KEŞŞÂF TEFSİRİ
Fâtır Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Mekke’de nâzil olmuştur, 45 âyettir.
Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla
1. Âyetin Tefsiri
اتِ [934] َ ٰ َّ ا ِ ِ א َ onları yaratmaya başlayan, eşsiz yaratan anlamın-dadır. Mücâhid’den nakledildiğine göre, İbn Abbas şöyle demiştir: “ ِ ِ א َ رَْضِ ْ اتِ وَا َ ٰ َّ âyetinin ne anlama geldiğini bilmiyordum; ta ki iki bedevi اbir kuyu hakkındaki davalarını bana arz ederlerken biri; “Onu ilk ben yap-tım!” anlamında ene fatartühâ deyinceye kadar…
[935] Ayet; ellezî fatara’s-semâvâti ve’l-arda ve ce‘ale’l-melâikete şeklinde de okunmuştur. Ayrıca methetme anlamına hamledilerek; câilu’l-melâiketi şeklinde ref‘ edilerek de okunmuştur. ً ُ de Sîn’in hem zammeli hem de رُsakin haliyle (rusülen - ruslen) okunmuştur.
[936] ٍ َ ِ ْ أَ ِ ُ .kanatlı” anlamındadır“ أوُ -keli (sahip) ذُو ,kelimesi أوُmesinin çoğul ismidir; nitekim ulâi de ذَا (bu) kelimesinin çoğul ismidir. Bunların i‘râb alan kelimelerdeki benzeri ُאض َ َ ْ ُ ve اَ َ ِ َ ْ isimleridir.1 اَ
َאعَ [937] َ وَرُ ٰ ُ َ وَ ْ َ (ikişer, üçer, dörder) kelimeleri ecniha (kanatlar) is-minin sıfatıdır. Bu kelimelerin munsarif olmamasının sebebi, bunlarda bir-den çok sıyga değişikliği gerçekleşmesindendir. Çünkü bu kelimeler, ‘umer‘âmirdan, hazâmi de hâzimetunden dönüştürüldüğü gibi, sayı lafızlarından; birtakım sıygalardan farklı başka sıygalara aktarılmış, tekrar edile edile tekrar edilmez hale gelmişlerdir.2 Vasfiyet özelliğine gelince, kendisinden dönüştürü-len kalıp ile dönüştürüldüğü kalıp arasında durum değişmez. Dikkat edersen, bir yolcu merartü bi-nisvetin erbain ve bi-ricâlin selâsetin (Dört kadının, üç erkeğin yanından geçtim.) dediğinde buna bakılmıyor. Anlam şöyledir: Öyle melekler vardır ki kanatları iki tanedir, yani her biri iki kanatlıdır; öyle melek-ler vardır ki kanatları üç tanedir; öyle melekler vardır ki kanatları dört tanedir.
-dir; yani çoğul, müfredle aynı kökten olmaksızın gel’اَلخْلَِفَةُ hâmile develer” demek olup, müfredi “ الَْمَخَاضُ 1miştir (Tıybî’den). / ed.
[938] “O, yaratmada dilediği kadar arttırır.” Kanat yaratma ve diğer hu-suslarda irade ve hikmetinin gerektirdiği şekilde arttırır. Aslolan, iki kanat-tır; çünkü onlar iki el mesabesindedir. Üç ve dört kanat asla ziyadedir. Bu da uçma konusunda daha çok kuvvet veren ve uçmaya daha çok yardımcı olan bir durumdur.
[939] Şayet “Çift sayılı kanatların taksimi her bir tarafta sayının yarısı kadar kanat olmak suretiyledir. Peki, üç kanatın sureti nasıl olacak?” dersen şöyle derim: Belki de üçüncüsü iki kanat arasında sırtta bulunuyor ve o iki kanadı kuvvetle destekliyordur. Belki de o uçma dışında bir şey içindir. Ni-tekim bazı kitaplarda meleklerden bir sınıfın altı kanadı olduğu; iki kanatla bedenlerini sardıkları, ikisiyle Allah’ın emirlerinden birini yerine getirmek için uçtukları ve diğer ikisiyle de Allah’tan hayâ ettiklerinden yüzlerini ka-pattıkları geçmiştir. Peygamber (s.a.)’in de miraç gecesi Cibrîl’i 600 kanatlı olarak gördüğü nakledilmiştir [Buhārî, “Bed’u’l-halk”, 7]. Ayrıca rivayete göre, Peygamber (s.a.) Cibrîl’den kendi suretinde görünmesini istemiş; Cibrîl “Buna dayanamazsın.” deyince, “Yapmanı istiyorum” demiş… Dolunaylı bir gecede dışarı çıktığında Cibrîl ona kendi suretinde gelmiş ve Peygamber bundan dolayı bayılmış. Uyandığında Cibrîl onu, bir eli göğsünde, diğeri de iki omuzu arasında olacak şekilde tutmakta imiş. Peygamber (s.a.); “Sü-bhânallāh! Ben hiç böyle bir varlık görmemiştim!” demiş. Cibrîl de demiş ki: “İsrâfîl’i görseydin nasıl olurdun acaba?! Onun on iki kanadı var; biri doğu diğeri batıda olup Arş da sırtındadır. Ama bazı zamanlar Allah’ın aza-metinden, küçüle küçüle küçük bir serçe haline gelir.”
Peygamber (s.a.)’den, “O, yaratmada dilediğini arttırır.” ifadesi hakkında şu rivayet edilmiştir: “O; güzel yüz, güzel ses ve güzel saçtır.” “Güzel yazı” da denilmiştir. Katâde’den [v. 117/735] de bunun “gözlerdeki güzellik” olduğu nakledilmiştir. Âyet mutlak olup uzun boy, ideal görünüm, âzâ tamlığı, beden kuvveti, akıl gücü, isabetli düşünce, kalpte cesaret, hoşgörü, akıcı ve tatlı konuşma, işleri kolaylıkla becerme ve buna benzer anlatılamayacak daha nice yaratılış ekstrasını kapsar.
2. Âyetin Tefsiri
[940] “Açmak” gönderme ve serbest bırakma anlamlarında isti‘âre olarak kullanılmıştır. Dikkat edersen, lâ fâtiha le-hû (Onu açacak yoktur.) diyeceği yerde ُ َ َ ِ
ْ ُ َ َ demiştir. Bu ise Allah’ın gönderdiği her türlü rahmeti; ni-met, rızık, yağmur, sağlık, güven ve bunların dışında Allah’ın sayılamayacak kadar çok olan nimetlerinin sınıflarını ifade eder. Rahmetin nekre yapılması (tüm nimetleri) kapsatmak ve (her hangi bir tür belirtmemek adına) müp-hem kılmak içindir. Adeta şöyle buyrulmaktadır: Gökte ve yerde hangi rah-met olursa olsun hiç kimsenin onu tutmaya ve engellemeye gücü yetmez. Allah’ın tuttuğu herhangi bir şeyi de salmaya kimsenin gücü yetmez.
[941] Şayet “Neden zamiri önce [א כ şeklinde] müennes yapıp sonra da [ şeklinde] müzekker yaptı? Hâlbuki o her iki durumda da şart anla-mı içeren isme dönmektedir?” dersen şöyle derim: Bunlar mânaya ve lâfza hamletme şeklinde iki kullanımdır; mütekellim bunlardan hangisini kul-lanacağında muhayyerdir. Rahmet anlamı gözetilerek müennes, kendisine dönülen lafızda müenneslik olmamasına göre de müzekker yapılmıştır; çün-kü ilki [ buyrularak] rahmetle tefsir edilmiş; bundan dolayı da zamirin رtefsire uyması güzel olmuştur. İkincisi tefsir edilmediğinden, müzekkerlik aslı üzerine bırakılmıştır. Kaldı ki, א َ َ َ ِ
ْ ُ َ َ şeklinde de okunmuştur.
[942] Şayet “İkincisi için de bir tefsir gereklidir. O hâlde nedir bunun tefsiri?” dersen şöyle derim: Muhtemelen, bunun tefsiri de ilkinin tefsiri gibidir, ancak ilki ona delâlet ettiğinden terkedilmiştir. Ya da Allah’ın tuttu-ğu gazap ve rahmete dair her şey için mutlak bir anlamı olabilir. Rahmeti-nin gazabının önünde olduğuna delâlet etmesi için de ikinci değil de sadece ilki tefsir edilmiştir.”
[943] Şayet “Rahmeti tevbe ile tefsir eden ve bunu İbn Abbas’a da-yandıran kimse için ne dersin?” dersen şöyle derim: Şayet tevbe ile tev-beye hidayet edilmeyi ve bu konuda muvaffak kılınmayı kastetmişse -ki İbn Abbas’ın, bunu söylemişse, kastettiği budur- o halde makbuldür; ancak Allah günahkâr kimsenin tevbesini kabul etmek isterse kabul eder, istemez-se etmez, anlamını kastetmişse bu reddedilir; çünkü Allah tevbeleri kabul etmeyi her zaman diler. Bunu dilememesi O’nun için caiz olmaz.
هِ [944] ِ ْ َ ْ ِ (O’ndan sonra)ifadesi, “O tuttuktan sonra” demektir. Tıpkı ِ ِ ا ْ َ ْ ِ ِ ِ ْ َ ْ َ َ (“Allah’tan sonra ona kim hidayet edecek?” [Câsiye 45/23]), ِ َ ا ْ َ ٍ ِ َ يَِّ ِ َ (“Allah’tan sonra hangi söze inanacaklar bunlar!?” [Câsiye 45/6]) âyetlerinde, min badi hidâyetihî (O’nun hidâyetinden sonra) ve bade âyâtihî (O’nun âyetlerinden sonra) anlamları kastedilmiştir.
[945] ُ ِ َ ْ ا َ ُ yani gönderme ve tutma (.O’dur mutlak izzet sahibi) وَkonusunda galip ve kadir olan, “mutlak hikmet sahibi” yani gönderilmesini ve tutulmasını hikmetinin gerektirdiği şeyleri gönderen ve tutan.
3. Âyetin Tefsiri
[946] Nimetin zikredilmesinden kasıt yalnızca dil ile zikretmek değil-dir; aksine hem dil ile hem de kalp ile nimeti zikretmek, bu nimetleri nan-körlükten ve küçümsemekten korumak, nimetin hakkını bilip tanımak ve gönderene itaatte bulunmakla nimete şükretmektir. Bir adamın iyilikte bu-lunduğu kimseye üzkur eyâdiyye indek (Sana olan iyiliklerimi hatırla!) ifa-desi bundandır. Bununla iyiliklerini korumasını, onlara teşekkür etmesini ve onların gereğince amel etmesini kastetmektedir. Âyetteki hitap herkesi kapsar; çünkü insanların tümü Allah’ın nimetine gark olmuşlardır. İbn Ab-basradıya’llāhu anhumâ’nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bu âyette Allah şunu söylemek istemektedir: Ey Mekkeliler! Allah’ın size olan nimetini ha-tırlayın! Sizi haremine yerleştirdi ve sizi dışarıdan gelecek tüm baskınlardan korudu; hâlbuki sizin etrafınızda insanlar kaçırılıp götürülmekteydi!” Yine, “Allah’ın nimeti afiyettir.” ifadesi de ondan nakledilmiştir.
[947] ِ ْ ا َ ifadesi üç hareke ile de okunmuştur; (ğayrillâh ve ğayrullāh şeklindeki) cer ve ref‘ (okunuşları) lâfzen ve mahallen sıfat, nasb okuyuşu ise istisna kabul edilmek suretiyledir.
[948] Şayet “ ْ כُ ُ زُ ْ َ ifadesinin mahalli nedir?” dersen şöyle derim:Bunu ٍ ِ א َ ’in sıfatı yaparsan mahalli olması muhtemel olduğu gibi, ٍ ِ א َ ْ ِ ifadesinin mahallini gizli bir ْ כُ ُ زُ ْ َ ile ref‘ edip, (metindeki) ْ כُ ُ زُ ْ َ ifadesini bunun tefsiri yaparsan ya da ٍ ِ א َ ْ ِ ْ َ cümlesinden sonra onu bir başlan-gıç cümlesi kabul edersen ( ْ כُ ُ زُ ْ َ ’un) mahalli olmaması da muhtemeldir.
