KEŞŞÂF TEFSİRİ

Beled Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…

1. Âyetin Tefsiri

1. Şu (güvenli) şehre yemin ederim ki...
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

musibetlerin zahmete düşürmesi dâhilinde yaratıldığı perişan hâline yemin etmektedir. Yemin ile yeminin konusu (“Biz insanoğlunu gerçekten zorluk-lar içinde[n geçirerek] yarattık” âyeti) arasında bir ara cümle olarak “Gerçi sen orada her türlü saldırıya açıksın!”âyeti yer almıştır; yani büyük saygınlığına rağmen senin gibi birinin, -avlanmanın Harem dışında helâl addedilmesi gibi- şu saygın beldede [canına kastedilmesinin] helâl addedilmesi de söz ko-nusu zahmete maruz kalmanın bir parçasıdır. Şurahbîl’in (r.a.) (v. 18/639) bu âyeti; “Mekkeliler, orada herhangi bir avı öldürmeyi ve ağacı kesmeyi haram kılarlarken, senin [ Mekke’den] çıkarılmanı ve öldürülmeni helâl görü-yorlar!” şeklinde yorumladığı rivayet edilmiştir. Burada Hz. Peygamber’in konumu pekiştirilmekte, gelecekte Mekkeliler tarafından reva görülecek muhtemel zahmetlere karşı motive edilmekte ve onların Peygamber’e karşı düşmanlık sergileme hâlleri tuhaf karşılanmaktadır.

[2736] Yahut memleketine yemin ederek, insanoğlunun çetinliklerin zahmetinden yakasını kurtaramayacağına dair Peygamber’i teselli etmekte; onu kâmil mânada teselli edip, sevindirmek için de parantez içi cümle olarak kendisine Mekke’nin fethini vaat ederek, “Sen ileride bu beldede yasak-dı-şı1 bulunacakkenbuyurmaktadır; yani gelecekte bu beldede rahat olacak, [müşrikleri] öldürme ve esir alma adına istediğini yapabileceksin! Nitekim Allah ona Mekke’nin fethini nasip etmiş ve kendisi için o beldede geçerli yasakları kaldırmıştır. Oysa Mekke’nin fethi ondan önce hiç kimseye nasip olmamış ve onun için yasaklığı kaldırılmamıştı. Böylece, Peygamber diledi-ği yasağı kaldırmış, dilediği yasağı koymuştur; Kâbe’nin örtüsüne yapıştığı hâlde İbn Hatal’ı, Mikyes b. Dabâbe vb.lerini öldürtürken, Ebû Süfyan’ın evine dokunulmazlık vermiş, sonra da şöyle demişti: “Allah gökleri ve yeri yarattığı gün Mekke’yi dokunulmaz kılmıştır. Dolayısıyla, o kıyamet kopa-cağı ana dek dokunulmazdır. Benden önce hiç kimseye yasaksız kılınmadı-ğı gibi benden sonra da hiç kimseye yasaksız kılınmayacaktır. Benim için ancak gündüzün bir kısmında yasaksız kılınmıştır. Onun ağacı kesilemez, 1 Harem yasalarına bağlı olmaksızın… Hatta gerektiğinde bunları değiştirebilecek şekilde. / ed.

taze otu biçilemez, av hayvanı ürkütülemez ve ilân edicinin dışında hiç kimseye yitik eşyasını almak helâl olmaz.” Bunun üzerine Hz. Abbas (v. 32/653); “İzhir (otu) müstesna değil mi ya Resûlallah? Zira o bizim demir-cilerimiz, kabirlerimiz ve evlerimiz için gereklidir?” deyince, “İzhir müstes-na!” buyurmuştu [Benzer rivayet için bkz. Buhārî, “Hac” 43; “Büyû‘, 28].

