KEŞŞÂF TEFSİRİ

Ankebût Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mekke’de nâzil olmuştur, 69 âyettir.

Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

1. Elif, Lâm, Mîm.
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

[181] Hisbân (sanma) fiilini tekil kelimelerin mânalarına bağlamak doğru olmaz; cümle muhtevalarına bağlanır. Dikkat edilirse, “Zeyd’i san-dım.”, “Atı sandım.” desen bir şey söylemiş olmazsın; ancak “Zeyd’i âlim sandım.”, “Atı soylu sandım.” dersen bu bir hüküm ifade eder; çünkü “Zeyd âlimdir.”, “At soyludur.” şeklindeki sözlerin mânalı ifadelerdir. Bu mânayı kesin değil de zan şeklinde haber vermek istediğinde, mânanın -sana göre- bu şekilde sabit ve kesin olduğunu ifade etmek için, cümlenin her iki tarafına da hisbân fiili getirerek zikretmen gerekir ki maksadın hâ-sıl olsun. Şayet“Ayette hisbânın gerektirdiği mazmuna delâlet eden ifade hangisidir?” dersen şöyle derim: َن ُ َ ْ ُ َ ْ ُ َّא وَ َ ا آ ُ ُ َ ا أنَْ כُ َ ْ ُ Yoksa hiç] أنَْ denenmeden; sadece ‘iman ettik’ demekle bırakılıvereceklerini] ifadesidir; çünkü ifade e-hasibû terkehum ğayra meftûnîne li-kavlihim âmennâ (Sadece ‘İman ettik.’ demekle, hiç sınanmadan bırakılıvereceklerini mi sandılar!) şeklinde takdir edilir. Terk, ’nin birinci mef‘ûlüdür; َّא َ نَ ;haber آ ُ َ ْ ُ َ ْ ُ da terk وَmefhumunun tamamlayıcısıdır; çünkü o, tasyîr (yani intikal, oluşum ve dönüşüm) anlamındaki terktir. Şair şöyle demiştir:

Ben de parçalasınlar diye yırtıcılara bıraktım o [koyu]nu!

[182] Dikkat edersen, hisbân fiilini getirmeden önce, -Lâm’dan evvel hâsıl ve müstakarr kelimelerini takdir ederek- terkuhum ğayra meftûnîne [hâ-sılun / müstekarrun] li-kavlihim âmennâ (Bunların sınanmadan bırakılıvermesi ‘İman ettik.’ şeklindeki sözlerinden dolayı[gerçekleşmiş]tir.) ifadesini var sayı-yorsun. Şayet“ا ُ ُ َ -ifadesi sınanmadan bırakılıvermeyecekle [demekle] أنَْ rinin gerekçesidir; nasıl, bir mübtedanın haberi olur?”dersen şöyle derim:Bu, “Onun çıkıp gidişi kötülükten korktuğu içindir.” ve “Dövmesi terbiye etmek içindir.” demen gibidir ki; [başlarına bir fiil getirerek] “Kötülükten korktu-ğum için çıkıp gittim.” ve “Onu terbiye etmek için dövdüm.” dediğinde, ter-biye etme ve korkma fiillerinden her biri, yapılan işin gerekçesi olmaktadır.

İşte, “Kötülükten korktuğu için çıkıp gittiğini sandım.” ve “Terbiye etmek için dövdüğünü sandım.” da diyebilir; onları mübteda ve haber yaptığın gibi mef‘ûl de yapabilirsin.

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

[183] Fitne1; yerinden yurdundan ayrılmak, düşmanla cebelleşmek, bazı ağır ibadet ve taatleri yerine getirip nefsanî zevkleri, arzu ve istekleri terket-mek gibi ağır yükümlülüklerle denenmek; mallarda ve canlarda yaşanabile-cek çeşitli belâ ve musibetlerle, fakirlik ve kıtlıkla sınanmaktır; [özellikle] kâ-firlerin baskı ve işkencelerine, tuzak niteliğindeki stratejilerine, vereceklari zarara kararlılıkla direnme imtihanıdır. Mâna şudur: Diliyle kelime-i şehâdet getirip mümin olduklarını söyleyenler sırf bu iman ve ikrarlarından dolayı böylece bırakılıp sıkıntılarla imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar!? Hayır, bilakis Allah Teâlâ onları çeşitli sıkıntılarla imtihan ederek sabır ve sebatları-nı, inançlarının sağlamlığını, niyetlerinin halis olup olmadığını sınayacak ve samimi olanla olmayan, dinde sabit olanla mütereddit ve kaygan olan, din-de sağlam temel üzerinde muhkem olanla iğreti olan belli olup birbirinden ayrılmış olacaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Mallarınız ve canlarınız konusunda mutlaka deneneceksiniz ve gerek sizden önce kitap verilenlerden gerekse Müşriklerden pek çok incitici şey işiteceksiniz. Sabredip sakınırsanız, bu gerçekten azmetmeye değer işlerdendir.” [Âl-i İmrân 3/186]

[184] Rivayete göre; bu âyet Müşriklerin eziyet ve işkenceleri karşısında feryad ü figan eden bazı sahabiler hakkında nâzil olmuştur. Âyetin; Allah yo-lunda işkenceye mâruz kalan Ammar b. Yâsir hakkında indiği, ayrıca, Mek-ke’de Müslüman olan bazıları hakkında indiği de söylenmiştir ki muhacirler bunlara “Hicret etmediğiniz sürece Müslümanlığınız kabul edilmez.” diye mektup yazmışlardı. Onlar da hicret etmek üzere yola çıktılar. Müşrikler ise onları takip edip geri çevirdiler. Bu âyet nâzil olunca, muhacirler âyeti yazıp onlara gönderdiler. Onlar da hicret etmek üzere tekrar yola koyuldular. Müş-rikler takip edip onlara saldırdılar -ki bu saldırıda bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı kurtulmuştu.- Yine, âyetin Hazret-i Ömer’in (r.a.) azadlısı Mihca‘ b. Abdullah hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir. Mihca‘ Bedir’de ilk şehit olan sahabidir; Âmir b. Hadramî onu okla şehit etmiştir. Peygamber (s.a.) “Mihca’ şehitlerin efendisidir. O bu ümmetten cennetin kapısına ilk çağrı-lacak kişidir.” [Hadis kaynaklarında nakledilmemiştir.] buyurmuştur; zira Mihca‘ın şehit olmasına ana babası ve eşi çok üzülüp feryat etmişlerdi. 1 Burada; fitnenin masdar anlamı aktarılmaktadır; yani baskı ve işkenceler sebebiyle insanların sınanıp, ger-

çek hallerinin, içyüzlerinin ortaya çıkartılması. Dinî terminolojideki baskı, işkence, anarşi ve hukuksuzluk anlamı ise aslında fitne (ne idüğünü ortaya çıkartmak için ayartma) eyleminin araçlarıdır. / ed.

َّא [185] َ َ ْ َ َ َ ifadesi [Gerçek şu ki; Biz sınadık] وَ ِ َ ن yahut أ ifadesine bağlıdır. Bu ifade senin “Falanca sınanmayacak mı? ki, ondan daha hayırlı olan sınanmıştır.” sözün gibidir; yani onlardan önceki peygamberlerin üm-metlerine bunlara isabet eden -hatta daha çetin- bela ve musibetler isabet etmiş ve onlar sabretmişlerdi. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Nice peygam-ber, beraberinde pek çok alperen olduğu halde savaşmıştır; Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı yılmamışlar ve boyun eğmemişlerdir” [Âl-i ‘İmrân 3/146]. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuştur: “Sizden önceki ümmetlerden bir kişi yakalanır, testere dikey olarak başının ortasına konulur ve bedeni or-tadan ikiye ayrılırdı! Ve bu işkence onu dininden döndürmezdi. Yine, demir taraklarla taranır; eti, kemiği, kas ve sinirleri ayrılıp lime lime edilirdi! Ve bu da onu dininden döndürmezdi.” [Buhārî, Menâkıbü’l-ensār, 30.]

[186] “Elbette Allah,” sınayarak, imanda “doğru olanları da bilecektir; yalancıları da bilecektir.”Şayet“Nasıl olur, Allah Teâlâ bunu zaten ezelî olarak bilmektedir?”dersen şöyle derim:Evet, ezelde bunu ‘yok’ olarak bilir; ‘var’ halini ise var olduktan sonra bilir. Âyet “İnsanlardan sadık ve samimi olan ile yalancı olan belirgin hale gelsin diye…” anlamındadır. İfa-denin bir vaat ve tehdit olması da mümkündür; adeta şöyle buyurmaktadır: Elbette Allah sadıkları ödüllendirecek ve yalancıları cezalandıracaktır! Ali (r.a.) ve Zührî [v. 124/742] i‘lâmdan ve le-yu‘limenne şeklinde okumuşlardır; yani Allah onların kimler olduğunu elbette insanlara bildirecektir. Ya da onları -yüzlerinin ak yahut kara oluşu, gözlerinin sürmeli ya da mavi oluşu gibi- tanınacakları bir alâmetle nişanlayıp damgalayacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

א [187] -ifadesi, “elimizden kaçıp kurtula (Bizi geçeceklerini) أن caklarını” anlamındadır; yani ceza mutlaka onları bulacaktır; bunda şüphe yoktur! Aslında bunlar kaçıp kurtulmaya yönelik bir tamah içinde değil-lerdi, böyle bir düşünceleri bile yoktu; ama gafletlerinden, işin sonunu dü-şünmeyip günahta ısrar etmekten dolayı, kaçıp kurtulmayı düşünüyormuş, buna tamah ediyorlarmış gibi değerlendirilmişlerdir. “O’nu ne yerde âciz bırakabilirsiniz ne de gökte!” [Ankebût 29/22] ve “Nankörce inkâr edenler sakın Bizi geçtiklerini (onları yakalayamayacağımızı); Bizi âciz bırakacakla-rını sanmasınlar.” [Enfâl 8/59] âyetleri de bu âyete benzemektedir.

[188] ŞayetHasibenin mef‘ûlleri nerededir?”dersen şöyle derim:Tıpkı َ َّ َ ْ ا ا ُ ُ ْ َ ْ أنَْ ُ ْ

ِ َ -Cennet’e girivereceğinizi mi sanmıştınız? [Bakara 2/214] âyetin] أمَْ deki gibi, أن’in sılasının müsned ve müsnedün ileyhe1 şâmil olması iki mef‘ûl yerine geçmiştir. Ancak hasibenin kaddera anlamında olması da mümkündür ki bu durumda zaten bir mef‘ûl yeterli olmaktadır. َْأم (‘yoksa’ anlamındadır, yani) munkatı‘adır. Bu ‘yoksa’nın anlamı, hisbânın önceki hisbândan çok daha bâtıl/boş olmasıdır; çünkü önceki, imanından dolayı imtihan edilmeyeceğini düşünmekte idi; bu ise günahlarından dolayı cezalandırılmayacağını sanmak-tadır! “Ne kötü hüküm veriyorlar!” Bu hüküm, bunların verdiği ne kötü bir hükümdür! Ya da bunların verdiği bir hüküm olarak bu hüküm ne kötü bir hükümdür! Yani, ifadede yerilen şey (mahsūs bi’z-zemm) hazfedilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

[189] “Allah’la karşı karşıya gelme” ifadesi; ölüm meleğiyle, yeniden di-rilişle, hesap ve ceza ile karşılaşma gibi nihaî âkıbete ulaşmanın temsîlidir. Bu, uzun bir aradan sonra efendisinin huzuruna çıkan öyle bir kölenin hali-ne benzetilmiştir ki efendisi onun bütün yapıp ettiklerinden haberdardır ve yaptıklarından memnun olduğu için, onu güleryüzle ve hoşnutlukla karşı-layacak ya da yaptıklarından dolayı ona kızdığı için onu -aksine- hışımla ve hiddetle karşılayacaktır. İşte, ِ אءَ ا َ ِ ُ ْ َ ْ כَאنَ َ ifadesinin anlamı, kim böyle bir durumla karşı karşıya gelme emelinde ise ve orada Allah’ın ikram ve müj-desi2 ile karşılaşmayı umuyorsa, “Allah’ın verdiği süre” yani ölüm “mutlaka gelecektir;” bunda şüphe yoktur; o halde, umudunu doğrulayacak, emelini gerçekleştirecek ve kendisini iyice Allah’a yaklaştıracak salih ameli yapmaya baksın. “O işitir; ‘mutlak ilim sahibi’dir.” Kullarının söylediği ve yaptığı hiç-bir şey O’na gizli kalmaz; dolayısıyla çekinilmeye, saygı duyulmaya lâyıktır.

[190] ُ ْ َ kelimesinin ُאف َ َ [korkar] anlamında olduğu da söylenmiştir. Hüzelî [v. 28/649] petekten bal sağan kişiyi şöyle tasvir etmektedir:

Arı sürüsü kendisini sokarken, sokmalarından korkmuyordu.

.yani “Bizi” “geçebileceklerini…” / ed يسبقونا 12 Müfessirler ve meal sahipleri, dikkatleri recânın sürekli olumlu anlamına çekiyorlarsa da, aslında “Allah’la

karşı karşıya gelme” kavramı, hep ‘müjdeye konu’ olacak sonuçlar vermez; kişi O’nunla karşı karşıya geldi-ğinde, pekâlâ azabıyla da karşılaşabilir. Dolayısıyla, recâ âyetlerinde; O’nun azabından korkma ve rahme-tini umma anlamı birlikte düşünülmelidir. -Nitekim aşağıda قيل diye nakledilen görüşte, recânın korkma anlamı üzerinde durulmuştur.- Sonuç olarak; ifadenin meali “Kim Allah’la karşı karşıya geleceğine dair bir ümit ve korku taşıyorsa…” şeklinde olmalıdır. / ed.