[949] Şayet “Burada, hālık kelimesinin Allah’tan başkası için kullanı-lamayacağına dair bir delil var mı?” dersen şöyle derim: Evet. Şayet ْ כُ ُ زُ ْ َ ifadesini başlangıç cümlesi kabul edersen vardır ki bu, (yukarıdaki) üç irâb takdirinin üçüncüsüdür. Diğer iki veche göre ise -ki bunlar ْ כُ ُ زُ ْ َ ’un sıfat ve tefsir olarak takdir edilmesidir- hālık, gökten ve yerden rızıklandırma özelliği ile kayıtlanmakta ve böylece mutlaklıktan çıkmaktadır. Bu durum-da, Allah’ın mutlak hālık oluşuna bu âyetle nasıl istişhâd edilebilir ki?1
1 İlkinde; “Allah’tan başka hālık var mı?! Sizi o rızıklandırıyor…” buyrulmuş olacağından, hālıkıyyet Allah’a has olmaktadır. Diğerlerinde ise, “Allah’tan başka sizi rızıklandıran bir hālık var mı?!” buyrulmuş olmak-tadır. Bu, akla, “demek ki rızıklandırmayan bir hālık da var!” gibi bir anlam getirmektedir. / ed.
[950] Gökten gelen rızık yağmur, yerden gelen rızık ise bitkilerdir. َ ٰ َ إِ َ ُ َّ -ifadesi önceki cümleden anlam ve irâb ba (O’ndan başka tanrı yok) إِkımından ayrılmış yeni bir cümledir; irâbda mahalli yoktur. Tıpkı üçün-cü vecihteki כ ز gibi. Bu cümleyi,כ ز cümlesini öncesine bağladığın gibi bağlarsan anlam buna müsaade etmez; çünkü “Sadece bu hālıkın ilâh olduğu Allah’tan başka hālık var mı?” demen isabetli olmayacaktır. Zira “Allah’tan başka hālık var mı?” sözün Allah’ı ispat içindir. Sen tutar da bunu söylersen ispattan sonra nefiy ile bunu bozmuş olursun.
[951] “O halde, nasıl ters-yüz ediliyorsunuz?!” Tevhitten sonra şirke hangi sebepten dolayı çevriliyorsunuz?!
4. Âyetin Tefsiri
[952] Bu âyetle Allah Teâlâ, Kureyş’in Allah’ın âyetlerini yadırgayıp ya-lanlamalarını kınamakta; resulünü de, önceki peygamberlerde kendisi için güzel bir örnek olduğunu bildirerek teselli etmektedir. Sonrasında ise işlerin sonunda kendi hükmüne döneceği ve yalanlayanlara da, yalanlananlara da hak ettikleri karşılığın verileceği gibi vaat ve tehdit içeren ifadeler getirmiştir.
[953] Tâ zammeli olarakُ َ ْ ُ şeklinde okunduğu gibi ( ُ ِ ْ َ şeklinde) fethalı da okunmuştur.
[954] Şayet “Şartın cezâsının bu şekilde getirilmesi nasıl sahih olabil-miş? Burada cezâ şarttan önce gelmiş; oysa cezânın hakkı şartı izlemektir.” dersen şöyle derim: âyet; ve in yukezzibûke fe-teesse… “Seni yalanlıyorlarsa, senden önceki peygamberlerin yalanlanmasını kendine örnek al (ve sab-ret).” anlamındadır. Bu durumda, َِכ
ْ َ ِْ ٌ ُ ْ رُ َ ِّ ْ כُ َ َ ifadesi, sebeple yeti-
nilip sonuçtan müstağni kalmak suretiyle -yani ‘yalanlama’ zikredildiği için, ‘örnek alma’ya gerek duyulmayarak- fe-teesse (örnek al) ifadesinin yerine konmuş olmaktadır.
[955] Şayet “ ٌ ُ kelimesindeki nekreliğin anlamı nedir?” dersen şöyle رُderim: Bu; mucize ve uyarı sahibi, uzun ömürlü, sabırlı, azimli vb. nitelikte nice peygamberler yalanlandı, anlamındadır. Ve bu, Peygamber (s.a.)için daha teselli edici ve musābereye1 daha çok teşvik edicidir.
7. Âyetin Tefsiri
[956] “ Allah’ın vaadi” sevap ve ceza ile karşılık vermesidir. “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın!” Yani dünya hayatının faydalarıyla zevklenmeniz sizi âhiret için çalışmaktan ve Allah katındakileri talep etmekten alıkoymasın. “Allah ile sakın sizi de aldatmasın o aldatıcı!” Size sakın şöyle demesin: “Di-lediğinizi yapın! Nasılsa Allah bağışlayıcıdır; bütün büyük günahları bağış-lar, her hatayı affeder.” Ğarûr (o aldatıcı), şeytandır; çünkü aldatmak onun işidir! ور ğarrahû (onu aldattı) fiilinin mastarı olarak (ğurûr şeklinde) اzammeli de okunmuştur; lüzûm ve nühûk gibi. Veya (ism-i fâ‘il olan) ğârrun kelimesinin çoğulu da olabilir. Kāidin kuûd şeklinde çoğul yapılması gibi.
[957] Allah Teâlâ bize; şeytanın bize apaçık düşman olduğunu haber vermiş; bize onun kıssasını, atamız Adem (a.s)’a ne yaptığını ve biz insan cinsine daha var edilmeden ve var edildikten sonra nasıl düşmanlığa kalkış-tığını bildirmiştir. Biz buna rağmen onu velî edinmekte ve helâkimize yol açacak şeyleri bizden istediğinde ona itaat etmekteyiz. Bu sebeple, Allah bize şöyle öğüt vermiştir: Düşmanlıkta daha azılısı olmayan düşmanınızı bildiğiniz gibi -hâlbuki siz bununla, hakkında hiçbir bilgisi olmayan biri gibi muamelede bulunuyorsunuz!- “siz de onu düşman edinin!” İnandıkla-rınızda ve yaptıklarınızda onu düşman edinin. Gizli ve âşikar durumlarınız-da sizde sadece ona düşmanlık ve onunla mücadeleye dair şeyler bulunsun. Sonra; şeytanın iç yüzünü ve ona tâbi olanların yanlışını şöyle özetlemiştir: Şeytanın, yandaşlarını ve izinden gidenleri davet ederken güttüğü tek hedef, onları bedbahtlığa ve helâke sürüklemek, onların da cehennemlik olmasını istemektir.1 Daha sonra Allah; boş umutları ve yalan kuruntuları2 söküp atmak için perdeyi kaldırarak, açık bir şekilde ortaya koymuş; akabinde, işin tamamını3 iman ve amel ile bu ikisini terk etme üzerine bina etmiştir.
8. Âyetin Tefsiri
Ateş’in sahibi kılmaktır [ِهُ فأَنََّهُ يُضِلُّهُ وَيـهَْدِيهِ إِلىَ عَذَابِ السَّعِير .ed / .[كُتِبَ عَلَيْهِ أنََّهُ مَنْ تـوََلاَّ2 Mürcie vb.lerinin insanlara pompaladığı… / ed.3 Yani cennetlik ve cehennemlik olmayı. / ed.
[958] İman eden ve inkâr eden iki fırkayı zikrettikten sonra resûlü-ne şöyle demiştir: “Kötü ameli kendisine süslendiği için onu güzel gören kimse…” Yani bu iki fırkadan kötü ameli kendisine cazip gösterilen, cazip gösterilmeyen gibi olur mu hiç?! Peygamber (s.a.)de sanki “Hayır” demiş ve bunun üzerine Allah şöyle buyurmuştur: “Allah dilediğini saptırıyor, di-lediğini doğru yola getiriyor; öyleyse, bunlara yanarak kendini yiyip bi-tirme!” Amelin cazip gösterilmesi ile dalâlete sokma aynı anlamdadır. Bu da isyan edenin, iyi ve güzel şeylerin kendisine fayda vermeyecek bir sıfat üzerinde olması ve böylece Allah’ın yardımsız ve başıboş bırakmasını hak etmesidir. Böyle olunca, dalâlette dolaşıp durur; nehyi emredeni serbest bırakır, heveslerine itaati kucaklar ve sonunda, aklını kaybetmiş, temyiz melekesi elinden alınmışçasına çirkini güzel, güzeli çirkin görmeye başlar ve Ebu Nüvâs’ın [v. 198/813], şu sözünde anlattığı gibi oturup kalır!
Çirkini güzel görmeye başladığımı görene kadar içir bana!
[959] Allah Teâlâ inkârda ısrar edenleri yardımsız, kendi halleriyle başba-şa bıraktığında Peygamber (s.a.)’e düşen, Allah’ın bu tip kimseleri yalnız ve yardımsız bırakması şeklindeki sünnetine tâbi olarak, bunların durumunu önemsememesi, onları kafasına takmaması, onlara üzülüp yanmamasıdır.
[960] Zeccac [v. 311/923] ifadenin; “Kötülükleri kendisine hoş gösterilip de, kendisi için üzülüp kendini paraladığın biri...” şeklinde olduğunu, َ َ ْ َ ْ َ ... (Öyleyse, bunlara yanıp durarak için gitmesin!) sözünün delâletin-
den dolayı bunun hazfedildiğini söylemiştir. İfade “Yaptıkları kendisine ca-zip gösterilen biri Allah’ın hidayete erdirdiği kişi gibi olabilir mi?!” şeklinde de takdir edilebilir; buradaki hazif ise “Allah dilediğini saptırıyor, dilediğini doğru yola getiriyor.” âyetinin bu anlama delâlet etmesindendir.
اتٍ [961] َ َ kelimesi mef‘ûlün lehtir; ifade “Bunlara yanarak kendini yiyip bitirme!” anlamındadır. ْ ِ ْ َ َ ifadesi ْ َ ْ َ fiilinin sılasıdır (o fiile bağ-lıdır). Nitekim şöyle dersin: Heleke aleyhi hubben “ona olan sevgisinden helâk oldu”, mâte aleyhi huznen “ona üzüntüsünden öldü.” Ya daْ ِ ْ َ َ üzerine yanılan kimseyi beyan etmektedir1; ٍات َ َ ’a dönmesi caiz değildir; çünkü mastarların sılası mastarın önüne geçemez. Bunun dışında ٍات َ َ kelimesi, aşırı üzüntüsünden tüm bedeni [baştan ayağa] hasrete dönmüşçesi-ne hal olarak da kabul edilebilir. Tıpkı Cerîr’in [v. 110/728] dediği gibi;
Güneşin alnında ve geceleri yolculuk etmeleri eritti etlerini; bir deri bir kemik kaldılar!
1 Gizli bir lâ tetehasser (yanma) fiiline dönmekte, açıktaki haserât da bunu açıklamaktadır. / çev.
Bununla, race‘ne kelâkilen ve sudûrâ (‘bir deri bir kemik’ geri döndüler) -yani yanları ve göğüsleri dışında bir şeyleri kalmadan- demek istiyor. Cerîr’in şu ifadesi de bu kabildendir:
Onların ardından hasretle yavaş yavaş gitti içim. Onları anmak, hastalıktır artık benim için!..
כَ] ُ ْ َ ْ َ ْ َ َ ifadesi] fe-lâ tüzhib nefseke (iç geçirme) şeklinde de okunmuştur.
[962] “Onların o ustaca yaptıkları şeyleri Allah elbette bilmektedir!” Bu ifade, yaptıkları kötü işlere karşılık cezalanacaklarına dair bir tehdittir.