[2737] Şayet“ ا ا ِ -âyetinin gelecek1 zaman anlamına gelme وأ sinin benzeri Kur’ân’ın neresinde?” dersen şöyle derim:(Bunun örneği) “Şüphesiz,sen de ölüsün [yani öleceksin], onlar da ölü...” [Zumer 39/30] âyeti-dir. İnsanların konuşmasında da bunun örneği oldukça çoktur. (Sözgelimi) ikram ve bahşiş hazırlığı yaptığın kişiye; ente mukremun mahbuvvun (Sen ikram olunansın; bahşedilensin) dersin. Bu, Allah kelâmında daha da yay-gındır; çünkü gelecek zamanın durumları O’nun nezdinde şu anki mev-cut durum gibidir. Bu ifadenin ( ا ا ِ gelecek zamana ait olduğu (وأ hususunda, ‘âyetin şimdiki zamanla yorumlanmasının imkânsızlığı’2 kesin delil olarak sana yeter. Çünkü sûre ittifakla Mekkîdir. Sûrenin iniş vaktiyle hicret arasında o kadar uzun bir zaman aralığı varken, bir de Mekke’nin fethini [yani fetihle sûre arasındaki zamanı] düşün!

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

derim:Peygamber (s.a.)ve atalarıdır; zira onun dünyaya geldiği yer, atası İbrâhim’in saygın beldesi ve ceddi İsmail’in büyüdüğü mahal olan kendi beldesine, atalarına ve kendisine yemin edilmektedir. Şayet“Neden nekire kılınmıştır?” dersen şöyle derim:Övme ve taaccüp konusunda müstakil bir belirsizlik oluşturmak için. Şayet“[Akıl sahibinden bahsedilmesi hasebiyle א و وyerine] ve men velede denmesi gerekmez miydi?” dersen şöyle derim:Bunda

א و âyetinin (Allah onun ne doğurduğunu çok iyi bildiği... hâlde) وا ا [Âl-i İmrân 3/36] anlamı mevcuttur ki “Allah onun hangi şeyi doğurduğunu -yani şaşılacak konumda doğmuş olan [Îsâ’y] ı- çok iyi bildiği hâlde” demektir.

[2739] “Baba ve çocuğu” ile Âdem ve çocuklarının kastedildiği; ayrıca, bütün baba ve çocuklarının kastedildiği de söylenmiştir.1 “Üstelik sen Mekke’yi fethettiğinde bu beldede yasak-dışı bulunacakken…” tefsirine göre. / ed.2 Müfessir, ا ا ِ ;âyetinde, Peygamber’e “yasak-dışılık” imtiyazı verildiği iddiasında. Ona göre وأ

bu Mekkî sûre mu‘cizevî bir şekilde, Peygamber’in 15-20 sene sonra bu kenti alıp, Harem’de istediği gibi davranabilecek güce erişeceğini müjdelemekte. Yani fetihten sonra değil, sûrenin nüzulü esnasında. Oysa yukarıda Şurahbîl’den naklettiği gibi anlaşılmaya daha müsait. “Şu ‘güvenli’ kente, Harem’e yemin ediyorum! Ama sen burada her tür saldırıya açıksın ( ِ ) şu anda!..” / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

bide’r-raculu kebeden fe-huve ekbedu sözüdür. Nihayet bu ifade mecaza konu olup her tür yorgunluk ve meşakkatte kullanım alanı bulmuştur. Mukâbede (zahmet verme) tabiri de kebedden türemedir. Nitekim “onu helâk etti” an-lamında kebetehû denir ki bunun da aslı kebedehû (karaciğeri hasar gördü) ifadesidir. Lebîd (v. 660) şöyle demiştir:

Ey göz(üm)! (Kardeşim) Erbed’e ağlasaydın ya!(Savaşa) durduğumuzda ve savaşın sızısı ciğere işlediğinde.

Yani durum şiddetlendiğinde ve talep zorlaştığında.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

5. O; hiç kimsenin, kendisine güç yetiremeyeceğini mi zannediyor?
Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

6. “Onca mal tükettim!” diyor!..
Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

rinden ne zahmetler çektiği Kureyş eşrafından birine racidir ve “Kavminin içinde güçlü olan ve müminleri ezen şu kerli ferli herif kıyametin kopma-yacağını, kendisinden intikam alınmasına ve müstahakkını bulmasına asla güç yetirilemeyeceğini mi sanıyor?!” anlamındadır. Daha sonra Allah Teâlâ onun o söz konusu günde ne söyleyeceğini konu etmektedir ki dediği şu-dur:“Onca mal tükettim!” Bununla, Cahiliye insanının “değer manzume-leri” diye isimlendirip, yücelik ve övünç konuları olarak lânse ettiği şeylere çokça harcama yaptığını kastetmektedir.