[191] Şayet “ٍت َ ِ َّ ا َ َ أَ نَّ ِ َ (Allah’ın verdiği süre mutlaka gelecektir.) ifadesi şarta nasıl cevap oluyor?”dersen şöyle derim:Allah ile karşı karşıya gelme ifadesiyle ‘temsildeki hâlin’ kastedildiği ve bu durumun gerçekleşeceği vaktin ölüm için belirlenmiş olan ecel olduğu bilinince, şöyle buyrulmuş oldu: Kim Allah ile karşılaşmayı umuyorsa, işte Allah ile karşılaşma vakti yakındır; çünkü bu karşılaşmanın gerçekleşeceği ecel kesindir. Nitekim -hükümdarın cuma günü gelip halka hitap ettiği bilindiği takdirde- “Kim hükümdarla kar-şı karşıya gelmeyi umuyorsa, cuma günü elbette yakındır.” dersin.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

[192] Kim nefsinin emrettiği kötülüklere mâni olma konusunda onunla mücahede eder ve onu şiddetle reddettiği konulara yönlendirirse bunun fay-dası kendisine döner. Allah bu emir ve yasakları sırf kullarına acıyıp onları sevdiği için koymuştur; yoksa O’nun ne kullarına ne de onların itaatlerine ihtiyacı vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

[193] Allah Teâlâ burada bazı işlerinde kötü davranmış; kötülükleri iyi-likleriyle kuşatılmış Müslüman ve salih bir topluluğu murad etmektedir. Allah bu iyilikleri kötülüklere kefaret sayar; yani kötülüklerin cezasını iyi-liklerinin sevabı ile düşürür ve onları yapmakta olduklarının en güzeli ile ödüllendirir. Ya da Allah Teâlâ müşrik iken imana gelip salih ameller yapan bir toplumu murad etmektedir. Allah bunların da günahlarını siler ve geç-mişte yaptıkları inkâr ve masiyetlerin cezasını düşürüp İslam’da yaptıkları işlerin en güzeli ile onları ödüllendirir.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

[194] ّ kelimesinin hükmü hem mâna hem de tasarruf (tavsiye etti) وaçısından emera (emretti) fiilinin hükmü gibidir. Mesela “Zeyd’e iyilik yap-masını emrettim.” dediğin gibi “Zeyd’e iyilik yapmasını tavsiye ettim.” de-nilir. İbnü’s-Sikkît’in Islāhu’l Mantık kitabındaki şu beyit de bu kabildendir:

Zübyan’lı kadın oğullarına kadifeleri ve nar kabuğu ile tabaklanmış deri kapları yağmalamalarını tavsiye etti.

[195] Bu, şairin “Kadın oğullarına bunları yağmalamalarını emretti.” demekle aynıdır. ِ ِ َ ُ

ِ ا َ ْ إ א َ ِ َّ İbrahim de bunu oğullarına emretti“) وَوَYakup da...” [Bakara 2/132]) -yani onlara kelime-i tevhidi1 tavsiye ve emretti- âyeti de bu kabildendir. Yine, “Zeyd’e Amr’ı tavsiye ettim.” sözünün mânası “Ona Amr’ın sorumluluğunu üstlenmesini, onu görüp gözetmesi vb. şeyleri tavsiye ettim.” demektir. “Biz insana; ana-babası hakkında güzellik tavsiye et-tik...” ifadesinin mânası da aynen böyledir; yani biz insana ana babasına iyilik etmesini; [onlara vermesini ve gerektiğinde onların bakımını üstlenmesini] ya da ana babasına iyi davranmasını emrettik. Buna göre, ًא (güzellik) kelimesi, ‘gü-zelliği olan bir davranış’ ya da ‘çok güzel olduğu için güzelliğin ta kendisi olan davranış’ anlamında kullanılmış olur. Tıpkı ًא ْ ُ َّאسِ ِ ا ُ ُ İnsanlara güzel“] وَsöz2 söyleyin.” [Bakara 2/83] âyetindeki gibi. Bu kelime husnen ve ihsânen şek-linde okunmuştur ki husnen ifadesini, kişinin Zeyd’e vurmaya hazırlandığını gördüğünde, bir ıdrib (döv) takdir ederek [ama bu fiili kullanmadan, direkt] Zey-den demen kabilinden düşünebilirsin. Buna göre husnen kelimesini, evlihimâ (Onlara [güzel] sahip çık) ya da if‘al bi-himâ (Onlara [güzellik] yap.) fiillerini gizleyerek nasbetmiş olursun; zira onlar hakkındaki tavsiye buna delâlet eder. İfadenin devamı da buna mutabık olacaktır; adeta “Onlara iyi davran; ama seni şirke zorlarlarsa şirk konusunda onlara itaat etme!” buyurmuştur. Bu tef-sire göre, kişi ا kelimesinde durur ve ًא kelimesinden başlayarak okursa vakfı güzel [yani vakf-ı hasen] yapmış olur. Birinci tefsire göre ise bir söyleme fiili gerekir ve mâna şöyle olur: “Dedik ki: Ey insan! Şayet onlar, hakkında” yani ilâh olduğuna dair “bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zor-larlarsa..!” Bilginin olmamasından maksat ise bilinenin olmadığıdır3; adeta “İlah olması sahih ve müstakim olmayan, ilâh olamayacak bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme.” buyrulmaktadır.

[196] Allah Teâlâ ana baba hakkında insana tavsiyede bulunup onlara iyi davranılmasını emretti. Sonra; beyan ettiği veçhile, ana baba onu şirke zor-lamak istediklerinde, onlara itaat etmemesi ve Allah hakkı yanında her hak-kın -ne kadar büyük olursa olsun- sâkıt olduğu ve yaratıcıya isyan noktasın-da yaratılana itaat edilemeyeceğine dikkat çekti. Sonra; “İman edenlerinizin de şirk koşanlarınızın da dönüşü yalnız banadır. Ve ben hak ettiğiniz karşı-lığı size tam olarak vereceğim.” buyurdu. Burada iki yorum vardır. Birincisi; cezalandırma işi tabiî ki bana aittir. Öyleyse annen ve baban şirk koştukları için onlara kaba davranmak ve karşı gelmek gibi bir şeyi aklına getirme. 1 İslâmiyeti, yani Hakk’a teslimiyeti… / ed.2 İnsanlar hakkında ‘güzel’ konuşun; onları küçümsemeyin; ötekileştirip şeytanlaştırmayın. / ed.3 Allah’dan başka tapılan “tanrılar” bilginin konusu değildir; çünkü yokturlar; ‘yok’a ise ilim taalluk etmez.

Geniş bilgi için bkz. Murat Sülün, Kur’ân Ne Diyor Biz Ne Anlıyoruz, İstanbul, 2015, s. 405-427. / ed.

Dünyada iyiliğinden ve iyi geçinme nimetinden onları mahrum etme. Kaldı ki, ben de rızkımdan onları mahrum bırakmıyorum. İkincisi; dönüş yerini ve tehdidi zikretmekle şirkte onlara uymaktan sakındırmaya, dinde sebat ve istikamete teşvik vardır.

[197] Rivayete göre; Sa‘d b. Ebu Vakkās ez- Zührî (r.a.) Müslüman ol-duğunda annesi Hamne bint-i Ebu Süfyan b. Ümeyye b. Abdişems şöyle dedi: “Ey Sa‘d! Duyduğuma göre dinden çıkmışsın! Allah’a ant içerim ki, Muhammed’i inkâr etmedikçe hiçbir evin çatısı beni güneşin hararetinden ve rüzgârın sıcaklığından gölgelemeyecek! Yeme içme de bana haram olacak!..” -Hamne’nin en çok sevdiği çocuğu o idi.- Sa‘d bu teklifi reddetti; dinden dönmek istemedi. Annesi de öylece üç gün bekledi. Sa‘d sonra peygambe-re gelerek durumdan şikâyet etti. Gerek bu âyet gerekse Lokman ve Ahkāf âyetleri1 bu konu hakkında nâzil olmuştur. Bu sefer, Peygamber (s.a.) Sa‘d’a annesine daha hoşgörülü ve müsamahakâr davranmasını, ona iyilik ederek rızasını almasını emretti. [Müslim, “Fedāilü’s-sahâbe”, 43. (Benzer lafızlarla.)]

[198] Ayetin ‘ Ayyaş b. Ebu Rebî‘a el-Mahzûmî [v. 15/636] hakkında nâzil olduğu da rivayet edilmiştir. Şöyle ki; ‘Ayyaş, Ömer b. Hattāb (r.a.) ile birlikte hicret edip Medine’ye gelmişti. ‘Ayyaş’ın Temimoğullarından Hanzalaoğulla-rına mensup bir kadın olan Esmâ bint-i Mahreme’den dolayı ana-bir kardeş-leri olan Ebû Cehl b. Hişam ve Hâris b. Hişam çıkıp ‘Ayyaş’ın yanına gittiler. Ve ona; “Muhammed’in dininde sıla-i rahim var; ana babaya iyilik etmek var. Hâlbuki sen anneni, seni görünceye kadar yemez içmez ve hiçbir evde barın-maz vaziyette bıraktın! Kaldı ki, o seni bizden daha çok sever. Bizimle beraber dön gel.” dediler. Ona güya çok şefkatli davranıp, ağzından girdiler, burnun-dan çıktılar, sonunda ayartıp kandırdılar. ‘Ayyaş Ömer (r.a.) ile istişare etti. Ömer (r.a.) “Bunlar sana tuzak kuruyorlar! Ben malımı seninle paylaşabilirim, gitme.” dediyse de, adamlar çok ısrarcı olunca Ömer (r.a.)’ı dinlemeyip onlara itaat etti. Bu sefer Ömer (r.a.) “Madem beni dinlemedin, onlarla gidiyorsun, bari şu devemi al da onunla git; zira ona yetişebilecek deve yoktur; onlardan şüpheli bir davranış sezersen hemen geri dönersin.” dedi… Beyda mevkiine varınca Ebu Cehl Ayyaş’a; “Benim devem yoruldu, beni de bineğine al.” dedi. Ayyaş da “Peki, olur.” dedi. Kendisi ve Ebu Cehl’in beraber binmeleri için devesinden indi. Ebu Cehl ve Hâris ‘Ayyaş’ı yakalayıp sıkıca bağladılar. Her biri yüzer değnek vurup bir güzel dövdüler. Böylece alıp annesine götürdüler. Annesi de “Sen Muhammed’i inkâr etmediğin sürece hep böyle işkence göre-ceksin!” dedi.2 İşte âyet bunun üzerine nâzil oldu.1 Lokman 31/14; Ahkāf 46/15. 2 Ayrıca bkz. Keşşaf Tefsiri, Nisa 4/92-93 hk. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

[199] (“Salihlere” anlamındaki א -ifadesi) salihlerin arasına de اmektir. Salâh müminlerin en önemli niteliklerinden olup, Allah resulleri-nin çok arzu ettikleri bir erdemdir; Allah Teâlâ Süleyman (a.s.)’ın “Beni rahmetinle salih kullarının arasına sok!’” [Neml 27/19] dediğini aktarmakta; İbrahim (a.s.)hakkında da “Âhirette de şüphesiz salihlerdendir o...” [Bakara 2/130; Nahl 16/122; Ankebut 29/27] buyurmaktadır. Ya da mâna “salih kulların gireceği yere” şeklindedir ki burası da cennettir. Tıpkı “Kim Allah ve Re-sulüne itaat ederse, işte bunlar; Allah’ın nimet verip ihsanda bulunduğu peygamberlerle, sıddîklarla, şehitlerle (yani ilâhî gerçeklere, sadece sözlü olarak değil, varını-yoğunu ortaya koyarak şahitlik edenlerle) ve salihlerle beraberdir.” [Nisa 4/69] âyetindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

[200] Bunlar sözde iman etmiş kimselerdir. Kâfirlerden kendilerine bir eziyet dokunduğunda -ki [surenin başında] ‘insanların fitneye düşürülmesi’nden murad bu idi- Allah’ın azabı müminleri inkârcılıktan alıkoyduğu gibi yahut Allah’ın azabı inkârcılığı engelleyici olduğu gibi, kâfirlerin eziyeti de bunları imandan alıkoyuyor, döndürüyordu. Allah Teâlâ müminlere zafer ve ganimet nasip ettiği zaman da müminlerin karşısına çıkıp “Biz de sizinle beraberdik!”; yani “Dininizde biz sizinle beraber olup sizin gibi sebat etmekteyiz. Hiç kim-senin gücü bizi fitneye düşürmeye ve ayartmaya, ayaklarımızı kaydırmaya yetmez. Öyleyse ganimetten bizim hakkımızı da verin!” diyorlardı.

[201] Sonra Allah herkesin zihninde neler olduğunu en iyi bilenin ken-disi olduğunu haber verip şöyle buyurmuştur: “Peki, herkesin zihninde ne-ler bulunduğunu en iyi bilen, Allah değil mi?” Ki bunların, zihinlerinde gizledikleri nifak da buna dâhildir. Bu ifade, münafıkların gizlemekte oldu-ğu nifaktan müminleri haberdar etmektedir. Daha sonra Allah müminlere vaatte bulunarak, münafıkları tehdit etmiştir.

[202] َّ ُ ُ َ َ ifadesi Lâm’ın fethasıyla َّ َ ُ َ َ diye de okunmuştur.1

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

[203] Kâfirler müminlere kendi yollarına -yani dinlerinde üzerinde bu-lundukları yola- uymalarını emretmekte; birbirlerine2 de müminlerin günah-larını taşımalarını emretmektedirler. Burada emir [ ا] emir [و üzerine [اatfedilmiş; “Bizim yolumuza uymanız”, “bizim de sizin günahlarınızı üstlen-memiz”den ibaret olan iki işin bir araya toplanmasını murad etmişlerdir. Bu-nun mânası günahlarını üstlenmeyi yollarına uyma şartına bağlamaktır.

[204] Bu Kureyş ileri gelenlerinin ifadesi olup, içlerinden iman edenlere; “Ne biz diriltileceğiz ne de siz diriltileceksiniz! Şayet böyle bir şey olursa biz sizin günahlarınızı taşırız!” diyorlardı. Bugün biz Müslümanların arasında da bunların yoluna uyup arkadaşını bazı büyük günahları işlemeye karşı cesaret-lendirerek “Sen bunu yap; günahı benim boynuma!” diyenleri görmekteyiz. Cahil avam tabakasında iman ve iradesi zayıf olan niceleri böyle bir kefalete aldanmaktadır. Şu anekdot da bu kabildendir: Haşviyye’den3 biri Ebu Ca‘fer el- Mansūr’a [v. 158-775]4 bazı ihtiyaçlarını arz etmiş; o da bunları yerine getir-mişti… Adam; “Ey müminlerin emîri! En büyük ihtiyaç geride kaldı!” dedi. Ebu Ca‘fer “Neymiş o?” deyince, “ Kıyamet günü bize şefaat etmen!” dedi. Bu sefer ‘ Amr b. ‘Ubeyd Rahimehu’llāh [v. 144/761] Ebu Ca‘fer’e; “Bunlardan uzak dur. Bunlar güpegündüz adam soymaya çalışan eşkıyalardır!” dedi.