9. Âyetin Tefsiri
َאحَ] [963] ِّ ا َ َ ifadesi] ersele’r-rîha (rüzgârı göndermekte) şeklinde de أرَْokunmuştur. Şayet “ ُ
ِ ُ fiili neden, öncesindekinin ve sonrasındakinin aksi-ne muzari olarak geldi?” dersen şöyle derim: Rüzgârların bulutları harekete geçirmesinin gerçekleştiği hali hikâye etmek ve Allah’ın kudretini gösteren bu eşsiz portrenin zihinlerde canlanmasını sağlamak için. Araplar, ayrıca-lık ve hususiyet atfettikleri fiillerde böyle yaparlar; fiili ya garipsenecek bir durumda getirirler ya da muhatabı ilgilendirecek bir anlamı ifade ederler. Nitekim Teebbetaşerran [v. 540m.] şöyle demiştir:
[Canavarın varlığını kimse inkâr edemez;]çünkü yaprak gibi düz bir çölde, aşağıya inerken karşılaştım onunla ben;
hiç korkmadan vuruyordum ona! Kolları ve boynu üzerine cansız devrildi o da!..
Şair burada kavmine, -iddiasına göre- canavarı öldürürken kahramanca davrandığı durumu tasvir etmekte; adeta canavarı onlara gösteriyor ve ma-hiyetini gözlerinin önüne seriyormuş gibi anlatmaktadır ki, her tür korku anında cesur olabildiğine şaşırıp onu beğensinler. İşte, ‘bulutların ölü bir beldeye sevkedilerek toprağın ölü iken yeniden canlanması’ da böyledir; [ayrıca] bu ikisi, açık bir kudrete delâlet ettiğinden, gaip sıyga bırakılıp daha etkili ve özen ifade eden mütekellim sıygasıyla suknâ ve ahyeynâ [sevkedip diriltmekteyiz] buyrulmuştur. כ -teki Kâf ref‘ konumunda olup; “ölüleri ye’כniden diriltmek, toprağı diriltmek gibidir” anlamındadır.
[964] Peygamber (s.a.)’e; “Allah ölüleri nasıl diriltecek? Yarattıkları içe-risinde bunun delili nedir?” diye sorulduğu, onun da şöyle cevap verdiği rivayet edilmiştir: “Sen hiç kendi insanlarına ait bir vadiden, çorakken daha sonra yeşermiş olduğu halde geçmedin mi?” Soran kişi; “Evet” deyince; “İşte Allah ölüleri de böyle diriltecek. Yarattıklarında gösterdiği delil bu-dur.” buyurmuştur.
[965] Allah’ın, mahlûkatı Arş’ın altından göndereceği erkek menisine benzer bir suyla dirilteceği; cesetlerin [topraktan] işbu suyla biteceği söylen-miştir.
10. Âyetin Tefsiri
[966] Kâfirler “Kendileri için izzete vesile olsun diye Allah’tan başka bir-takım tanrılar edindiler!” [Meryem 19/81] buyrulduğu gibi putlarıyla; kalple-rine yerleşmeden sadece dilleriyle iman edenler ise -“Onlar ki; müminleri bırakıp inkârcı nankörleri velî edinirler... İzzeti (yani, şan-şeref ve gücü) bunların yanında mı arıyor bunlar?! Doğrusu izzet, tamamen Allah’ındır.” [Nisâ 4/139] buyrulduğu gibi- müşriklerle birlikte olmakla izzet kazanacakla-rını sanıyorlardı! Allah Teâlâ, “Oysa güç şan ve şeref yalnızca Allah’a, Resû-lüne ve müminlere aittir!” [Münâfikûn 63/8] buyurarak, izzetin sadece Allah’a ve velîlerine ait olduğunu beyan etmiştir.
[967] Mâna; “Bu izzeti Allah’ın yanında arasın!” şeklindedir; ُة َّ ِ ْ ا ِ ّٰ ِ َ א ً ِ َ (izzet tamamen Allah’a aittir) ifadesi buna delâlet ettiği ve kendisiyle bundan müstağni kalınabildiği için, onun yerine koyulmuştur; çünkü bir şey ancak ona sahip ve mâlik olanın yanında aranır. Bunun benzeri, “Kim nasihat istiyorsa o, ‘iyi’lerin yanındadır.” demendir; bu sözünle “Onların yanında arasın.” demek istiyor; ama bunun yerine kendisine delâlet eden bir şey getiriyorsundur. “İzzet tamamen Allah’a aittir.” ifadesinin anlamı şu-dur: İzzet tamamen Allah’a özgüdür; dünyadaki izzet de, âhiretteki izzet de.
[968] Sonra izzetin kendisi ile talep edileceği şeyin iman ve salih amel ol-duğunu şu sözüyle tarif etmiştir: “Bu talebi içeren güzel sözler, yalnızca O’na yükselir; onu yükselten de salih ameldir.” Kelim-i tayyibin “Allah’tan başka ilâh yok!” [Lâ ilâhe illâllāh] ifadesi olduğu İbn Abbas'tan (ra) rivayet edilmiştir.
[969] Yani [i] sözlerin kabul edilip gökyüzüne yükselmesi ve “Doğru-su; ‘iyi’lerin amel defteri İlliyyîn’dedir.” [Mutaffifîn 83/18] buyrulduğu gibi, makbul amellerin yazıldığı yere yazılması, ancak o sözlerle, sözleri ‘ger-çek’leştiren ve tasdik eden salih amel bir araya geldiğinde olur. Buna göre, o sözler amel kaldırıp yükseltmektedir. [ii] Yükseltenin sözler, yükselenin ameller olduğu; çünkü amelin ancak muvahhitten kabul edileceği1 de söylenmiştir. [iii] Yükseltenin Allah, yükselenin amel olduğu da söylen-miştir. Nakledildiğine göre, âyetteki güzel söz tekbir, tesbih, tehlîl2, Kur’ân okuma, dua ve istiğfar ve diğer tüm zikirlerdir. Peygamber (s.a.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bu, kişinin sübhânallāhi ve’l-hamdü li’llâhi ve lâ ilâhe illâllāhu vallāhu ekber3 demesidir. Kul bunu söylediğinde melek bu sözleri göğe yükseltir; bununla Rahman’ın zatını selamlar. Salih amel yoksa o kişiden bu sözler kabul edilmez.” Bir başka hadiste de şöyle geç-mektedir: “Allah hiçbir sözü amelsiz kabul etmez; hiçbir söz ve ameli de niyetsiz kabul etmez; hiçbir söz, amel ve niyeti de sünnete uygun olma-dıkça kabul etmez.” İbnü’l-Mukaffa‘ın [v. 142/759] şöyle dediği nakledil-miştir: “Amelsiz söz yağsız tiride, yağmursuz buluta, oksuz yaya benzer.”
[970] İfade, ileyhi yus‘adu’l-kelimu’t-tayyibu (güzel sözler yalnızca O’na yükseltilir) şeklinde meçhul sıygayla; ayrıca ifâlden ileyhi yus‘idu’l-keli-me’t-tayyibe (güzel sözleri yalnızca O’na yükseltir) şeklinde ma‘lûm sıy-gayla da okunmuştur ki yükselten, amelin sahibidir; yani o, güzel sözleri Allah’a yükseltmekte, güzel söz de Allah’a yükselmektedir. ا kelimesi naspedilerek ve’l-‘amele’s-sāliha yerfe‘uhu (salih ameli de o yükseltir) şek-linde de okunmuştur ki yükselten, ya sözlerdir ya da Allah’tır.
[971] Şayet “Mekera fiili geçişsiz olduğundan, mekera fulânun amelehû denemez. Peki, seyyiât kelimesi ne ile nasbedilmiştir?” dersen şöyle derim: آت ِ kelimesi; tıpkı ا ِ ْ َ ِ َّ ُ إِ ِّ َّ ُ ا כ ُ ا ِ َ َ Oysa tuzak dönüp dolaşıp“) وَsahibini bulur.” [Fâtır 35/43]) ifadesinde olduğu gibi, mastarın ya da mastar hükmünde olanın sıfatıdır. Aslında cümle, ve’llezîne mekeru’l-mekerâti’s-sey-yiâti (o kötü tuzakları kuranlar) şeklindedir; asnâfe’l-mekri’s-seyyiâti (o kötü tuzak çeşitlerini) şeklinde de olabilir. Bunlarla Kureyşlilerin Dârunned-ve’de toplanıp Peygamber (s.a.)’e kurmayı planladıkları ve bunun için is-tişare ettikleri üç tuzak kastedilmektedir: Onu ya hapsetmek ya öldürmek 1 Tevhid esasına imanı olmayan bir kişinin amellerinin Allah katında kabul görmeyeceği. / ed.2 Allāhu ekber. Sübhânallāh. Lâ ilâhe illâllāh. / ed.3 Meali: Allah her tür eksik ve kusurdan uzaktır. Allah’a hamdüsenâlar olsun! Allah’tan başka ilâh yoktur.
Allah her şeyden daha büyüktür. / ed.
ya da yurdundan sürmek. Nitekim şöyle buyurmuştur: “(Resûlüm!) Hani, nankörce inkâr edenler; seni hapse atmak yahut öldürmek veya ( Mekke’den sürüp) çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı...” [Enfâl 8/30]; “mahvolup git-meğe mahkûmdur bunların kurduğu tuzak!” Özellikle bu üç tuzağı kuran-ların tuzağı boşa gidecek, akāmete uğrayacaktır. Ama Allah’ın; onları Mek-ke’den çıkartıp öldürme ve o kör Bedir kuyularına doldurma planı pekâlâ gerçekleşmiştir! Kendi tuzaklarının hepsini Allah başlarına geçirmiş; “Onlar sana tuzak kuruyorlardı, ama Allah da ‘tuzak’ kuruyordu! Tuzak kuranların en hayırlısı Allah’tır.” [Enfâl 8/30] âyetinde belirttiği gibi yapmıştır; çünkü “Kötü tuzak dönüp dolaşıp sahibini bulur!” [Fâtır 35/43]
11. Âyetin Tefsiri
א [972] ً -sınıflar ya da “… kızlı - oğlanlı olarak iki cinsten de ve أزَْوَاriyor...” [Şûrâ 42/50] âyetinde olduğu gibi erkek ve dişiler demektir. Katâ-de’den [v. 117/735] rivayet edildiğine göre ise bir kısmınızı diğeriyle evlen-diriyor anlamındadır. ِ ِ ْ ِ ِ ifadesi hal konumunda ve “O’na malum olduğu halde” demektir.
[973] Şayet “ ٍ َّ َ ُ ْ ِ ُ َّ َ ُ א َ Kendisine ömür verilen herhangi bir canlıya) وَuzun ömür verilmesi) ne demektir?1” dersen şöyle derim: Bu, ve mâ yu‘am-meru min ehadin (herhangi bir canlıya uzun ömür verilmesi) anlamında olup, ileride mu‘ammer (uzun ömürlü) olacağı için mu‘ammer demiştir.
[974] Şayet “İnsan ya mu‘ammer yani uzun ömürlüdür ya da ömrü eksik yani kısa ömürlüdür; ancak o kişide hem ömrün uzatılmasının hem de bu-nun tersinin art arda gerçekleşmesi ise, muhâldir. O halde “Kendisine ömür verilen herhangi bir canlıya uzun ömür verilmesi veya ömrünün azaltılması” [ifadesi] nasıl doğru olabilir?” dersen şöyle derim: Böyle bir kullanım, muha-tapların algılarında doğru anlaşılacağına güvenildiği için müsamaha göste-rilen bir kullanım kabul edilir. Zira muhataplar, tek bir ömürde hem uzama hem de kısalmanın olmayacağını anlarlar; bu onlara karışık gelmez. İnsanla-rın yaygın olarak söylediği şu ifadeler de buna benzer: “Allah bir kulu ancak hak ile2 ödüllendirir ve cezalandırır.” “Refah içinde yaşadığım ya da sıkıntı çektiğim hiçbir yer yoktur ki, orada kalışım az olmasın.” Bunun bir açıklaması daha vardır: İnsan ömrünün uzaması ya da kısalması mutlaka bir kitaptadır. 1 Yani, “zaten ömür verilmiş olan birine ömür verilmesi”nde bir tekrar yok mudur? / ed.2 Gerçek bir mesnede dayanarak ve gerçek bir gaye ile. / ed.
