KEŞŞÂF TEFSİRİ
Alak Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
2. Âyetin Tefsiri
göre ilk inen sûre budur. Müfessirlerin çoğu ise ilk inen sûrenin Fâtiha, sonrasında da Kalem sûresi olduğu görüşündedir.1
] 2853[ כ א ر ’nin i‘râb konumu hâl olmak üzere mansūbluktur; yani “Rabbinin adıyla başlarak oku! Bismillâh! de sonra oku!”
[2854] Şayet“(Önce) ‘yarattı’ buyurup, bunun için herhangi bir mef‘ûl belirtmezken, sonrasında ‘İnsanı... yarattı’ buyurmasının keyfiyeti nedir?” dersen şöyle derim:Bu iki şekilde açıklanabilir; ya herhangi bir mef‘ûl tak-dir edilmeyerek, yaratmanın husule geliş kaynağının Allah olduğu kaste-dilmiş ve bununla O’ndan başka yaratıcı olmadığı özgünlük kazanmıştır. Yahut bir mef‘ûl takdir edilerek, her bir şeyin yaratılması ve bu yaratma-nın her bir mahluku içermesi kastedilmiştir; çünkü bu mutlak bir ifade olup bu sebeple bazı yaratılmışların bu mef‘ûl takdirine bazılarından daha yaraşır olması söz konusu değildir. “İnsanı... yarattı” ifadesi ise yaratma-nın içerdikleri arasından sırf insanın zikre tahsis edilmesidir; çünkü vahiy ona indirilmiş olup o, yeryüzündekilerin en şereflisidir. (“Yarattı” ifade-siyle) “Rahmân! Öğretti Kur’ân’ı... Yaratıp da insanı... ” [Rahmân 55/1-4] buyurduğu gibi, “İnsanı yaratan...” ifadesinin kastedilmesi de caizdir. 1 Bu görüş nüzul devri realitesi ile uyuşmamaktadır; zira Fâtiha sûresi, o sırada mevcut dinlerden hiçbirinin
Sırat-ı Müstakimi temsil etmediğini ifade etmekte; islâmiyetin peygamberlerin, sıddık, şehit ve sâlihlerin yolu olduğunu açıklamaktadır. Yani sûrede; o sırada iki büyük din olarak algılanan Ehl-i kitap dinlerinin -Yahudilik ve Hıristiyanlığın- Sırât-ı Müstakim ( اط ا -olmadığı, ‘tek doğru yol olduğu’ belirtil (اmektedir. Oysa Mekkî sûrelerde ‘o anki yakın tehlike’ ve ‘gerçek düşman’ olan Müşriklere karşı -uzaktaki- Ehl-i Kitap dinleri; daha ziyade de Musevîlik, ‘doğru bir yol’ kabul edilmekte ve İsrâil oğulları övüldükçe övülmekte idi. Âdeta Muhammed’in (s.a.) getirdiği din de tıpkı Yahudilik - Hıristiyanlık gibi doğru bir din idi [Nekire sîgalarına dikkat ediniz: اط כ اط ;(YâSîn 36/1-4) إ ي إ כ Şûrâ) وإ43/51-52)]; ibadetlerde Yahudilerle aynı kıbleye dönülüyordu. Yahudilerle ilişkilerin iyice gerildiği, yıkıcı düşmanlıkların başgösterdiği muahhar dönemin bir sûresi olması gereken Fâtiha’da ise, -artık- ‘gerçek, tek doğru yol’ olduğu belirtildi: Mûsâ ve Îsâ Aleyhimesselâm gibi peygamberlerin gittiği yol; gerçekten onla-rın izinden gidenlerin yolu; yani Muhammed’in (s.a.) getirdiği ve temsil ettiği islâmiyet. Hâsılı; Fâtiha’ya göre; İslâmiyeti ve Sırat-ı Müstakimi temsil ettiği iddiasındaki Yahudiler “Allah’ın gazabına uğramış”lardır, Hıristiyanlar ise “yoldan çıkmışlar”dır. Oysa mekkî dönem boyunca, Müşrik Araplarla yaşanan anlaşmaz-lıklarda ‘bir üst otorite ve bilirkişi’ olarak olarak baş tacı ediliyorlardı. / ed.
Böylece (önce) müphem olarak “Yaratan...” buyrulup bu, daha sonra in-sanın yaratılışına tazim ve onun fıtratının tuhaflığına delâlet için: “İnsanı yaratan...”sözüyle açıklanmıştır.
