KEŞŞÂF TEFSİRİ

Câsiye Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…

1. Âyetin Tefsiri

1. Hâ, Mîm.
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

tarafından indirilmektedir: [237] Şayet HâMîmi, haberi אب כ -olan müb (kitabın indirilmesi) ا

tedâ bir isim kabul edersen, o zaman muzāfın hazfedilmiş olması kaçınıl-maz olur. Anlam ise; “HâMîm’in indirilmesi, kitabın indirilmesidir.” şek-linde olur. ِ َ ا ِ (Allah’tan) ifadesi de tenzîle bağlı olur. Eğer HâMîmi harf sayımı kabul edersen, “Kitab’ın indirilmesi” mübtedâ, ِ ا َ ِ (Allah’tandır) ifadesi de onun haberi olur.

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

3. Göklerde ve yerde elbette müminler için âyetler vardır.
Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

iman eden bir toplum için âyetler vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

rızıkla ölü vaziyetteki yeri diriltmesinde ve rüzgârları farklı yönlerden estirmesinde de akleden bir toplum için âyetler vardır.

[238] “Göklerde ve yerde” ifadesinin, zâhiriyle -yani “göklerin ve yerin yaratılmasında” anlamıyla- alınması mümkündür; çünkü sonraki âyette, “sizin yaratılmanızda” denmektedir.

[239] Şayet “ א ifadesi neye atıftır? Muzāf (ve yeryüzüne yaydığı) وdurumundaki ْ َ kelimesine mi yoksa muzāfun ileyh konumundaki ْ -za כُmirine mi?” dersen şöyle derim: Muzāfa atıftır; çünkü muzāfun ileyh, ken-disine atıf yapılması hoş görülmeyen mecrur muttasıl bir zamirdir. Araplar (“Sana ve Zeyd’e uğradım.” anlamında) merartu bi-ke ve zeydin denmesini; (“Bu, senin ve Amr’ın babasıdır.” anlamında) hâzâ ebûke ve ‘amrin denme-sini çirkin görmüşlerdir. Yine, ifadeyi pekiştirmek istediklerinde merartu bi-ke ente ve zeydin demeyi de çirkin görmüşlerdir.

] 240[ ن ُ ِ ُ مٍ ْ َ ِ َאتٌ (.Yakînen iman eden bir toplum için âyetler vardır) أَifadesi nasb ile de ref‘ ile de okunmuştur. Tıpkı (“ Zeyd evde Amr çarşıda.” an-lamında) “inne zeyden fi’d-dâri ve ‘amran fi’s-sûk” da, “…ve ‘amrun fi’s-sûk” da diyebileceğin gibi. ن ُ ِ ْ َ مٍ ْ َ ِ َאتٌ -ifa (.Akleden bir toplum için âyetler vardır) أَdesine gelince bu, iki âmil üzerine atfın örneklerindendir ve ifadeyi nasb ya-hut ref‘ hâlinde okuman durumu değiştirmez. Mansūb okuduğunda âmiller

[2. âyetteki] إن ile [4. âyetteki] edatlarıdır. [5. âyetin başındaki]Vav bu iki edatın yeri-ne geçerek, َِאر ِ وَا ْ فَِ ا ِ ْ َאتٍ ,ifadesini cer ederken وَا -kelimesini de nasbetmiş آtir. Merfû‘ okuduğunda ise âmiller mübtedâlık ve harf-i ceridir. Mübtedâlık אتٌَ فَِ kelimesini ref‘ ederken, de آ ِ ْ ,üzerinde amel etmiştir. İbn Mes’ûd ا“ve fi’htilâfi’l-leyli ve’n-nehâr” şeklinde okumuştur. Şayet “İki âmil üzerine atıf Ahfeş’e (v. 215/830) göre uygundur, diyecek bir şey yoktur; ama Sîbeveyhi (v. 180/796) buna karşı çıkmaktadır. Peki, Sîbeveyhi’ye göre âyet nasıl tahlil edil-meli?” dersen, şöyle derim: Ona göre bu, iki şekilde açıklanabilir: İlki, gizli bir harf-i ceri olduğunun kabul edilmesidir. Bu açıklamayı güzel ve makbul kılan, önceki iki âyette ’nin önceden zikredilmiş olmasıdır; İbn Mes‘ûd’un [ve fi’htilâfi…] kıraati de bunu destekler. İkincisi; mecrûr,1 öncesine atıfla yahut tekrar edile edile tamamlandıktan sonra, َאت kelimesinin ihtisās üzere mansūb آolmasıdır. Ref‘ durumunda kabul edilmesi ise gizli bir ِ sayesindedir.2

[241] Yine ifade, va’htilâfu’lleyli ve’n-nehâr şeklinde merfû‘ ve َאت -keli آmesi de آ şeklinde [müfred] okunmuştur. Ayrıca, ve mâ yebussu min dâbbetin âyetun (yaydığı bütün canlılar âyettir) ve ve tasrîfi’r-rîh (rüzgârı farklı yönler-den estirmesinde) okunuşları da vardır.