[205] Şayet“Bunlar yerine getiremeyeceklerini Allah’ın bildiği bir şeye kefil olmuşlar. Allah onları nasıl yalancı diye isimlendirmiş ki? Oysa kefâlet ve kefâletten âciz olma sırasında bunu yerine getiremeyeceğini bil-meyen birine yalancı denmez; çünkü o her iki halde de yalancının tarifi-ne dâhil değildir; yalancı ‘bir şeyi olduğu halden başka bir şekilde haber veren’dir.”dersen şöyle derim:Allah Teâlâ bunların durumunu, söyle-dikleri hakikate aykırı olan yalancılara benzetmiştir; zira bunların kefil oldukları şeyin îfasına yol ve imkân olmadığı bilinmektedir. Hal böyle olunca, bunların kefâleti kefil oldukları şey üzerinde gerçekleşmemektedir. 1 Mâna değişmez; ilk kıraatte من’in çoğul olan anlam yönü, ikinci kıraatte ise من’in tekil lâfzı esas alınmıştır. / ed.2 Enfus kelimesinin “kendilerine” diye çevrilmesi anlamı yansıtmamaktadır; çünkü toplumda binlerce in-

san vardır ve imanla mücadele adına büyük müşrikler dindaşlarına [yani birbirlerine] böyle akıl ver-mektedirler. / ed.

3 Dinî konularda akıl yürütmeyi reddeden, nasların zahirine bağlı kalmak suretiyle teşbih ve tecsîme [Allah’ı cisimleştirmeye, mahlûklara benzetmeye] kadar varan telakkileri benimseyenlere verilen ad. (DİA) / ed.

4 754-775 yılları arasında hüküm süren meşhur Abbasi halifesi. / ed.

Allah Teâlâ bunları; içinde cayma fikri olduğu halde insanlara söz veren yalancılar gibi yalancı kabul etmiş de olabilir; çünkü kalpleri söylediklerine terstir.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

[206] Yani müminler için üstlenmeye kefil oldukları günahlardan baş-ka, sapmalarına sebep oldukları kimselerin yüklerini de yükleneceklerdir. “O uydurup durdukları şeylerden” yalan ve bâtıllardan “dolayı mutlaka sor-guya çekilecekler” ve azarlanacaklardır!

[207] ْ ُ َא َא َ ْ ِ ifadesi آ şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

[208] Nuh (a.s.)’ın ömrü1050 sene idi; 40 yaşında peygamber olarak gönderilmiş; kavmi arasında davet ve tebliğ için 950 sene kalmış; tūfandan sonra da 60 sene yaşamıştır. Vehb’den rivayet edildiğine göre ise1400 sene yaşamış.

[209] Şayet“Direkt ‘950 sene’ denseydi ya?” dersen şöyle derim:Allah Teâlâ’nın ifade buyurduğu daha sağlamdır; çünkü dediğin gibi ifade edil-seydi, bu sayının bundan daha çoğu için de kullanılmış olabileceği vehme-dilebilirdi. Böyle “1000 sene” denilip “50 yıl”ın istisna edilmesi tarzında ise bu vehim ortadan kalkmıştır. Sanki “Net bir sayı olarak tastamam dokuz yüz elli sene kaldı.” denmiş olmuştur; ancak âyetin şu anki şekli hem lafız olarak bundan daha kısa ve daha hoş hem de anlamca daha ihâtalıdır. Bura-da şöyle bir nükte daha vardır. Kıssa, Peygamber (s.a.)’in sebat ve metaneti-ni artırmak, onu teselli etmek için Nuh (a.s.)’ın ümmetinden dolayı başına gelen bela ve sıkıntıları, onların vermiş oldukları sıkıntılara bunca zaman göğüs gerip katlandığını anlatmak üzere aktarılmaktadır. Bu durumda, sayı başlarının -daha büyüğü olmayan- en büyüğünü1 zikretmek, daha etkilidir ve maksada, yani dinleyicinin “Nuh’un sabretme süresini çok uzun bulma-sı” amacına daha ulaştırıcıdır.

1 “Bin” sayısını kastediyor; Araplar “milyon” demek için elfuelf diyorlardı. / ed.

[210] Şayet“Temyiz neden önce sene sonra ‘âm lâfzıyla geldi?” dersen şöyle derim:Belâgat bakımından; aynı ifadenin içinde bir lâfzı aynı keli-melerle tekrar etmekten kaçınmak gerekli bir şeydir; ancak konuşanın tazim, uyarı, övgü vb. maksatlara yönelik olarak yanaşabileceği tekrarlar olabilir.1 Tūfan; çokça ve baskın biçimde kuşatan sel, gece karanlığı vb. şeylerdir. ‘ Accâc [v. 97/716] şöyle demiştir:

Kaplamış ağaçları karanlık tufanı

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

[211] “Gemidekiler” yarısı erkek, yarısı kadın 78 kişiydiler. Nuh (a.s.)’ın Ham, Sam, Yâfes isimli evlâtları da eşleriyle beraber gemideydiler. İbn İshak [v. 151/768] gemidekilerin 5 erkek 5 kadın olmak üzere toplam 10 kişi ol-duklarını söyler. Peygamber (s.a.)’den gelen rivayet ise gemidekilerin 8 kişi olduğu yönündedir; bunlar da Nuh (a.s.), hanımı ve 3 oğlu [ile hanımları]dır.

א [212] َ َא ْ َ َ -ifadesinde zamir sefîneye, hâdise ya da kıs (bunu kıldık) وَsaya râcidir.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

[213] َ ا kelimesi uzkur fiilinin takdiri ile mansūb […İbrahim’i de] وإolup iz bedel-i iştimal olarak İbrahim’den bedeldir; zira zaman kendi bünyesinde olan şeylere şamildir. Ya da İbrahim kelimesi yukarıdaki א ً (Nuh’u) kelimesine ma‘tūf; iz de א ;kelimesinin zarfıdır (gönderdik) أرyani İbrahim, kavmine öğüt, nasihat verecek, onlara hakkı arz edecek ve onlara ibadet ve takvayı emredecek bir yaş ve ilme ulaştığında, İbrahim’i peygamber olarak gönderdik. İbrahim en-Naha‘î [v. 96/714] ve Ebû Hanîfe Rahimehumallāh [v. 150/767] “İbrahim de gönderilenlerdendir.” anlamında merfû‘ olarak ve ibrâhîmu şeklinde okumuşlardır.

1 Ayrıca, sene zor ve skınıtılı yılları, ‘âm ise normal yılları ifade etmektedir. / ed.

نَ [214] ُ َ ْ َ ْ ُ ْ -yani sizin için neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilإِنْ כُseniz, ya da cahilane, körü körüne bir bakışla değil de dirayet, feraset ve basiretle baksanız bunun sizin için hayırlı olduğunu bilirdiniz.

نَ [215] ُ ُ ْ َ (uyduruyorsunuz) ifadesi halekanın teksîri olan hallekadan tuhallikūne (tamamen uyduruyorsunuz); yalancılık ve zorlama tahmin an-lamında tehallekadan tehallekūne (zorlama yoluyla uyduruyorsunuz) şeklin-de de okunmuştur. כًא ْ -de efiken şeklinde okunmuştur; bu iki şekilde açık إِlanabilir: Ya efiken kelimesi kezibun ve le‘ıbun kelimeleri gibi bir masdardır ve ifk kelimesi, kizb ve la‘b kelimelerinin, asıllarından tahfif edilmesi gibi efiken kelimesinin hafifletilmişi olur ya da fe‘ılun vezninde sıfat olur. [Ayette] halkan ifken yani iftiralı ve bâtıllı bir uyduruş anlamındadır. “Uydurmaları” da putlara ilâh demeleri ve onları Allah’a ortak ve ‘O’nun nezdinde şefaatçi kabul etmeleridir. Yahut putlar ifk (uyduruk) diye; ağaçları ve taşları yonta-rak put yapmaları da halk (uydurma) olarak isimlendirilmiştir.

[216] Şayet “Allah Teâlâ rızkı neden önce nekire sonra ma‘rife yapmış?” dersen şöyle derim:Çünkü şu mânayı murad etmektedir: Onlar size her-hangi bir rızık veremezler. Öyleyse siz bütün rızkı Allah katından isteyin; rızkı size veren sadece Odur, başkası değil!

[217] “O’na döndürüleceksiniz.” -(َتـرُْجَعُون) Tâ’nın fethasıyla terci‘ûne (dö-neceksiniz) şeklinde de okunmuştur.- O halde, O’na kavuşmaya; O’na kul-luk ederek ve nimetlerine karşı O’na şükrederek hazırlanın! Beni yalanlarsa-nız, bu yalanlamanızla bana zarar veremezsiniz; zira benden önceki elçileri de ümmetleri yalanlamıştı; ama onlara değil, sadece kendilerine zarar verdiler; çünkü elçileri yalanlamaları sebebiyle başlarına gelen geldi! Elçiye gelince, şüphenin ortadan kalktığı açık bir duyuru yapmakla onun işi bitti ki bu da, duyurunun Allah’ın âyetleri ve mu‘cizeleriyle beraber oluşudur. Şayet ben de sizin aranızda yalanlanmış biri isem, işte benim diğer peygamberlerde beni teselli edecek modellerim var; zira onlar da yalanlanmışlardı. Elçiye düşen iletmektir; tasdik veya tekzib edilmesi onun sorumluluğunda değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

[218] Bu âyetten “Sonuçta, kavminin ona verdiği cevap…” [24] âyetine kadarki kısım [yani 18-23. âyetler], Hazret-i İbrahim’in, kavmine söyledikleri-nin devamı olabileceği gibi, Peygamber (s.a.)’le Kureyş arasında geçenlerin konu alındığı -İbrahim kıssasının başı ile sonu arasında geçen- bir ara cüm-le de olabilir.Şayet“Bu âyetler İbrahim’in kavmine olan sözlerinden ise ondan önceki ümmetlerden murat nedir?”dersen şöyle derim:Şît, İdris, Nuh ‘Aleyhimusselâm ve diğer peygamberlerin kavimleridir. Zaten, ‘yalanla-yan kalabalık ümmetler anlamında bir ümmet’ olarak Nuh’un kavmi yeter. İdris (a.s.)da göğe kaldırılıncaya kadar kavmi arasında 1000 yıl yaşamış ve kendisine yaşadığı yıllar sayısınca yalnızca 1000 kişi iman etmiş; bunların nesilleri de hep inkâr üzere olmuştur. Şayet“De ki: Yeryüzünde gezin de…’ ifadesini ne yapacaksın?”dersen şöyle derim:Burada İbrahim (a.s.)’ın an-lattıkları aktarılmaktadır; tıpkı bizim peygamberimizin, Kur’ân’ın çoğu ye-rinde Allah kelâmını bize bu şekilde aktarması gibi. Şayet“Kureyş’e hitap ediliyorsa, bunun İbrahim kıssasının arasında getirilmesinin gerekçesi ne? Oysa itirazî cümle ya da cümlelerin ara cümle olarak bulundukları durumla bir bağlantıları olması gerekir. Dikkat edersen, ‘ Mekke -ki Zeyd’in baba-sı ayaktadır- Tanrı beldelerinin en hayırlısıdır.’ gibi bir cümle kurmazsın.” dersen şöyle derim:Burada İbrahim kıssasının getirilmesi, Peygamber (s.a.)’i rahatlatmak, onu teselli etmek ve ona bir çıkış yolu göstermek için-dir; zira atası İbrahim Halîlullah da aynen Peygamber (s.a.) gibi, kavminin putlara taparak Allah’a şirk koşmaları konusunda sınanmış; aynı badire-lerden o da geçmişti. “Şayet yalanlıyorsanız” ifadesi “Ey Kureyş! Muham-med’i yalanlıyorsanız, İbrahim’i de kavmi yalanlamıştı! Evet, her ümmet peygamberini yalanlamıştı!..” anlamında bir ara cümle olarak getirilmiştir;

zira “Sizden önce de birtakım toplumlar yalanlamıştı.” ifadesi İbrahim’in üm-metini de içerir. Gördüğün gibi bu [18. âyet], konunun başı ve sonu ile irtibatlı bir ara ifadedir; bunun ardından getirilenler [19-23] de, söz konusu ara ifadenin tâbi ve mütemmimleri olmuştur; çünkü tevhidi ve delilini ortaya koymakta, şirkin temellerini zayıflatıp onu yıkmakta, Allah’ın hüccet ve burhânının ayan beyan olduğunu, kudret ve saltanatının niteliğini ortaya koymaktadırlar.

وْا [219] َ َ ْ َ ifadesi [“görmediniz mi” / “görmediler mi” şeklinde] Tâ ile de أوََYâ ile de okunmuş; ُئ ِ

ْ ُ (başlatır) da yebdeu (başlar) şeklinde okunmuştur. هُ ُ ِ ُ َّ ُ ifadesi ُئ ِ

ْ ُ ’ya ma‘tūf değildir; yani görme hükmü i‘âde hükmünü kapsamamaktadır; sadece, yaratmayı başlatmaya paralel olarak, öldükten sonra tekrar diriltme (i‘âde) durumundan haber verilmektedir.1 َ ْ وا כَ ُ ُ ْ א َ ةَ َ

ِ ْ ةََ ا ْ َّ ُ ا ِ ْ ُ ُ َّ َّ ا ُ َ ْ َ ْ أَ ا َ َ ifadesinde de nazar, yaratmaya başlamayı kap-sar; inşâyı değil...2 Mâ ziltu ûsiru fulânen ve estahlifuhû ‘alâ men uhallifuh (Falancayı hep tercih etmişimdir. Ardımda bıraktıklarım için yerime onu bırakırım.) sözün de bunun gibidir. Şayet“İfade, atıf harfiyle atfedilmiş; ona atfedildiği bir şey lâzım; o nedir?” dersen şöyle derim: ُئ ِ

ْ ُ َ ْ وْا כَ َ َ ْ َ أوَََ ْ َ ْ ا ُ َّ ;cümlesidir (?Allah’ın yaratmayı nasıl başlattığını, görmediler mi) ا

estahlifuhû (yerime onu bırakırım) ifadesi de aynı şekilde mâ ziltu ûsiru fulânen (Falancayı hep tercih etmişimdir) ifadesinin tamamına ma‘tūftur.