[2855] Şayet“‘(Sizi topraktan,) sonra nutfeden, sonra yapışkan bir mad-deden (yani, döllenmiş yumurtadan) yaratan...’ [Gāfir 40/67] âyetinde belirtil-diği gibi insan, ‘alekadan (yani yapışkan bir maddeden) yaratılmışken, neden çoğul olarak (yapışkan maddelerden) buyrulmuştur?” dersen şöyle de-rim:Çünkü “insan” lâfzı, ٍ ْ ُ אنَ -Gerçekten hüsrandadır insanoğ“) إن اlu!” [‘Asr 103/2]) âyetinde yer aldığı gibi çoğul anlamı taşımaktadır.
3. Âyetin Tefsiri
4. Âyetin Tefsiri
5. Âyetin Tefsiri
fazla oluş bakımından mükemmelliği vardır. O, kullarına hesaba sığmaya-cak nimetler ihsan etmekte; inkârlarına, nimetlerini yok saymalarına, ya-sakları irtikâp edip emirleri bir kenara bırakmalarına rağmen onlara karşı teenni gösterip, onları cezalandırmada acele etmemekte; tövbelerini kabul etmektedir. Nice büyük günahlar işlemenin ardından onları affetmekte-dir! Dolayısıyla O’nun kereminin ne sınırı ne de sonu vardır; “Gerçek/yegâne cömert! O’dur öğreten kalemle (yazmayı). O öğretti insana, bil-mediklerini...”buyrularak âdeta ilmî yarar sağlamanın ötesinde bir değer olmadığı anlatılıyor gibidir. Allah Teâlâ’nın; kullarına, bilmedikleri şeyleri öğretmiş olması ve onları cehlin karanlığından ilmin ışığına nakletmesi hususundaki mükemmel keremini göstermiş ve kendisinden başkasının ihata edemeyeceği büyük menfaatleri barındıran “yazı” ilminin üstünlü-ğüne dikkat çekmiştir; zira ilimlerin tedvini, hikmetli sözlerin kayıt altına alınması, öncekilerin haberlerinin, ilmî yazılarının ve Allah’ın indirilmiş kitaplarının kayıt altına alınması tamamen “yazı” sayesinde gerçekleşmiş-tir. “Yazı” olmasaydı din ve dünya işleri yolunda gitmezdi. Allah’ın dakik hikmetine ve her tür inceliğe nüfuz eden plânlamasına ‘kalem ve yazı’dan başka hiçbir delil bulunmasaydı, bu dahi kâfi gelirdi! Birinin, kalemin vasfına dair şöyle bir şiiri vardır:
Adımlarını sık atan, en uzak mesafelere ulaşabilen alaca yılanlar gibi, siyah ayaklı (sivri ve uzun yapılı) nice desenli yazı yazan kalem var!Onların (satır aralarında) gezinmesi, ancak bembeyaz kalemtraşların (yontmak için) kendileriyle oynamaları hâlinde güzel olabilmektedir.
[2857] İbn Zübeyr (v. 73/692) ‘alleme’l-hatta bi’l-kalem (Kalemle yaz-mayı öğretti.) şeklinde okumuştur.
6. Âyetin Tefsiri
7. Âyetin Tefsiri
] 2858[ -tabiri, zikredilmemiş olsa bile, sözün ona delâleti se (!Ama) כbebiyle, azgınlığından ötürü Allah’ın, kendisine olan nimetine nankörlük edenin menedilişidir.
] 2859[ رآه kendisini (müstağni) gördüğü için...” demektir. Ef‘âl-i“ أن kulûbda1 raeytunî (kendimi gördüm -sandım-) ve ‘alimtunî (kendimi bil-dim) denebilir; bu,2 mezkûr fiillerin özelliklerinden biridir. Âyetteki “gör-me” de “bilme” anlamındadır; “gözle görmek” anlamında olsaydı, fiilinde iki zamirin (fâ‘il ve mef‘ûl zamirlerinin) bir araya gelmesi imkânsız olurdu. َ ْ َ ْ .ifadesi ikinci mef‘ûldür (ihtiyaçsız olduğunu) ا
8. Âyetin Tefsiri
mak için iltifat tarzı üzere gerçekleşmiştir. َ ْ büşrâ gibi mastar olup ا“rücû” anlamındadır.
[2861] Bu -ve aşağıdaki- âyetlerin Ebû Cehl hakkında indiği söylen-miştir.
9. Âyetin Tefsiri
10. Âyetin Tefsiri
11. Âyetin Tefsiri
12. Âyetin Tefsiri
13. Âyetin Tefsiri
14. Âyetin Tefsiri
ni olanın azdığını mı iddia ediyorsun!? Peki, öyleyse bizim için Mek-ke’nin dağlarını gümüşe ve altına çevir! Belki ondan alıp azarız da, dini-mizi bırakıp senin dinine gireriz!” demişti. Bunun üzerine Cebrâil inip (Hz. Peygamber’e): “İstersen bunu yaparız. Sonrasında da inanmadık-ları takdirde Sofra Ashabı’na3 yaptığımızı bunlara da yaparız!” deyince,
1 Merkezi kalp [akıl] olan; zan ve bilgi ifade eden fiiller kategorisi. / çev. 2 Yani nefsehû kelimesi zikredilmeden “kendisini görme” anlamı verilebilmesi. / ed. 3 Yani Hz. Îsâ’dan kendilerine gökten sofra indirmesini isteyen havarilere. (Bkz. Mâide 5/112-115) / çev.