[2742] İnsanlara gösteriş yapmak ve onlar arasında övünmek için harca-yacağını harcarken “Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi zannediyor?!” Yani Allah onu görüyor ve kontrol ediyordu.

[2743] [“...mi zannediyor?”daki] zamir insana da râci olabilir; buna göre mâna; “Şu şerefli beldeye yemin ederim ki onun şerefli oluşunun bir açılımı da [ey Muhammed] senin o beldede bulunman ve bu belde halkının işledikleri günahlardan sakınıp uzak durmandır. Dolayısıyla böyle birisi kendisine ye-min ederek yüceltmeme lâyıktır!” şeklindedir. [Zamirin insana ait olması hâlinde 4. âyet] “Şüphesiz biz insanı bir zahmet” yani hastalık “içerisinde yarattık” anlamında olur ki bu hastalık da ‘kalp’ hastalığı ve iç dünya bozukluğudur. Bununla Allah, kendilerini yarattığı zaman iman etmeyeceklerini ve yararlı işler yapmayacaklarını bildiği kimseleri kastetmektedir.

[2744] Hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini sanan kişinin Ebu’l-Eşed olduğu da söylenmiştir. Bu, çok güçlü biriymiş; altına Ukâz malı bir deri serilir, kendisi de bunun üstünde dikilip; “Kim bunu benden çekip ayırırsa ona şu kadar [ödül] var!” dermiş. Nihayet deri ancak param-parça hâlde çekilirmiş de geriye sadece onun ayaklarının bastığı kısım kalır-mış. Bu kişinin Velîd b. Muğîre olduğu da söylenmiştir.

ا) [2745] ً ً ) zamme ile lubeden ve kesre ile libeden okunmuş olup lubdetun ve libdetun lafzının çoğuludur; bu da onun çoğaltma kastıyla yığıp biriktir-dikleridir. Yine lebûdun (üstüne yatmak; yapışmak) lâfzının çoğulu olarak iki zamme ile lubuden şeklinde de okunmuştur. Lâbidun lafzının çoğulu ola-rak şedde ile lubbeden şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

8. Biz yaratmadık mı onun için iki göz,
Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

9. bir dil ve iki dudak?!
Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

göz,” kalbindeki gizli saklı şeyleri ifadeye döken “bir dil” ve ağzını kapaya-cağı, konuşmaya, yemeye, içmeye, üflemeye vb. şeylere yardımcı kılacağı “iki dudak?”

[2747] “İki de yol” yani hayır ve şer yolunu; bir görüşe göre de [çocuk için; annesinin] iki meme[sinin yolunu] “göstermedik mi ona?”

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

11. Fakat o zorlu geçidi aşamadı kendisi!..
Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

12. Nereden bileceksin ki nedir, ‘zorlu geçit’?
Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

13. Bir tutsağı azat etmektir
Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

14. ya da -kendisi aç olduğu hâlde- doyurmaktır,
Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

15. akrabası olan yetimi
Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

amelleri ve bütün itaatlerin kökü, bütün hayırların temeli olan imanı ger-çekleştirerek bu kuvve ve nimetlere şükretmeyip aksine, nimetleri horlayıp nimet vereni de inkâr etti!

[2749] Mâna şudur: Bu minval üzere infakta bulunmak, Allah katında fayda verecek, hoşnut kalınan infakın tâ kendisidir; yoksa riya ve övünme uğrunda onca mal tüketmek değil! Zira böylesinin durumu; “Onların şu dünya hayatı uğrunda sarf ettikleri şeylerin durumu; kendi kendine zulme-den bir kavmin ekinine isabet ederek onu mahveden kavurucu bir rüzgârındurumuna benzer.” [Âl-i İmrân 3/117] âyetindeki gibidir.