[242] Âyetin mânası şöyledir: İnsaf sahibi kullar gökleri ve yeri sahih bir nazarla3 incelediklerinde, bunların bir ‘sanat eseri’ olduğunu ve bir us-tasının (Sāni‘) olması gerektiğini anlarlar. Böylece Allah’a iman edip O’nu ikrar ederler. Kendilerinin yaratılıp durumdan duruma, şekilden şekle dön-dürülüşleri üzerinde ve yeryüzündeki canlı türleri üzerinde düşündüklerin-de imanları pekişir, güçlenir ve şüphe onları terk eder. Aynı şekilde, gece ve gündüzün art arda gelmesi, yağmurun yağması ve yeryüzünün ölü iken yağmurla dirilmesi, rüzgârın kuzey, güney, ileri, geri [çeşitli yönlerde] esmesi gibi her an tekrarlanan diğer hadiseler üzerinde düşündüklerinde ise mese-leyi kavrarlar ve bilgileri sağlamlaşıp imanları berraklaşır.

[243] Yağmur “rızık” diye isimlendirilmiştir; çünkü rızkın sebebidir.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

kendisi olarak okuyoruz. Peki, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze iman edecek bunlar?!

] 244[ כَ ْ ِ önceki âyetlere işaret etmektedir; yani işbu âyetler “Allah’ın âyetle-ridir.” א َ ْ َ hâl konumundadır; yani “sana gerçeğin ta kendisi olarak” okunmak-ta olan [Allah’ın âyetleridir]. Hâlin âmili ise َכ ْ ِ ’nin delâlet ettiği işaret anlamıdır. 1 Yani َل َ ْ אَ أ فَ, ِ ْ אَح ve ا ِّ ا

ِ ِ ْ َ ifadelerinin. / çev.2 Yani bütün bunlar akleden bir toplum için birer âyettir. / ed.3 Nazar: Müşahhas veya mücerret bir şeyi, akıl gözünü de işin içine katarak derin bir bakışla ve dakik bir

şekilde inceleme; gözlem. / ed.

Bunun bir benzeri [Sâre validemizin ağzından nakledilen] א ْ َ ِ ْ َ ا َ َ Şu kocam) وَ

da bir ihtiyar olduğu hâlde) [ Hûd 11/72] ifadesidir. א َ ْ َ kelimesi yetlûhâ (on-ları okuyor) şeklinde de okunmuştur.

[245] “Allah’tan ve âyetlerinden sonra” yani Allah’ın âyetlerinden sonra. Bu, Arapların “ Zeyd ve onun cömertliği hoşuma gitti.” sözüne benzer. Bu-nunla “ Zeyd’in cömertliği hoşuma gitti.” demek isterler. Bu ifadenin “Al-lah’ın sözünden sonra” anlamında olması da mümkündür ki O’nun sözü, kitab ve Kur’ân’ıdır. Nitekim “Allah sözün en güzelini… indirmektedir.” [Zümer 39/23] buyrulmuştur.

] 246[ ن ُ ِ ْ ُ Yâ ile de Tâ ile de okunmuştur (iman edecekler - iman ede-ceksiniz).

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

7. Yazıklar olsun her günahkâr palavracıya ki;
Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

hiç duymamış gibi büyüklük taslamakta direnir! Can yakıcı bir azapla müjdele onu!..

] 247[ אك َ ِ ;çok yalan söyleyen ا .aşırı günah işleyen demektir ا[248] “Direnir” yani küfre yönelir ve onu devam ettirir. [Günahta] ıs-

rar etmenin asıl anlamı, yaban eşeğinin sürüye katılmamakta direnmesidir; yani kulaklarını sarr ederek -dikerek- [işittiği tehlike seslerine rağmen] sürüden ayrı durmasıdır. “Büyüklük taslayarak” yani âyetlere iman ve onların dile getirdiği hakka itaat konusunda küçümseyici bir tavır alıp kendi sahip ol-duğu şeylerle övünüp şımararak.

[249] Bu âyetlerin Nadr b. el-Hâris hakkında nâzil olduğu söylenmiş-tir ki bu adam, yabancılardan duyup öğrendiği hikâyeleri anlatıp durarak insanları Kur’ân’ı dinlemekten alıkoymakta idi. Fakat bahsi geçen âyetler, Allah’ın dinine zararı dokunan herkesi kapsayacak şekilde genel mânalıdır.

[250] ŞayetSonra kibirlenerek direnir.’ sözündeki ‘sonra’nın mânası nedir?” dersen, şöyle derim: Onun mânası şairin şu sözündeki gibidir:

[İbn Hurre’den başkası kaldıramaz bu gamı, kederi!]O ki ölümün acılarını gördüğü hâlde üstüne üstüne gider onların!