Bu da Levh-i Mahfuz’a; “Eğer falanca; hacceder veya cihada çıkarsa ömrü 40 senedir; hacceder ve cihada çıkarsa 60 senedir.” şeklinde yazılmasıdır. İkisini bir arada yapınca, ömrü 60’a uzayarak, uzun ömürlü olmakta; sa-dece birini yapınca 40’ı geçememiş ve son yaşı olan 60 kısaltılmış olmak-tadır. Peygamber (s.a.) buna şöyle işaret etmiştir: “Sadaka ve sıla-i rahim diyarları mamur,ömürleriuzun kılar.” [Ahmed b. Hanbel, XLII, 153] Ömer (r.a.) bıçaklandığında Kâbu’l-ahbâr’ın [v. 32/653], “Ömer Allah’a dua et-seydi, Allah onun ömrünü uzatırdı!” dediği; “Allah Teâlâ; ‘Ecelleri gelince, ne bir an geri kalabilirler ne de bir an öne geçebilirler.’ [Yûnus 10/49]buyur-madı mı?” denilince de, “Allah ‘kendisine ömür verilen herhangi bir canlı’ da buyurmuş.” dediği rivayet edilir. İnsanların dilinde de ‘Allah ömrünü uzatsın! Vaktini genişletsin!’ gibi sözler yaygınlaşmıştır. Saîd b. Cübeyr’in [v. 94/713] de şöyle dediği söylenmiştir: “Sayfaya falancanın ömrü şu kadar senedir, diye yazılır; sayfanın altına da ‘bir gün gitti’, ‘iki gün gitti’ diye yazılır. Ömrü son buluncaya kadar bu böyle devam edip gider.” Katâde’ye [v. 117/735] göre ise, ömrü uzatılan kişi, 60 yaşına ulaşan, ömrü kısaltılan ise 60 yaşından önce ölendir.
[975] “Kitap” Levh-i Mahfuz’dur. İbn Abbas radıyallāhu anhumâdan rivayet edildiğine göre, Allah’ın kitabı ile Allah’ın ilminin kastedilmesi de mümkündür. İnsanın kendi kader sayfası da olabilir.
[976] ( ifadesi) ve lâ yenkusu (ömrünü [ömrünün azaltılması] و azaltması) şeklinde ma‘lûm sıyga ile de okunmuştur. Ayrıca (ه ُ ُ de) min umrihî şeklinde Mim sâkin olarak da okunmuştur.
12. Âyetin Tefsiri
[977] Allah Teâlâ tatlı ve tuzlu iki denizi, müminler ve kâfir-ler için örnek getirmiştir. Sonra ara cümle olarak iki denizin vasıf-larını ve onlarla alâkalı nimet ve bağışlarını ifade etmiştir. ٍ ّ כُ ْ ِ وَifadesi, o ikisinin her birinden anlamındadır. “Taze et” yani balık “yer-siniz ve takınacağınız süs eşyaları” -inci ve mercan- “çıkartırsınız. Ge-milerin, denizde” her ikisinde de, aheste aheste giderek suyu “yardı-ğını görürsün.” Maharati’s-sefînetü’l-mâe (gemi suyu yardı) denilir;
bulutlar için de benâtü mahrin (ince beyaz bulutlar) denir; çünkü havayı yarmaktadırlar. Sefînenin türediği sefn de mahrınkine yakın bir anlamdadır; çünkü gemiler suyu yarar gibi sefnetmekte, yani yarmaktadırlar.
[978] “O’nun lütfunu” ifadesi Allah’ın lütfunu demektir; Allah’tan -bir önceki âyette bahsedilmiş- burada bahsedilmemiştir; ancak bahsedilmemiş olsa bile, Allah’ın kastedildiğinde sorun yoktur, çünkü bu mânadan anlaşıl-maktadır. Recâ harfi ( ) ise isteme anlamı için isti‘âre edilmiştir. Dikkat edilirse kendisine, -sanki “talep edesiniz diye”, “şükredesiniz diye” deniyor-muşçasına- gerekçelendirme Lâm’ının fonksiyonu icra ettirilmiştir.
[979] Furât susuzluğu kıran; sâiğ ise tatlı olduğu için rahatça yutula-bilen su demektir. ( אئ ) seyyid vezninde seyyiğun şeklinde de, ortası sakin olarak seyğun şeklinde de okunmuştur; milhun da feil vezninde melihun okunmuştur. Ücâc ise tuzluluğu sebebiyle yakıcı olan şeydir.
[980] Bu özelliklerin, müminle kâfirin karşılaştırıldığı temsilde -ara cümle olarak- verilmiş olma ihtimali dışında bir ihtimal daha söz konu-sudur; o da, (mümin kâfir) iki cinsin iki denize benzetilmesi ve sonra, acı denizin kâfire üstün tutulmasıdır; çünkü acı denizin balık, inci ve gemile-rin suyu yarması gibi faydalı işlerde tatlı suyla ortaklığı vardır; kâfirde ise hiçbir fayda yoktur! Yani tıpkı şu âyetteki metodla: “Sonra bunun ardından kalpleriniz öyle katılaştı ki, taş gibi hatta daha da katı!..” buyurmuş; sonra şöyle demiştir: “Zira öyle taşlar vardır ki, ondan ırmaklar fışkırır; öyleleri vardır ki, yarılıp ondan su çıkar; öylesi de vardır ki, Allah korkusundan yuvarlanır.” [Bakara 2/74].
14. Âyetin Tefsiri
[981] ْ כُِ כُ ,mübteda ذ ْ ُ ْ ُ ا َ ْ ُّכُ ُ رَ ُ ise müteradif haberlerdir. Ya da اَ اَ
ْ ُّכُ כُ ;iki ayrı haberdir رَ ْ ُ ْ ا ُ َ cümlesi ise ْ ِ نَ כُ ِ ْ َ א َ ِ ِ دُو ْ ِ نَ ُ ْ َ َ ِ َّ وَاٍ ِ ْ ِ cümlesine yakın bir başlangıç cümlesidir. Mâna reddetmiş olmasaydı, ْ ,lâfzını ism-i işaretin sıfatı ya da atf-ı beyanıا ُّכُ -sözünü de haber yap رَ
mak irâb hükmünce caiz olurdu.
[982] ٍ ِ ْ ِ çekirdeğin lifi; yani çekirdeği çevreleyip saran ince kabuk.
[983] Putlara dua etseniz, “duanızı işitmezler;” çünkü cansızdırlar. Farz-ı muhal ve temsil kabilinden “işitseler bile size icabet edemezler!” Zira sizin onlar için iddia ettiğiniz ilâhlığı iddia etmemekte ve bu yakıştırmadan kaçınmaktadırlar. İfadenin, “Size fayda veremezler” anlamına geldiği de söylenmiştir. “Kendilerini Allah’a ortak koşmanızı inkâr edeceklerdir.” Yani “Siz bize tapmıyordunuz ki!” [Yunus 10/28] diyerek, kendilerini Allah’a ortak koştuğunuzu ve onlara taptığınızı reddedeceklerdir!1 “Ve hiç kimse, ‘her şey-den haberdar’ olan gibi haber veremez sana.” Bir işi sana hiçbir haberci, o işi iyi bilen ve tüm detayıyla ondan haberdar olan gibi haber veremez. Kast ettiği şudur: Sana hakikati ancak, işlerin tümünden sadece kendisi haberdar olan zat haber verir; diğer haber vericiler değil. Mâna olarak; size haberini vermiş olduğum putların durumu hakikattir; çünkü ben haber verdiğim şey konusunda uzmanımdır.
نَ [984] ُ ْ َ ifadesi Tâ ile de, Yâ ile de okunmuştur.2
16. Âyetin Tefsiri
17. Âyetin Tefsiri
rim: Bununla onlara, kendisine şiddetle muhtaç olmaları sebebiyle fukarâ cinsinden olduklarını göstermek istemiştir. Her ne kadar insanlar ve diğer tüm canlılar da O’na muhtaçsalar da insanı özellikle zikretmiştir; çünkü muhtaçlık zafiyeti takip eder; muhtaç ne kadar zayıf olursa ihtiyacı o kadar artar. Allah da “İnsan zayıf yaratılmıştır.” [Nisâ 4/28] buyurarak ve “Sizi güç-süz olarak yaratıp…3” [Rûm 30/54] buyurarak insanın zayıf olduğuna şahit-lik etmiştir. Kelime nekire yapılsaydı anlam; siz muhtaçların bir kısmısınız, şeklinde olurdu.4
1 Gülnuş Valide Sultan Ktp. nüshasından eklenmiştir. / ed. 2 “Dua ettikleriniz” - “dua ettikleri”. / ed.3 “… güçsüzlükten sonra güç-kuvvet meydana getiren, sonra güç-kuvvetin ardından güçsüzlük ve yaşlılık
meydana getiren, O’dur.” / ed.4 Allah insanlara değil, insanlar Allah’a muhtaçtır. Muhtaç denilecek varlık, Allah değil, insandır. Allah
derken, resûlü ve dini de işin içine katılmalıdır; yani bu resul/din sana muhtaç değil, sen o resule/dine muhtaçsın. / ed
[986] Şayet “Fakir’e karşılık ‘zengin’ getirildi; peki hamîd (bizzat övü-len) kelimesi ne anlatmaktadır?” dersen şöyle derim: İnsanların muhtaç, kendisinin ise onlardan müstağnî olduğunu belirtince -ki her zengin zen-ginliğinden fayda sağlamaz, ancak cömert olup ikram ederse, ikram edilen-ler onu över ve onlar tarafından övülmeye müstahak olur- hamîd (bizzat övülen) olduğunu da zikretti; böylece, zengin olmakla kalmayıp bu zen-ginliğiyle yarattıklarına fayda da sağladığını, onlara cömert davranıp nimet verdiğini ve bu nimetle övgülerini hak ettiğini anlatmış oldu. ُ ِ َ ْ yani اَmüminlerinin diliyle hamdedilen.
[987] ٍ ِ َ ِ imkânsız demektir. Bu, kendisine ortak koştukları ve âyet-lerini inkâr edip günaha daldıkları için onlara gazaptır. Nitekim “Siz yüz çevirirseniz, sizin yerinize bir başka toplum getirir!..” [Muhammed 47/38] buyurmuştur. İbn Abbastan rivayet edildiğine göre âyetin anlamı; “Sizden sonra, hiçbir şeyi kendisine ortak koşmadan ibadet edecek kimseler yara-tır!” şeklindedir.
18. Âyetin Tefsiri
[988] Vizr ile vıkr (yük, ağırlık) eş anlamlı kelimelerdir. Bir kişi bir şeyi yüklendiğinde vezera’ş-şey’e denilir. el-Vâziratü nefsin sıfatıdır. Bu ifadenin zikredilmesiyle, kıyamette her nefsin sadece kendi işlediği günah yüklerini taşıyacağını ifade edilmektedir. Hiçbir nefis bir başkasının günahından he-saba çekilmez. Dünyadaki zorbaların, dostu ya da komşusu olması yüzün-den masumları cezalandırdığı gibi olmaz.
[989] Şayet “Hiçbir nefis diğerinin yükünü taşımaz’ deseydi ya! Neden dedi ki?” dersen şöyle derim: Çünkü mâna (üzerinde yük bulunan) وازرةşöyledir: Yük taşıyan nefislerden her biri başkasının yükünü değil, sadece kendi yükünü taşırken görülecektir.Şayet “Bununla ‘Kendi ağırlıklarını ve bunların yanında bir de diğerlerinin yüklerini mutlaka taşıyacaklar.’ [Anke-bût 29/13]âyetini nasıl bağdaştıracaksın?” dersen şöyle derim: O âyet, sapan-lar ve aynı zamanda saptıranlar içindir. Onlar kendi sapmalarının ağırlığıyla birlikte insanları saptırmanın da ağırlıklarını taşıyacaklar. Bu ise tümüyle kendi yükleridir. Bunların içerisinde başkasının işlediği günahlar yoktur.