Peygamber (s.a.),hayatta kalmaları için aleyhlerine beddua etmekten ka-çınmıştı. Yine rivayete göre; bu Allah’ın belâsı ( Ebû Cehl): “Muhammed sizin aranızda yüzünü topraklara beliyor (secde ediyor) mu?” diye sormuş; onlar da “Evet!” deyince, Ebû Cehl: “Kendisine yemin edilene yemin olsun ki onu (secdede) görürsem mutlaka boynuna basacağım!” demişti. Derken, Ebû Cehl gelmiş; sonra da gerisingeri dönmüştü. Kendisine: “Neyin var ey Ebu’l-Hikem?” dediklerinde: “Benimle onun arasında ateşten bir hendek, korkunç şeyler ve birtakım kanatlar vardı!” demişti [Buhārî, “Tefsîr”, 96; Müs-lim, “Münâfıkîn”, 38; Ahmed b. Hanbel, II, 370].
[2863] “Bak şu yasak koyana!”ifadesinin anlamı şudur: Allah’ın kulla-rından birinin namazını niyazını engelleyeni bana haber ver hele! Bu yasakçı, Allah’a ibadeti yasaklarken doğru bir yol üzerindeyse… yahut putlara ibadeti emrederken -itikadınca- iyiyi emretmekte ise [iyi… Ama ] ya bir de Bizim de-diğimiz gibi hakkı yalanlamakta ve sahih dinden dönmekte ise..!?1 “Bilmiyor mu ki Allah [her şeyi] görüyor?!” Ve onun ahvâline yani hidayetine ve sapkınlı-ğına muttali olup buna göre onun karşılığını verecek! -Bu bir tehdittir.-
[2864] Şayet“ َ -ifadesinin müteallakı ne (?Gördün mü / Ne dersin) أرأdir?” dersen şöyle derim:Müteallâk, şart cümlesiyle birlikte ى yasak) اkoyan) cümlesi olup bunlar iki mef‘ûl konumundadırlar. “Peki, şartın cevabı nerede?” dersen şöyle derim:Hazfedilmiş olup; “Ya o doğru yoldaysa ya da takvayı emrediyorsa; bilmiyor mu ki, Allah gerçekten görmektedir!” şeklin-de takdir edilir. Cevabın hazfi, onun ikinci şartın cevabında zikredilmesinin delâleti sebebiyledir. “Peki, ‘Bilmiyor mu?’ sorusunun şarta cevap olması nasıl sağlıklı olabilmiş?” dersen şöyle derim:Bu tıpkı senin; “Ben sana ikramda bulunsam, sen de bana ikramda bulunur musun?” ve “ Zeyd sana iyilik etse, sen de ona iyilik eder misin?” sözünün sağlıklı olması gibidir. Şayet“Peki, ikinci َ َ Bu nasıl [ilk] ? أرأ nin iki mef‘ûlü arasında yer alabilmiş?” dersen’أرأşöyle derim:Bu, pekiştirme için tekrarlanmış zait bir ifadedir.
] 2865[ Hasan-ı Basrî’den rivayet edildiğine göre, bu adam Selmân-ı Farsî’nin (v. 36/656) namazını niyazını engelleyen Ümeyye b. Halef imiş.
15. Âyetin Tefsiri
Cehl gibilere ince bir dokundurma yatmaktadır. / çev.
] 2866[ -kelimesi, Allah’a ibadetten alıkoyması ve Lât’a iba (!Hayır) כَdeti emretmesinden ötürü Ebû Cehl için bir men ve uzaklaştırmadır. Ar-dından şöyle buyurmuştur: “Eğer” bulunduğu durumdan “vazgeçmezse, mutlaka perçeminden kavrayıp sürükleyeceğiz!” Perçeminden yakalayıp, onu ateşe çekeceğiz! es-Sef‘ bir şeyi kavrayıp şiddetlice çekmektir. Amr b. Ma‘dîkerib (v. 21/642) şöyle demiştir:
Öyle bir kavimdir ki bunlar, ‘İmdât!’ denildi mi, sen onları ya atın tayına gem vurmuş ya da onu perçeminden çekerken (savaşa koşarken) görürsün!
[2867] Şeddeli Nûn ile le-nesfa‘anne şeklinde de okunmuştur. İbn Mes‘ûd ise le-esfa‘an (Mutlaka... yakalayacağım!) okumuştur. Bu kelime-nin Mushaf ’ta Elif ’li olarak yer alması vakıf hükmünde olmasına göredir.
