya bâtılın zıddı olan hakka veya Allah’ın isimlerinden biri olan Hakk’a yemin edilmiş olmaktadır. ُ ُ ْ َ َ (mutlaka gireceksiniz) sözü de kasemin cevabıdır. Önceki görüşe göre ise, mahzuf bir kasemin cevabıdır.
[554] Şayet“Allah Teâlâ’nın verdiği haberler arasına inşâallah (Allah dilerse) sözünün girmesi nasıl açıklanabilir?” dersen şöyle derim:Birkaç şekilde açıklanabilir: (i) Allah Teâlâ kullarına vaatlerde bulunurken inşâal-lah demeyi öğretmek için kendi vaadini de kendi dilemesine bağlamıştır ki kulları O’nun edebiyle edeplenip O’nun uygulamasına uysunlar. (ii) Veya “Allah dilerse hep birlikte gireceksiniz; hiçbiriniz ölmeyecek.” anlamını murad etmiştir. (iii) Veya “Allah dilerse” sözü [vahyetmekle görevli] meleğin lisanından çıkmış; bu sözü araya melek getirmiştir. (iv) Veya Peygamber’in (s.a.), ashabına söylediği sözler, anlattığı şeyler aktarılmaktadır. Bu sözün َ ِ .kelimesine bağlı olduğu da söylenmiştir (emin bir şekilde) ا
[555] “Fakat O sizin bilmediğiniz birtakım şeyler bildiği”, yani Mekke fethinin gelecek seneye tehirinin hikmetlerini ve daha başka doğruları bil-diği “için, bunun” yani Mekke fethinin “gerçekleşmesinden önce size yakın bir fetih” - Hayber’in fethini- “nasip etmiş bulunuyor.” Bunu da müminle-rin kalpleri vaat edilen fethin kolayca gerçekleşeceğine kanaat getirsin ve rahatlasın diye yapmıştır.
28. Âyetin Tefsiri
[556] “… kılavuzluğuyla ve Hak dini ile” yani İslâm diniyle... “Böyle-ce, onu bütün dinlere”, yani din cinsinden olan her şeye “galip kılacaktır.” Allah, muhtelif dinleri; yani müşriklerin dinini ve bile bile inkâr eden Ehl-i Kitab’ın dinini kasdetmektedir. Ve bu vaadini gerçekleştirmiştir! Şu an hangi dine baksan İslâm’ın onun üzerinde bir izzet ve galibiyeti olduğunu görürsün. Bu vaadin Hazret-i Îsâ’nın nüzûlü esnasında yeryüzünde hiçbir kâfir kalmadığı zaman gerçekleşeceği de bu üstünlüğün delil ve mu‘cizelerle olduğu da söylenmiştir.
[557] Âyette, vaat edilen fetih tekid edilmekte ve müminler, Allah’ın pek çok beldeyi kendilerine açacağına ve yanında Mekke fethini küçük gö-recekleri pek çok bölgeye hâkim olacaklarına manen ikna edilmektedir.
[558] Vaadinin mutlaka gerçekleşeceği hususunda “şahit olarak Allah yeter.” Hasan-ı Basrî’nin bu ifadeyi “Allah, senin dinini üstün kılacağına dair kendi zatına şahitlik etmektedir.” şeklinde tefsir ettiği nakledilmiştir.
29. Âyetin Tefsiri
] 559[ ٌ َ ُ ya mübtedânın haberidir -yani hüve Muhammedün (O Mu-hammed’dir) şeklinde; çünkü daha önce “Resulü’nü gönderen O’dur.” ifa-desi geçmişti- ya da mübtedâdır; ِ ّ ا لُ ُ da atf-ı beyanıdır. İbn Âmir’in رَ(v. 118/736), medih ifade etmesi için rasûlâllāh şeklinde mansūb okuduğu rivayet edilmiştir.1
[560] “Beraberindekiler”, yani ashabı “inkârcı nankörlere karşı sert, ken-di aralarında merhametlidirler.” ُاء ِ אءُ ,şedîdin ا َ َ da rahîmin çoğuludur. Bu رُâyetin benzeri “müminlere karşı alçakgönüllü, inkârcı nankörlere karşı ise zorlu” [Mâide 5/54], “onlara karşı sert ol” [Tevbe 9/73], “müminlere karşı da şef-katli ve merhametlidir” [Tevbe 9/128] âyetleridir. Hasan-ı Basrî’den şöyle rivayet edilmiştir: “Kâfirlere karşı şiddetleri o raddeye gelmişti ki, elbiselerinin kâfir elbisesine temas etmesinden, bedenlerinin kâfir bedenine dokunmasından bile sakınıyorlardı. Aralarındaki merhamet ve şefkat de o dereceye çıkmıştı ki bir mümin diğerini gördüğünde mutlaka musafaha yapıp sarılırlardı.” Mu-safaha konusunda âlimler ihtilaf etmemişlerdir; ancak sarılıp kucaklaşmayı Ebû Hanîfe Rahimehullah çirkin görmüştür. Aynı şekilde öpmeyi de çirkin görmüş ve “Bir adamın diğerinin yanağını, elini ve vücudunun herhangi bir yerini öpmesini hoş görmüyorum!” demiştir. Ebû Yûsuf sarılıp kucaklaşmaya ruhsat vermiştir. Her zaman için bu sertliğe ve şefkate riayet edilmesi Müs-lümanların haklarındandır. Kendi dinlerinden olmayanlara sert davranmalı, onlardan korunmalı ve çekinmeli; Müslüman kardeşlerine de şefkat, iyilik ve dostlukla muamele etmeli, onlara sıkıntı vermemeli, yardımcı olmalı, yükü-nü taşımalı, affetmeli ve güzel ahlâk ile muamele etmelidir.