“Siz bizim yolumuza uyun; biz sizin günahlarınızı taşırız!” [Ankebût 29/12] şeklindeki sözlerini Allah Teâlâ’nın; “Oysa onların günahlarından hiçbirini yüklenecek değiller!” [Ankebût 29/12] sözüyle nasıl yalanladığına dikkat et.
[990] Şayet “‘Üzerinde yük bulunan hiç kimse başkasının yükünü ta-şımaz’ âyetiyle, ‘Ağır bir yük altında ezilmiş biri, bir başkasını onu taşıma-ya çağırsa kendisine ondan bir şey yüklenmez’ âyeti arasında ne fark var?” dersen şöyle derim: İlki Allah’ın hükmündeki adaletiyle ilgilidir. Allah hiç kimseyi başkasının günahından sorguya çekmez. İkinci ise o gün yardım ta-lep eden kimseye hiçbir yardımcının olmayacağını ifade etmektedir. Hatta kişinin günah yükleri kendisini ezse ve biraz yükünün hafifletilmesini istese bile ona yardım edilmeyeceğini, çağırdığı kişi baba, oğul, kardeş gibi akraba da olsa bunu yapamayacağı söylenmektedir.
[991] Şayet “ َ ْ ُ ْ כَאنَ ذَا َ fiili kime כَאنَ ifadesindeki (akraba bile olsa) وَisnat edilmektedir?” dersen şöyle derim: “ ٌ َ َ ْ ُ عُ ْ َ -ağır bir yük altın) وَإِنْ da ezilmiş biri çağırsa) sözünden anlaşılan, ‘yük’ü taşımaya çağrılan kişiye.Şayet “Çağrılan neden açıkça zikredilmemiş?” dersen, “Çağrılabilecek her-kesi içine alsın diye.” derim. Şayet“Âmm[genel anlamlı] bir lâfzın gizlenmesi nasıl doğru kabul edilebilir? Halbuki âmm ağır yük altında ezilenin akraba-sı olamaz.” dersen şöyle derim: Bu, bedel yoluyla gerçekleşen âmm lafızlar-dandır. “Peki, َכَאن fiilini ‘tam’ kabul ederek ٍة َ ْ ُ Eli darda olan“) وَإِن כَאنَ ذُو bir borçlu varsa” [Bakara 2/280]) âyetinde olduğu gibi zû kurbâ şeklinde oku-yan hakkında ne dersin?” dersen şöyle derim: Kur’ân’ın nazmı fiilin ‘nâkıs’ kabul edilmesine daha uygundur; çünkü anlam, “Ağır yük altında olan kişi yükleri taşınsın diye çağırsa kendisinden bu yükler alınmaz, çağırdığı ak-rabası da olsa.” şeklindedir ve bu doğru, uygun bir mânadır. Ama tutar da, “akrabası bulunursa” dersen, âyetin mâna ve siyakı bozulur, dağılır. Ayrıca burada fiilin zamirinin gizlenmesine izin veren bir durum da mevcuttur. Senin delil olarak getirdiğin âyette ise bu durum söz konusu değildir.
[992] ِ ْ َ ْ א ِ (gayben) kelimesi fâ‘ilin ya da mef‘ûlün halidir. “Rablerin-den, azabını görmedikleri halde çekinirler” anlamındadır. “Rableri onlara gözükmediği halde ondan çekinirler” anlamında da olabilir; “gizli, kimse-nin olmadığı yerlerde” anlamında olduğu da söylenmiştir.1 1 İlkinde gayb olan Allah iken, ikincide insanın kendisidir. Bu iki anlam, Bakara 2/2’deki بالغيب için de söz
konusu edilmiştir. İlk mâna aşikârdır; ikinci mâna ise iman - nifak bağlamında değerlendirilmektedir; yani Kur’ân’ın uyarı ve kılavuzluğundan yararlanabilecek kişiler öyle kimselerdir ki, müminlerle beraber iken de, onlardan gaipte iken de iman etmektedirler; münafıklar gibi inananlardan uzakta (gaypta) iken
[993] Bu, Peygamber (s.a.) ile birlikte olan ashabın niteliğidir. Onların sürekli sahip oldukları durum Allah’tan korku ve çekinme haliydi. Onlar namazı dosdoğru kılmışlar ve onu dikilmiş bir minare ve yüksek bir nişan olarak bırakmışlardır. Kastedilen mâna şudur: Sen inatçıları değil, ancak bu vasıfları sayılanları uyarabilirsin; yani uyarının sadece bunlara fayda verdi-ğini görebilirsin.
כَّ [994] َ َ ْ َ ifadesi, ibadetleri yapıp günahları (Her kim temizlenirse) وَterk ederek arınırsa, anlamındadır; ve meni’zzekkâ fe-innemâ yezzekkâ li-nef-sih şeklinde de okunmuştur. Bu cümle, onların huşu içerisinde olduklarını ve namazı dosdoğru kıldıklarını pekiştiren bir ara cümledir; çünkü ikisi de temizlenmenin içindedir. “Dönüş ancak Allah’adır” ifadesi temizlenenlere yönelik bir sevap vaadidir.
[995] Şayet “ُر ِ ْ ُ א َ َّ :ifadesi öncesiyle nasıl bitişti?” dersen şöyle derim إِ“Dilese sizi götürür!” sözünde onlara kızınca, ardından kıyamet günü ve zorluklarına karşı uyaran ifadeyi getirmiştir; sonra, sanki Peygamber (s.a.) bunu onlara işittirmiş de, bu onlara hiç fayda vermemiş gibi “Sen ancak … uyarırsın.” demiştir. “Sen ancak … uyarırsın.” âyeti bunun üzerine inmiştir. Ya da Allah, onların durumunu bildiğini Resulüne (s.a.) haber vermektedir.
19. Âyetin Tefsiri
20. Âyetin Tefsiri
21. Âyetin Tefsiri
22. Âyetin Tefsiri
işittiriyor; (manen) kabirde olanlara işittiremezsin.
23. Âyetin Tefsiri
gibi kâfir ve mümin için birer misaldir; putlarla Allah Teâlâ karşılaştırılmış da olabilir. Karanlıklar ve nur, gölge ve sıcak kelimeleri de hak ve batıl için ve bunlara uyanlara verilecek sevap ve ceza için getirilmiş iki örnektir. Diri-ler ve ölüler de İslam’a girenlerle girmeyip de küfürde ısrar edenler için ge-tirilmiş örneklerdir. Harûr kelimesi sıcaklık anlamına gelen semûm gibidir; ancak semûm gündüz olur, harûr ise hem gündüz hem de gece. Bir görüşe göre de sadece gece olur.
inkâr etmemektedirler. Kur’ân’daki genel anlatıma 1. anlam daha uygundur. / ed.
[997] Şayet “Atıf Vav’ıyla gelen bu Lâm nedir?” dersen şöyle derim: Nefiy cümlesinde Vav olduğunda bu Lâm ile gelir ve olumsuzluk anlamını pekiştirir. “Bu Vav’lar arasında fark var mı?” dersen şöyle derim:Bazısı iki kelimeyi iki kelimeye, bazısı da tek kelimeyi tek kelimeye atfeder.
אءُ [998] َ َ ْ َ ُ ِ ْ ُ َ -Kimin İs (.Allah elbette dilediğine işittiriyor) إِنَّ اlam’a girip kimin girmeyeceğini mutlak olarak bildiğinden, hidayetin kendisine fayda vereceğini bildiğine hidayet ediyor; fayda vermeyeceğini bildiğini ise yardımsız bırakıyor. Sen ise onların bu durumlarını bileme-diğinden, yardımsız bırakılmış bir topluluğu İslam’a getirmek için çabalı-yor, kendini paralıyorsun. Senin bu durumun, kabirdekilere işittirip onları uyarmak isteyenlerin durumuna benzemekte! Halbuki bu imkânsızdır. Bu ifadelerin sonrasında “Sen sadece bir uyarıcısın.” buyurarak sana düşen teb-liğ edip uyarmaktır, uyarılan kişi uyarıyı dinleyenlerdense fayda verir ama ısrar edenlerdense fayda vermez. Bunlar seni bağlamaz, anlamını kastetmiş-tir. Allah’ın dilediğine işittirmesinden maksat; kalbi mühürlü olan kimseyi zorla, olmayanı da hidayet ve tevfik ile hidayete erdirebileceğini ifade etmek de olabilir. Ama senin, ölü hükmünde olan kalbi mühürlülere ulaşmanın imkânı yoktur, denilmek istenmiştir.
24. Âyetin Tefsiri
[999] ِّ َ ْ א ِ ifadesi iki zamirden birinin halidir; anlamı da hak olduğun -ya da olduğumuz- halde şeklindedir. ِّ َ ْ א ِ mastarın sıfatı da olabilir ki bu durumda anlam; hak ile birlikte bulunan bir göndermeyle, olur. Bir diğer ihtimal ise beşîr ve nezîr kelimelerine müteallık olmasıdır. Bu takdirde; ger-çek olan bir vaat ile uyaran, gerçek olan bir azap ile korkutan biri olarak, anlamında olur.
[1000] Ümmet; kalabalık topluluklara denilir. َِّאس ا َ ِ ً َّ أ ِ ْ َ َ َ َ وَ(“Orada [hayvan sulayan] bir insan topluluğu gördü.” [Kasas 28/23]) âyeti buna bir örnektir. Ayrıca her asrın insanlarına da ümmet denilmektedir. Kelâm âlimlerinin tarifine göre ise ümmet; “kendilerine gönderilmişolmayan re-sul”ü tasdik edenler1 olup, icmâına itibar edilenler de bunlardır. Kasıt, aynı çağda yaşayan toplumlardır.
1 Sözgelimi Hazret-i Muhammed’le çağdaş olmadıkları halde ona inanan sonraki nesiller; yani Peygam-ber’in kendilerine direkt gönderilmediği, aralarında zuhur etmediği mümin toplumlar. / ed.
[1001] Şayet “İsa (a.s.) ile Muhammed (s.a.) arasındaki dönemde nice ümmetler geçti; bu dönemde neden bir uyarıcı gelmedi?” dersen şöyle de-rim: Uyarının izleri kaldığı sürece orada uyarıcı var sayılır. İsa (a.s.)’ın uya-rısının etkileri silinince Allah Muhammed (s.a.)’i gönderdi.
[1002] Şayet “Nasıl olur da başta her ikisini de zikrettikten sonra âyetin sonunda uyarıcı vasfıyla yetinildi?” dersen şöyle derim: Uyarı kaçınılmaz olarak müjde ile bir çift oluşturduğundan, tek başına zikredilmesi onun da zikredilmiş gibi olmasına delâlet eder. Özellikle de âyet her ikisini içerdi-ğinden bu doğaldır.
26. Âyetin Tefsiri
[1003] Beyyinât; peygamberliğin doğruluğuna tanıklık eden deliller, yani mucizelerdir. Zübur ise sahifeler anlamındadır. “Aydınlatıcı bir kitap” ile Tevrat, İncil ve Zebur gibi kitaplar kastedilmiştir. Her ne kadar bir kısmı -yani açık deliller- tüm peygamberlerde, bir kısmı -yani kitap ve sahifeler- bazılarında bulunuyorsa da, bu zikredilenler peygamber cinsine ait oldu-ğundan, peygamberlerin tümüne mutlak olarak isnat edilmişlerdir.
[1004] Bu âyette Peygamber (s.a.) teselli edilmektedir.
27–28. Âyetlerin Tefsiri
[1005] Elvân (renkler)den kasıt; sayılamayacak derecede olan nar, elma, incir, üzüm gibi farklı cinslerdir. Ya da kırmızı, sarı, yeşil ve benzer renk-lere sahip olan şeylerdir. Cüded yollar ve çizgilerdir. Lebîd [v. 41/661] şöyle demiştir:
Ya da altın döşenmiştir levhaları üzerindeki yollara
[1006] Eşeğin sırtındaki siyah çizgiye cüddetu’l-hımâr denilir; ceylanın sırtındaki ve karnındaki iki farklı renk arasını ayıran çizgiye de bu isim verilmiştir. ا kelimesi kelimesine ya da د kelimesine atfedilmiş; adeta dağların kimisi çizgili yollara sahip olup kimisi de tek, koyu bir renge sahiptir, denilmiştir. İkrime’den rivayet edildiğine göre bu, siyah ve uzun dağlardır.