] 2868[ א א kelimesinde, bunun adı geçen kişinin perçemi olduğu bi-lindiği için Ahit Lâm’ı ile yetinilip, izāfete gerek duyulmamıştır.1
16. Âyetin Tefsiri
de ma‘rifeden bedel kılınması, sıfat giyerek müstakil bir anlam ifade et-miş olması sebebiyle caizdir (dolayısıyla ma‘rife hükmündedir). (Mahzuf mübtedânın haberi olacak şekilde) hiye nâsıyetun (O; yalancı, günahkâr bir perçemdir.) takdiri üzere nâsıyetun; mansūb olarak da nâsıyeten şeklinde de okunmuştur ki her ikisi de sövgü anlamı ifade eder. O perçemin yalancılık ve günahkârlıkla betimlenmesi mecâzî isnat2 olup bu iki sıfat gerçekte per-çemin sahibine aittir. Bu kullanımda; nâsıyeti kâzibin hātıin (yalancı, günah-kâr birinin perçeminden) demende olmayan bir güzellik ve akıcılık vardır.
17. Âyetin Tefsiri
18. Âyetin Tefsiri
] 2870[ אدِى -kavmin toplanıp bir araya geldiği meclis demek olup kaste اdilen meclis erbabıdır. Tıpkı Cerîr’in (v. 110/728) (düşmanlarını betimler-ken) şöyle dediği gibi:
Onların bıyık uçları kızıla çalan (heybetli… ve kendi aralarında) alçak gönüllü meclisleri (meclis adamları) vardır.
1 Yani kimin perçemi olduğu belli olduğundan, “onun perçeminden” değil, “o perçemden” buyrulmuştur. / ed.2 Mecazî anlamın kastedildiğinin aklen bilinmesidir. / çev.
Züheyr [b. Ebû Sülmâ] (v. 609) da şöyle demiştir: İçlerinde, yüzü güzel meclisler (meclis adamları) vardır.
ُ َ א َ َ .meclis” demektir“ ا
[2871] Rivayete göre; Ebû Cehl, namaz-niyaz hâlindeki Peygamber’in (s.a.) yanına gelmiş ve “Ben seni yasaklamamış mıydım?!” demişti. Pey-gamber, Ebû Cehl’e ağır konuşunca onun; “Ben bu vadi (Mekke) halkının, meclis arkadaşı en çok olanı iken, sen beni tehdit mi ediyorsun?!” demesi üzerine de bu âyet inmişti [Tirmizî, “Tefsîr”, 85; Ahmed b. Hanbel, I, 329].
[2872] İbn Ebû ‘Able (v. 151/768) mef‘ûl çatılı olarak (edilgen sîga ile) se-yud‘a’z-zebâniyetu (zebâniler çağrılacaktır) şeklinde okumuştur. Zebânî Arapların konuşmasında “inzibat memurları” anlamına gelip, bunun te-kili “defetme” anlamındaki ez-zebn kökünden gelmek üzere, ‘ifriyetun vez-nine benzer olarak zibniyetun kelimesidir. Müfredinin zibniyyun olduğu da söylenmiştir; anlaşıldığı kadarıyla, ez-zebn lâfzına nispet edilmiş, sonra da mensubiyet için sîgası değiştirilmiştir. Tıpkı Arapların (emsi [dün] lâfzın-dan) imsiyyun (düne dair) demeleri gibi. Kelimenin aslı zebâniyyu olup bedel üzere1 ٌ َ
ِ َא .denilmiştir. Kastedilen azap melekleridir زَ
[2873] Hadiste şöyle geçmektedir: Hz. Peygamber ( Ebû Cehl için): “Taraftarlarını çağırsaydı, zebâniler onu ulu orta yakalarlardı!” buyurmuş-tur [Buhārî, “Tefsîr”, 96; Tirmizî, “Tefsîr”, 85; Ahmed b. Hanbel, I, 329].
19. Âyetin Tefsiri
eğme!” Yani ona karşı isyan konumunu sürdür. Tıpkı “Öyleyse, yalanlayan-lara itaat etme!” [Kalem 68/8] âyetinde olduğu gibi.
[2875] “Secde et!” Yani secdeye devam et! -‘Namaz kılmaya…’ demek istiyor.- “Ve Rabbine “yaklaş!” Hadiste şöyle geçmektedir: “Kulun, Rabbi-ne en yakın olduğu an secde ettiği andır.” [Müslim, “Salât”, 215]
[2876] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki; “Her kim ‘Alâk sûresini okursa sanki bütün kısa sûreleri okumuş gibi ona sevap verilir.”
1 Yani Yâ’lardan birinin yerine Tâ getirilerek. / ed.