[561] Eşiddâe ve ruhamâe şeklinde nasb ile okuyanların izahı şöyledir; bunları ya medih ifade etmesi için nasbetmişlerdir veya ُ َ َ ’da mukadder bir fâ‘ilin hâli yapıp, ْ ُ َ ’u haber yaparak nasbetmişlerdir.
] 562[ ْ ُ א َ (yüzlerindeki görüntü) yani alâmetleri. Sîmâuhum şeklinde de okunur; üç söylenişi vardır; bu iki okuyuş ve sîmiyâ’. Bu kelimeyle kaste-dilen, çok secde eden kişinin secdelerinin çokluğu sebebiyle alnında beliren iz ve alâmet olup “secde izinden” ifadesi de bunu tefsir etmektedir; yani secdelerin tesiriyle meydana gelen iz. İki Ali’ye, Ali b. Hüseyin Zeynelabi-din ve - İbn Abbas’ın oğlu- ‘hükümdarlar babası’ Ali’ye Zü’s-Sefinât (nasırlı) denilmiştir; çünkü çok secde etmeleri sebebiyle secde yerlerinde, devenin üzerine çöktüğü uzuvlarında oluşan nasırlar gibi izler oluşmuştu.1 (i) Allah’ın Resulü olarak Muhammed, ve beraberindekiler… (ii) Atf-ı beyan: “Allah Resulü Muham-
med ve beraberindekiler, (…)dırlar.” / ed.
[563] İfade د -ve min âsâri’s-sücûd (secde izlerin (secde izinden) ا اden) şeklinde okunmuştur. Sa‘îd b. Cübeyr’den (v. 94/713) de “O, yüzdeki alâmettir.” şeklinde bir rivayet gelmiştir.
[564] Şayet“Peygamber’in (s.a.) ‘Suretlerinize iz yapmayın!’ buyurduğu, İbn Ömer’in de (v. 73/692) yüzünde secde izi bulunan birini gördüğünde ona: ‘Yüzünün sureti burnundur; burnuna iz yaptırma, sûretini çirkinleştir-me!’ dediği nakledilmiştir.” dersen şöyle derim:Bu, alnını yere bastırarak kasıtlı olarak bu izi çıkarmaya çalışanlar içindir; çünkü bu gösteriş ve iki-yüzlülüktür. Bundan Allah’a sığınmak gerekir. Biz, ihlâsla Allah için secde edenlerin alınlarında kendiliğinden oluşan izden bahsediyoruz. Öncekilerden biri şöyle demiştir: “Önceden biz namaz kılardık; ama gözlerimizin arasında bir şey görünmezdi. Şimdi birini görüyoruz, namaz kılıyor ve iki gözü arasın-da keçinin dizkapağı gibi bir şey görünüyor. Bilmiyorum başlar mı ağırlaştı, yoksa yer mi sertleşti?!” Bu sözüyle o, ikiyüzlülüğü sebebiyle kasıtlı olarak alnında iz çıkaranları kastetmektedir. Diğer bir görüşe göre [âyetteki] sîmâ, Allah korkusu sebebiyle yüzde oluşan sarılıktır. Dahhâk (v. 105/723) şöyle demiştir: “O yüzlerdeki yara izi değil, yüzdeki sarılıktır.” Sa‘îd b. el-Müseyye-b’den (v. 94/713) de şöyle nakledilmiştir: “O, abdestten kalan ıslaklık ve yerin toprağıdır.” Atā b. Ebu Rebâh (v. 114/732) ise şöyle demiştir: “Gece uzun uzun namaz kıldıkları için yüzleri nurlanmıştır.” Tıpkı “Kim gece çok namaz kılarsa gündüz yüzü güzel olur.” dendiği gibi. [İbn Mâce, “İkâmetü’s-salât”, 174]
[565] “Bu” vasıf, “onların temsilidir.” Yani bu şaşırtıcı ve şanı yüce va-sıfları, her iki kitapta da yer almaktadır. Sonra söz başı yaparak ٍرع yani ;..כ“onlar öyle bir ekin gibidirler ki...” buyurmuştur. İfadenin, “Bu onların Tevrat’taki temsilleridir.” şeklinde tamamlandığı, sonra “ İncil’deki temsil-leri ise öyle bir ekin gibidir ki…” diye söz başı yapıldığı da söylenmiş-tir. َِכ nin mübhem bir işaret olarak, “filizini çıkarmış ekin gibi” sözüyle’ذaçıklanmış olması da caizdir; tıpkı َ ِ ْ ُ عٌ ُ ْ َ ءِ َ ُ َ ِ دَا ان َ ْ ْ ا ِכَ ذ ِ ْ َ ا َא ْ َ َ وَ[Hicr 15/66] âyetindeki gibi.1 ( Hemze’nin fethasıyla el-encîl şeklinde (اde okunmuştur.