[1007] Şayet “Ğırbîb kelimesi siyah rengi pekiştiren bir şeydir. Esvedü ğırbîb / hulkûk denilerek bununla siyahlıkta son noktaya ulaştığı vurgulanır. Kargaya da bundan dolayı ğurâb denmiştir. Asfaru fâkıun (sapsarı) ebyadu yefekun (bembeyaz) denildiği gibi tekit edenin, tekit ettiği şeye uyması ge-rekmez miydi?” dersen şöyle derim: Burada tekitten önce müekked gizli kabul edilerek daha sonra zikredilenin tefsiri mahiyetinde olduğu söylene-bilir. Nâbiğa’nın [v. 604];
Sığınan kuşları himayesine alana yemin olsun!
sözünde olduğu gibi. Bu, tekidi pekiştirmek için yapılmaktadır; çünkü aynı anlama iki yolla; hem açıkça hem de gizli olarak delâlet etmektedir. Bu durumda, ٌد َ ُ َאلِ ِ ْ َ ا ِ ifadesinde, “beyazlı, kızıllı, karalı yolları olan وَdağlar vardır” anlamında bir muzāfın hazfedilmiş olduğu varsayılmalıdır ki, mine’l-cibâli muhtelifun elvânuhû (farklı farklı renklerde dağlar vardır) ifadesiyle aynı noktaya gelsin. Tıpkı semerâtin muhtelifen elvânuhâ (farklı farklı renklerdeki ürünler) ifadesi gibi.
[1008] “İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da böyle çeşit çeşit renkte olanlar vardır.” Elvânuhâ şeklinde de okunmuştur. Zührî [v. 124/742] de yol anlamındaki cedîdenin çoğulu olarak cüdüd şeklinde okumuştur. Ce-dîdenin çoğulu cüded ve cedâid gelir. Nitekim sefine de süfün ve sefâin şek-linde yapılmaktadır. Ebû Züeyb’in [v. 287649] yaban eşeğini tasvir ettiği şu sözleri de yol anlamı ile açıklanmıştır:
Sırtı siyah, kurumuş dört memesi olan…
Zührî’nin ceded şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. Bu, üzerinde yol-culuk yapılan geniş yoldur. Birbirinden ayrı bulunan farklı yol ve çizgileri kastetmektedir. (ّواب .ed-devâbi şeklinde şeddesiz olarak da okunmuştur (اBenzeri ve le’d-dae’llîn şeklinde okuyanın okuyuşudur; her ikisinde de iki sakin harfin bir araya gelmesinden kaçınılmış olmaktadır. O, ilk sakin harfi harekelemiş, bu ise ikinci sakin harfi hazfetmiştir.
[1009] Kezâlike (böyle); yani meyveler, dağlar nasıl farklı farklıysa…
[1010] “Âlimler”den maksat Allah’ı sıfatlarıyla; bilhassa adliyle, tevhidiy-le1, hakkında caiz olan ve olmayan şeylerle bilerek ululayan, O’nu hakkıyla tanıyan ve korkup çekinen âlimlerdir. İlmi artanın O’ndan korkusu da artar; O’na dair bilgisi az olan kendini daha fazla güvende hisseder. Bir hadiste şöyle denilmiştir: “Allah’ı en iyi tanıyanınız ve O’ndan en çok korkanınız be-nim Mesrûk’un [v. 63/683] şöyle dediği nakledilmiştir: “Korkması kişiye ilim olarak yeter; ilmiyle böbürlenmesi de cehalet olarak kişiye yeter.” Bir adam Şabî’ye [v. 104/722]; “Bana fetva ver ey âlim!” dediğinde, “Âlim Allah’tan kor-kan kimsedir.” demiştir. Söylendiğine göre bu âyet, Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hakkında inmiştir; bu zatta haşyet etkisi açıktı ve bu yönüyle tanınmakta idi.
[1011] Şayet “Burada mef‘ûlün öne alınması ya da sonra getirilmesiyle anlam değişir mi?” dersen şöyle derim: Mutlaka değişir; çünkü Allāh lâfzı-nı öne getirip âlimleri sonra getirdiğinde, kulları arasında Allah’tan sadece âlimler korkmuş olmaktadır. Tersini yaptığındaysa anlam değişip; âlimlerin sadece Allah’tan korktuğu anlamı çıkmaktadır. Bu iki anlam da birbirinden farklıdır.
[1012] Şayet “Bu cümlenin öncesiyle bağlantısı nedir?” dersen şöyle derim: Önceki âyette, bilir gibi görmedin mi deyip Allah’ın delillerini, kudretinin nişanelerini, sanatının izlerini, cinsleri farklı olarak yarattığı birçok farklı varlığı ve Allah’ın varlığına ve sıfatlarına delil olarak getirilen şeyleri sayınca, ardından bu âyeti getirdi ki; Allah’tan ancak senin gibi ve senin sahip olduğun niteliklere sahip olup Allah’ı hakkıyla tanıyan ve O’nu derin bir ilimle bilen kimseler korkar, anlamı ifade edilebilsin. Peygamber (s.a.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah’ı en iyi bileniniz ve O’ndan en çok korkanınız olmayı umuyorum.” [Mâlik, Muvatta’, III, 415 (A’zamî tahkiki)]
[1013] Şayet “İnnemâ yahşa’llâhu min ibâdihi’l-ulemâe (Allah ancak kulları arasında âlim olanlardan haşyet duyar.) kıraati için ne diyeceksin? Bu kıraat Ömer b. Abdülaziz [v. 101/720] ve Ebû Hanîfe’ye [v. 150/767] nis-pet edilmiştir.” dersen şöyle derim: Bu okuyuşta haşyet kelimesinde isti‘âre bulunmakta olup; “Allah onları yüceltir, ulular.” anlamına gelir. Nitekim heybet duyulan ve korkulan kimseler, insanlar içerisinde, Allah’ın bütün kulları arasında yüceltilmektedir.1 Müfessir Ehl-i ‘Adl ve’t-Tevhid’e, yani Allah’ın bu iki vasfına büyük önem atfeden Mu‘tezile’ye telmihte
bulunuyor. / ed.
[1014] “Şüphesiz, Allah ‘mutlak izzet sahibi’dir, bağışlayıcıdır.” Bu ifadeler, asilerin cezalandırılıp kahredileceğine, itaatkârların ise sevaba nail olup bağış-lanacağına delâlet ettiği için, haşyetin neden gerekli olduğunu göstermektedir. Gerçek cezalandırıcı ve tek mükâfatlandırıcıdan korkulması gerekir yani!..
30. Âyetin Tefsiri
[1015] “Allah’ın kitabını okuyup izleyenler” tilâvetine devam edenler, tilâvet yaşam biçimi olanlar demektir. Mutarrif bu âyetin kurraların âyeti olduğunu söylemiştir. Kelbî’den nakledildiğine göre tilâvetten kasıt içinde-kilerle amel etmektir. Ayrıca Kur’ân’da olanları bilen ve amel edenler an-lamına geldiği de söylenmiştir. Bu kimselerin Peygamber (s.a.)’in ashabı (r.anhum) olduğu Süddî’den rivayet edilmiş, Atâ ise bunların mümin kim-seler olduğunu söylemiştir.
ن [1016] (umabilirler) ifadesi إن’nin haberidir. “Ticaret”le, yapılan itaatin sevabını talep etmek kastedilmiştir. ّ َ ُ
ِ ifadesi َر fiiline müte-allıktır; yani bu kimseler, hiç kesâda uğramayacak ve Allah katında makbul olacak bir ticareti umabilirler; çünkü Allah o ticareti kabul ettiğinden, onlara karşılığını tam olarak verecektir. Onların ücretleri, hak ettikleri sevaptır. Ayrı-ca Allah onlara lütfundan, hak ettiklerinden fazlasını ikram edecektir. Diler-sen, ن ifadesini hal de kabul edebilirsin; yani onlar tüm bu tilâvet, namaz ve Allah yolundaki infak amellerini Allah’ın kendilerine mükâfatlarını tam olarak vereceğini umarak yaparlar. Bu durumda, إن’nin haberi, ٌر כُ َ رٌ ُ َ ُ َّ إِcümlesindeki şey; yani Allah’ın onları bağışlayıp amellerine minnettar kala-cağıdır. “Minnettar kalma (şükür)” mükâfat vermenin mecazî bir ifadesidir.
31. Âyetin Tefsiri
[1017] “Kitap” yani Kur’ân. [אب כ daki] Min açıklama içindir ya da cins’ اanlamı vermekte ve Min kısmilik ifade etmektedir.1 ًא (tasdik edici ola-rak)ise pekiştirme anlamı taşıyan bir haldir; çünkü hak asla tasdik etme özel-liğinden ayrılmaz. א (önündekileri) ifadesi önceki kitapları ifade eder.
1 Açıklama: “Sana vahyettiğimiz şey, yani şu kitap…” Cins ve kısmilik: “Semavi kitaplardan biri olarak sana vahyettiklerimiz…” / ed.
“Allah, elbette kullarından haberdardır, onları görmektedir.” İşte, senden de haberdar olmuş, senin durumunu görmüş ve tüm diğer kitaplar için kriter olan böyle bir mucize kitabı vahyetmeye seni ehil görmüştür.
33. Âyetin Tefsiri
[1018] Şayet “Daha sonra Biz, ‘kitab’a mirasçı kıldık, âyetinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bu iki şekilde açıklanabilir. Birincisi; “Biz sana Kur’ân’ı vahyettik, sonra da senden sonrakilere miras bıraktık; yani miras bırakılmasına hükmettik.” anlamında olabilir veya “mirasçı kıldık” sözü, Allah’ın [istikbale dair] haber verdiği durumlarda olduğu üzere “bırakıyoruz” / “bırakacağız” anlamındadır. “Seçtiğimiz kullarımızı” ifadesi ise Peygam-ber (s.a.)’in ümmetinden olan Sahabileri, Tâbi‘îleri, onların izinden giden-leri ve bunların ardından kıyamete kadar gelecekleri kapsamaktadır. Çünkü Allah onları diğer ümmetlere tercih etmiş, insanlara model olsunlar diye örnek bir ümmet kılmış; peygamberlerin en faziletlisine intisap etme ve kitapların en üstününü taşıma şerefini onlara vermiştir. Sonra bu kimseleri, nefsine zulmeden mücrim -ki durumları Allah’a kalmıştır-, orta karar -yani salih amellerine kötülük karıştıranlar- ve hayırda önde gelenler olarak sınıf-landırmıştır. İkincisi; Allah Teâlâ önce her ümmete bir resul gönderdiğini ve o ümmetlerin kendilerine açık delillerle, sahifelerle ve aydınlatıcı kitapla gelen resulleri yalanladıklarını belirttikten sonra, “Allah’ın kitabını okuyup izleyenler” âyetiyle, kitaplarını okuyup uygulayanları şeriatını yalanlayan diğer ümmetler arasında övmüştür. Arada “Sana vahyettiğimiz kitap hak-tır.” buyurup ardından; “Daha sonra, seçtiğimiz kullarımızı ‘kitab’a mirasçı kıldık.” buyurmuştur; yani bu zikredilenlerden sonra bunu yaptık demiştir. “Seçtiği kullar”la hanif din mensuplarını kastetmektedir.
[1019] Şayet “ٍن ْ َ אت (Adn cennetleri), ‘hayırda önde olma’yı ifade eden ve ‘bu’ diye işaret edilen כ -den nasıl bedel yapılabilmiş?” der’ا اsen şöyle derim: Hayırda önde gelmek sevaba erişmeye vesile olduğundan, sanki sevabın bizzat kendisiymiş gibi sonucun yerine konulmuş; ٍن ْ َ אت ifadesi ondan bedel yapılmıştır.