[220] “Bu”nun3 işaret ettiği şey; “O’nun için bu çok basittir.” [Rum 30/27] âyetindeki ُ ’nin mercii olan “i‘âde eder”deki mânadır.4 َة َ

ِ ْ ةََ ا ْ َّ ا( Âhiret yaratılışı) ifadesi birinci ve ikinci her iki yaratmanın da, aralarında fark olmaksızın, birer inşâ -yani ilk yaratış, yoktan var etme ve icat- olduğu-na delâlet etmektedir; şu kadarı var ki âhiret yaratılışı benzer bir yaratılıştan sonradır, oysa ilki [dünyadaki] böyle değildi.

ةََ [221] ْ َّ -kelimesi en-neş’ete ve en-neşâete şeklinde okunmuştur; tıp اkı ra’fet ve reâfet gibi. Şayet“ َ ْ َ ْ ا أَ َ َ َ ْ ifadesinde Allah zamirle ifade כَedildiği halde, ُ َّ َّ ا ُ ifadesinde neden lâfza-i celâl -açıkça hem de başlangıç ifadesi [yani mübteda] olarak- getirilmiştir. Oysa normali, أ ا ا כ ة؟ ة ا şeklinde ifade edilmesidir. Bunun mânası nedir?” dersen ا1 Yanlış mâna: “Allah’ın yaratmayı nasıl başlattığını, sonra da onu nasıl tekrar gerçekleştirdiğini görmediler mi?” Doğru mâna: “Allah’ın yaratmayı nasıl başlattığını, görmediler mi? Daha sonra, onu tekrar gerçekleştire-

cektir işte…” / ed.2 Yanlış mâna: “Yeryüzünde gezin de Allah yaratmaya nasıl başlamış, Âhiret hayatını nasıl yaratacak görün.” Doğru mâna: “Yeryüzünde gezin de Allah yaratmaya nasıl başlamış, görün/inceleyin. İşte, Allah Âhiret ha-

yatını da yaratacaktır.” / ed.3 Yani “Allah için bu gerçekten kolaydır.” ifadesindeki “bu”. / ed.4 Yani “bu” tekrar yaratış. / ed.

şöyle derim: Mekkelilerle tartışılan, yeniden yaratma konusu idi. -Ki dizler bu konuda hep zangırdamıştır!1- İşte, Allah Teâlâ ilk yaratılışın kendisi tarafından gerçekleştirildiğini ortaya koyunca, tekrar yaratmanın da aynen ilk yaratma gibi olduğunu onlara bir kanıt olarak sunmuştur. Hiçbir şeyin âciz bırakamayacağı Allah’ı ilk yaratma âciz bırakamadığı gibi, yeniden yaratma da âciz bırakamaz! Adeta “Sonra durum şu ki; ilk icadı gerçekleştiren kim ise, tekrar yaratmayı gerçekleştirecek olan da odur.” buyurmaktadır. İşbu mânaya delâlet ve tembih için ism-i celâlini açıkça zikretmiş ve bunu ifadeye başlangıç kılmıştır.2

[222] “O” azap etmeyi “dilediğine azap ediyor”, merhamet etmeyi “dile-diğine merhamet ediyor.” Dileme fiilinin ilgili olduğu merciler, Kur’ân’ın birçok yerinde tefsir ve beyan edilmiştir. Bu da azap ya da merhameti [tutum ve davranışlarıyla] kendilerine vâcip kılanlardır; yani -tövbe etmedikleri tak-dirde- kâfir ve fasık ile masum ve tevbekâr.

[223] “Ki siz de O’na döndürüleceksiniz.” -Kalb, red ve ircâ anlamın-dadır.- Rabbinizi hüküm ve kazasından kaçarak “ne” şu geniş “yeryüzünde ne de” orada olduğunuz varsayımıyla uçsuz bucaksız “gökte âciz bırakabi-lirsiniz!” Tıpkı “Ey cin ve insan toplumu! Göklerin ve yerin sınırlarını de-lip geçin, gücünüz yeterse... Ama güçlü bir araç olmadan delip geçemezsiniz kesinlikle!” [Rahman 55/33] âyetindeki gibi. Mânanın; “ne de göktekiler [âciz bırakabilir]” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Hassan [v. 60/680] şöyle demiştir:

İçinizden Allah Resulü’nü karalayanlaonu övüp ona yardım eden bir olur mu hiç!?3

[224] Şu da murad ediliyor olabilir: Ne kadar yerin altına ve derinlikle-rine inseniz ya da yüksek burçlara ve göğe doğru yükselen kalelere tırmanıp yükseklere çıksanız, yine Allah’ı âciz bırakamazsınız. Tıpkı “Nerede olursa-nız olun, ölüm sizi bulacaktır; isterseniz sağlam kaleler içinde bulunun...” [Nisa 4/78] âyetindeki gibi. Yahut Allah’ın gökte ve yerde cari olan emrini âciz bırakamazsınız. O, üzerinizde emrini icra eder ve yerden gelen ya da gökten inen bir bela mutlaka sizi bulur!1 Yeniden diriliş Kur’ân’ın en kalbî konusu olup ayakların kaydığı son derece çetrefil, tamamen imanî bir

konudur. Ve kâfirler bir yana, Müslümanlar arasında bile hâlâ Kelâmcısı, sufisi, filozofu -mezhep ve meş-rebine göre- bu konuda farklı yaklaşımlar sergilemektedir. / ed.

3 Yani şiirde من tekrarlanmadığı için, tek gruptan bahsediliyor gibiyse de, iki ayrı grubun söz konusu olduğu aşikârdır. / ed.

[225] “Allah’ın âyetlerini” yani O’nun birliğinin göstergelerini, O’nun kitap ve mu‘cizelerini, O’nunla karşı karşıya geleceğini ve yeniden dirilişi. ِ َ ْ ِ رَ ا ُ َئِ ifadesi tehdit olup, Kıyamet günü O’nun rahmetinden yana

umutları olmayacaktır, demektir. Tıpkı “(Kıyamet) saat(i) gelip çattığı gün, mücrimler ümitsizliğe düşerler.” [Rum 30/12] âyetindeki gibidir. Ya da on-ların hali vasfedilmektedir; zira mümin ümit ve korku içinde iken ümit ve korku kâfirin aklına bile gelmez. Yahut ilâhi rahmetten uzak olmaları rah-metten ümit kesenlerin durumuna benzetilmiştir. Nitekim Katâde’den [v. 117/735] rivayet edildiğine göre; Allah “Bunlardır işte Benim rahmetimden ümit kesenler! Can yakıcı azap da bunların hakkıdır işte!..” diyerek, kendi-sine değersiz gelen bir topluluğu yermekte; [ Ya‘kūb (a.s.)’dan naklen de] şöyle buyurmaktadır: “Evlâtlarım! Gidin de Yûsuf ’u ve kardeşini arayın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin; zira inkârcı nankör bir kavimden başkası Al-lah’ın rahmetinden ümit kesmez.” [YûsufYûsuf 12/87] İşte, mümin Allah’ın revh u rahmetinden asla ümit kesmemeli, azabından yana emin olmamalı-dır; daima Allah’ın rahmetini ummalı ve hep azabından korkmalıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

[226] ِ ِ ْ َ ابَ َ َ ifadesi mansūb olarak da, merfû‘ olarak da okunmuştur.[227] “Dediler ki:” yani ‘İbrahim’in kavmi birbirlerine şöyle dedi. Ya

da içlerinden yalnız biri söyledi, diğerleri de buna rıza gösterdiği için hepsi bunu söylemiş sayıldılar.

[228] Rivayete göre; o gün, yani İbrahim (a.s.)’ın ateşe atıldığı gün, ateşten faydalanamamışlar; çünkü ateşin yakıcılık özelliği gitmiş.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

[229] ْ כُِْ َ ةَ دَّ َ َ ifadesi izāfetli ve izāfetsiz olarak mansūb da merfû‘

da okunmuştur. [i] Mansūb okunuşunun iki açıklaması vardır. Biri; me-veddet kelimesinin mef‘ûl-i leh olmasıdır; yani aranızda sevgi ve bağ-lılık peyda olması için Allah’tan başka tanrılar edinmişsiniz! Çünkü -insanlar bir mezhepte ittifak ettiği gibi- siz de bu tanrılara tapınmak üzere toplanıyor, onlar sayesinde kaynaşıyorsunuz. Bu, onların birbi-rini sevmelerine, dostluk, sadakat ve samimiyetlerine vesile oluyordu.

Diğer açıklama; meveddet kelimesinin,ُاه َ َ ُ َ َ َ إِ َ َّ [Furkān 25/43; Câsiye 45/23] اâyetindeki gibi1, ikinci mef‘ûl olmasıdır; bu durumda mâna muzāfın haz-fedildiği takdir edilerek; “Tanrıları aranızda meveddetsebebi edinmişsiniz!” ya da “Tanrıları aranızda meveddet -yani mevdûdet [sevilen varlıklar]- edin-mişsiniz!” şeklindedir. Tıpkı “Öyle insanlar var ki, Allah’tan başka birta-kım şeyleri O’na denk kabul eder ve onları Allah’ı sever gibi severler!” [Bakara 2/165] âyetindeki gibi. [ii] Meveddet kelimesinin merfû‘ okunuşu da iki şekilde açıklanabilir: Meveddet kelimesi [א daki] Mâ mevsūle kabul’إedilerek, İnne’nin haberi olur. Veya mahzuf bir mübtedanın haberi olur. Anlam şöyledir: Tanrılar aranızda bir meveddettir -yani sevilen şeydir- ya da meveddet sebebidir.

[230] ( כ kelimesini izāfetli olduğu halde) Âsım’ın [Ebu Bekr rivayetinde] fetha okuduğu rivayet edilmiştir ki, ْ َכُ ْ َ َ َّ َ َ ْ َ َ [En‘âm 6/94] âyetinde de beynekum fâ‘il olduğu halde fetha okunmuştur. İbn Mes‘ûd (r.a.) evsânen innemâ meveddetu beynikum fi’l-hayâti’d-dünyâ şeklinde okumuştur; yani dünya hayatında tanrılar sayesinde birbirinizi seviyorsunuz ya da tanrıları seviyorsunuz. “Sonra” kıyamet günü ise aranızda lânetleşme, nefretle birbi-rinden kaçma ve düşmanlık cari olacak; hem putperestler birbirini lânetle-yecek hem de putlarla putperestler birbirlerini lânetleyecektir!.. Tıpkı “Ve [ilâhları] onların aleyhine dönecek!” [Meryem 19/82] âyetindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

[231] -Allah ikisine de selâm etsin!- Lût, İbrahim’in kız kardeşinin oğlu -yeğeni- idi. Ateşin İbrahim’i yakmadığını görünce ona ilk iman eden Lût idi.

אل [232] -yani İbrahim “dedi ki: Ben hicret edeceğim.” Kûfe banliyö وlerinden olan Kûsâ’dan Harran’a, oradan da Filistin’e… İşbu sebeple, ‘Her peygamberin bir hicreti var; ama İbrahim (a.s.)’ın iki hicreti var.’ denil-miştir. İbrahim (a.s.)’ın hicretinde eşi Sare ile birlikte Lût da kendisi ile beraberdi. İbrahim hicret sırasında yetmiş beş yaşında idi. “Rabbime” yani O’nun gitmemi emrettiği yere… “Şüphesiz O’dur” beni düşmanlarımdan koruyan “mutlak izzet sahibi,” bana ancak benim yararıma olan şeyleri em-reden “mutlak hikmet sahibi (Allah).”1 “İlâhını hevâsı (yani aşkla bağlı olduğu bir şey) olarak benimseyen…” anlamında. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

[233] “Ona daha dünyada iken mükâfatını” güzel övgü, kıyamete kadar salât ve dua, tertemiz bir nesil ve peygamberliği “verdik”. Ayrıca bütün mil-letler İbrahim’i sever, bağrına basar.

[234] Şayet “İshak ve onun nesli konu edildiği halde neden İsmail’den bir bahis yoktur?”dersen şöyle derim:“Kitabı ve peygamberliği onun nes-line verdik.” ifadesi ile buna delâlet etti. İsmail’in kadri pek yüce olup âlice-naplığı da meşhur olunca artık bu delil yeterli oldu.

[235] Şayet “Kitaptan murat edilen nedir?” dersen şöyle derim:Bura-da kitap cinsi murat edilmiştir. Artık bu sözün muhtevasına İbrahim’in nes-line verilen şu dört kitap da dâhil olmuştur: Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

de ma‘tūf olduğu “Nuh’u” kelimesi üzerine atfedilmiştir. Fâhişe lâfzı çirkin-liğin dibi anlamına gelir. َ ِ َ א َ ْ َ ا ِ ٍ َ ْ أَ ِ א َ ِ ْ כُ َ َ َ א َ (Dünyada sizden önce hiç kimse bunu yapmamıştı!) cümlesi yapılan işin çirkinliğini ortaya koyan bir başlangıç cümlesidir. Sanki biri; “Bu iş (yani livâta) neden kötüdür?” diye soruyor da, ona şöyle deniliyor: Bu, çok çirkin olduğundan insanlar tabiatları gereği bundan iğrenip nefret ettikleri için bu işe bunlardan önce hiç kimse teşebbüs etmemiştir. Tabiatları pis; tıynet, huy ve karakterleri ha-bis olduğu için bu işe bir tek Lût kavmi cür’et etmiştir. Âlimler demişlerdir ki: Lût kavminden önce hiçbir erkek hiçbir erkeğe şehvetle yanaşmamıştır!

[237] ْ َّכُ .ifadesi ilkinde istifhamsız, ikincisinde istifhamlı okunmuştur إِ Ebu Ubeyde [v. 209/824] der ki: “Ben bu kelimeyi imam1 mushafta Yâ olmaksı-zın tek harfli olarak; ikincisini ise Yâ ve Nun’lu olarak iki harfli [ כّ ِ ”.gördüm [أ1 İmam Mushaf, Hazret-i Osman’ın Zeyd b. Sâbit başkanlığındaki bir komisyona hazırlattığı; ana mer-

kezlere göndermek üzere istinsah ettirdiği ve “Bundan böyle eldeki bütün şahsî mushaflar buna uyacak; uymayanlar yakılacak!” dediği resmî mushaftır. Kur’ân vahiylerinin kitaplaşma seyri hakkında geniş bilgi için bkz. Murat Sülün, Kur’an Kılavuzu, özellikle, s. 106-117. / ed.