Ölüm acıları, onları gören kişinin normalde kaçıp kurtulmaya ça-lışacağı şeylerdir. Bu sebeple, onunla karşılaşmak yahut onları tecrü-be etmeye çalışmak olacak şey değildir. Dolayısıyla, “sonra”nın mâna-sı şudur: Görüp müşahede ettikten sonra kişinin hâlâ ölüm acılarına yönelmesi normal şartlarda nasıl ihtimal dışı bir şey ise, Allah’ın, apa-çık olan ve hakkı dile getiren âyetleri hususunda da durum böyledir:

Birisine bunlar okunduğu ve o da bunları işittiği hâlde, o kişinin hâlâ dalâ-lette ısrar etmesi ve kibirlenerek âyetlere imandan yüz çevirmesi aklın ala-cağı bir şey değildir.

] 251[ نْ -şeddeliden hafifletilmiştir; aslında ke-ennehû lem yes أنْ deki’כَma‘hâ (sanki onu hiç duymamış gibi) şeklindedir. Zamir de şân zamiridir. Bunun örneği şairin şu sözüdür:

(Dostuma yöneldim;) taze akasyaya yöneldiği gibi ceylanın.Cümle, hâl olmak üzere mansūbdur; yani “işitmeyen birisi gibi direnir, inat eder.”

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

[252] Âyetlerimizden bir şey kendisine ulaştığı ve onun âyetlerimizden olduğunu anladığı “zaman, onları” yani âyetlerimizi “eğlence vesilesi edi-nir.” Allah Teâlâ, o alaycı günahkârın bir söz işitip de bunun Allah’ın Hz. Muhammed’e indirdiği âyetler cümlesinden olduğunu anladığında, sadece bu duyduğuyla değil bütün âyetlerle alay ettiğini sezdirmek için “onu eğ-lence vesilesi edinir” dememiştir.1 Mâna şöyle de olabilir: “Âyetlerimizden bir şey öğrendiğinde”, inatçı kişinin buna tutunup, sinsice saldırmak ve ayıplamak için ondan kendisine bir dayanak bulması mümkündür; böyle-ce, öğrendiği şeyi fırsat bilip Allah’ın âyetlerini eğlence vesilesi edinir. Bu, İbnü’z-Ziba‘râ’nın “Şüphesiz, hem siz hem de Allah’tan başka taptıklarınız cehennem odunusunuz.” [Enbiyâ 21/98] âyetini fırsat bilip Peygamber’e (s.a.) mugâlata yaparak, “İşte şimdi işini bitirdim!” demesi gibidir.2 א zamiri-nin [müennes olmasına rağmen, müzekker bir kelime olan] ء kelimesine dönmesi de mümkündür; çünkü “şey” ile burada “âyet” kastedilmiştir. Ebü’l-Atâhi-ye’nin (v. 210/825) şu sözünde de benzer bir kullanım vardır:

Dünyadan öyle bir “şey”e bağlandı ki gönlüm!Üstesinden ancak Allah ve Halife Mehdi gelebilir (bu kızı bana verebilir).

Burada “şey” derken cariye Utbe’yi kastetmiştir.[253] [ َ

ِ َ (öğrendiğinde) ifadesi] ‘ullime (kendisine öğretildiğinde) şeklinde de okunmuştur. כ -bütün palavracıları kapsaması sebebiyle “her günah أوkâr palavracı”ya işaret etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

miştir. / ed. 2 Zuhruf 43/57-58’in tefsirine bkz. / ed.

] 254[ راء َ kişinin arkasında yahut önünde gizli kalan tarafın adıdır. Şair اşöyle demiştir:

Yok mu sanki benim önümde de ölümümün bir türlü gelmek bilmeyeceği; çocuklarla yürüyüp akbaba gibi sürüneceğim bir dönem!?

ْ ِِ ْ وَرَا ِ de aynıdır ve “önlerinde” anlamına gelir. “Kazandıkları” yani ticarî

yolculuk ve faaliyetlerinde elde ettikleri mallar. “Ne de Allah dışında edin-dikleri” yani putlar.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

[255] “Budur” yani Kur’ân’dır. “Rablerinin âyetlerini nankörce inkâr edenler” ifadesi de buna delildir; çünkü “Rablerinin âyetleri” Kur’ân’dır; yani işte bu Kur’ân rehberlik konusunda eksiksizdir. Tıpkı “ Zeyd adamdır.” demen gibi. Bununla Zeyd’in adamlıkta kusursuz oluşunu kastedersin; adeta “Adam ki ne adam!” der gibi. ْ .azabın en şiddetlisidir رِ

] 256[ ِ kelimesi hem mecrur hem de merfû‘ okunmuştur.1 أَ

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

[257] Ticaretle veya denizden inci-mercan çıkarma, taze et elde etme vb. denizin sağladığı faydalar yoluyla “onun lutfundan nasip arayın diye...”