[1020] [Yukarıdaki üçlü] taksimden sonra, hayırda önde gelenlerin seva-bını özellikle zikredip diğer iki gurubun âkıbetini belirtmemesi bunların sakınmaları gerektiğini ifade etmektedir. Orta karar olan sakınsın; nefsine zulmeden adeta sakınmaktan helâk olsun; bu iki grup kendilerini Allah’ın azabından kurtaracak bir tevbeye sarılsınlar; sakın ola Hazret-i Ömer’in Peygamber (s.a.)’den rivayet ettiği; “Bizim hayırda önde olanlarımız (âhi-rette de) öndedir, orta karar olanlarımız kurtulacaklardır; zalimlerimiz de bağışlanacaktır.” hadisine aldanmasınlar. Çünkü bunun şartı sahih tevbe-dir. Bu da “Umulur ki Allah onların tevbesini kabul buyurur.” [ Tevbe 9/102]âyeti ile “Onlara ya azap eder ya da tevbelerini kabul buyurur.” [ Tevbe 9/106]âyetinde belirtilmiştir. Kur’ân bunları pek çok yerde söylemiştir. Araştıran, gerçeği görür, aldatıcı gerekçelerle kendini kandırmaz.
א [1021] kelimesi sebbâk (en önde gelen) şeklinde de okunmuştur. Bi-izni’llâh, Allah’ın kolaylaştırması ve başarıya ulaştırmasıyla demektir.
[1022] Şayet “Niye önce zalim sonra orta karar sonra da önde geleni zikretti?” dersen şöyle derim: Fasıkların çok ve diğerlerine galebe çaldığını, orta karar olanların zalimlere nazaran az olduğunu ve önde gelenlerin azın da azı olduğunu anlatmak için.
[1023] Cennetü adnin şeklinde müfret de okunmuş ve bununla sanki önde gelenlere has bir cennet olduğu anlatılmıştır. Ayrıca cennâti adnin şek-linde nasbedilerek de okunmuştur. Bu da, א fiilinin tefsir ettiği gizli bir fiille olmaktadır; yani yedhulûne cennâti adnin yedhulûnehâ şeklindeymiş gibi düşünerek… Meçhul olarak yudhalûnehâ şeklinde de okunmuştur. ن ْ َّ َ ُ ifa-desi ‘kadın süslendi’ anlamına gelen haliyeti’l-mer’etü kullanımından olmak üzere, yahlevne şeklinde de okunmuştur; bu durumda hal olur.
[1024] Lü’lüen ifadesinin mansūb oluşu אور أ sözünün mahalline atfedildiği içindir. Buradaki Min kısmîlik ifade eder; yani birtakım altın bileziklerle süslenirler. Bir kısmı sanki daha önce verilmiştir. Altın bilezik-lerle süslenenler diğerlerinden önde oldukları gibi, sanki bazı bileziklerin de diğerlerine önceliği vardır. Söylendiğine göre bu altın inci saflığında imiş. Lûlüen şeklinde ilk Hemze Vav’a dönüştürülerek de okunmuştur.
35. Âyetin Tefsiri
[1025] (Hazen) hüzn şeklinde okunmuştur. Burada müttakilerin ga-mı-kederi kastedilmekte olup, kötü sona dair müttakileri endişelendiren şeylerdir. “Bundan önce, kendi insanlarımızın arasında iken (Rabbimizin azabından) kaygılanırdık. Allah bize lütfetti de bizi, o ‘insanın içine işleyen azap’tan korudu.” [ Tūr 52/26-27]. İbn Abbas radıyallāhu anhumâdan rivayet edildiğine göre, burada kastedilen hüzün, değişim ve felakettir. Ondan ge-len bir başka rivayette ise ölüme dair hüzün olduğu söylenmiştir. Dahhâk [v. 105/723] ise İblis ve vesvesesine dair bir hüzün olduğunu söyler. Bunun, geçim kaygısı olduğu da, eldeki nimetin bitip tükenmesi olduğu da söylenmiş, hatta ev kirası olduğunu söyleyenler bile olmuştur. Aslında mâna; din ve dünyaya dair hüzün veren her şeyin -hatta bunun bile- Allah tarafından giderilmesidir. Peygamber (s.a.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Lâ ilâhe illâllāh diyenlere ne kabirde ne mahşerde ne de gidecekleri yerde yalnızlık vardır. Lâ ilâhe illâl-lāh diyenin kabirlerinden çıktığını, yüzlerinden toprağı sildiklerini ve ‘Bizden hüznü gideren Allah’a hamdolsun’ dediklerini görür gibiyim.”
ر [1026] כ (minnettar) lâfzının zikredilmesi bu nimetlere kavuşanla-rın çok iyilik yaptıklarını göstermektedir.
[1027] Mukāmetun “ikamet etmek” anlamındadır. Ekamtü ikāmeten / mekāmen / mukāmeten denilebilmektedir. “bağış ve ihsanlarından” demektir. li-fulânin ‘ale’l-kavmi fudūlun ve fevâdılu (Falancanın kavim üze-rinde iyilikleri bulunur.) sözünde geçen fadl kelimesi gibidir; (hak etmeden verilen) iyilik anlamına gelmez; çünkü sevap, hak etmeden verilen teberru gibi değil, hak edilen ücret gibidir.
ب) [1028] ُ ُ ) lağûb şeklinde fethalı da okunmuştur. Kendisinden dola-yı ârız olan ağırlıktır; bize bizi yoracak ameller yükleme, demektir. Kabûl, velûğ gibi mastar da olabilir. Ayrıca mastarın sıfatı olarak; luğûbun leğû-bun (ağırlık veren ağırlık) şeklinde de düşünülebilir. Aynı; mevtun mâitun (ölümcül ölüm) denildiği gibi. “Peki, luğûb ile nasab arasındaki fark ne?” dersen şöyle derim: Nasab bir iş için yorulan ve o işe kalkışan kimseye gelen yorgunluk ve meşakkattir. Luğûb ise yorgunluğun ardından kişide ortaya çıkan bitkinliktir. Nasab yorgunluk ve külfetin kendisi iken, luğûb neticesi ve bu neticeden hâsıl olan durgunluk ve bıkkınlıktır.
37. Âyetin Tefsiri
ا [1029] nefyin cevabıdır ve gizli bir En ile mansūbdur. ُ fii-line atfedilip fe-yemûtûne şeklinde okunarak nefiy hükmüne sokulmuş ve bununla; onlar için ölüm hükmü verilmez ve bundan dolayı onlar ölme-yecekler, anlamı da kastedilmiş olabilir.1 َرُون ِ َ ْ َ َ ْ ُ َ ذنُ ْ ُ َ Onlara izin“) وَverilmez; mazeret beyan edemezler.” [Murselât 77/36] âyetinde olduğu gibi. “İşte böyle” yani bu cezayı verdiğimiz gibi cezalandırırlar!2 Fiil yücâzâ3ve Nun ile neczî kulle kefûr (Bütün inkârcı nankörleri cezalandırırız!)şeklinde de okunmuştur. ن ifadesi yetesārahūne (karşılıklı bağrışıp çağrışırlar) demektir. Şiddetli ve avazı çıktığı kadar bağırıp çağırma anlamındaki surâ-hın ifti‘âl formudur. Şair şöyle demiştir:
Halkının terkettiği bir hâmilenin bağırıp çağırması gibi
Bu kelime, avazı çıktığı kadar bağırdığı için “İmdat!” diyen kimseler için kullanılır.
[1030] Şayet“Bizi döndür de, salih amel işleyelim!’ [Secde 32/12] aye-tindeki gibi, ‘salih’ demekle yetinseydi ya. ‘Yaptıklarımızdan bambaşka’ ifadesini eklemenin faydası ne? Kaldı ki bu, dünyada işledikleri [güya] salih amellerin dışında bir salih amel işlemek istedikleri gibi bir mâna çağrıştır-maktadır!” dersen şöyle derim: Bu ilavenin faydası, işledikleri -ve bizzat itiraf ettikleri- o salih olmayan [yaramaz] amellerine yanmalarını daha da artırmaktır. Çağrışım yaptırdığı hususa gelince bu, inkârcılıkları ve işlemiş oldukları günahlar aşikâr olduğundan, zail olmaktadır. Ayrıca “İyi bir şey yaptıklarını sanarak...” [Kehf 18/104] âyetinde buyrulduğu gibi, kendilerini iyi bir yaşantıda sanmakta idiler. Bu yüzden; “Bizi çıkar da, yararlı sandığı-mız amellerin dışında gerçekten yararlı işler yapalım!” derler.
[1031] “Yaşatmadık mı” ifadesi Allah’tan bir kınama olup “Onlara diye-ceğiz ki” anlamındadır. İdğâmlı olarak mâ yezzekkeru fî-hi illâ meni’zzekke-ra şeklinde de okunmuştur. Ömrü kısa olsa bile, bir mükellefin, durumunu düzeltebileceği her ömrü içine alır; ancak ömrü uzun olan kimse için ise bu kınama daha büyüktür. Peygamber (s.a.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:1 Bu iki mâna şöyle yansıtılabilir: [i] “Haklarında kesin karar verilmez ki ölüp gitsinler.” [ii] “Haklarında
kesin karar verilmez ve ölmezler.” / ed.2 Müfessir yuczâ kıraatini esas almaktadır. / ed.3 Yucâzâ kullu kefûr; yani “Bütün inkârcı nankörlere müstahak oldukları karşılık verilir.” / ed.
“Allah’ın âdemoğlundan özrü kaldıracağı ömür 60 senedir.” Mücâhid’den bu-nun 20 ile 60 arası olduğu nakledilmiştir. 18 veya 17 olduğu da söylenmiştir.
[1032] Nezîr (uyarıcı) Peygamber (s.a.)’dir. Nezîrin “saçın, sakalın ağar-ması” olduğu da söylenmiştir. Ve câetkümü’n-nuzur şeklinde de okunmuş-tur. “Peki,ve câekümü’n-nezîr neye atfedilmiştir?” dersen, ْ כُ ْ
ِّ َ ُ ْ َ biz) أوَsize ömür vermedik mi) ifadesinin anlamına, derim; çünkü bunun lâfzı haber almak isteme şeklinde ise de, anlamı haber vermedir. Dolayısıyla, adeta; “size ömür verdik ve size uyarıcı geldi” buyrulmaktadır.
38. Âyetin Tefsiri
ورِ [1033] ُ ُّ اتِ ا َ ِ ٌِ َ ُ َّ cümlesi bir nev-i (.O, sinelerin özünü bilir) إِ
gerekçelendirmedir; çünkü sinelerin özünü bilince -ki o olabilecek en gizli şeydir- âlemdeki her gaybı bilmiş olur. ِور ُ ُّ .sinelerde gizlenenler”dir“ ذَات اZâtu kelimesi, Hazret-i Ebu Bekr’in; zû batni hāricete câriyetun (Hârice’nin karnındaki [ceninler] devam edip gidiyor [mâşallah]!) ve
Kabının içinde ne varsa tamamını uzaklaştır benden
sözlerindeki zûnun müennesidir. Bunların anlamı; “karnındaki cenin” ve “kaptaki içecek”tir; çünkü cenin karınla, içecek de kabla birlikte bulunur. Arapların; “cenini onunla birlikte” sözüne dikkat et. İşte, gizlilikler de gö-ğüslerle1 birlikte bulunur. Zû birliktelik anlamı için vaz‘edilmiştir.
39. Âyetin Tefsiri
[1034] Geride bırakılmak istenen kimseye halîfe ya da halîf denilir. Halîfenin çoğulu halâif şeklinde, halîfinki ise hulefâ şeklinde gelir. Âye-tin mânası; O sizi yeryüzünde kendisinin halifeleri yaptı; oradaki tasarruf anahtarlarına sizi mâlik etti; sizi orada bulunanlar üzerine sevketti ve oranın faydalı şeylerini sizin için mübah kıldı ki O’na tevhit ve taatle şükredesiniz. “Artık” sizden “kim inkâr ederse;” bu gibi bir değerli nimeti küçümserse, inkârının vebali kendisine dönecektir ki bu, ötesinde daha büyük bir utanç ve küçüklüğün olmadığı Allah’ın hışmı ve sonrasında daha büyük bir hüs-ranın olmadığı âhiretteki hüsrandır! 1 Yani zihinlerle. Sadr, müste‘âr olarak“herhangi bir şeyin ön kısmı, başı, evveli” demek olup, Türkçeye de
baş, başkan, sadr-ı a‘zam sözcüğünün kısaltılmışı vb. şekillerde girmiştir. Sadru’l-kanâti mızrağın ön kıs-mı, sadru’l-kitâbi kitabın önü / başı, sadru’-nehâri gündüzün başı anlamında kullanılır. Şerh-i sadr zihnin [imana] açılmasını ifade eder. / ed.