[238] “Yol kesmek” yol kesen [harami ve eşkıya]ların yaptığı cana kıyma ve mal yağmalama gibi şeylerdir; ancak buradaki yol kesmenin, yoldan gelip geçenlere malum ahlâksızlığı teklif edip onları yollarından alıkoymak olduğu da söylenmiştir. Hasan-ı Basrî’den rivayet edildiğine göre ise “yol kesmek” insanlara nesil ve döllenme intaç etmeyecek yerden yanaşarak nesli kesmektir.

[239] İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre “yadırgatıcı şey” (münker); in-sanlara taş, saçma ve kurşun atmak, parmak çıtlatmak, sakız çiğnemek, insan-ların içinde misvak kullanmak, pantalon çözmek, insanlara sövmek, ahlâksız şakalar yapmaktır. Âişe (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre; Lût kavmi insanların içinde uluorta yellenirmiş. Münker; yoldan gelip geçenlerle alay etmeleridir ya-hut da yaptıkları o ahlâksızlığı kulüplerinde alenen anlatmalarıdır, denilmiştir. Bir günahın teşhir ve ilan edilerek açıkça işlenmesi, gizli yapılmasından daha çirkindir. Bundan dolayı “Hayâ perdesi yırtılanın gıybeti olmaz.” denmiştir.

[240] Bir mecliste insanlar olduğu sürece oraya nâdî (kulüp) denilir; insanlar oradan kalkıp gidince artık nâdî denmez.

[241] “Doğru söylüyorsan” yani bize azabın gelip çatacağı konusundaki tehdidinde doğru isen.

[242] Bunlar diğer insanları -gönüllü ya da gönülsüz- kendilerinin iş-lediği masiyet ve ahlâksızlıklara teşvik ederek ifsat ediyorlardı. Ayrıca, bu ahlâksızlığı bunlar icat etmiş ve sonrakilere kötü bir çığır açmışlardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnkâr edip de Allah yolundan uzaklaşanların azabına azap katmışızdır; bozuculuk edip durduklarından dolayı!” [Nahl 16/88] İşte Lût (a.s.) Allah’ın bunlara gazabının sert olmasını istemiş; bu yüzden de, duasında “bozuculuk” sıfatlarını zikretmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

[243] “Müjdeyi” bir evlâd ve torun müjdesini… ki bunlar İshak ve Ya-kup’tur. ُכ ِ ْ ُ ifadesinin izāfeti, izâfet-i maneviyye değil, lâfzıyyedir; istikbal anlamındadır. “Şehir” de, “Sodom kadısından daha zalim!” deyiminde geçen Sodom’dur. “Oranın ahalisi gerçekten zalimdir.” ifadesinin anlamı şudur: Zu-lüm1; bunların geçmiş dönemlerde sürekli icad ettikleri bir şey olup hâlâ zu-lümde ısrar etmekteler. Bu zulümleri de inkârcılıkları ve çeşitli masiyetleridir.1 Hukukî haksızlık anlamında değil, -hikmetin tersi olarak- “yaptığını yanlış yapmak” anlamında. / ed.

[244] “Ama Lût da orada?!” Bu ifade meleklere Lût’un orada olduğunu haber vermek değil, bilakis Lût hakkında onlarla tartışmaya girmektir; çün-kü elçiler helâke şehir halkının zulmünü gerekçe gösterince, İbrahim (a.s.); “Ama orada, onların zulmünden berî olan biri var!” diye itiraz etmiştir. Bu tartışma ile o, Lût’a olan şefkatini göstermek; müminin mümin kardeşi için üzülmesinin, onu destekleyip himaye etmesi, ona herhangi bir sıkıntı ya da zarar dokunmasından endişe etmesi gerektiğini ortaya koymak iste-miştir. Katâde [v. 117/735] der ki; “Bir mümin mümin kardeşinin yardımsız ve himayesiz kaldığını göremez.” Yani mümine mümin kardeşini yardımsız bırakmak yakışmaz. Dikkat edilirse, elçiler İbrahim (a.s.)’a “ Lût’un orada olduğunu kendisinden daha iyi bildikleri”ni belirterek cevap vermişler ve şunu söylemek istemişlerdir: Biz Lût’un ve kavminin halini; Lût’un on-lardan tamamen ayrı ve farklı olduğunu, onların müstehak olduğu şeye Lût’un müstehak olmadığını çok iyi biliyoruz! Bu bakımdan, sen rahat ol. ُ َّ َ ِّ َ ُ َ ifadesi şeddeli ve şeddesiz okunmuştur; َك ُّ َ ُ de aynıdır.1

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

אءَتْ] [245] َ א أنَْ َّ َ -iki fiilden birinin, araların ; أن [ifadesindeki (gelir gelmez) وَda fasıla olmayan mücavir iki vakitte diğeri üzerine terettüp etmiş olarak varlığını pekiştirmek için getirilmiştir; öyle ki, sanki bu fiillerden her biri, zamanın aynı cüzünde bulunmaktadır. Adeta şöyle buyrulmuştur: Lût on-ların geldiğini anlar anlamaz, kavminin onlara kötülük edeceğinden endişe ederek anında kaygılanmaya başladı.

[246] “Kaygılandı ve canı sıkıldı...” א ً ْ ذَرْ ِ ِ אقَ َ -ifadesi, elçiler ve on وَlarla ilgili alacağı tedbir hususunda zer‘i daraldı -yani takati kesildi- demek-tir. Araplar zirâ‘ ve zer‘in darlığını güçsüzlük saymışlardır. Bir şeye güç ve takat olunca da rahbu’z-zirâ‘i bi-kezâ (Buna gücü yeter) demişlerdir. Asıl anlam şudur: Kolu [zirâ‘ı] uzun olan biri, kolu kısa olanın ulaşamayacağı şeylere ulaşabilir. Zamanla bu durum, herhangi bir konuda âciz ya da kud-retli olmayı deyimsel olarak ifade etmeye başlamıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

[247] Ricz ve rics kelimeleri azap demektir; azaba uğrayan kişi yaşadığı stres ve çalkantılardan dolayı yaplalayınca kullanılan irteceze ve irtecese fiil-lerinden gelmektedir. َن ُ ِ ْ ُ ifadesi şeddeli ve şeddesiz okunmuştur.

[248] ”Ondan“ yani o şehirden. “Apaçık bir ibret” harap olan yurtla-rının izleridir. Bunun; taş kalıntılar yahut yeryüzünde kalan kara su veya bunlara yapılanlara dair haber olduğu da söylenmiştir. “Bir toplum için” ifadesi “bırakmışızdır” veya “apaçık” lâfzı ile bağlantılıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

ا [249] ُ .Âkıbetine bel bağlayabileceğiniz şeyler yapın!” demektir“ وَارْYani, sonuç sebep yerine getirilmiştir. Ya da ‘ummak’la memurdurlar; ancak bundan akıbeti ummayı sağlayacak olan iman şartı murat edilmektedir. Aynı şekilde iman şartıyla kâfire de şer‘î hükümler emredilmektedir. İfadenin kor-ku anlamındaki recâdan olduğu da söylenmiştir. Racfe kelimesi şiddetli dep-rem demektir. Dahhâk’ten [v. 105/723] racfenin Cebrail (a.s.)’ın gümbürtüsü olduğu rivayet edilmiştir; zira kalpler bu gümbürtüden sarsılır! “Yurtlarında” ifadesi, ‘belde’lerinde, ‘toprak’larında demektir; ya da kendi ‘diyar’larında de-mektir; ancak karışıklık ihtimali olmadığı için müfret ile yetinilmiştir.1

א [250] yani ölü vaziyettediz üstü çökekalmışlardır.

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

den de anlarsınız. Yaptıkları şeyleri kendilerine şeytan cazip göstermiş ve onları doğru yoldan alıkoymuştu. Oysa bunu öngörebilecek kişilerdi.

אدًا [251] َ kelimesi א כ takdiriyle mansūptur; zira (helâk ettik) أhelâk etmek anlamında olan “kendilerini şiddetli bir sarsıntı yakalayıver-di” ifadesi buna delâlet etmektedir. “Bunu” yani size anlatılan helâk ha-disesini, oturdukları yerlerden geçip giderken dikkatlice baktığınızda da “anlarsınız.” Mekkeliler seyahatlerinde buralara uğrar, bunları görürlerdi ve akıllı insanlar olarak bunu öngörmeye ve düşünmeye muktedirdiler; 1 Yani diyârihim yerine, دارهم buyrulmuştur. / ed.

fakat bunu yapmadılar. Ya da onlar kendilerine azabın ineceğinin farkınday-dılar; zira Allah Teâlâ elçilerin diliyle bunu onlara beyan etmişti; fakat [küfür ve isyanda] ısrar ettiler ve sonunda helâk oldular.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

[252] “(Bizi) geçebilecek” yani azabımızdan kurtulabilecek [değillerdi]; Allah’ın (azap) emri bunları bulmuş ve azaptan kaçıp kurtulamamışlardır.

[253] Hâsıb -yani taş yağdıran fırtına- Lût kavmi ile ilgili olup, içinde çakıl taşı olan kuvvetli bir fırtınadır. Hâsıbın onlara taş atan bir melek ol-duğu da söylenmiştir. Sayha yani gümbürtü Medyen halkı ve Semud kav-miyle; hasef yani yerin dibine batırma Kārun’la; ğark -suda boğma- ise Nuh kavmi ve Firavun’la ilgilidir.

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

[254] Bu temsilden maksat inkârcıların dinlerinde sığınak ve da-yanak edinip Allah’tan başka velî tuttukları nesneleri gevşeklik ve zayıf-lıkta insanlar nezdinde darb-ı mesel olan bir şeye benzetmektir ki o da örümcek ağıdır. Teşbihin kesişme noktasına bakıldığında bu görülür. “Şüphesiz, evlerin en dayanıksızı örümcek ağıdır.” ifadesi de buna delâ-let emektedir. Şayet“Örümcek ağının en zayıf şey olduğunu herkes bi-lir; o halde, ‘Keşke bilselerdi!..’ demenin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bunun mânası; “Keşke durumlarının bu olduğunu ve dinlerinin bu kadar gevşek, zayıf ve tutarsız olduğunu bilselerdi!” şeklindedir. Bir başka yorum da şudur: Bunların dindeki dayanaklarının örümcek ağına benzetilmesi doğru olunca, evlerin en zayıfının örümcek ağı olduğu da doğru olunca, sonuçta; dinlerinin ‘dinlerin en zayıfı’ olduğu gerçeği or-taya çıkmıştır; keşke bilselerdi!.. Ya da Allah Teâlâ evet sahih bir teşbih yaptıktan sonra ifadeyi mecaz olarak kurmuş ve sanki şöyle buyurmuştur:

Dinde dayanılabilecek en zayıf şey putlara kulluk etmektir. Keşke bilselerdi!.. Birinin şunu söylemesi de mümkündür: “Allah”a kulluk eden mümine kıyasla putlara tapınan müşrikin durumu; kendine kerpiçten, kireçten ya da kayaları yontarak ev yapan biri ile kendisine ev yapan örümceğin durumudur. İşte, nasıl ki ev ev araştırıldığında evlerin en zayıfı örümcek evi olduğu gibi, din din araştırıldığında dinlerin en zayıfı da puta tapınmaktır. Keşke bilselerdi!..

نَ [255] ُ ْ َ ifadesi Tâ ile de, Yâ ile de okunmuştur (başka dua ettikle-ri / başka dua ettiğiniz). Bu, yukarıdaki benzetmeyi pekiştirmekte ve ona bir ilavede bulunmaktadır; zira Allah Teâlâ onların taptıklarını bir “varlık” olarak değerlendirmemiştir. “O, mutlak izzet ve hikmet sahibidir.” Burada Müşriklerin cahil olduğu belirtilmektedir; çünkü “varlığı” olmayan bir şeye tapmaktadırlar; zira taptıkları, cansız şeyler olup asla ilim ve kudret sahibi değillerdir. Yine, Müşrikler her yaptığını hikmet ve tedbirle yapan hikmetli ve ezici gücüyle her şeye kadir olan Allah’a kulluğu terketmişlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

sineği, örümceği misal veriyor!”1 deyip buna gülüyorlardı. İşte bundan do-layı Allah Teâlâ “Sadece bilenler anlar.” buyurdu; yani bu temsil ve teşbih-lerin doğruluk, güzellik ve faydasını ancak bunlar anlarlar; zira temsil ve teşbihler birtakım gizli ve gizemli mânalara ulaştıran yollardır. Nitekim bu teşbih müşrikle muvahhit arasındaki farkı ortaya koyduğu gibi, temsil ve teşbihler de birtakım kapalı mânaları ortaya çıkarıp onların hicap ve örtüle-rini kaldırarak o mânaları zihne tasvir ederler.2 Peygamber (s.a.)’den rivayet edildiğine göre; kendileri bu âyeti okuyup şöyle buyurmuşlardır: “Gerçek âlim Allah[tan sadır olanlar] hakkında kafasını çalıştırıp O’na itaat eden ve O’nun hoşlanmadığı şeylerden uzak duran kimsedir.”