] 566[ ُ َٔ ـ ْ َ filizini, fidanını demektir. Ekin filiz verdiği zaman eştae’z-zer‘u denir. Kelime; Tâ’nın fethasiyla şataehû, Hemze’nin tahfifiyle şatāhu, med ile şatāehû, Hemze hazfedilip harekesi öncesindeki harfe nakledilerek şa-tahû ve Hemze Vav’a dönüştürülerek şatvehû şekillerinde okunmuştur.1 َ ْ َ ْ כَ ا
ِ َ ,ifadesi (şu buyruğu) ذ ِ ْ ُ عٌ ُ ْ َ ءِ َ ُ َ ِ yani sabaha karşı bunların kökünün kazınacağı) اَن دَاemrini) ifadesiyle tefsir edilmektedir. / ed.
] 567[ אزَرَهُ َ (onu güçlendirdi), yardımlaşma anlamına gelen muâzereden (yani müfâ‘ale babından) gelir. Ahfeş’e (v. 316/928) göre ise if‘âldendir. Şeddeli ve şeddesiz olarak fe-ezerahû ve fe-ezzerahû şeklinde de okunmuştur ki “sırtını sağlamlaştırdı, kuvvetlendirdi” demektir. ازر’yi if‘âl bâbından ka-bul edenlere göre, kelime her iki okuyuşun anlamını da verir.
[568] “Kalınlaşıp sertleşti”, inceyken kalın oldu. “Gövdesi üzerine di-kildi” yani sapı, kamışı üzerine dikildi. ق ُ kelimesi sâkın çoğuludur. İn-cil’de “Bir kavim çıkacak, ekin gibi bitecekler; ma‘rûfu emredip münkeri yasaklayacaklar.” diye yazılı olduğu söylenmiştir. İkrime’den (v. 105/723) de şöyle nakledilmiştir: [“Ekin” Hz. Peygamber’dir], Ebû Bekir ile “filizini çı-karmış”, Ömer ile “onu güçlendirmiş”, Osman ile “kalınlaşıp sertleşmiş”, Ali ile “kökü üzere ayağa kalkmıştır.” Bu, Allah’ın İslâm’ın başlangıcı, yavaş yavaş artarak güçlenmesi ve iyice sağlamlaşması için verdiği bir temsildir; çünkü Peygamber (s.a.) tek başına ayağa kalkmış; sonra Allah onu ken-disine iman edenlerle kuvvetlendirmiştir. Tıpkı ekinin ilk çıkan kökünün ondan türeyen filizlerle sarılarak çiftçinin hoşuna gidecek hâle gelmesi gibi.
[569] Şayet “ُאر כُ ُ ا ِ ِ ََِِ (İnkârcı nankörlerin öfkeden kudurması için)
ifadesi neyi gerekçelendirmektedir?” dersen şöyle derim:Ekine benzetilme-lerinin delâlet ettiği şeyi… ki o da müminlerin gelişmesi, sayı ve güçlerinin artmasıdır. “Allah iman edenlere vaat etmiştir” cümlesini de gerekçelendiri-yor olabilir; çünkü kâfirler müminleri dünyada aziz kılan şeylerin yanında bir de onlara âhirette hazırlanan nimetleri işitince buna çok öfkelenirler.
] 570[ ْ ُ ِْ (onlardan) ifadesindeki harf-i cer tıpkı َِאن وْ ْ ا َ ِ َ ْ ِّ ا ا ُ
ِ َ ْ א َ (“Öyleyse, murdar putlardan uzak durun!” [Hac 22/30]) âyetindeki gibi, be-yan içindir.1
[571] Peygamber’den (s.a.) şöyle rivayet edilmiştir: “Fetih sûresini oku-yanlar, Hazret-i Muhammed ile birlikte Mekke’nin fethinde bulunmuş gibi olurlar.”
1 ’in beyaniye kabul edilmesi durumunda, “Hz. Muhammed’le birlikte olanlar” istisnasız ve otomatik olarak iman ve amel-i salih sahibi kabul edilmiş ve “tamamı” cennetle müjdelenmiş olur. Teb‘îzıye ka-bul edilmesi durumunda ise, Hz. Muhammed’le beraber olanlar içinden -sadece- iman ve amel-i salih sahipleri cennetle müjdelenmiş olur. Müfessirin görüşü geleneksel anlayışa uygun olsa da, “Hak katın-da ödül ve cezaların nâma yazılı olmadığı; amel ve icraata bağlı olduğu” bilinmektedir. Kişi, yaşadığı kâfirâne ve fâsıkāne hayatı terk edip dönüş yaptığında nasıl ilâhî azap tehditleri sona eriyorsa, içinde bulunduğu müminâne hayatı terk etttiğinde de ilahi müjdeler sona ermektedir. / ed.