[258] Şayet “ُ ْ ِ אً ِ َ ifadesindeki ُ ْ ِ ’nün anlamı ve i‘râbdaki yeri nedir?” dersen şöyle derim: Hâl konumunda olup mânası şudur: Allah Teâlâ bütün bu şeyleri kendisinden [neşet eden] ve kendi katından hâsıl olan şeyler olarak hizmet ettirmektedir; yani kudret ve hikmetiyle bu şeyleri yaratıp ortaya çıkartan, son-ra da yaratıklarının hizmetine sunan O’dur. İfadenin, mahzuf bir mübtedânın haberi olması da mümkündür ki o zaman, ُ ْ ِ א ً ِ َ َ

ِ (Bunlar tamamen O’n-dandır.) şeklinde takdir edilir. İkinci ْ َכُ َ َ ifadesinin de ilkini pekiştirmesi, ardından sözün ُ ْ ِ אً ِ َ رَْضِ ْ ِ ا א َ אوَاتِ وَ َ ِ ا א َ ifadesiyle yeniden başlayıp ِ א َ رْضِ َْ ُ ,ifadesinin mübtedâ ا ْ ِ ’nün de haber olması da mümkündür. İbn Abbas (ُ ْ ِ ifadesini) minneten (karşılık beklenmeyen bir ihsan olarak) şeklinde okumuş-tur. Seleme b. Muhârib ise mennuhû (karşılıksız ihsanı) şeklinde okumuştur ki buna göre kelime mecazi isnatla َ َ ’nın fâ‘ili olmaktadır. Yahut kelime; zâlike mennuhû (İşte bunlar Allah’ın karşılıksız ihsanıdır.) veya hüve mennuhû (Bu, Al-lah’ın karşılıksız ihsanıdır.) şeklinde mahzuf bir mübtedânın haberi olmaktadır.اب ,in mi’ر 1 ’ın mı sıfatı olduğuna göre. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

[259] Allah Teâlâ iman edenlere Peygamber’in (s.a.) söyleyeceği sözü (makûlü’l-kavl) hazfetmiştir; çünkü emrin cevabı buna delâlet etmektedir. Buna göre ifade “Onlara ‘affedin’ de ki, affediversinler.” anlamındadır.

[260] “Allah’ın günlerinden” yani O’nun Allah düşmanlarının başına getireceği belâlardan “korkmuyorlar.” Araplar felaketlerle dolu günlere “Arap günleri” derler; ifade buradan alınmıştır. Şöyle de denilmiştir: Onlar, Allah’ın müminlere sevap vereceğini bildirdiği ve onlara kurtuluşu vadettiği vakitler konusunda ümitli değiller.

[261] Denilmiştir ki bu âyet kâfirlerle savaşmayı emreden âyetten önce nazil olmuştu, sonra neshedildi. Bu âyetin Hz. Ömer hakkında indiği de söylenmiştir. Gıfâr kabilesinden bir adam ona kötü konuşmuş; o da ona vurmaya yeltenmişti. Sa‘îd b. el-Müseyyeb’in (v. 94/713) şöyle dediği nakledilmiştir: “ Ömer b. Hattāb’ın yanındaydık, birisi bu âyeti okudu da Ömer; ‘Ömer’e yaptığının karşılığı verilsin diye!’ dedi.”

[262] “Karşılık olarak verelim diye.”1 Bu ifade, bağışlama emrinin ge-rekçesidir. Yani müminlerin kâfirleri bağışlaması, Allah’ın bu bağışlamaya karşılık kıyamet günü kendilerine vereceği ödül karşılığında emredilmiştir.

[263] Şayet“Allah Teâlâ kendisiyle inananları kastettiği ve ‘inananlar’ da cümlede ma‘rife olarak geldiği hâlde א ً ْ َ [bir kavmi] kelimesinin nekire olmasının izahı nedir?” dersen şöyle derim: Bu onlar için bir övgü ve takdir olup adeta şöyle buyrulmaktadır: Kâfir düşmanlarının eziyetlerine sabret-meleri, göz yummaları ve kan kusup kızılcık şerbeti içtik demeleri sebebiyle böyle, özel bir topluluğu mükâfatlandırsın diye…

[264] “Kazandıklarını” yani öfkelerini yutmaları ve zorluklara göğüs germeleri sebebiyle elde ettikleri büyük sevabı.

[265] Hz. Ömer’in, “Ömer’e yaptığının karşılığı verilsin diye!” sözünün anlamı ise; onun sabrının, tahammülünün ve bu âyet indiğinde Peygam-ber’e (s.a.) “Seni hak olarak gönderene yemin ederim ki yüzümde kızgınlık izi göremeyeceksin.” demesinin sevabı verilsin diye, şeklindedir.2 1 Müfessirin, َي ِ ْ َ ِ şeklindeki okuyuşu esas aldığı anlaşılıyor. / çev.2 Müfessirin, Hazret-i Ömer’in kendisi hakkında yukarıda yaptığı özeleştiriyi ona olan sevgisinden tevil

etmeye çalıştığı anlaşılıyor. / ed.