[2750] [ َ Şayet “Mazi fiilin başına gelen ’nın, tekerrür etme [ ا اhâli dışında1 vuku bulması pek nadirdir. Meselâ (şairin),

Bu, hangi kötülüğü işlememiş ki!.şeklindeki sözünün benzeri hemen hiç vuku bulmaz. Bu ’nın ne özelliği var ki kelâmların en fasihinde (yani Kur’ân’da) tekrarlanmamış?” dersen şöyle derim:O harf (lafızda olmasa da) mâna itibariyle tekrarlanmıştır; çünkü ا ا (Fakat ne zorlu geçidi aşabildi)’nin mânası و ً َ َ َכ رَ ًא כِ ْ ِ َ َ ْ .şeklindedir (!Ne bir tutsağı azat etti, ne de bir yoksulu doyurdu) اDikkat edersen, Allah zorlu geçidin aşılmasını bunlarla açıklamıştır. Zec-câc (v. 311/923), “Ayrıca, iman ed[ip birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden, birbirlerine merhameti tavsiye ed]enlerden olmaktır.” âyetinin (17. âyet); “Fakat o ne zorlu geçidi aşabildi ne de iman edebildi!” anlamına delâlet ettiğini söylemiştir.

[2751] İktihâm, zor ve meşakkatli bir şekilde girip öteye geçmek de-mektir. [Bunun kökü olan] el-kuhmetu şiddet anlamına gelir. Sâlih amel “zorlu geçit”, sâlih amel işlemek de bu zorlu geçidi aşmak olarak değerlendirilmiş-tir; çünkü bunda meşakkatin zahmetini çekme ve nefisle savaşma vardır. Rivayete göre Hasan-ı Basrî, “Vallahi! Zorlu geçit çok zordur; o, insanın kendi nefsiyle, arzularıyla ve düşmanı olan şeytanla savaşmasıdır.” demiştir.

] 2752[ ُ َ َ َ ْ א ا َ א أدَْرَاكَ âyeti bir (?’Nereden bileceksin ki nedir, ‘zorlu geçit) وَara cümle olup mâna şöyledir: Sen bunun nefse ne kadar ağır geldiğini ve Al-lah katında ne kadar sevap olduğunu bilmezsin; bunun künhüne varamazsın.

] 2753[ ٍ ر כ ise kölelik vb. şeylerden boynu halâs etmektir. Hadiste şöyle geçer: Adamın biri Peygamber’e (s.a.), “Bana, beni cennete sokacak bir amel göster!” demiş. Hz. Peygamber, “Bir canı azat edecek ve bir boynu (esaretten) çözeceksin.” buyurmuş. Bunun üzerine adam, “Bu ikisi aynı şey değil mi?” diye sorunca, Hz. Peygamber, “Hayır! Azat etmek, onu sadece senin kölelikten kurtarmandır; çözmek ise ona kısas [diyeti] ve borç gibi şeylerden kurtarılmasında yardımcı olmandır.” buyurmuştur.

[2754] Köle azat etme ve sadaka verme en faziletli amellerdendir. Ebû Hanîfe’nin, “Azat etme sadakadan daha faziletlidir.” dediği rivayet edilmiş-tir. Onun iki arkadaşına2 göre ise sadaka daha faziletlidir. Âyet, azat etme-nin sadakadan önce zikrine yer verilmiş olması sebebiyle Ebû Hanîfe’nin görüşüne daha çok delâlet etmektedir. Rivayete göre; yanında fazlalık olarak infak edilecek bir şeyler bulunan bir kişi hakkında; “Onu bir yakınına mı versin yoksa bir köle mi azat etsin?” [diye sorulması üzerine] Şa‘bî (v. 104/722),

1 Örneği: ق و (Kıyamet 75/31) / çev.2 Ebû Yûsuf ve Muhammed b. Hasan eş- Şeybânî. / çev.

[2755] “Köle azat etmek daha faziletlidir; çünkü Peygamber (s.a.) ‘Kim bir köle azat ederse, Allah da o kölenin her bir uzvuna karşılık o kişinin bir uzvunu cehennem ateşinden azat eder.’ buyurdu.” diye cevap vermiştir [Bkz. Buhārî, “‘Itk”, 1; Keffârât, 6; Müslim “‘Itk”, 22-25].