[1035] ْ َ öfkenin en şiddetlisidir; babasının eşiyle1 evlenen kimse için, herkesin hışımla baktığı biri olmasından dolayı maktiyyun (nefretlik herif ) denilmiştir.
[1036] Burada tüm insanlara hitap edilmektedir; Peygamber (s.a.)’in gönderildiği kimselere hitap edildiği de söylenmiştir. Âyetin anlamı; sizi öncekilerin yerine geçen ve seleften ibret alınması gerekenleri iyi gözlemle-yip gören bir ümmet kıldık. Artık içinizden her kim inkâr ederse inkârının cezası -yani Allah’ın hışmı ve âhiretteki hüsran- kendisini bulur! Nitekim sizden öncekilerin hükmü de buydu.
40. Âyetin Tefsiri
[1037] ِ ُ ifadesi (gösterin bana) أرَُو ْ ;den bedeldir(bir düşünün) أرََأَçünkü ْ ُ ْ ün mânası “Ne dersiniz, bana haber verin bakalım!”dır. Sanki’أرََأَşöyle buyurmaktadır: “Gösterin bana şu ortak (koştuk)larınızı ve bunların, ilâhlık ve ortaklığı neyle hak ettiğini! Gösterin bana, Allah dışında sadece bunların yaratıp yönettiği bir tek toprak parçası! Yoksa bunların, göklerin yaratılışında Allah ile bir ortaklıkları mı var?! Yoksa yanlarında ‘kendile-rinin Allah’ın ortağı olduğunu’ söyleyen, Allah katından gelen bir kitap mı var ki müşrikler de o kitaptan dolayı kesin bir delil ve hüccet üzere bulunuyorlar?!” ْ ُ َא ْ َ daki zamir; “Yoksa Biz, güçlü bir kanıt mı indirmişiz’آbunlara?!” [Rûm 30/35] âyetindeki gibi müşriklere ait de olabilir; yani “Yoksa onlara” bu(Kur’a)ndan önce “bir kitap mı verdik?! Yoo!.. Aksine” bir kısmı -yani liderler- “bir kısmına” -yani tâbilerine- “tamamen aldatıcı şeyler vaad ediyorlar!”O da; “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.” [Yûnus 10/18] demeleridir. [(Apaçık bir delil) anlamındaki kelimesi] beyyinâtin (apaçık deliller) şeklinde de okunmuştur.
41. Âyetin Tefsiri
fından boşandığında ya da babasının vefatıyla geride kaldığında nikâhlamakta idi. Bkz. Nisâ 4/19. / ed.
[1038] َ و ُ َ -ifadesi, “zeval bulmalarını isteme (zeval bulmasınlar diye) أنَْ diği için” veya “zeval bulmalarını O engellemekte” şeklinde tevil edilmek-tedir; çünkü imsâk, engellemektir. “O, gerçekten Halîm’dir, bağışlayıcıdır.” Cezalandırmada aceleci değildir. Bu sebeple gökleri ve yeri tutmaktadır. Yoksa şirk sözlerinin büyüklüğünden dolayı onların çökmesi gerekirdi! Ni-tekim şöyle buyurmuştur: “[Öyle çirkin bir iş yapmaktasınız ki) o yüzden neredeyse gökler parçalanacak, Arz ikiye ayrılacak!” [Meryem 19/90]). İfade, ve lev zâletâ (zâil olacak olsalardı)şeklinde de okunmuştur. א َ ُ כَ َ ْ َא ,ifadesi إِنْ أَ َ ْ زَا ئِ َ -da bu’وَlunan kasemin cevabıdır; iki cevabın yerine geçmiştir. İlk ْ ِ olumsuzluğu iyice pekiştirmek için; ikincisi ise ibtidâ içindir. ِه ِ ْ َ ْ ِ (Allah’dan sonra) ifadesi aslında min ba‘di imsâkih (Allah’ın tutmasından sonra) şeklindedir. İbn Abbas (r.a)’ın Şâm’dan gelen birine; “Orada kiminle karşılaştın?” diye sorunca, “Kâ‘b[u’l-Ahbâr] ile” dediği, “Ne söylerken duydun onu?” sorusuna adamın; “‘Gökler meleğin omuzundadır.’ dediğini duydum.” demesi üze-rine, “Yalan söylüyor Kâ‘b! Hâlâ yahudiliğini bırakmadı mı bu?!” deyip, sonra bu âyeti okuduğu rivayet edilmiştir.
44. Âyetin Tefsiri
[1039] Peygamber (s.a.)’e peygamberlik verilmeden önce, Kureyş’e Ehl-i Kitab’ın, peygamberlerini yalanladıkları haberi ulaşmış ve onlar da şöyle demişlerdi: “Allah Yahudi ve Hıristiyanlara lânet etsin! Kendilerine peygamberler gelmiş, fakat peygamberlerini yalanlamışlar! Vallahi, bize bir peygamber gelecek olursa bu ümmetlerin birinden mutlaka daha doğru yolda olurduk!” Ancak Hazret-i Muhammed (s.a.)’e peygamberlik verilince onu yalanladılar.
ى ا [1040] -ifadesinde iki vecih vardır: İlki; “ümmetlerin bir kıs إmından; yani Yahudi, Hıristiyan veya bunlar dışındaki ümmetlerden her-hangi birinden [daha doğru yolda]” anlamında olmasıdır. İkincisi ise; “üm-metler içinde tek olan” anlamında olmasıdır ki bu, hidayet ve istikamet bakımından diğer ümmetlerden üstün tutmayı ifade eder.
א زاد [1041] (bu, [onların nefretle kaçışlarından başka bir şeyi] artırmadı) ifa-desinde mecâzî bir isnat bulunmaktadır; çünkü uyarıcının gelmesi, onların haktan kaçmada ve uzaklaşmada ileri gitmelerine sebebiyet vermiştir. Tıpkı ([İnen âyetler) pisliklerine pislik katmıştır!” [ Tevbe 9/125]) ayetinde olduğu gibi.
אرًا [1042] כ رًا ,kelimesi ا ُ ُ ’dan bedeldir. “Yeryüzünde büyüklenip ki-birlenmek için nefretle kaçmalarını arttırmıştır.” anlamında mef‘ûlün leh de olabilir; “Allah Resulüne ve müminlere karşı kibirlenip tuzak kurarak” anlamında hâl de olabilir. ا َ כ de رًا ُ ُ ’a ma‘tūf olabilir. “Peki, ا َ כ ifadesinin i‘râb yönü nasıldır?” dersen şöyle derim: Aslı; el-mekra’s-seyyie (kötü tuzak) anlamında ve en mekeru’s-seyyie şeklindeydi. Sonra ve mekran es-seyyie oldu, sonra da ve mekra’s-seyyi’i halini aldı. Bunun delili de ُ ِ َ وَ ِ ِ ْ َ ِ َّ ُ إِ ِّ َّ ُ ا כْ َ ْ .ifadesidir (.Oysa tuzak dönüp dolaşıp sahibini bulur) ا
[1043] ُ ِ َ ‘nun anlamı kuşatmak ve inmektir. “Allah kötü tuzağı in-dirmez.” anlamında ve lâ yuhîku’l-mekra’s-seyyie şeklinde de okunmuştur. Nitekim Allah, Bedir Savaşı’nda onları kuşatmıştı!..
[1044] Peygamber (s.a.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Tuzak kur-mayın, tuzak kurana yardım da etmeyin; çünkü Allah Teâlâ ‘Tuzak dönüp dolaşıp sahibini bulur!’ buyuruyor. Haddinizi aşmayın, haddini aşana yar-dım da etmeyin; çünkü Allah Teâlâ ‘Hadsizliğiniz tamamen kendi aleyhi-nizedir!’ [Yûnus 10/23] buyuruyor.” Kâ‘bu’l-ahbâr’ın İbn Abbas radıyallāhu anhumâya; “ Tevrat’ta; ‘Kim bir çukur kazarsa oraya kendisi düşer!’ diye yazdığını okudum.” dediği, İbn Abbas radıyallāhu anhumânın da; “Ben bunu Allah’ın kitabında (Kur’an’da) da görüyorum.” dediği ve bu (tefsir edilen) âyeti okuduğu nakledilmiştir. “Kim kardeşinin kuyusunu kazarsa oraya baş aşağı kendisi düşer!” şeklinde bir Arap atasözü vardır.
[1045] Hamza [v. 156/773] Hemze’yi sâkin yaparak ْء ِّ َّ ا َ כْ َ -şeklin وَde okumuştur ki, Yâ ve Hemze’de harekeyi ağır görmesindendir. Belki de ihtilâs yapmıştı (yani kesrenin harekesini sesi kısarak okumuştu), ama bu sâkin zannedildi. Ya da kısa bir vakfe yapmış ve sonra و âyetine baş-lamıştı? İbn Mes‘ûd ise ve mekran seyyien (kötü tuzak) şeklinde okumuştur.
[1046] َ ِ وَّ ْ َّ ا ُ (öncekilerin başına gelen uygulamalar) ifadesi; pey-gamberlerini yalanlayan önceki ümmetlere azap indirilmesidir. Karşılaşa-cakları azabı onların bir beklentisiymiş gibi değerlendirmiş ve ‘resullerini yalanlayanları mutlaka cezalandırma’ âdetini değiştirmeyeceğini, bunun, Allah tarafından mutlaka yapılacak, kaçınılmaz bir âdet olduğunu beyan etmiş; Suriye’ye, Irak’a ve Yemen’e yaptıkları ticaret ve gezi amaçlı yolcu-luklarda müşahede etmiş oldukları öncekilerin izlerini, helâk ve yok edilme alâmetlerini onlara delil getirmiştir.
ه [1047] َ ِ ْ ُِ (O’nu âciz bırakacak) ifadesi; “O’nu geçip, O’ndan kaça-
bilecek” anlamındadır.
45. Âyetin Tefsiri
ا [1048] ُ َ כَ א َ ِ (işledikleri yüzünden) ifadesi, kesbetmiş oldukları gü-nahlar sebebiyle anlamında; א َ ِ ْ َ َ َ (sırtında) ifadesi “yeryüzünde” de-mektir. “Tek bir canlı” ise yeryüzünde hareket eden tüm varlıklardır. Bura-da âdemoğlunu kastetmiştir; ancak “Günahlarının uğursuzluğu yüzünden hem âdemoğlunu hem de diğer canlıları bırakmazdı” anlamında olduğu da söylenmiştir.
[1049] İbn Mesûd’un şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Ademoğlu-nun günahı yüzünden, neredeyse bokböceğine bile deliğinde azap edile-cek!” Enes (r.a)’ın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Âdemoğlunun günahı yüzünden kertenkele1 deliğinde açlıktan ölecek!” Âyetin “Allah yağmuru tutar ve her şey helâk olur!” anlamına geldiği de söylenmiştir. ًّ َ ُ ٍ َ إ أ(adı konulmuş bir ecele kadar) ifadesi, “kıyamet gününe dek” anlamında-dır. “Allah, elbette kullarını görmektedir!” âyeti cezaya dair bir tehdittir.
[1050] Peygamber (s.a.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Her kim Melâike (Fâtır) sûresini okursa sekiz cennet kapısı; ‘İstediğin kapıdan gir!’ diye onu davet eder.
1 Açlık ve susuzluğa en dayanıklı hayvanlardan olan kertenkele bile…” / ed.