[266] İfade א ً ْ َ يَ ِ ْ َِ şeklinde yani “Allah karşılığını versin diye” mâ-

nasında da okunmuştur. Ayrıca li-yuczâ kavmun (bir topluluğa, alacakları karşılık verilsin diye) şeklinde ve li-yuczâ kavmen şeklinde de okunmuştur ki bu son okuyuşta ifade, li-yucze’l-cezâu kavmen “(hak ettiği) karşılık bir topluluğa verilsin diye” anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

[267] “Kitabı” yani Tevrat’ı; “hükmü” yani hikmet ve fıkhı yahut in-sanlar arasındaki düşmanlıkları karara bağlayıp sonlandırma kabiliyetini… Çünkü mülk ve nübüvvet onlarda idi. Allah’ın onlara helâl kıldığı ve güzel rızık olarak verdiği “tertemiz şeylerle… Onları” kendilerine verdiklerimizin benzerini başkalarına vermemiş olmakla “âlemlere tercih etmiştik.”

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

[268] “Emirle ilgili” yani din işiyle ilgili “açık deliller” yani âyet ve mu‘cizeler… Din konusunda aralarında yaşadıkları anlaşmazlık, anlaşmaz-lığı gidermesi gereken şey -yani ilim- geldikten sonra gerçekleşmiştir. On-lar, sırf aralarında vuku bulan bağy1 -yani düşmanlık ve haset- sebebiyle anlaşmazlığa düşmüşlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

[269] “Emre” yani dine “dayanan bir şeriat” -yol ve metot- “üzere. O hâlde” sen delil ve hüccetlerle kāim olan şeriatine tâbi ol da, hiçbir delile dayanmayan “cahillerin” -yani ‘atalarının dinine dön’ diyen Kureyş liderle-rinin- hevâî aklına ve bid‘at üzerine kurulu dinlerine “tâbi olma.” Onlarla dostluk da kurma; çünkü zalimlerle ancak onlar gibi zalim olanlar dostluk kurar. Müttakîlere gelince, onların velîsi Allah’tır; onlar Allah’ı dost bilirler. Bu iki dostluk arasındaki fark ne kadar açık!..

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

âfet bu olup Kur’an’daki üç evrensel yasaktan biridir (Bkz. Nahl 16/90). / ed.

[270] “Bu” Kur’ân, “insanlar için bir göstergedir”1 [buyrularak] Kur’ân’da-ki dinî düstur ve ilkeler, (Kur’ân-ı Kerim’in başka âyetlerde) ruh ve hayat şeklinde tanımlanması gibi, bir gösterge konumuna yerleştirilmiş; ayrıca, dalâletten kurtaran bir “kılavuz” ve inanan, sarsılmaz bir inancı olan kim-se için de azaptan koruyan bir “rahmet” olarak nitelenmiştir. İfade hâzihî besāiru şeklinde de okunmuştur ki “bu âyetler [birer göstergedir]” demektir.2

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

munkatı‘a olup Hemze’nin mânasında kötülük işleyenlerin أمَْ [271]zannının reddi söz konusudur. İctirâh kazanmak demektir. Cevârih de aynı kökten gelir. Araplar “Falanca âilesinin cârihasıdır” derler ki “kazananı/geçindireni” anlamındadır. “Kendilerini … yapacağımızı” yani dönüştü-receğimizi. Bu, iki mef‘ûl alan َ َ َ ’dir; birinci mef‘ûl ْ ُ zamiri; ikincisi ise ardından gelen Kâf ’tır. ْ ُ ُ א َ َ ْ وَ ُ א َ ْ َ اءٌ َ َ cümlesi de Kâf ’tan bedeldir; çünkü bu cümle ikinci mef‘ûl konumundadır. Bu sebeple, müfred hükmündedir. Meselâ; en nec‘aelehum sevâun mahyâhum ve memâtuhum (onları ‘hayatları da, ölümleri de eşit’ yapacağımızı) deseydin de isabetli olurdu. Tıpkı zanentu zeyden ebûhu muntalikun ( Zeyd’i ‘babası gidiyor’ sandım) dediğin gibi. ًاء َ َ şeklinde mansūb okuyan, kelimeyi musteviyen (eşit olarak) anlamında kabul ediyor demektir. ْ ُ ُ א َ َ ْ وَ ُ א َ ْ َ kelimeleri fâ‘il olmaları hasebiyle merfû‘ olur ve bu durumda bir cümle değil müfred kelimeler söz konusu olur. Memâte-hum şeklinde mansūb okuyan, iki kelimeyi de zarf kabul ediyor demektir. Tıpkı makdeme’l-hâcc (hacının dönüş zamanında) ve hufûka’n-necm (yıldı-zın batış vaktinde) ifadelerindeki gibi. Yani hayatlarında ve ölümlerinde eşit. Maksat; kötülük yapanlarla iyilerin hayatta iken de ölürken de eşit olmayacaklarını belirtmektir. Zira hayattayken, iyiler taat üzere yaşarken, kötülük yapanlar günahlara batmış durumdadır. Öldükten sonra da iyiler rahmet, Allah’tan gelecek mükâfat ve hoşnutlukla müjdelenirken; kötülük işleyenler Allah’ın rahmetinden ümitsiz kalacaklar ve Allah’ın kendileri için hazırladığı korkunç durumlarla karşılaşacaklardır.