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

א [257] yani bâtıl değil, hak olan bir gaye ile yaratmıştır ki bu gaye de göklerin ve yerin Allah’ın kullarına mesken olması, ibret alanlara ibret, Al-lah’ın kudretinin yüceliğine delil olmasıdır. “Müminler için bunda elbette bir âyet vardır.” ifadesine dikkat edilmelidir. Yine “Biz; göğü, yeri ve bu ikisi arasındakileri boşuna yaratmadık.” [Sād 38/27] ifadesi de bunun gibidir ki de-vamında “Bu3, nankörce inkâr edenlerin zannıdır.” [Sād 38/27] buyurmaktadır.1 Yani, “Koskoca Tanrı’nın sinekle, sivrisinekle ne işi var!?” / ed.2 Geniş bilgi için bkz. Murat Sülün, 41 Temsil ile Kur’ân Gerçeği, İstanbul, 2017.3 Yani evrenin, insanın gayesiz yaratıldığı vehmetmek. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

[258] Namaz masiyetlerin terkinde etkili olunca, bir nev-‘i ‘masiyetler-den alıkoyucu’ kabul edilmiştir. Şayet“Nice namaz kılan var ve hep masi-yet irtikâp etmektedir; namazı hiç de onu masiyetten alıkoymamaktadır!?” dersen şöyle derim:Allah katında değer ve karşılığı olan namaz; [i] nasūh1 bir tevbe ve takva ile kılınan namazdır -zira “Allah, ancak müttakîlerden ka-bul eder.” [Mâide 5/27] buyrulmuştur- [ii] kişinin kalbiyle ve tüm organlarıyla tam bir huşû içinde kıldığı namazdır ki Hâtem’in “Namazda ayaklarımın sırat [köprüsü] üzerinde, cennetin sağımda, cehennemin solumda, ölüm me-leğinin de üstümde olduğunu mülâhaza ediyor ve korku ile ümit arasında namaz kılıyorum.” dediği rivayet edilmiştir; [iii] kişi namazı bu minval üzere kılmalı, bu hali [namazın dışında da] korumalı ve onu boşa çıkartmamalıdır. İşte insanı yüz kızartıcı suçlardan ve yadırgatıcı işlerden mutlaka alıkoyacak olan namaz budur. İbn Abbas’ın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kime namazı iyiliği emretmiyor, kötülükten alıkoymuyorsa, bu namazıyla Allah’tan uzaklaşmaktan başka bir şey yapmıyor demektir!” Hasan-ı Basrî’nin de şöyle dediği rivayet edilir: “Her kimin namazı kendisinin yüz kızartıcı suçlardan ve yadırgatıcı işlerden alıkoymuyorsa, onun namazı namaz değildir! Bu namaz onun üzerine bir vebaldir.” Denmiştir ki: Her kim erkânına, âdâbına riayet-le namaz kılarsa, bu namaz onu bir gün mutlaka kötülüklerden vazgeçme noktasına götürür. Rivayete göre; Peygamber (s.a.)’e “Falanca kişi gündüz-leri namaz kılıyor; geceleri hırsızlık yapıyor!” denildi. Peygamber (s.a.) “Na-mazı onu kötülükten mutlaka alıkoyacaktır.” buyurdu. Yine rivayete göre; ensārdan bir genç namazları Peygamber’le beraber kılıyordu; ama her türlü yüz kızartıcı işi yapıyordu. Bu durum Peygamber (s.a.)’e anlatılınca “Nama-zı onu mutlaka kötülükten alıkoyar.” buyurdu. Çok geçmeden genç dönüş yaptı. Öyle ya da böyle, namazı erkân ve âdâbına riayetle kılan, bunlara ri-ayet etmeyene göre ahlâksızlık ve kötülüklerden daha uzak olmalıdır. Kaldı ki; namazlarının hayâsızlık ve ahlâksızlıktan alıkoyduğu nice namaz kılan vardır. İfade [yani “Namaz yüz kızartıcı suçtan ve yadırgatıcı işlerden mutlaka alıkoyar.” hükmü], namaz kılan hiç kimsenin, bu hükmün kapsamı dışında kalmayaca-ğını gerektirmez. Bu; “Zeyd mutlaka kötülükten alıkoyar.” demene benzer; 1 Tevbe-i Nasūh; “kabahatlerden, başka bir sebeple değil sırf çirkinlikleri, yani Allah rızasına ters düşen

bir kabahat oldukları için, vicdanında pişmanlık duyarak işlemekten dolayı şiddetli üzüntü hissederek ve bir daha çirkinlik yapmamaya azmedip vazgeçmek, nefsini buna alıştırıp hiçbir sebep ve engel karşısında dönmemeye karar vermekle olur.” Elmalılı, HDKD, Tahrîm 66/8 hk.

bundan kastın elbette Zeyd’in bütün kötülüklerden alıkoyduğu değildir; sa-dece bu hasletin -genelleme gerektirmeksizin- Zeyd’de var olduğunu murad etmektesindir.

כ ا أכ [259] ifadesinde Allah Teâlâ namaz elbette diğer taatlerden وdaha büyüktür, demek istemekte ve namazı “Allah’ı zikretme” olarak isim-lendirmektedir. Nitekim “Allah’ı zikretmeye koşun.” [Cum‘a 62/9] buyur-muştur. “Elbette Allah’ı zikretmek” buyurarak, gerekçeyi müstakil olarak belirtmiş ve adeta; “Elbette namaz daha büyüktür; çünkü o Allah’ı zikret-mektir.” demiştir. Ya da “Yüz kızartıcı ve yadırgatıcı işler yaparken Allah’ı anmak, O’nun bunları yasakladığını ve bunlara dair tehditte bulunduğunu hatırlamak daha büyüktür.” anlamındadır ki bu, namazdaki lütuftan [yani taate yaklaştırıp masiyetten uzaklaştırma niteliğinden] daha evlâdır. İbn Abbas’tan da şöyle bir mâna rivayet edilmiştir: Allah’ın sizi rahmetiyle yadetmesi (zikr), sizin O’nu taatle yadetmenizden daha büyüktür.

[260] “Allah, o güzelce yaptıklarınızı” yani hayır ve taatleri “bilmekte-dir” ve sizi sevabın en güzeli ile ödüllendirecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

[261] “En güzel yolla…” yani güzel hasletle; sertlik ve kabalığa karşı yumuşaklık ve nezaketle, öfkeye karşı yutkunmakla, şiddet ve hiddete karşı sükûnet ve teenni ile mukabele etmektir. Nitekim “Sen, kötülüğü en güzel ile savmaya bak” [Mü‘minûn 23/96] buyrulmuştur. “Zulmedenleri hariç,” yani haddi aşmada ve inatta ifrat derecesinde ileri gidip nasihat kabul etmeyen, yumuşaklık ve nezaketin fayda vermediği kimseler hariç. Bunlarla müca-dele etmekte kaba ve katı davranabilirsiniz. “Zulmedenler”in Peygamber (s.a.)’e eziyet edenler olduğu da, Allah’a ortak ve evlâd isnat edenler olduğu da, [Hâşa!] “Allah’ın eli bağlıdır!” [Mâide 5/64] diyenler olduğu da söylen-miştir. Mânanın; “Cizyesini ödeyip zimmete dâhil olanlarla en güzel yolla mücadele ediniz, ancak zulmedip zimmeti bırakan ve cizye vermeyenler hariç… Zira bunlarla mücadele kılıçla olacaktır!” şeklinde olduğu da söy-lenmiştir. Katâde’den [v. 117/735] rivayet edildiğine göre; bu âyet “Allah’a ve ‘Son Gün’e iman etmeyenlerle savaşın!” [ Tevbe 9/29] âyetiyle neshedilmiştir; zira kılıçtan daha sert1 bir mücadele aracı yoktur! 1 Yani ‘daha güzel…’ / ed.

[262] “Bizler; bize indirilene de size indirilene de iman ettik.” ifadesi de, onlarla en güzel yolla edilen mücadele kabilindendir. Peygamber (s.a.)’den şöyle rivayet edilmektedir: “ Ehl-i Kitab’ın size verdiği haberler konusunda onları ne tasdik ne de tekzib edin. Sadece; biz Allah’a, onun kitaplarına ve peygamberlerine inandık, deyin. Şayet söyledikleri bâtıl ise onları tasdik etmemiş, hak ise de onları tekzip etmemiş olursunuz.” [Ahmed b. Hanbel, XX-VIII, 460, benzer lafızlarla.]

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

[263] “İşte, bu kitabı da aynı şekilde sana biz indirdik”; yani bu kitabı sana diğer semavi kitapları tasdik edici olarak indirdik. Böylece ifade, “Biz-ler; bize indirilene de size indirilene de iman ettik.” sözünün gerçekliğini ortaya koymaktadır. Bunun; senden öncekilere kitaplar indirdiğimiz gibi sana da işbu kitabı indirdik, demek olduğu da söylenmiştir. “Kendilerine kitap verdiklerimiz” Abdullah b. Selâm ve onunla beraber iman edenlerdir. “Şunlardan” yani Mekkelilerden. “Kendilerine kitap verilenler”den Pey-gamber (s.a.)’den önce yaşamış olan Ehl-i Kitab’ın; “şunlar”dan da Peygam-ber (s.a.)’in çağdaşı olan Ehl-i Kitab’ın kastedildiği de söylenmiştir.“Bizim âyetlerimizi” bunca açık seçikliğine ve şüphe götürmezliğine rağmen, “sa-dece” iyice inkâra dalmış kararlı kâfirler “bile bile reddediyor!” Ki bunların Kâ‘b b. Eşref ve onun gibiler olduğu söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

[264] Ey Muhammed! Sen ümmî bir peygambersin. Hiç kimse senin herhangi bir kitap okuduğunu ve yazı yazdığını bilmez. “Öyle olsaydı, bu bâtıl taraftarları mutlaka şüphelenirlerdi!” ‘Bizim, kitaplarımızda nitelik-lerini bulduğumuz son peygamber okuma yazma bilmeyen ümmî biridir; bu değildir!” derlerdi. Ya da Mekke Müşrikleri iyice şüpheye düşer ve “Mu-hammed bunu birinden öğrendi yahut kendi eliyle yazdı!” derlerdi. Şayet“Allah Teâlâ bunları neden ‘bâtıl taraftarları’ diye isimlendirdi? Peygamber ümmî olmasaydı ve onlar da ‘Bu adam bizim kitaplarımızda bulduğumuz biri değildir.’ deselerdi, haklı olarak doğru söylemiş olurlardı. Yine, Mek-keliler de ‘Belki de bu Kur’ân’ı birinden öğrendi ya da kendi yazdı; zira bu kişi okuryazar biridir!’ sözlerinde haklı olurlardı.” dersen şöyle derim:

Peygamber (s.a.) şüpheden uzak ümmî olduğu halde onu inkâr ettikleri için, Allah onları bâtıl taraftarı diye isimlendirmiş ve adeta şöyle buyurmuş-tur: Peygamberi inkâr etmekle bâtıl taraftarı olan bu Müşrikler, Peygamber ümmî olmasaydı daha kuvvetli bir şekilde şüpheye düşeceklerdi. Peygamber okuma - yazması olmayan ümmî biri olduğuna göre, onun peygamberliğin-den şüphe etmenin haklı bir gerekçesi yoktur. Bu konuda bir açıklama da şudur: Diğer peygamberler ümmî değillerdi; ancak -hakîm olan Allah tara-fından mu‘cizelerle doğrulandıkları için- onlara ve getirdikleri kitaba iman etmek vâcip olmuştur. Diyelim ki; Peygamber’in okuma - yazması vardır; bu Ehl-i Kitab’a ne oluyor ki Musa (a.s.)’a ve İsa (a.s.)’a inandıkları gerekçe ile bu peygambere inanmıyorlar!?1 Kaldı ki, Musa’ya ve İsa’ya indirilen Tevrat ve İncil mu‘cize değilken Kur’ân mu‘cizedir. Bu durumda, Ehl-i Kitap bu ümmî peygambere inanmadıkları için de bâtıl taraftarı olmaktadır; ümmî olmasa dahi ona inanmadıkları takdirde yine bâtıl taraftarı olmaktadır!

[265] Şayet “Sağ elinle’ demenin faydası nedir?” dersen şöyle derim:Burada yazının kendisi ile yazıldığı organ olan sağ elin zikredilmesi Pey-gamber (s.a.)’in okur - yazar olmadığını daha fazla tasvir etmektedir. Dik-kat edersen, ispat konusunda “Ben emirin, bu mektubu sağ eliyle yazdığını gördüm.” dediğin zaman, bu söz emirin bu mektubu bizzat eliyle yazdığını ispat noktasında daha kuvvetli bir delil olur. İşte, bunun aksi de böyledir; yani bu ifade peygamberin hiçbir şekilde okur - yazar olmadığını ispat sa-dedinde daha kuvvetli bir delildir.

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

[266] “Aksine o” -Kur’ân- “hafız ve âlimlerin “zihninde bulunan apaçık âyetlerdir.” Bu ikisi; yani Kur’ân âyetlerinin mu‘cizeliğinin aşikâr olması ve -ümmetten birçok kişinin Kur’ân’ı ezbere okuması sebebiyle- zihinlerde ko-ruma altına alınmış olması, Kur’ân’ın özelliklerindendir. Diğer kitaplar ise böyle değildir; hem mu‘cize değillerdir hem de sadece kitap yapraklarından okunabilmektedirler. Ümmet-i Muhammed hakkında söylenen “Onların incilleri zihinleridir.” ifadesi de bu anlamdadır.2

1 - Peygamber (s.a.)’in okuma yazma bilmesi durumunda- aynı vasfa sahip bu iki zata peygamber olarak inanıyorlar da, ona neden inanmıyorlar!? / ed.

2 “Kur’ân ayetlerinin ilim sahiplerinin zihninde olması” aslında, Ehl-i Kitap âlimleri tarafından biliniyor olması demektir. Bunlar, Kur’ân mazmunlarına aşina idiler. [Ayrıca bkz. Şu‘arâ 26/196-197] Konunun Kur’ân hafızlarının zihnindeki ayetlerle alâkası ancak dolaylı bir şekilde kabul edilebilir; nüzul anındaki reel/mantūkî anlamı itibariyle değil. / ed.

[267] “Bizim” açık “âyetlerimizi sadece,” zulümde haddi aşan mükâbe-reci1 “zalimler bile bile reddediyor!

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

َאتٌ [268] ifadesi âyetun şeklinde de okunmuştur. İnkârcılar bu sözleriyle آMuhammed (s.a.)’e Salih (a.s.)’ın devesi ve İsa (a.s.)’ın sofrası gibi mu‘cizeler indirilmeli değil mi, demek istemişlerdir. “Mu‘cizeler tamamen Allah’ın ka-tındadır.” Allah istediği mu‘cizeyi indirir; sizin istediğiniz mu‘cizeyi indirmek istese elbette onu da yapar. “Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım;” uyarmak ve bu uyarıyı bana verilen âyetlerle açıkça yapmakla mükellefim. Benim Allah’a karşı O’nun mu‘cizeleri konusunda bir tercih yapma ve “Bana şu mu‘cizeyi indir, bunu indirme!” deme lüksüm yok. Kaldı ki; ben mu‘cizelerden maksa-dın [peygamberliğe] delâletin sabit olması olduğunu da biliyorum. Bu konuda ise bütün mu‘cizeler tek bir mu‘cize hükmündedir.