[2756] Âyet ٌאم َ ْ ٍ او ا َ َ َכ رَ ... şeklinde okunmuş olup açılımı ...ٌאم َ ْ ٍ او ا َ َ َכ رَ َِ (Zorlu geçit tutsak azat etmektir ya da -kendisi aç olduğu hâlde- ... do-

yurmaktır.) şeklindedir. [ٌאم َ ْ ا او ٍ َ َ رَ َכ ... ifadesi] ا ,den bedel kılarak’ا fekke rakabeten ev et‘ame… (-Zorlu geçidi aşamadı;- ne tutsak azat etti ne de... doyurdu!) şeklinde de okunmuştur.

[2757] Mesğabetun, makrabetun ve metrabetun kelimeleri mef‘aletun veznin-de [Mim’li mastar] kalıplarıdırlar. İlki “acıktı ve nesep itibariyle yakın oldu” an-lamındaki seğibe kökünden alınmadır. Yine, fulânun zû karâbetî ve zû makra-betî (Falanca benim yakınımdır.) denir. Kişi fakirleştiğinde de teribe denir ki “toprağa belendi” anlamındadır. (İf‘âlden) etrabeye gelince bu ise, “müstağni oldu; yani toprak gibi çokça mal sahibi oldu” anlamındadır. Nitekim esrâ denir.1 Hz. Peygamber’in, “topraklarda sürünen” ifadesini “yuvası mezbelelik olan [viranelerde yatan] kişi” diye açıkladığı rivayet edilir. [ ذى م âyetin-de] “gün” lâfzının “şiddetli açlık barındıran” ifadesiyle nitelenmesinin örneği, Nahiv âlimlerinin hemmun nâsıbun (yorgun kasıt) ifadesi, [hemmun] zû-nesabin (yorucu kasıt) anlamındadır, demeleridir. Hasan-ı Basrî אم -ile nas [mastarı] إpederek zâ mesğabetin şeklinde okumuştur ki buna göre, “aşırı açlık çekeni günlerden herhangi bir gün doyurmaktır” anlamında olur.

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

kit itibariyle olmayıp, rütbe ve fazilet noktasında köle azat etme ve sada-ka vermeden ayrı ve uzak tutulması (özgünlük ve farklılık) içindir; çünkü imanın kendi dışındakilere kıdemi vardır; o bunlardan önce gelmekte olup hiçbir sâlih amel onsuz varlık gösteremez.

[2759] Merhamet “rahmet” demektir; yani imanda ısrar edip sebat gös-termeyi yahut günahlardan uzak durma, itaatlere devamlılık ve müminin sınandığı belâlara karşı sabırlı olmayı ve kendi aralarında merhametli ve şefkatli olmayı veya Allah’ın rahmetine ulaştıracak şeyleri birbirlerine tav-siye ederler.

1 Yani yine “toprak” anlamına gelen ى َ ’nın if‘âl kalıbıyla ve aynı anlamda. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

(sol) yahut yumn (bereket, uğur) ve şu’m (uğursuzluk) köklerinden alın-madır; yani [imanlılar] kendilerine karşı meymenetli, [inkârcılarsa] kendilerine karşı uğursuz, meymenetsiz kimselerdir.

ةٌ] [2761] َ َ ْ ُ ] Vav ile mûsadetun ve Hemze ile ٌة َ َ ْ ُ şeklinde okunmuş-tur. [Vav’lı kıraat] vasadtu’l-bâbe; Hemze’li kıraat ise âsadtu’l-bâbe kullanımın-dan gelmekte olup “kapıyı kapattım, kilitledim” anlamındadırlar. [İmam Âsım’ın ikinci râvîsi] Ebû Bekr (Şu‘be) b. ‘Ayyâş’ın (v. 193/809), “Bizim mûsa-detun kelimesini Hemze’li okuyan bir imamımız1 var; onu dinlerken kulağı-mı tıkamak istiyorum!” dediği rivayet edilir.

[2762] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki: “Her kim Lâ uksimu bi-hâze’l-beled sûresini okursa Allah ona kıyamet günü gazabından aman verecektir.”

1 Ebû Bekir, İmam Âsım’ın râvisi olup imamın diğer râvisini (Hafs) kastetmektedir. / çev.

Bu bölümü tek başına aç →