[272] Şu da söylenmiştir: Kasıt, iyilerle kötülerin ölümden sonra ha-yattayken eşit oldukları gibi eşit olamayacaklarını belirtmektir. Çünkü kö-tülük işleyenler ile iyiler hayattayken rızık ve sağlık konularında eşittirler; hâlleri yalnızca ölümden sonra farklılaşacaktır.

1 Yani insanların gözünü ve ufkunu açan, onlara gerçekleri gösteren, gönül gözlerini açan bir basiret vesilesidir. / ed.

2 İsm-i işaretin müennes oluşunu açıklıyor. / ed.

[273] Şöyle de denilmiştir: ْ ُ ُ א َ َ ْ وَ ُ א َ ْ َ اءٌ َ َ ifadesi yeni bir cümle olup “Kötülük işleyenlerin hayatı ve ölümü de birdir; iyilerin hayatı ve ölümü de birdir; hepsi yaşadıkları hâl üzere ölecektir” anlamındadır.

[274] Rivayete göre; Temîm ed-Dârî (r.a.; v. 40/661) bir gece Makām-ı İbrâhim’de namaz kılıyormuş; kıraat esnasında bu âyete geldiğinde ağlama-ya başlamış ve sabaha kadar “Ne kötü hüküm veriyorlar!” lafzını tekrar edip durmuş. Fudayl b. Iyâz’ın (v. 187/803) da bu âyete geldiği zaman tekrar tekrar okuduğu, ağladığı ve şöyle dediği nakledilmiştir: “Ey Fudayl! Keşke senin hangi grup içerisinde olduğunu bilseydim!”

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

] 275[ ى َ ْ ُ ِ kelimesi ِّ َ ْ א ِ kelimesine atıftır; çünkü ِّ َ ْ א ِ kelimesinde de gerekçelendirme vardır. Yahut mahzuf bir gerekçe ifadesi üzerine atıftır. Bu durumda takdir şöyle olur: Allah gökleri ve yeri kendi kudretine delâlet etsinler “ve herkes yaptığının karşılığını alsın diye yaratmıştır.”

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

[276] Yani durmaksızın nefsinin arzu ve ihtiraslarına tapan, onun çağ-rısına uyan; âdeta ilâhına tapan biri gibi arzu ve ihtiraslarının kulu olan. ُ َ ٰ اُِ ٰ َ ifadesi, âliheten hevâhu (nefsinin arzu ve isteklerini tanrı edinen) şek-linde de okunmuştur; çünkü [Cahiliye insanı] bir taşı beğenir ve ona tapardı. Ondan daha güzelini gördüğünde ise bunu bırakır yenisine tapardı. [İkinci kıraate göre;] âdeta nefsinin arzu ve isteklerini birbirinden farklı tanrılar ola-rak benimsemişti; her vakit bunlardan birine tapıyordu!

[277] “Allah’ın da bilerek şaşırttığı”, yani kılavuzluk ve ikramı kesip yar-dımsız bıraktığı. “Bilerek”, yani o kişinin cömertliğe ve lutfa değmeyecek biri olduğunu bilerek. Yahut kılavuzluk etme gerekçelerini ve hidâyeti hâsıl edecek, ona yaklaştıracak itaatkârlık çeşitlerini çok iyi bilerek.1

[278] “Allah’tan sonra” yani O’nun saptırmasından sonra “kim doğru yola getirebilir böyle birini?!”

] 279[ אوَةً َ ِ kelimesi[nde Gayın] her üç harekeyle de okunmuştur. Ayrıca, fetha ve kesre ile ğişveten ve ğaşveten şeklinde de okunmuştur. ون ُ כ َ َ [aslı üzere] tetezekkerûne şeklinde de okunmuştur. 1 Bu gerekçeler ve itaatkâr tutumlar ortada olmadığı için kişi yoldan çıkmayı hak etmiş olmaktadır. / çev.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

[280] “Ölürüz ve yaşarız.” Yani biz ölürüz, çocuklarımız yaşar. Yahut ba-zılarımız ölür, bazılarımız yaşar. Ya da (babalarımızın) sulplerinde ölü menile-rizdir; sonra hayata gelir yaşarız. Yahut başımıza iki şey gelir: Ölüm ve hayat.