[269] Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine okunan bu kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu?” Kibirlenip inat etmeden hakka talip iseler her yerde ve her zaman tilâveti devam eden, diğer mu‘ci-zelere ihtiyaç bırakmayacak bir mu‘cize olarak bu Kur’ân onlara yetmez mi? Ki o, hiçbir zeval ve izmihlâle mâruz kalmadan sabit ve daimi bir mu‘cize olarak hep onlarla beraberdir. Hâlbuki diğer mu‘cizeler zail olur gider; bir yerde olur, diğer yerde olmazlar. “İman eden bir toplum için bunda” yani zamanın sonuna kadar her yerde ve her dem var olan bu mu‘cizede, “elbette bir rahmet” şükrü eda edilemeyecek büyük bir nimet “ve öğüt vardır.” Bu ifadenin; “senin ve dininin niteliklerine dair ellerindeki bilgilerin doğru-luğunu araştırmaları için kendilerine okunan bir kitap indirmiş olmamız onlara -yani Yahudilere- yetmiyor mu?” anlamında olduğu da söylenmiştir.1 Mükâbere; münazaralarda deliller, taraflardan birinin savunduklarının tam aksini gösterdiği halde, o tara-

fın yenildiğini inatla ve kibirle kabul etmemesi demektir. “Bile bile reddetme” anlamındaki cahd kökünün kullanılmış olması da bunu göstermektedir. / ed.

Şu da söylenmiştir: Müslümanlardan bir grup Yahudilerin bazı sözlerini, yazdıkları bir kürek kemiği ile Peygamber (s.a.)’e getirmişlerdi. Peygamber (s.a.) ona bakar bakmaz elinden atarak şöyle buyurdu: “Peygamberlerinin kendilerine getirdiklerinden yüz çevirip, peygamberlerinden başkasının getirdiği şeylere rağbet etmeleri bir topluluğa ahmaklık ve sapıklık olarak yeter!” İşte âyet bunun üzerine nâzil oldu. Ancak en münasip olan, ilk başta verdiğimiz mânadır.

[270] Benim, birlikte gönderildiğim şeyleri [Yani Kur’ân âyetlerini] size ilettiğim ve sizi uyardığım; sizin ise bana inkâr ve tekziple karşılık verdiği-niz konusunda “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Göklerde ve yerde ne varsa O hepsini bilir;” benim durumuma da, sizin durumunu-za da muttalidir; benim dâvamın hak, sizinkinin bâtıl olduğunu bilmek-tedir. “Allah’ı” ve âyetlerini “nankörce inkâr edip de bâtıla” -ki Allah’tan başka taptıklarınızdır- “iman edenler”iniz, “bunlardır işte hüsrana uğra-yacaklar!” Yani alışverişlerinde aldananlar. Çünkü imana mukabil inkârı satın almışlardır. Ancak söz insaf mevkiinde gelmiştir. Tıpkı “Bizim mi yoksa sizin mi; kimin doğru yolda, kimin de dalâlette olduğu…” [Sebe’ 34/24] âyetinde ve Hassan b. Sâbit’in [v. 60/680] şu sözünde olduğu gibi:

[Dengi olmadığın halde onu hiciv mi ediyorsun?!]Kötü olanınız iyi olanınıza feda olsun!

[271] Rivayete göre; Kâ‘b b. Eşref ve arkadaşları ‘Ey Muhammed! Senin Allah’ın elçisi olduğuna kim şahitlik eder?’ demişlerdi. İşte bu âyet bunun üzerine nâzil oldu.

Bu bölümü tek başına aç →

54–55. Âyetlerin Tefsiri

[272] Azabı hemen istemeleri bir alay ve yalanlama mahiyetinde-dir. İşte [ Şu‘ayb (a.s.)’ın kavmi olan] Eykelilerin; “Doğru söyleyenlerden-sen, üzerimize gökten taş yağdır!” [Şu‘arâ 26/187] dedikleri gibi, Nadr b. Hâris de “Ey Allah! Bu (Kur’ân) gerçekten Senin katındansa, üzeri-mize gökten taş yağdır ya da bize can yakıcı bir azap getir!” [Enfal 8/32] demiştir. Azapları için Allah Teâlâ’nın Levh-i Mahfuz’da adını koyup açıkladığı ve hikmetin de belli bir zamana kadar ertelenmesini gerek-tirdiği “belirlenmiş bir süre olmasaydı, o azap onlara çoktan gelmişti!”

Ecelden maksat âhirettir; zira rivayete göre Allah Teâlâ Peygamber (s.a.)’e kavmine dünyada azap etmeyeceği, köklerini kurutmayacağı, cezalarını kı-yamet gününe erteleyeceği sözünü vermiştir. Belirlenmiş günün Bedir günü ya da kendi ecelleriyle ölecekleri gün olduğu da söylenmiştir.

[273] “Kuşatmıştır” yani kuşatmış olacaktır. Yahut cehennem onları dünyada kuşatmıştır; zira mutlaka cehennemi sonuç verecek masiyetler on-ları kuşatmış durumdadır. Ya da cehennem nihai durakları olunca, şimdi-den onları kuşatmış sayılmıştır. Ancak bu durumda, ُ א َ ْ َ مَ ْ َ (kendilerini kapladığı gün) ifadesi gizli bir fiil ile mansūb olur.1 Mâna “Azap onları kuşattığı gün şöyle şöyle olur.” şeklindedir. Tıpkı “Hem üzerlerinde hem de altlarında Ateşten tabakalar olacaktır. Allah, kullarını bununla korkut-maktadır. Ey kullarım! Benden sakının!” [Zümer 39/16] âyetindeki gibi. ُل ُ َ وَifadesi Nun ile de, Yâ ile de okunmuştur [“dediğimiz gün”, “dediği gün”]. “Kendi yaptıklarınızı!” Yani kendi yaptıklarınızın karşılığını…

Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

[274] Ayetin mânası şudur: Bir mümin yaşadığı beldede Allah’a kulluk etme imkânı bulamıyor, dinini istediği gibi serbestçe yaşayamıyorsa, dinini daha doğru yaşayabileceği, kulluğu daha iyi gerçekleştirebileceği, kalben daha salim, gönlünün daha huzurlu olacağını düşündüğü başka bir beldeye hicret etsin. Hayatım üzerine and içerim ki; ülke ve beldeler bu konuda farklı fark-lıdır. Bunu biz de tecrübe ettik, bizden öncekiler de tecrübe etmişlerdir. Biz ve öncekiler gezip dolaştığımız beldelerde nefsi ve şehvet isyanını kahretmeye daha çok yardımcı, sağa sola meyleden dağınık gönlü daha toplayıcı, her yana yayılmış olan arzu ve istekleri bir noktaya odaklayıcı, yine kanâ‘ati teşvik edici, şeytanı kovucu, birçok fitneden uzak, genel olarak din işinde daha mazbut ve derleyici toplayıcı olarak Allah’ın haremine yerleşmekten ve Beytullah’a komşu olmaktan daha iyisini bulamadık. Allah Teâlâ’ya hamdüsenalar olsun ki bunu bize nasip etti; bizi bu ikametimizde sabırla rızıklandırıp şükür ihsan etti. Pey-gamber (s.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Kim dini sebebiyle bir karış bile olsa bir yerden bir yere giderse cenneti hak eder ve Hazret-i İbrahim ve Muham-med’in dostu olur.” Bu âyetin, “Allah’ın Arz’ı geniş değil miydi? Hicret etsey-diniz ya?!” [Nisa 4/97] ifadesinin haklarında nâzil olduğu Mekke’deki gariban Müslümanlar hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir. Neden böyledir? Çünkü onların dinî işleri kâfirlerin arasında hiç de düzgün yürümüyordu.1 İlk ihtimalde ise, mealde yansıtıldığı üzere, “gün” “kuşatma” ile alakalıdır. / ed.

[275] Mütekellim için ِون ُ ُ ْ א َ َّאيَ ِ َ (Sadece Bana kulluk edin.) denmesi, gaib için iyyâhu darabtuhû (Sadece ona vurdum.), muhatap için ise iyyâke ‘addatke (Savaş sadece sana zor geldi.) denmesi gibidir. İbarenin takdiri ََّאي ِ َ ونِ ُ ُ ْ א َ وا ُ ُ ْ א َ şeklindedir.1 Şayet “ِون ُ ُ ْ א َ ifadesinde Fâ kullanılmasının ve mef‘ûlün öne alınmasının anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Fâ mahzuf bir şartın cevabıdır; zira mâna şöyledir: Benim Arz’ım gerçekten geniştir; bir yerde bana ihlâsla kulluk edemiyorsanız, o halde bunu başka bir yerde yapın. Sonra şart hazf edilip, onun yerine mef‘ûl takdim edilmiştir; mef‘û-lün öne alınması ayrıca ihtisās [sadece] ve ihlâs (katışıksız) mânası ifade eder.

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

olsun en uygun beldeleri arayıp bulmak pahasına ibadete düşkün olmayı ve buna sadakatle özen göstermeyi emredince, bunun peşinden “Herkes ölümü tadacak” -kişi yemeğin tadını aldığı gibi ölümün de zorluk ve acısı-nı bulacak- ifadesini eklemiştir. Mâna şudur: Mutlaka ölecek ve yaptığınız amellerin karşılığını göreceksiniz. Akıbeti böyle olan biri de bu akıbete azık hazırlamaktan ve bütün gücüyle buna hazırlanmaktan uzak kalamaz.

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

[277] “Onları mutlaka yerleştireceğiz” yani onları “cennette” en yüksek kısımlarda ağırlayacağız. ْ ُ َّ ئَ ّ َ ُ َ kelimesi, ikamet etmek için konaklamak an-lamındaki sevâ’ kökünden le-nusevviyennehum şeklinde de okunmuştur. Sevâ fi’l-menzil [Evde konakladı], esvâ huve ve esvâ ğayrahû [Kendisi konakladı ve başkasını konaklattı.] denilir. Sevâ müteaddi değildir; nakil Hemze’si eklenerek müteaddi olduğunda ise yalnız bir mef‘ûl alır. Tıpkı zehebe (gitti) ve ezhebtuhû (onu gö-türdüm) gibi. Burada hem müminlere râci ْ ُ zamirini hem de ًא َ ُ kelimesini mef‘ûl almasının sebebi ise, ya nusevviyennehum ifadesini le-nunzilennehum (onları mutlaka ağırlayacağız) ve le-nubevviennehum (onları mutlaka yerleş-tireceğiz) ifadeleri gibi kullanmak ya hazf ü îsāl kuralı gereğince [ikinci mef‘ûl-deki] ‘harf-i cer hazfedilip, mânası mansūb konumunda mecrûra ulaştırılmış’ kabul edilmesi ya da sınırlı zarf-ı mekân olan ğuraf kelimesi belirsiz zarf-ı mekâna teşbih edilerek, harf-i cerin ‘hazfedilmiş’ kabul edilmesidir.

1 Yani fiil mütekellim zamirinde amel ettiği için, َفإَِيَّاي ifadesinde amel edemez; dolayısıyla, َإِيَّاي’de âmil ola-cak bir fiil gerekir ki o da فاَعْبُدُوا’dur (Tıybî’den). / çev.

[278] Yahya b. Vessâb [v. 103/721] Fâ ziyadesiyle َ ِْ َ şeklinde okumuştur.

[279] “Onlar ki;” din için hicret edip vatanlarından ayrılmaya, müşrik işkencelerine, bu yolda her türlü mihnet, meşakkat ve musibete; taatleri ifa ve masiyetlerden uzaklaşmaya “sabretmişlerdir” ve bütün bu konularda yalnız Allah’a tevekkül etmişlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

[280] Peygamber (s.a.) Mekke’de Müslüman olanlara hicreti emredince Müslümanlar fakirlikten ve yitip gitmekten yana endişelenmişlerdi. Bazıla-rı; “Hiçbir gelir ve geçimliğim olmayan şehre nasıl giderim ben!?” diyordu. İşte âyet bunun üzerine nâzil oldu.

[281] Akıllı olsun olmasın yeryüzünde hareket eden her canlı dâbbedir.[282] “… kendisi taşımaz” yani rızkını taşıyamayacak kadar zayıf oldu-

ğu için taşıyamaz; “onları” o zayıf ve güçsüz canlıları “ve sizleri” yalnız “Al-lah rızıklandırır.” Ey güçlüler! Siz rızkınızı taşıyıp kazanabiliyorsanız da, sizi rızıklandıran da Allah’tır; zira O size kuvvet vermeyip kazanç sebeplerini de takdir etmeseydi, rızık taşıyamaya bu canlılardan daha âciz olurdunuz!

[283] Hasan-ı Basrî’nin “Rızkını kendisi taşımaz.” ifadesini onu stoklamaz ve saklamaz; ancak sabah olunca Allah onu rızıklandırır, diye yorumladığı ri-vayet edilmiştir. Süfyan b. ‘Uyeyne’den [v. 198/814] rivayet edildiğine göre de insan, karınca ve fareden başka hiçbir canlı rızık stoklamazmış. Bazıları “Ben bülbülün koltuğuyla böğrü arasında rızık biriktirdiğini gördüm.” demiştir. Saksağanın da, bazı zulalara yiyecek sakladığı, ancak daha sonra bunu unut-tuğu söylenir. Sizin ‘Fakirlikten ve geçinemeyeceğimizden endişe ediyoruz!’ sözünüzü “O işitmektedir; ‘mutlak ilim sahibi’dir;” kalplerinizde olanları bilir!

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

[284] “Gerçek şu ki; onlara;” yani Mekkelilere “Gökleri ve yeri kim ya-rattı, Güneş’e ve Ay’a kim boyun eğdirdi?’ diye sorsan, kesinlikle ‘Allah’ der-ler. O halde,” gökleri ve yeri yaratanın Allah olduğunu ikrar ettikleri halde, Allah’a ortak koşmayıp O’nu birlemekten “nasıl ters-yüz ediliyorlar?!”