[281] Bununla, dünyadaki hayatı ve ölümü kastediyorlardı. Onlara göre, bu ölümden sonra bir hayat yoktur.

] 282[ َא ْ َ kelimesi nuhyâ (bize hayat verilir) şeklinde de okunmuştur. إ ُ ْ ise illâ dehrun yemurru (geçip giden mutlak zamandan başka) şeklinde اde okunmuştur.

[283] Bu sözleri kesin bir bilgiye değil zan ve tahmine dayanarak söy-lüyorlardı; insanların ömrünün tükenmesinde asıl etkili olanın geçip giden günler ve geceler olduğunu iddia ediyorlar; ölüm meleğini ve onun Allah’ın emriyle ruhları kabzettiği düşüncesini reddediyorlardı. Meydana gelen bütün hadiseleri mutlak zamana izafe ediyorlardı. Nitekim zamandan şikâyet ettik-leri şiirleri malumdur. Peygamber’in (s.a.) “Mutlak zamana sövmeyin, çünkü mutlak zaman Allah’tır.” sözü de bununla ilgilidir. [Müslim, “Elfâz”, 4] Bu ha-disin anlamı şudur: Bütün hadiseleri meydana getiren Allah’tır; zaman değil.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

] 284[ ْ ُ َ ُ kelimesi َכَאن’nin haberinin takdim ve tehirine göre mansūb ve merfû‘ okunmuştur.

[285] Şayet“Onların sözleri bir delil olmadığı hâlde bunları niçin delil diye isimlendirdi?” dersen şöyle derim: Çünkü bu iddialarını, bir delil or-taya koyan kişi gibi dile getiriyor, iddialarını hüccete benzetiyorlardı. Âyette de onlarla alay etmek için iddiaları delil diye isimlendirildi. Yahut iddiaları onların hesap ve değerlendirmelerine göre bir hüccet olduğu için böyle isim-lendirildi veya onların iddialarına delil denmesi şairin şu sözündeki gibidir;

Aralarındaki selâm, acı bir darbeden ibaret!Âdeta “Bunların delili, delil olamayacak bir şeyden başkası değildir” buy-rulmaktadır ki bu hiçbir delilleri yoktur anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

[286] ŞayetDe ki: Size Allah hayat veriyor’ sözü nasıl onların ‘Doğru söy-lüyorsanız atalarımızı getirin bakalım!’ sözlerinin cevabı oluyor?” dersen şöyle derim: Onlar yeniden dirilişi inkâr edip Peygamber’i yalanlayarak, muhatabı zor durumda bırakacak bir şey söylediklerini zannedince, kendilerinin de ikrar ettiği ‘onları Allah’ın yaşatıp sonra da öldürdüğü’ gerçeğiyle köşeye sıkıştırılmış-lardır. Ayrıca, şayet insaflı olup hakka çağıran elçiye kulak verirlerse mecburen kabul edecekleri bir başka şeyle de köşeye sıkıştırılmışlardır ki o da, kıyamet günü hepsinin bir araya getirileceği ve buna gücü yetenin, onların atalarını da bir araya getirebileceği gerçeğidir. Zira bu O’na göre çok basit bir şeydir.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

] 287[ مُ ُ َ مَ ْ َ ifadesini nasbeden âmil ُ َ ْ َ fiilidir. ٍ ِ َ ْ َ de ُم ُ َ مَ ْ َ ’dan be-deldir. ً َ

ِ א َ “telaş içinde dizleri üstüne çökmüş bir hâlde” demektir; ziyeten şeklinde de okunmuştur. Cüzüvvun mânası, süvve göre daha fazla telaş ve heyecan içinde olmaktır; çünkü bu hâldeki kişi parmaklarının ucuyla otu-rur [diken üstündedir]. İbn Abbas’tan ً َ

ِ א َ kelimesinin “toplanmış bir hâlde” anlamında olduğu nakledilmiştir. Katâde’den ise “gruplar hâlinde” mâna-sında olduğu aktarılmıştır. Bu sonuncusuna göre kelime “topluluk” mâna-sındaki el-cüsvetu kelimesinden gelir; çoğulu cusâdır. Hadiste de min cusâ cehenneme (Cehennem topluluklarından) şeklinde geçmektedir. İkinci ّ כٍُ .mübtedâ olarak merfû‘, ilkinden bedel olarak da mansūb okunmuştur أُ

[288] “Kendi kitabına” yani amel defterlerine. Tıpkı “Kitap konulmuş-tur... Mücrimlerin, orada yazılı olanlardan dolayı tir tir titrediklerini görür-sün.” [Kehf 18/49] âyetindeki gibi, cins isimle (yani el-kitâb ile) yetinilmiştir.

[289] “Bugün size sadece yaptıklarınızın karşılığı verilecek” cümlesi, [ön-cesinde var sayılan bir] “onlara şöyle denir” ifadesi üzerine hamledilir.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

[290] Şayet“Kitap nasıl, hem o kimselere hem de Allah’a izafe edili-yor?” dersen şöyle derim:Buradaki izafet ilişkili olmak sebebiyledir. Ni-tekim kitap hem onlarla hem de Allah’la ilişkilidir. Onlarla ilişkili oluşu, amellerinin içinde kayıtlı olması sebebiyle; Allah’la ilişkili oluşu ise O’nun hem kitabın sahibi hem de kullarının amellerini oraya kaydetmesi için me-leklerine emreden zat olması sebebiyledir.

[291] “Gerçeği tam olarak” yani herhangi bir artırma yahut eksiltme yapmadan “yüzünüze karşı söyleyen” yani işlediğiniz ameller hakkında aleyhinize şahitlik eden… “Şüphesiz yaptıklarınızı bir bir yazdırıyorduk Biz!” Yani amellerinizi yazmalarını, meleklerden istiyorduk.

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

[292] “Rahmetine” yani Cennetine. א ;nın cevabı mahzuftur, takdiri ise’أ“Nankörce inkâr edenlere gelince onlara şöyle denir: Bizim âyetlerimiz size okunmuş değil miydi?!” şeklindedir. Bu da e-lem ye’tikum rusulî fe-lem tekun âyâtî tutlâ ‘aleyküm (Size elçilerim gelmemiş miydi; size okunmamış mıydı Be-nim âyetlerim?!) anlamındadır; yani kendisine atıf yapılan ifade hazfedilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

] 293[ א ْ kelimesi, öncesindeki وا -ve is إن ;kelimesine atıfla mansūb وَminin mahalline atıfla da merfû‘ okunmuştur. ُ َ א א ا َ (O saat nedir?) ifadesi “Ne tür bir şeydir yahu bu saat!?” anlamındadır.

[294] Şayetא َ ُ إ َ ne demektir?” dersen (!Ancak zan besleyebiliriz) إنْ şöyle derim: Bu ifadenin aslı א َ ُ َ (Tamamen zan besleyebiliriz!) şeklinde-dir. İfadenin kastı yalnızca zannın varlığını ortaya koymaktır. Cümlede olum-suzluk ve istisna harflerinin yer alması, zannın varlığını, onun dışındaki her şeyi nefyederek ortaya koymayı ifade etmek içindir. Zan dışındaki şeylerin olumsuzlanması, “yakînen söyleyemeyiz” sözüyle daha da pekiştirilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

[295] “Yaptıkları şeyin berbatlığı” yani çirkin amelleri yahut çirkin amellerinin cezaları. Tıpkı “Kötülüğün karşılığı dengi bir kötülüktür.” [Şûrâ 42/40] âyetindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

[296] “Siz nasıl bu günle karşı karşıya” gelme hazırlığını -yani (Allah’a) itaati- terk ettiyseniz, “Biz de sizi unutacağız” yani azaba terk edeceğiz! Ya-hut tıpkı sizin bu günle karşılaşmayı umursamadığınız ve unutulup kenara atılmış bir şey misali aklınıza getirmediğiniz gibi, Biz de sizi ilgisizlikten unutulmuş bir şey yerine koyacağız! ŞayetKarşı karşıya gelme’ (אء ) keli-mesinin ‘gün’e izâfe edilmesinin mânası nedir?” dersen, şöyle derim: Bu, אرِ َ ِ وَا ْ ُ ا כْ َ ْ َ (“Hayır, gece-gündüz hilekârlıktı işiniz gücünüz!”) [Sebe 34/33] âyetindeki ْכ َ kelimesinin [güne] izâfetiyle aynı anlamdadır; yani böyle bir günle ve bu gün göreceğiniz ceza ile karşı karşıya geleceğinizi şu gününüzde unutmuştunuz!

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

] 297[ ن َ ْ ُ ifadesi, lâ yahrucûne (ne dışarı çıkarlar…) şeklinde de okunmuştur. ن ُ َ ْ َ ْ ُ ْ ُ َ .yani ne de Rablerini ‘atb -yani razı- etmeleri istenir وَ

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

[298] “O hâlde, hamd Allah’a mahsustur.” Yani öyleyse sizin de; gökler, yer ve âlemlerden oluşan her şeyin rabbi olan Allah’a hamd edin. Şüphesiz böyle kapsayıcı bir rubûbiyet, Rabbin bütün kullarının O’na hamdüsenâ etmesini gerektirir.

[299] Ve O’nu ‘mutlak büyük’ kabul edin; O’nun büyüklük ve yüceli-ğinin tezahürleri “göklerde ve yerde” görülmektedir. Böyle bir rabbin hakkı ‘mutlak büyük’ kabul edilmek ve yüceltilmektir.

[300] Peygamber’in (s.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: “Kim HâMîm-i Câsiye sûresini okursa, Allah hesap günü onun ayıplarını örter; korkusunu giderir.”

Bu bölümü tek başına aç →