[285] Kadera’r-rizka ve katera’r-rizka ifadeleri aynı mânadadır; Allah rızkı daralttığında kullanılırlar. Şayet“ ُ َ رُ ِ ْ َ אءُ ifadesindeki zamirin mercii وَ َ َ ْ َ ifadesindeki mendir; sanki rızkın genişletilip daraltılması aynı şahıs için yapıl-mış olmaktadır.” dersen şöyle derim:Bu üslup iki anlamı da taşıyabilir; çünkü Allah Teâlâ zamir yerine ُאء َ َ ْ َ ifadesini getirerek, ‘kullarından dilediklerinin rızkını daraltıyor’ buyurmuş olabilir; çünküdiledikleri” belli olmayıp müphem olduğu için, zamir de müphem olabilir. Ya da maslahat gereği, her iki durumun -yani rızkın genişletilmesinin ve daraltılmasının- da art arda aynı kişiye gelmesi-ni murad etmiş de olabilir. “Allah gerçekten her şeyi bilmektedir.” O, kullarına fayda sağlayacak şeyleri de onları bozacak şeyi de bilir.

Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

[286] Peygamber (s.a.), Müşriklerin ikrar ettiği bu gerçeği ikrar edenler-den olduğu -fakat- bu ikrar kendisine Allah’ı birleme ve ortakları red gibi bir fayda sağladığı için, yani Peygamber’in ikrarı Müşriklerin ikrarı gibi âtıl bir ikrar olmadığı için; ayrıca, Müşrikler kendi aleyhlerine olan bir şeyi ikrar ettikleri için Peygamber’den Allah’a hamdetmesi istenmiştir; çünkü onlar ni-meti Allah’tan biliyor, fakat kulluğu putlara yapıyorlardı. Daha sonra da şöyle buyrulmuştur: “Ama çoğu” bu söyledikleri üzerinde; yani bunun, tevhidin hak ve doğru, şirkin ise bâtıl olduğuna delil olduğu üzerinde düşünüp “aklet-mez!” Ya da senin “Hamdolsun Allah’a!” derken ne demek istediğin üzerinde kafa yormaz; onların sözleri üzerine Allah’a neden hamdettiğini anlamazlar.

Bu bölümü tek başına aç →

64. Âyetin Tefsiri

[287] “Şu” derken dünya küçümsenmekte, basit ve değersiz olduğu ifa-de edilmektedir. Nasıl küçümsenmesin ki dünya Allah nezdinde sivrisine-ğin kanadına bile denk değildir! Yani dünyanın çabucak elden çıkması ve dünyadakilerin ölüp giderek dünyadan ayrılması, çocukların bir saat oyna-yıp sonra dağılıp gitmeleri gibidir.

[288] “Asıl canlı olan, elbette Âhiret yurdudur.” Yani âhirette sadece; daimî, kalıcı, ebedî bir hayat vardır, ölüm yoktur; dolayısıyla, adeta hayatın kendisidir. Hayevân kelimesi hayiyenin masdarıdır; normali hayeyân şeklin-de gelmesi idi; fakat ikinci Yâ Vav’a kalbedilmiştir. Nitekim erkek ismi ola-rak da Hayve kullanılmıştır. Yine, hayat sahibi olana da hayevân denilmiştir.

İşteri mine’l-mevetâni ve lâ teşteri mine’l-hayevân [Ölüsünden satın al, canlısından alma.]1 derler. Hayevân kelimesi mâna bakımından hayat kelimesinden daha zengindir; zira nezevân [deve, boğa, koç gibi hayvanların dişilerine yaklaşması], ne-ğasān [silkelemek], lehebân [tutuşmak] ve benzerleri gibi fe‘alân vezninde olan hayevân kelimesinde de hareket, canlılık ve aktivite vardır. Hayat hareket iken ölüm sükûnettir. Hayatın hareket mânasına delâlet eden bir kalıp üzere gelmesi hayatın anlamında bir mübalağadır. Bundan dolayı, mübalağa mâ-nasını gerektiren hayevân kelimesi hayât kelimesine tercih edilmiştir.

[289] “Keşke bilselerdi!..” O zaman dünya hayatını âhiret hayatına ter-cih etmezlerdi.

Bu bölümü tek başına aç →

65. Âyetin Tefsiri

[290] Şayet“ا ُ رَכِ ذَا ِ َ (Ama [gemiye] bindiklerinde) ifadesi nereye bağlı-dır?” dersen şöyle derim:Allah Teâlâ’nın onları niteleyip hallerini beyan ettiği mahzuf bir ibareye bağlıdır ki mânası şudur: İşte bunlar bahsi geçen şirk ve inat üzeredirler; ama “gemiye bindiklerinde” dini tamamen Allah’a özgü kılan2 müminler portresinde olarak “dini tamamen Allah’a özgü kılarak sadece O’na dua ederler;” zira bu durumda iken yalnızca Allah’ı hatırlar, başka bir ilâha dua etmezler; - Müşrikler hakkında “dini tamamen Allah’a özgü kılarlar” denilme-sinde onlarla bir çeşit alay etme söz konusudur.- “Ama O, kendilerini sağ-salim karaya çıkarınca” ve kendilerini güvende hissedince, şirk haline geri dönerler.

Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

[291] [i] وا ُ ُ כْ َِ ifadesindeki Lâm da, ا ُ َّ َ َ َ

ِ -ifadesindeki -Lâm’ı kesre oku وَyana göre- Lâm da Lâm-ı Key olabilir. Mâna şöyledir: Müşrikler sağ salim karaya çıktıklarında yine şirklerine dönerler ki bu dönüşleriyle, konfor içinde yaşayıp zevk u safa sürmekten başka amaçları olmasın ve kurtuluş nimetine nankör-lüketsinler!.. Gerçekten ihlâslı olan müminlerin hali ise böyle değildir; çünkü onların âdeti Allah’ın kendilerini kurtarma nimetine karşılık şükretmektir; 1 Yani arsa, arazi, ev, daire, dükkân gibi gayrimenkul satın al; köle, cariye ve hayvan satın alma. / çev.2 Dîni tamamen Allah’a özgü kılmak, yani art duygular ve varlıklar olmaksızın yegâne Rab olarak Allah’ı

benimsemek demektir. Kur’ân’da sıkça vurgulanan bu tema, sadece O’nun kararlarını geçerli kabul etmek ve yapılan her şeyin sadece O gözetilerek, O’nun emir ve yasakları çerçevesinde gerçekleştirilmesi gerektiği anlamına gelmektedir. Nahl 16/52’deki ve le-hu’d-dînu vâsıben ifadesinde de buna dikkat çekilmektedir. Bu tabirin, Bakara 2/193 ve Enfal 8/39’da geçen “din tamamen Allah’ın oluncaya kadar” ifadesiyle bağ-lantısı aşikârdır; zira dîn tek başına kullanıldığında hakkı ifade etmeyebilmektedir. Kişi, dînin bir kısmını Allah’a, diğer kısmını ise tāğut, nefs vb. bir şeye ait kıldığında kendisinden isteneni gerçekleştirmiş olmaz. Zümer 39/4’de belirtildiği gibi, Allah’a hālis (katışıksız) din yakışır. Yarısı O’na, yarısı O’nun düşmanına ait bir dine ‘gerçek din’ denmez. Hatta Nisa 4/150’de ihtar edildiği gibi, iman bağlamında düşünülecek olursa bu tam anlamıyla küfürdür! / ed.

onlar kurtarılma nimetini zevk u safayı artırmaya değil ibadet ve taatleri artırmaya vesile kılarlar. [ii] ا ُ َّ َ َ َ ِ ifadesindeki Lâm emir Lâm’ı da olabilir وَki, ifadeyi Lâm’ın sükûnuyla ا ُ َّ َ َ َ ْ -okuyanın okuyuşu buna şahitlik et وَmektedir. “Dilediğinizi yapın! Ama O, yaptıklarınızı gerçekten görmekte!..” [Fussılet 41/40] ifadesi de bunun gibidir.

[292] Şayet“Allah Teâlâ’nın, inkârı ve asilerin dilediklerini yapabilecek-lerini emretmesi nasıl caiz olur? Hâlbuki Allah Teâlâ bunu yasaklamakta ve azapla tehdit etmektedir!” dersen şöyle derim:Bu, onların kendi hallerine bırakılmalarından ve kendileriyle bu berbat hal arasına [ilahi tevfikle] girilme-yeceğini; içinde bulundukları halin son derece ‘ilahi hışmı çekici’ bir durum olduğunu anlatan mecazî bir sözdür. Bunun bir örneği şudur: Mesela sen, bi-rinin sana göre yanlış olan bir işte kararlı olduğunu ve bu işin o kimseyi büyük bir zarara götüreceğini biliyor; onu bu işten vazgeçirmek için gayret ediyor, elinden geleni yapıyorsun; ama sonunda, adamın bu işi yapmakta kararlı ol-duğunu görünce ona kızıp “Ne halin varsa gör, n’âparsan yap!” diyorsun. Bu sözünle elbette adamın o işi yapmasını kastetmiyorsun. Nasıl kastetmiş ola-bilirsin ki, bir şeyi emreden onu istiyor demektir!? Hâlbuki sen bu işe tepkili ve üzgünsün; adama adeta sadece şunu söylüyorsun: Mademki nasihat kabul etmiyorsun, o zaman sen, sana şöyle denilmesini hak ediyorsun demektir: Di-lediğini yap, ne halin varsa gör! Yap ki -yaptığında- sana nasihat edenin gö-rüşünün doğruluğu, kendi görüşünün ise yanlışlığı iyice ortaya çıkmış olsun!

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

[293] Mekke civarındaki Araplar hep birbirleriyle savaşıyor ve birbirle-rini yağma ve talan ediyorlardı. Mekke halkı ise Mekke’de güvenli ve istik-rarlı bir hayat sürüyordu; diğer Araplara göre azınlıkta olmalarına rağmen Mekkelilerle savaşılmıyor, yağma ve talan edilmiyorlardı. İşte, Allah Teâlâ onlara kendilerine özgü bu nimeti hatırlatmakta, bâtıla inanmaları ve bu hali ısrarla sürdürmelerinden dolayı da kendilerini kınamaktadır. Allah’dan başkasının gücünün yetmeyeceği bu kadar açık ve belirgin olan bir nimete ve daha nice nimete Mekkeliler nankörlük etmişlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

68. Âyetin Tefsiri

[294] “Müşriklerin Allah hakkında attıkları iftira” Allah’ın ortağı oldu-ğunu iddia etmeleri; “kendilerine gelen gerçeği yalanlamaları” ise, Peygam-ber’i ve kitabı inkâr etmeleridir. “Gerçek kendisine gelmişken” ifadesi onla-rı ahmaklık ve beyinsizliğe nispet etmektedir; yani gerçeği işittikleri zaman onu hiç düşünmeden, anında yalanlamışlardır! İş ve kararlarında üstün akıl sahiplerinin yaptıkları gibi yapmamışlardır. Bu âkil insanlar gelen habere kulak verirler; o konuda akıl, fikir, dirayet ve iradelerini kullanırlar; haberin doğruluğu ya da yanlışlığı konusunda teenni ve sükûnetle hareket ederler.

[295] َ ْ َ ifadesi onların yerlerinin cehennem olduğunu ortaya [mi yok] أَkoymakta ve açıklamaktadır. Yine bu ifade şair [ Cerîr (v. 110/728]’in [ Abdulme-lik b. Mervan hakkındaki] şu ifadesi gibidir:

[Ey Emevîler!] Siz değil misiniz en iyi at binenler[ve insanların eli en açık olanları]?!

[296] Bazıları demişlerdir ki; bu ifade bir soru olsaydı, Cerir’e 100 tane deve vermezdi.1 Doğrusu buradaki Hemze olumsuzluk bildirmek için gelen inkâr [yadırgama] Hemze’sidir. Böyle olunca, ifade takrir mânasına dönüşmüş olmaktadır.2 Âyetteki ve kasidedeki istifhamlar iki şekilde izah edilebilir. Biri: “Bunlar; Allah hakkında böyle yalanlar uydurmakta iken, kendilerine gelen gerçeği böyle yalanlamakta iken, cehennemde konaklamayacak olurlar mı; orada konaklamayı hak etmiyor olurlar mı!?” şeklindedir. İkincisi: “Bunlara; cehennemde nankör kâfirler için yer olduğu sağlam bir bilgiyle ulaşmadı mı ki böyle yalan ve iftiralara cüret edebiliyorlar?!” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

69. Âyetin Tefsiri

[297] Kendileriyle uğraşılması/savaşılması (mücâhede) gereken şeytan, din düşmanları ve nefs-i emmâre gibi her şeye şamil olması için, Allah mü-câhede fiilini mutlak olarak zikretmiş, bir mef‘ûl ile kayıtlamamıştır. א yani Bizim hakkımızda, Bizden dolayı, Bizim rızamız için samimi olarak “müca-hede edenleri Biz” hidayet, hayır ve başarılarını artırarak “elbette yollarımı-za iletiriz.” Tıpkı “Buna karşılık O, doğru yolda gidenlerin hidayetini artır-makta ve onlara takvalarını vermektedir.” [Muhammed 47/17] âyetindeki gibi. 1 Rivayete göre; Abdulmelik b. Mervan [v. 86/705] şiir okunurken, bir yere yaslanmış vaziyetteymiş.

Cerir, kasidesinin bu bölümüne ulaştığında sevinçle kalkıp doğrulmuş ve “Bizi öven işte böyle övsün!..” diyerek Cerir’e 100 deve vermiş. -Abdulmelik, Emevîlerin 685-705 yılları arasında hüküm süren devlet başkanlarıdır.- / çev.

2 “Kâfirlere Cehennemde yer mi yok?!” Burada “Kâfirlere Cehennem’de yer yok mu?” diye soru sorulmu-yor, “Tabiî ki var!.. Burada herkese yer var; çünkü cehennem envâ-‘i çeşit azapla dolu uçsuz - bucaksız bir vadidir, buyruluyor. / ed.

[298] Ebu Süleyman ed-Dârânî’den [v. 215/830]; “Bildiği konularda mü-cahede eden kimseleri Biz bilmediklerine iletiriz.” şeklinde bir mâna rivayet edilmiştir. Yine bazılarından “Kim bildikleri ile amel ederse bilmediklerini öğrenmeye muvaffak kılınır.” rivayeti gelmiştir. Yine “Bizde gördüğün ce-halet ve bilgisizlik, bildiklerimizle amel etmememiz kusurundandır.” denil-miştir.

[299] “Allah elbette ihsan üzere hareket edenlerle beraberdir;” onlara mutlaka yardım edecek, onları zafere ulaştıracaktır.

[300] Peygamber (s.a.)’in “Kim Ankebut suresini okursa bütün mümin ve münafıkların sayısının on katı sevap alır.” dediği rivayet edilir.

Bu bölümü tek başına aç →